Gazetecilik etiği, gazeteciliğin ta kendisidir

23.03.20§7 (http://www.diken.com.tr/gazetecilik-etigi-gazeteciligin-ta-kendisidir/)

Özellikle bu memlekette ve başka ülkelerde de gazetecilik prensiplerine, etiğine uygun iş yapmak gazetecinin başını belaya sokar, sokuyor; biliyoruz. İşsiz kalırsınız, aforoz edilirsiniz, takibata uğrarsınız, mahkemeye düşersiniz, sizi çürütmek için hapse atarlar…

Gazetecilik etiğine, ilkelerine uygun davranmamanın topluma ve gazeteciliğe nasıl zararlar verdiğini de görüyoruz, yaşıyoruz. Ama gazetecilik etiği ve ilkeleri aslında gazetecileri koruyabilir de.

Dün mahkemeye çıkan Doğan Holding Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu’nun duruşmadaki lafları ibret verici bir örnek mesela. Muratoğlu gazeteci değil, ama yine de gazetecilikle ilgili konuşmamızı boşa çıkarmayacak bir durum var.

Muratoğlu 2012’de bir davetle ABD’ye gitmiş ve beraber gittiği heyet Pensilvanya’da Fetullah Gülen’i de ziyaret edip fotoğraf çektirmiş. Davetin kimden geldiğini, söylemediği için, bilmiyorum. Davet aslında o zaman Hürriyet’in Ankara temsilcisi Metehan Demir’e gelmiş. Demir gidemeyeceğini söylemiş ve “Sen ABD’yi görmediysen sen git istersen”demiş.

Kural şu: Gazeteci, gazetesinin verdiği parayla gitmeli. Fakat bir sürü şirketin bir sürü gazeteciyi yakın veya uzak diyarlara gezilere götürdüğünü ve sonra bu gazetecilerin oralardan ‘haber’ler yazdıklarını biliyoruz. Bu çok yaygın ve çok yanlış bir uygulama. Paranı başkası (şirket vs) veriyorsa yazdığın habere güvenemeyiz.

Evet, şimdi ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında ‘örgüte yardım etmek’ suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanan Muratoğlu gazeteci değil ama, anlattıkları bu ‘ahlaksız teklif’lerin ve uygulamaların normalleştiğini gösteriyor. Gazeteci Metehan Demir’in cümlesi bunu gösteriyor. Bir kere, gazeteci olmayan bir yönetici gazeteci yerine gidiyor! İkinci ‘kriter’, daha önce ABD’yi görmemiş olmak. Demek bir tür piyango olarak bakıyorlar böyle davetlere.

Fakat işte, yöneticinin buna tevessül etmesi de gidilen yerle, davet sahibiyle, bu durumda artık zehirli hale gelmiş, şeytanlaştırılmış biriyle kurum arasında yine uygunsuz bir ilişki kurmuş oluyor. (Hoş buraya gelene kadar gazete patronlarının ne pis ve uygunsuz ilişkileri var…) Ama Muratoğlu ‘neticede geziye gitmekte bir sorun görme‘miş.

Üstelik, gezide “Bütün gazetelerin İzmir temsilcileri var”mış; Hürriyet’in İzmir temsilcisi Deniz Sipahi de. Dahası, gezi, Muratoğlu ve Sipahi için ‘tamamıyla turistik’miş.

Başkasının parasıyla turistik gezinin bir bedeli her zaman olur. Doğan Medya Grubu’nda, Hürriyet gazetesinde gazetecilik etiği ve ilkeleri hakim olsaydı, Muratoğlu şu anda, çok büyük ihtimal, içeri düşmemiş ve yargılanmıyor olacaktı (Muratoğlu’nun da Fetöcülükle ilgisi yok anlaşılan, ama bizim konumuz bu değil).

Gazetecilik etiğinin nasıl kurtarıcı olabileceğine çok iyi bir başka örnek de Can Dündar’ın meşhur MİT TIR’ları haberi. Zaten pek de iyi yazılmamış bu haberde çok temel bir eksik, yanlış, ilke ihlali var.

29 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti şu: “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar.” Üstbaşlık da şöyle:“İçişleri Bakanı Ala ‘İçindekileri biliyor musunuz’ demişti. Artık biliyoruz.”

foto3

Artık? İşte!?

O zaman 15 ay önce, 21 Ocak 2014’te Aydınlık’ta yayınlanmış şu habere bir bakalım: “İşte TIR’daki cephane.”

foto4

Haberin iç sayfadaki sunumu da şöyle:

foto5

Derdim gazeteleri yarıştırmak değil. Olay 19 Ocak 2014’te cereyan etmişti. Aydınlık da iki gün sonra bir fotoğraf bulup asıl önemli şeyi yapmış, yani TIR’ların içinde silah/mühimmat olduğunu belgelemiş. Cumhuriyet ek olarak görüntü bulmuş. Güzel iş tabii. Ama bu haberi iyi bir gazete/gazeteci ilk kez kendi veriyormuş sunamaz; ‘işte’lerle, ‘artık biliyoruz’larla…

Üstelik, yine Can Dündar’ın haberinde hiç değinilmeyen daha önceki silah yüklü TIR haberleri de var; yani daha önce de fotoğraflarla belgelenmiş Suriye’ye giden silah yüklü TIR’lar. Mesela biri bu son olaya yakın bir tarihte, 10 Kasım 2013’te, medyaya sergilenmiş, fotoğrafla.

İlk ben yaptım sevindirikliğiyle meslektaşlarınızın hakkını yememeniz gerekir, önce yapılan haberlere atıfta bulunmanız gerekir, haberinizi daha dolgun ve zengin kılar bu zaten ve okurunuzu da daha iyi bilgilendirmiş olursunuz, ayrıca okurdan daha önce yapıldığı bilgisini de saklamamış.

Bu haber yüzünden Can Dündar ve Erdem Gül’ün casuslukla falan suçlanması tam saçmalık ve suçu örtme çabası (MİT TIR’larının durdurulması ve aranmasıyla ilgili dava sürüyordu bu haber yayınlandığında da). Bu haberi yayınlamak, kendine gazeteci diyen herkesin boynunun borcudur. Hukuk tamamen lağıma bulanmış paspas haline getirildiği için memlekette hiçbir garantisi yok tabii ama Can Dündar ve Cumhuriyet gazetesi bu basit ilkeyi, sadece gazetecilik etiği olarak değil, sade bir dürüstlük olarak da koruyup hareket etselerdi belki de yargılanmayacaklardı.

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz, ama Can Dündar abarttığımı düşünmüyor galiba, bana hak veriyor sanırım. Çünkü bakın savunmasının ilk argümanı şu: “Peki bu görüntüler bir ‘SIR’ teşkil ediyor mu? Önce buna bakalım: Bizim bu haberi ilk veren gazete olduğumuz zannediliyor. Büyük hafıza kaybı… Olayın ilk kez kamuoyuna yansıması, bizim haberimizin çıkmasından 14 ay önce, TIR’ların çevrilmesinin hemen ertesi günüdür. 20 Ocak 2014 tarihli gazeteler MİT’in kontrolündeki TIR’ların jandarma tarafından durdurulduğunu manşetten vermişti.”

Can Dündar haberini yazarken, savunmasında sözünü ettiği ‘büyük hafıza kaybı’na kendi de uğramış. Bunun yanlış olduğunu kavramış olmalı kendisi için de ki mahkemeye de kavratmaya çalışıyor.

Şimdi hapiste olan Cumhuriyet İçra Kurulu Başkanı Avukat Akın Atalay, Can’la Erdem tutuklandıklarında CNN Türk’te birkaç AKP’li avukatın karşısına çıkmış ve en temel savunma argümanlarından biri olarak bu haberin daha önce gazete ve internet sitelerinde çarşaf çarşaf çıktığını söylemişti.

Tabii, ‘devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama’suçundan yargılandıkları için daha önce açıklanmış olduğunu söylemeleri doğru ve kuvvetli. Ama haberi verirken de bu doğru ve kuvvetli unsuru atlamasalardı daha doğru ve kuvvetli durumda olurlardı.

Ama ilke dediğimiz, işimize yaramasa da gözetmemiz gereken şeydir. Gazetecilik ilkeleri o anda size ayak bağı olarak görünse de toplumu korur. Aslında gazeteci olarak sizi de korur. Ama en temel kural şudur: gazetecilik etiği, gazeteciliğin ta kendisidir. O etikten taviz verdiğiniz ölçüde gazeteciliği de eksiltirsiniz.

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tükeniş referandumu: Her şeyden çok adalet için Hayır

07.03.2017 (http://www.diken.com.tr/tukenis-referandumu-seyden-cok-adalet-icin-hayir/

Şubatın son haftasında altı arkadaş şuradaydık:

foto1
Fotoğraflar: Bünyad Dinç

Küçücük Balık Gölü’nü bu açıdan görmüyorsunuz. Balık Gölü, Artvin’in Şavşat ilçesinin Pınarlı köyünün 4-5 km yukarısında. Köyle göl arasını işte şuralardan yürüdük:

foto2

Çok güzel, di mi?

Doğal ve tarihi güzelliklerini hızla tüketen, yok eden bir ülkede yaşıyoruz. Burayı da mahvederler bu gidişle diye kaygılanmaktan kendimizi alamadık. Mahvedilmiş birçok yer gördük çünkü. Betonu tapıncak haline getirmiş insanlığın ve onun ‘İnşaat resulullah’ şiarlı timsali Recep Tayyip Erdoğan/AKP’nin 14 şanlı iktidar yılında nereleri nasıl tükettiğini ve tüketimin ve aslında tükenişin verdiği azimle nasıl gemi azıya almış arsız doğa ve tarih yok edişlerine sıvandığını yaşayarak ve ölerek ve öldürerek görüyoruz.

Gölden inip birkaç gün Kars civarında, sonsuz ve şahane beyazlığın içinde dolaştık. En azından 20 köy görmüşüzdür, bazılarının çok yakınından doğalgaz boru hattı geçen. Gördüğümüz köylerin tamamı tezekle ısınıyordu. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri  Türkiye’de!

Kars’ın havası, berbat kömür yakıldığı için, berbat. Yanıbaşındaki doğalgazdan faydalanamıyor şehir de. İstanbul’da bile birçok apartman, doğalgaz pahalı geldiği için, kömüre döndü ve solunamayacak hava hakim olmadı mı? Ama inşaat sektörü doludizgin…

14 yıllık Erdoğan iktidarının her alanda bir bilançosunu çıkarmak çok iyi olurdu. Varmak üzere olduğumuz, galiba vardığımız yer tam bir tükeniş noktası gibi görünüyor.

Geçen gün Mahfi Eğilmez blogunda 14 yıllık dönemin ekonomik bilançosunu çıkarmıştı. Sonuca şöyle özetlemiş Eğilmez: “Türkiye, Menderes ve Özal dönemlerinden sonra bu 14 yıllık dönemde de yine borçlanarak ve mevcut varlıkları satıp paraya çevirerek ivme yakalama politikasını denedi. Ne var ki tıpkı öncekilerde olduğu gibi bu kez de bu ivmeye süreklilik kazandıracak olan yapısal reformlara girişemedi. Bugün artık bu politikanın bir kez daha sonuna gelmek üzere olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.”

Erdoğan ekibi, tükenişi aşmak için tükenişin son ve en büyük adımını şapkadan Varlık Fonu diye bir peşkeş çıkararak attı geçen ay. Tükenişe delalet. Neden böyle olduğunu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi hocası Prof. Dr. Yalçın Karatepe anlatmıştı.

TOKİ’ydi, havaalanıydı, üçüncü köprüydü, ‘Yeşil Yol’du, kentsel dönüşümdü derken bütün ülkeyi inşaata çevirdiler. Kürt şehirlerini yerle bir edip sonra kentsel dönüşüme uğratmak da tüketiş ve tükeniş planıyla gayet uyumlu.

Eğilmez’in ekonomi için işaret ettiği ‘son’, aslında tükeniş, her alan için geçerli.

‘Hiçbir şey yoktan var olmaz’ ilkesi, Erdoğan’dan şimdilik bir itiraz gelmediği için kullanabiliriz, işledi tabii. Bu kadar inşaatın taşı-kumu-çakılı nereden geldi sanıyorsunuz? Geçenlerde Magma dergisinden bir arkadaşımın söylediğine göre Türkiye’de 80 bin taş ocağı varmış. Kuvvetle muhtemel ki, Türkiye coğrafyasını en iyi bilen kişi Bünyad Dinç (yukarıdaki fotoğrafları da çeken arkadaşımız; son kitabı: Bilinmeyen Anadolu), bir ara Facebook sayfasında, yurt sathına yayılmış bu taş ocaklarının Google Earth görüntülerini yayınlıyordu. Bezdi tabii; tahribatların, katliamların hangi birini takip etsin!

Taş ocakları bir örnek sadece, tahribat onlarla sınırlı değil. Anlayacağınız, tabiatı ‘devlet dersinde öldürdüler’, muazzam bir tükeniş yarattılar doğada…

Zaten pek matah olmayan bütün kurumlar tükendi, tükenişte: yargı, belediyeler, idari mekanizma, akademi, bilim… Akademisyenleri at, içeri tık; şarlatanları bilim insanı diye baştacı et (Bir ay kadar önce CNN Türk’te gördüm, bir tarih profesörü, evrim teorisini çürüten müthiş tezini ısrarla tekrarlıyordu: “65 milyon yıl önce yapılmış deney var mı, gösterin. Yoo, yeni yapılmış deneyler olmaz, 65 milyon yıl önce yapılmış olacak. Yok. Öyleyse…” Bu adamın, bu zeka, ahlak ve bilgi düzeyinin tarih profesörü olabildiği ve kalabildiği bir ülkede başka tükeniş örneği aramak ahmaklık).

Siyasilerin düzeyi de bu olduğu için mesela TUBİTAK’ı,liselerarası bilim yarışmasında dünya birincisi olan projeyi daha başta çöpe atacak kadar ilkokul müsameresi derekesine indirdiler…

Erdoğan ve hempaları siyasi olarak da tükenmiş görünüyor. Avrupa Birliği ile entegrasyona, AB’nin ilkelerini sahiplenme adımıyla başladılar, sonra da o ilkelerin düşmanı olarak dünyaya meydan okumaya giriştiler.

Sahte bir ‘barış/çözüm süreci’ ortaya sürdüler. Bu oyalama oyunu ilanihaye oynanamazdı; oyalanma siyaset meydanında dönüyordu ve bu zemin Erdoğan’ın kabul edemeyeceği bir şey üretti: olduğu kadarıyla çatışmasızlık ve siyaset on puan oy kaybettirdi 7 Haziran 2015 seçimlerinde. Demokrasilerde çare tükenmezdi, kutsal olan tek şey sandıktı, o sandığa girmek ve çıkmak için başvurulan her fenalık mübahtı. Savaş çok kullanışlı bir araçtı ve çıkardılar. Dolayısıyla o araç da tükenmiş oldu; daimi savaş haline girilmişti çünkü.

Bu arada Suriye politikası da tükenmişti Erdoğan/AKP’nin. Selefi örgütlerin eğitilmesi, gözetilmesi, beslenmesi, desteklenmesi … Bir araştırmacının hesaplamasına göre Türkiye’de en az 10 bin IŞİD sempatizanı/savaşma gönüllüsü… Ve IŞİD’in saldırıları, bombaları.

Tükenişin tek işareti bu değildi ama, uçağını düşürdükten sonra babalandıkları Rusya’ya halat atmak zorunda kaldılar. Ve daha radikal ve feci bir adım atarak Suriye’ye daldılar. Bu politika da tükenecek, ama sayıları şimdilik yetmişi bulan çocukları ‘tüketecekler’ önce.

Sonra bir de şapkadan “Allah’ın lütfu” bir darbe girişimi çıktı. Böylece dünyanın en anti-demokratik ülkelerinden Türkiye aniden demokrasi kalesi oluverdi. Ardından aynı şapkadan kanun hükmünde kararnameler, olağanüstü hal çıkarmak cıvımış tereyağından kıl çekmekten kolaydı ve bunlar demokrasiyi pekiştirdi.

Şimdi başkanlık sistemi için referanduma gidiyoruz ve şapkadan çıkan bunca şey de tükendi, yetersiz görülüyor. Gün doğmadan Erdoğan ve AKP tebahhur edecek demek istemiyorum tabii ama tükeniş apaçık. En uç aletleri, yöntemleri kullandılar ve yetmediği ortada. Dolayısıyla hiçbir sihirbazın çıkaramayacağı, Allah’ında çıkarmak istemeyeceği şeyi çıkardı şapkadan Erdoğan: Şeytan!

Erdoğan ve havarileri, referandumda hayır oyu verecek herkesi şeytanlaştırdı. Bu, tükenmişliğin göstergesi değil de ne? Ama milletin önüne koydukları cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen ucube de şeytani bir şey ve tükenmişliğin göstergesi. Dolayısıyla şeytan yaratmaları normal.

Fakat Erdoğan iktidarı, çok önemli bir şeyi daha tüketti: bu memlekette zaten pek kıt olan adalet duygusunu. Ahmet Şık, Kadri Gürsel gibi gazeteciler hafsalanın almayacağı bir gaddarlık olarak hapse atıldı; 150’den fazla gazeteci içerde.Ve ‘meslekdaşları’, adı gazete ve televizyon kanalı olan yerlerde çalışanlar bunu normal sayıyor, oh diyor, içlerine sindiriyor. Zırnık kadar adalet duygusu taşısalardı amip kadar ses çıkarırlardı gayriihtiyari. Tabii, gazeteci olmayan kesim de. Akademisyenlerin başlarına ördükleri çoraplar için de aynı şey geçerli.

Şu doğa tahribatlarına ne dersiniz? Hukuk savaşını (bu memlekette hukuka başvurmak bile savaş olarak nitelenecek karakterde her durumda), evet hukuk savaşını kazanıyorlar, ama şirketle şirket ve şirret olmuş devlet kendi şakirdi hakimleri göreve getirerek ve satılık oldukları kendi camialarında dilden dile dolaşan bilirkişileri atayarak aksi bir karar çıkartıyor; yerel halkı yok sayıyor (millet olma yeterliğine ulaşamadıkları için), hukuku iğfal ediyor. Ve buna ses çıkaran olmuyor o yüzde 50 içinde! Geri kalan yüzde 50’nin de pek azı umursuyor. Çünkü demokrasi pekişiyor. Türkiye güçleniyor. Bu itirazlar, güçlenme sancıları canım.

Örnekleri her alanda çoğaltabiliriz…

HDP’nin 13 milletvekili tutuklu! Belediye başkanları hapsedilmiş, onlarcasına kayyum atanmış. Referanduma gidiyoruz.

Hayır kampanyası yapanlara saldırılıyor, kampanyalar kısıtlanıyor. Üstelik medyanın yüzde 90’ı Erdoğan’ın elindeki uzaktan kumandayla yönetiliyorken, ne uzaktan kumandası, onun ruhuyla yönetiliyorken. Evet’ten başka bir şey görmenin, duymanın zor olduğu bir ortamda.

Adaletsizliğin daha açık olduğu bir durum zor bulunur, bu kadar büyük adaletsizliğin.

Ucube ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ne hayır deyince şimdiki fiili ucube ‘sistem’le yine böyle berbat yaşayacağız, ama ‘Hayır’ demek ucubenin herkesi sindirmesine rıza göstermemek demek bir bakıma.

Erdoğan, öncelikle o yüzde 50’nin adalet duygusunu giderdi, tüketti zaten, gerisi kolayca geldi (Tabii, tektip olmayan öbür yüzde 50’nin de güncel birçok meselede kendi adalet duygularını Erdoğan karşıtlığının ötesinde sorgulama borcu var). Bu ucubeye ‘Evet’ demek, adalet duygusunun tamamen tükenişi demek, bu tükenişi tescillemek demek. ‘Hayır’, adalet duygusunu yaşatmak, canlı tutmak için lazım en çok.

 

Görsel | Posted on by | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İbrahim Kalın nerdesin?

10.02.2017 (http://www.diken.com.tr/ibrahim-kalin-nerdesin/)

Bir ülkede demokrasi olmayınca insan hiç tanımadığı, normal şartlarda da hiç işi olmayacak insanlara mektup yazıyor, benim anladığım. Bir de şurası var: Bir ülkede demokrasi olmayınca, bizdeki gibi toplum yarılınca, hür fikir, hür vicdan, hür irfan (kemalizmle ilişkimi burada kesiyorum) imkan dağıtanların gözünde diken, o göze girmeye çalışanların gözünde ayakbağı ve derhal kurtulunması gereken yük olunca yazdığınız mektuplara cevap alamıyorsunuz.

Yazılarımı sert buluyor arkadaşlarım, ahbaplarım; bu mektuplarım öyle sert falan da değil hiç üstelik, üfleye üfleye yazılmış şeyler. En son geçenlerde Yeni Şafak’tan İsmail Kılıçarslan’a yazmıştım: “Çok bunaldık be İsmail.” Birkaç yıl önce de yine bir cevap, bir karşılık, bir işaret bekleyerek bir mektup yazmıştım. Belki görmezler diye de isimlerini başlığa çıkarmıştım: “Koru, Ocaktan, Kekeç ve Karaalioğlu size sesleniyorum, beni duyuyor musunuz?” Ona da cevap alamamıştım. Üçüyle tanışıyordum.

Bu saçma mektuplardan bana da gına geldi, fakat şimdi de şu Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın var ya, ona bir mektup yazmak istiyorum. Bir mektup yazıp zırnık kadar bir sorunu çözemeyeceğimi elbette biliyorum. Öyle bir ümit taşımıyorum. Daha da çaresiz benim durumum: Alçak sesle de olsa, fısıldayarak da olsa, zifiri karanlıkta tek bir ateşböceği çakarı da olsa insani, vicdani, akli bir işaret görmek istiyorum, o kadar. Artık daha gerisi olmayan, insan olanı çok acıtan bir yerden bahsediyorum çünkü. Murat Sevinç’i ‘ihraç’ etmek ne demek, İbrahim Kaboğlu’nu.. 139 akademisyeni? Tabii bu son hunharlık tüy dikti sadece, bu iktidar tüyü dikmeden önce, zaten pek matah olmayan akademiyi üstüne tüyün dikilmesi gereken hale getirmişti.

Kendisi de bir akademisyen olan HDP’li Mithat Sancar’ın Meclis’te yaptığı şahane konuşma da aynı benim mektuplar gibiydi. Benim yazıların şahane olduğunu söylemek istemiyorum; daha gerisi olmayan o son noktayı gösteriyor, oradan sesleniyordu. Her şey bitmiş olsa bile bir ateşböceği çakarı kadarcık vicdan, adalet duygusu, insaf, akıl ve evet, ruh arıyordu, bunları çağırıyordu. Nafile.

Mithat Hoca da isim isim saydı. Akademisyen olarak 28 Şubat hunharlığına maruz kalan bugünün milletvekillerini, ve onlara destek olanların bazılarının bugün akademiden atıldığını. Mesela “Ahmet Gündoğdu nerdesin?” diye seslendi… Çıt çıkmadı, çıkmıyor. Neden?

Üniversiteye, bilime, iyi yetişmiş bunca insana, bu kadar emeğe kıymet veren hiç mi kimse yok AKP cenahında? Yok görünüyor. Bir ses duymuyoruz çünkü. Ve kıymet vermeyenler sadece AKP’liler de değil tabii. Mülkiye’nin dekan vekili Kadri Gürdal da mesela değer bilmeyenlerden. Onun düştüğü durumu da Kerem Altıparmak Periscope’la yayınlamıştı.

Bu insanlar bu kıymete göre davranırsa koltuklarından olurlar, bunu biliyorlar. Dolayısıyla kıymet ve ilke, koltuğun altında kalmış veya mabadla koltuk arasındaki minder derekesine indirgenmiş. O koltuklarda başka türlü oturulamadığını biliyoruz aslında.

Daha mı ilkeli, daha mı ilkesiz, daha mı değerbilir bilmem ama ben İbrahim Kalın’a mektup yazmak istiyorum. Cumhurbaşkanını etkilesin diye değil; ümidim ve beklentim yok. Kalın da doktorasını yapmış, bilimle uğraşmış biri. Geçenlerde bir kitabı çıktı: ‘Ben, Öteki ve Ötesi – İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş’ (İnsan Yayınları). Kitabı okumadım. Lacivert dergisinin kasım sayısında kendisiyle yapılmış söyleşiye okudum. Orada söylediklerinin tam tersi şeyler yaptıkları için ona birkaç şey demek istiyorum.

İbrahim Hoca, biraz kayırmacı bulsam da bazılarına benim de katılabileceğim bir Batı eleştirisi ve oryantalizm eleştirisi getiriyorsun. Ama Batı’yı tamamen karalamanın ve bunu yaparken ‘bizim’ hatalarımızı görmezden gelmenin yanlışlığına da işaret ediyorsun. Çok güzel. Şu anda bizim hatalarımızdan biri çok fena şekilde yapılıyor ve daha fena şekilde de görmezden geliniyor İbrahim Hoca! Ve bunu sen de yapıyorsun İbrahim Hoca; meslektaşlarını ya içeri atıyorlar ya üniversiteden.

Diyorsun ki: “Bugün İslam dünyası zor bir dönemden geçiyor. (…) Bunun en üzücü neticelerinden biri, İslam dünyasının dünyaya söyleyecek bir sözünün olması ama bütün bu sorunlardan dolayı bu sözü söyleyememesi. Sanatta, edebiyatta, düşüncede, teolojide, şehircilikte veya insan ilişkilerinde…”

Söylenecek söz var mı yok mu, ne kadar var gibi bir tartışmaya girmek manasız şimdi, fakat şu konuda herhalde herkes, sen de, mutabıksındır: Söylenecek bu söz tek bir söz değildir, tek bir ses değildir, olamaz. Bırakın sayısız farklı özellikler/zenginlikler barındıran koca İslam alemini, yine birçok zenginlikle yüklü Türkiye’nin sesi ve sözü bile tek değil. Sezai Karakoç ve İsmet Özel de bu ülkenin, bu kültürün çok güçlü sesleri, Ece Ayhan ve Gülten Akın da, Aziz Nesin de. Senin de bu dediğime itiraz edeceğini sanmam. Örnekleri zenginleştirmenin bir manası yok şimdi.

Peki bu ses neyse, nasıl oluşacak, kendini nasıl duyuracak?

Söyleşide, “Bir kere Aydınlanmanın ve Batı modernitesinin çoğulcu olduğu efsanesini önce bir sorgulamamız lazım”diyorsun. Hay hay, sorgulayalım, yerin dibine de batıralım; ve zaten senin de dediğin gibi birçok Batılı da enine boyuna sorgulamış, sorguluyor. Peki, şu anda Türkiye’de akademiye yapılan muameleyi, ifade özgürlüğünün boynunun vurulmasını, gazetecilerin içeri atılmasını hiç mi sorgulamayalım İbrahim Hoca? Sen neden sorgulamıyorsun?

Türkiye’nin bir sesi/sözü varsa, onun içinde işte haftalardır, aylardır yargısız infaz olarak hapiste tuttuğunuz yazarlar, çizerler, gazeteciler de var. Haksız, hukuksuz, haramice üniversitelerden attığınız bilimciler, akademisyenler de var. Sosyal medyada eleştirisini dile getirenler de…

Meydanlarda hançere paralayan siyasilerden daha çok onlar var ve onlar olacak bu ülkenin sesinde/sözünde. Bütün ülkeler için böyledir durum. Shakespeare’le övünmeyen bir İngiliz yoktur herhalde, Churchill veya VII. Henry ile övünmenin ahmaklık olduğu ortada.

Senin bahsettiğin o ses/söz ancak bu çeşitli, zengin seslerin uçuştuğu bir ortamda oluşabilir. Cumhuriyet tarihi, ve bunca yıl sonra şimdi AKP iktidarı daha da acıtıcı biçimde tek bir ses çıkarma azminin gövde gösterisi olarak geçti, geçiyor. Her şeye rağmen başkaldıranlar, aykırı söz söyleyenler oldu ve ses dediğimiz de odur zaten.

Söyleşide tam da bugün konuştuğumuz akademi meselesine gelmişsin: “Batılı bir akademisyen düşünün: Çok daha elverişli şartlarda oturuyor, araştırıyor, çalışıyor. Belli bir akademik entelijansiya var orada. Rağbet görüyor ve küresel tedavüle sokuluyor. Halbuki İslam dünyasına baktığınız zaman aydınlar, ulema, kanaat önderleri, dini liderler, bu kadar yaşanan somut sert  siyasi meselelerin içerisinde kendilerine bir alan bularak topluma ve gençlere yön veremiyorlar.”

Şu siyasi meseleler olmasın da akademiye bir rahat verelim, diye düşünmek ahmaklık ve saçma ve ahlaksızlık olduğuna göre ne yapmalıyız sence acaba? Batılı akademisyene de bunlar altın tepside sunulmadı, uzun bir mücadelenin ürünü o elverişli şartlar. John Milton, ifade özgürlüğünü savunan, sansüre karşı çıkan en güçlü metinlerden biri kabul edilen nutkunu (Areopagitica) 1644’te yazmıştı… Britanya’da ifade özgürlüğü, akademik özgürlük bugün 1644’te değil, ama biz hala bizim 1600’lerimizdeyiz. Bunu da bir sorgulasak İbrahim.

Milton’dan bir yıl sonra 1609’da doğan ama ondan 17 yıl önce 1657’de ölen caanım Katip Çelebi, kendi döneminde bu sorgulamayı yapan nadide bir alimdi. Bilgi/bilim üretmede sorunlar yaşadıklarını söylüyor, Batı’da atılımlar yapıldığını biliyor, onları aktarmaya çalışıyordu. Atılan akademisyenler haberleri içinde gördüm ki bir de Katip Çelebi Üniversitesi varmış. Katip Çelebi’nin adını bu üniversitelere vermek büyük haksızlık.

Tabii, sözünü ettiğin o elverişli şartlar sadece maddi imkanlardan ibaret değil. Ayrıca, hepimiz için tehlikeli işler için harcanan örtülü ödenekteki şişmeye bakılırsa, istenirse akademi ve eğitim için de gayet güzel imkanlar yaratılabilir. Bilim açık düşünceyle, ifade özgürlüğüyle, eleştirel akılla yapılır. Batı akademisinin performansını haklı olarak övüyorsun ama göbeğinde bulunduğun siyasi ekip (yani Recep ve Tayyip ve Erdoğan’dan oluşan ekip ve geri kalanlar – biraz takıldığım için bağışla) zaten güdük olan akademik özerkliği iyice budayarak ve değerli akademisyenleri, sırf aykırı ses çıkarıyorlar diye atarak mı atılım yapacak?

Akademisyenler uzayda yaşamadıklarına, bu memleketin ve dünyanın sorunlarıyla yoğrulduklarına, o sorunları yorumladıklarına göre, o sorunlardan onlar da muzdarip olduğuna göre pek tabii fikirlerini de söyleyecekler. İşte böylece oluşacak ‘İslam aleminin sesi’, eğer oluşacaksa. Ama barış bildirisi imzalayanları ipe sapa gelmez bahanelerle, suçlamalarla bertaraf ederseniz, akademide sadece memurlarınızı bırakırsanız, onları abad ederseniz o ‘akademik entelijansiya’ rağbet görmez ve küresel tedavüle de zinhar sokulamaz. Ama zaten siz itibar etmiyorsunuz ki akademik entelijensiyaya. Başlarına olmadık belalar örüyorsunuz.

Şu yarattığınız şartlarda bilim yapılabileceğine inanıyor musun gerçekten İbrahim Hoca? O imrendiğin, hülyaladığın ‘akademik entelijansiya’nın böyle oluşabileceğini mi düşünüyorsun ve bunlardan güzel, anlamlı, alemin dinlemek isteyeceği, dahası dinlemeye mecbur hissedeceği bir ses/söz çıkabileceğini mi sanıyorsun?

Not: Bu yazıyı gece yazdım, tam Diken’e gönderecekken şu kulis bilgisini gördüm: “Akademisyen ihraçlarına AKP’li vekiller de tepkili, liste YÖK’e gönderilecek.” Büyük tepki ve Mithat Sancar’ın çağrısı işe yarayacak mı, ne! Fakat meselemiz sadece şu son ihraç dalgası değil, akademik özgürlük davası. Ve tabii, ‘listeyi yenilemek’ ne demek? Tanıdıklarınızı ayıklayıp tanımadıklarınıza cehenneme kadar yolunuz var demekle sorunu çözmüş olacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu notu yazmıştım ki, gün içinde hükümet bildiğimiz yüzünü gösterdi: Ankara’da ‘ihraç’ edilen meslektaşlarına sahip çıkmak için toplanan akademisyenlere polis saldırdı. Ha, ne dersin İbrahim Hoca, göstereceğiniz itibar bu mu ‘akademik intelijansiya’ya?

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bilim çölüne koşar adım

09.02.2017 (http://www.diken.com.tr/bilim-colune-kosar-adim/)

Hükümet yeni bir ‘kanun hükmünde kararname’ denen hukuksuzlukla, gaddarlıkla ve ilkellikle yine birçok akademisyeni üniversitelerden attı. Bu, bilimi üniversiteden atmak demektir.

Artık bazı alanlarda bilim ve eğitim yapılamayacak bir duruma ulaştırdılar akademiyi. Bu, hiçbir alanda bilim yapılamaz demektir.

Bilim özgür ortamda yapılır, ‘Fetö metö’ bahanesiyle muhalif bilimcileri onuncu köyden bile kovalayarak değil.

Bu hakim zihniyet, bilgi/bilim üretmek istemiyor; ‘Büyyük Türkiye’ olmak için gerek duyduğu teknolojiyi o ‘iğrenç Batı’dan alacağını düşünüyor, alıyor. Böylece Türkün gücünü dünya aleme göstereceğini sanıyor…

Saçmasapan şekilde yücelttikleri, yanlış yerlerini sevdikleri Osmanlı’nın bilimdeki seviyesinden çok daha geri bir duruma sürükleyecekler ellerinden gelse. Ve evet, zirveyi zorluyorlar daha çok özgür beyin atarak.

Kasım 2016’da çıkan ‘Bildiğin Gibi Değil – Osmanlı’ kitabında şimdi konuştuğumuz meseleyle ilgili iki bölüm var. Bugün birini, yarın da ikincisi yayınlayacağım. Bugün iktidardaki zihniyet büyük bir iştahla gerinin gerisine koşuyor…

***

Hangi ilim zararlıydı?

Felsefe. Sihir ve astrolojinin yanısıra.

İstanbul’da 1728-1741 arasında Fransa elçisi olarak bulunan Marquis de Villeneuve, Reisü’l-küttab Mustafa Efendi’den Osmanlı’daki öğretim yöntemine ve okutulan ilimlere dair bilgi istemişti. Adını bilmediğimiz biri Kevaik-i Seba adıyla bir kitap yazıp bu ricayı yerine getirdi. Yazar önsözde ilimleri üçe ayırıyordu.

Faydalı ilimler: akait, fıkıh, Arap dil ve edebiyatı, mantık, matematik, astronomi, anatomi ve tıp.

Ne faydası ne zararı olan ilimler: şiir ve edebiyat.

Zararlı ilimler: felsefe, sihir ve astroloji.

Felsefenin sevilmediğini başka bir olay da söylüyor bize. Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa, Avusturyalılarla savaşta, Petervaradin’de alnından vurularak ölmüştü (1716). Ali Paşa’nın görkemli bir kütüphanesi vardı; sadece kataloğu dört cilt tutuyordu. Ölümünden sonra kitaplarının müsaderesi için irade (padişah kararı) çıktı ve kitaplar kütüphanelere bağışlandı. Ne var ki, Şeyhülislam İshak İsmail Efendi’nin verdiği fetvaya göre felsefe, tarih ve astronomi kitaplarının kütüphanelere vakfedilmesi caiz değildi.

Gökkuşağı üzerine yazan Hüsameddin Tokadi de küçük kitabının sonunda, “Bütün söylediklerim hep mezheb-i hükema üzeredir (filozofların öğretilerine göredir), müttaki ve müteşeriler (günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler) buna inanmamak gerekir” demeyi bir borç bilmişti.

1710’larda doğup 1809’da ölen Sünbülzade Vehbî de oğlu Lütfullah için bir terbiye kitabı (Lutfiyye) yazmış ve ilimleri tasnif etmişti. Ona göre faydalı ilimler şunlardı: tıp, mantık, tasavvuf, feraset, edebiyat, tarih, siyer, şiir, güzel yazı, imla. Zararlılar da şunlar: felsefe, hendese, astroloji, kimya ve simya, musiki.

Sözün doğrusu, Osmanlı’da öyle pek felsefi düşünce yoktu. Daha Osmanlı kurulmadan çok önce İslam 9. ve 10. yüzyıllardaki parlak fikir üretimi devrini kapamıştı. Akli ilimler ile naklî (dinî) ilimler arasındaki ‘savaş’ta Gazâli, Tehâfütü’l Felasife (Feylesofları Hırpalama) adlı eseriyle felsefecilerin (akli ilimleri savunanların) karşısına çıkmış ve onları kâfirlikle suçlamıştı. Aynı yüzyılın sonlarında Endülüslü İbn Rüşd, Gazâli’ye karşı çıktıysa da asıl Avrupa’da rağbet görmüş, İslam fikir dünyasında etkili olamamıştı. Osmanlı âlimleri de asıl olarak Gazâli’nin çizdiği güzergâh üzerinde çaba gösterdi.

İkincisi, Osmanlı son derece merkeziyetçi bir yapıydı. Medreseler asıl olarak devlete bürokrat yetiştirme işlevini görüyor ve giderek katı bir Sünni İslam yorumunu içeren devlet ideolojisini yerleştirmek, pekiştirmek için çaba sarf ediyordu. Ulema, bürokrasinin bir parçasıydı ve devletin ihtiyaçlarına göre fikir üretiyordu. Şii-Safevi propagandasının Anadolu’da etkili olması, Sünni İslam ideolojisine yüklenmeyi daha fazla teşvik etti. Asıl amaç, ehl-i sünnet inançlarını takviye etmekti.

Osmanlı, bütün dünyaya üstünlük kuran ‘mükemmel’nizamını sürdürmeye odaklanmıştı. Dolayısıyla yeni fikirler aramak yerine, felsefe ve teori içermeyen eski siyasetname, nasihatname, ıslahatnameleri pek eleştirel bakmadan, zamanın şartlarını da pek göz önüne almadan tekrarlamakla, onlara açıklamalar yazmakla yetindiler.

Felsefeye en yatkın ve en açık fikirli padişah olan Fatih Sultan Mehmed, akli ilimlere önem ve medreselerinde yer vermiş, dönemin en önde gelen âlimlerini İstanbul’a toplamak için çaba sarf etmişti. Ama o zaman da akıl ile şeriatın uzlaştırılmasında, beraber ele alınmasında yeni bir formülasyona gidilmedi. Fatih, Tehafüt hakkında da âlimlere risaleler yazdırmıştı, ama bu alanda da radikal bir adım atılamamıştı.

  1. yüzyıldaki taassub dalgasındaysa felsefe karşıtlığı daha da kabardı. Kadızadeliler diye adlandırılan taassub ekibinden bir vaizin şu mısraları, 19. yüzyıla kadarki felsefe karşıtlığını yansıtıyor: “Kelam-ı felsefe fulse değer mi? Ana sarraf-ı keyyis baş eğer mi?” (Felsefenin kelamı para eder mi? Zeki sarraf ona baş eğer mi?)

Kaynaklar:

Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982.

Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri / Osmanlı Dönemi, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011.

Tekeli, İlhan, Selim İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999.

Araz, Yahya, 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2013

Uncategorized içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çok bunaldık be İsmail

25.01.2017 (http://www.diken.com.tr/cok-bunaldik-ismail/)

İsmail Kılıçarslan merhaba, Yeni Şafak’taki “Çok bunaldık be reis” yazın beni hem dediklerinle hem demediklerinle etkiledi; bu yüzden sana yazmak istedim. Yazdıkların hem ‘sizin’ hem ‘bizim’ cenahtakileri hem de tüm toplumu ve orta yerde duran ama bir türlü layıkıyla tartışılamayan temel birkaç meseleyi yakından ilgilendirdiği için bu mektubu herkesin okuyabileceği bir şekilde ‘göndermeyi’ yarayışlı buldum.

Böyle yapmakla, ayrıca, insanın kendine karşı samimi ve cesur olarak bir tartışma yürütülebileceğini de göstermiş oluruz belki. Yani, gerçek bir diyalog kurulabileceğini. Anlaşamasak bile mantık silsilesi içinde kalarak, zihni kaytarmacılık yapmayarak…

Belki en önemlisi de bu zaten.

Yazında ‘sizin’ cenahtaki, daha da belirgin ifade etmek gerekirse, o cenahın mürekkep yalatan kesimindeki kimi münasebetsizlikleri, biçimsizlikleri, haksızlıkları, gadredenleri eleştiriyorsun. Doğru söylediğine ve samimiyetine inanıyorum; zaten senden iyi bilecek halim yok.

Niçin bunaldığınızı gayet güzel kağıda dökmüşsün.

Seni etkileyebilecek kadar iyi ifade edebileceğimden emin olmamakla birlikte, yazınla ilgili iki temel eleştirimi dikkatine getirmeyi deneyeceğim.

Birincisi şu: Şikayetlerinin tamamında birilerinin ‘reis’in yanında durarak, ondan talimat aldıklarını söyleyerek, ondan güç alarak, onu kötüye kullanarak, onunla ilişkisini istismar ederek çeşitli düzeylerde fenalıklar sergilediklerini söylüyorsun.

Bu insanlar, “Gavura saldırır gibi” üzerinize saldırıyorlar. “Alayınız hainsiniz, bir tek biz en hakiki öz reisçiyiz”diyerek “Terör estiriyorlar” ve siz de haklı olarak bunalıyorsunuz. Ve bu insanlar ‘reis’i menfaat için, kariyer için seviyor veya sever görünüyor; halbuki siz onu en temiz duygularla seviyorsunuz. “Biz seni gerçekten hesapsız-kitapsız sevdik be reis” diyorsun.

İnsanlar siyasi liderlere de aşık olabilir tabii, ama burada bir aşk ilişkisinden değil de siyasi-sosyal bir meseleden bahsettiğine göre, şu çizdiğin manzara haddinden fazla sorunlu değil mi? ‘Reisçilik’ bir siyaset etme biçimi olarak, bir siyasi ilişkiler ağı olarak kabul edilebilir, makbul, olması gereken bir şey mi sence? Reise yalakalığın ‘işe yaradığı’ bir düzenden bahsediyorsun nihayetinde…

Bizatihi reisçiliğin sorunlu olduğunu ıskalayınca, aslında, kendi şikayet ettiğin şeyi beslemiş, yeniden üretmiş oluyorsun. Böyle bir iktidar mekanizmasında o şikayet ettiğin hırbolar her zaman avantajlıdır; bunu sen de biliyorsundur.

Şunu da çok iyi biliyorsundur: Bu ülkede hemen her alanda alçaklar yükseklerdedir.

Reisçilikte bir sorun görmeyince seni o şikayet ettiğin güruhtan ayıran şey, ‘reis’e beslediğin sevginin temiz, samimi olması. Ama samimiyet testlerine başvurarak siyaset yapılamaz. Samimiyet testleri demokratik mekanizmaların bir parçası olamaz.

Şimdi referandumda önümüze konulacak olan anayasa da bu reisçiliği daha da azdıracak işte, ama neyse, bu anayasa ucubesini tartışmak değil buradaki derdim.

Fakat senin reisçilikle bir derdin olmadığı gibi, kadim bir taktikle ‘reis’i de bütün hatalardan, yanlışlardan, fenalıklardan ayrı tutmak istediğin anlaşılıyor. Mesela fena işler yapanların “Emri doğrudan bir numaradan alıyorlarmış” dediklerini işin aslının öyle olmadığını söylüyorsun ve bunu birkaç olay için söylüyorsun. Yani yapılan yanlışların hiçbirinde ‘reis’in sorumluluğu yok, etrafındaki adamların halt etmeleri…

Osmanlı’da resmi tarih yazıcıları da padişahları hataya bulaşmamış göstermek için aynı yöntemi kullanırdı.

Şimdi şu soruyu sormamız gerek: ‘Reis’i hesapsız kitapsız sevenler ile menfaatleri uyarınca sevenlerden mi ibaret tüm toplum, ve bunların çekişmesinden mi ibaret bütün mesele?

Mesela benim gibi her tür reisçilikten nefret eden, reisçiliği toplum için son derece zararlı bulan ve ‘reis’i de sevmek şöyle dursun, asla benzenilmemesi gereken biri olarak görenler ne olacak? Onların varlığı yokmuş gibi yazmışsın. Evet, çerçevesi belli bir yazı seninki, ama meseleyi sadece sizin fotoğraflarınızın sığdığı bir kadraja hapsettiğin anlaşılıyor işte.

Demem o ki, ‘reis’i sevmeyenler ve ‘reis’in sevmedikleri rahat yüzü görmeyecek demektir hiç. Öyle ya, senin gibi hesapsız sevenlere bile ‘terör estiriliyor’sa, vay bizim halimize.

Zaten ikinci temel eleştirim de ‘bizim halimiz’le ilgili. Bizim halimiz senin kadrajının tamamen dışında. Sana ve senin gibilere ‘sahte reisseverler’in yaptığı fenalıkları sıralaman hoşuma gidiyor, ama senin gibi has bir reissever bile küçücük bir itirazda bile ‘aşağılık pis hain’ yaftasıyla nasıl yaftalanabiliyorsa mesela Ahmet Şık da öyle, hatta daha kolay ve daha ağır, yaftalanıyor işte.

Kadri Gürsel de, Musa Kart da, Tunca Öğreten de…

Ve sen ve senin gibi başka arkadaşlar bunlara sessiz kalıyorsunuz ısrarla. Ahmet’in başına şimdi tekrar ve çelişkiler yumağı halinde çorap örülmesi hiç kuşkulandırmadı mı bile seni? Kadri’nin ipe sapa gelmez şeylerle suçlanıp hapsedilmesi vicdanında bir katre sızıya yol açmadı mı?

Ve sizin olmayan bu arkadaşlar sadece yaftalanmakla kalmıyor, biliyorsun, hapsediliyorlar. Yahu kitap bile vermiyorlar Ahmet’e İsmail, kitap!

Ve ben, kitap yasağına karşı başlatılan kampanya için hapisteki sevgili arkadaşlarıma mektup yazmak yerine sana yazıyorum. Belki duymamışsındır diye. Çünkü ilgilenmedin. Senin kadrajının dışında bu insanlar, yani ‘reis’sevmeyenler ve ‘reis’in de sevmedikleri.

Ya akademisyenler; içeri atılanlar, işten atılanlar… Ya AKP’nin sosyal medya zebanilerinin insafına terk edilen yurttaşlar… Gözünün üstünde kaşın var, diyene açılan davalar…

Çok bunaldık be İsmail; ve bizi bunaltan şeylerin bir listesini yapsam İsmail, buradan köye yol olur İsmail.

Ve işte Ahmetleri, Kadrileri görmezden gelip ses çıkarmayınca sıra hakiki veya hakiki olmayan reisçilere de gelir, daha da gelecek.

Yazından anladığım, yanlış anladıysam doğru anlamamı sağla n’olur, bir kast sistemi oluşmuş, sosyal olarak böyle katı bir ayrım olmayabilir, ama ‘sizin’ kafanızda galiba.

Hani antik Yunan site devletleri için anlatılır ya: Evet, demokrasi vardı ama o demokrasi oyununa köleler dahil değildi, onları yok sayarak konuşma lüksüyle demokrasiden bahsedilebilir. Senin yazında da ‘biz’ oyuna dahil görünmüyoruz, ihmal edilebilir imtiyazlı-sınıflı-kaynaşmamış bir kitleyiz; demokrasi düzeyi de antik Yunanın eline su dökmekten fersah fersah uzak.

Şunu diyorsun bir de: “Hakikatin ve memleketin, doğrunun ve geleceğin tek sahibi olarak kendilerini görmenin küstahlığı ile hınçlarına hınç, öfkelerine öfke, kibirlerine kibir ekleyecekler.”

İşte bu dediğin şeyin daniskasını yapıyor iktidar cenahı bize. En çok yapanlardan biri de senin yazdığın gazete mesela. Ve halisane duygularla sevdiğin Reis de tam şu şikayet ettiğin şeyi yapıyor. “Yerli ve milli değilsin” demesi yeter. Ama daha beterlerini yaptığını siz bile duymuşsunuzdur, gazetecileri mitinglerde lanetlemek gibi. Yani şu yukarıda alıntıladığım cümlen bizim durumumuz için daha geçerli dostum.

“Ortada bir ahlaki zemin, ortada bir insani vasat kalmadığında iktidarın da, muktedirliğin de, siyaset kurumunun kendisinin de bir önemi kalmadığını”söylüyorsun. Kalmadı gerçekten de. Kalmamasının sebeplerinden biri Ahmet Şıkların başına gelenlere sessiz kalmanızdır. Bu sessizlikte en erdemli reis bile en sahtekar ve gaddar biri haline dönüşür. Reise sitem edilen, reise yakarılmadan rahat yaşanamayan, hak aranamayan düzen kahrolsun.

Böyle bir düzenden iyi bir halt çıkacağını ummayı beceriyor musun gerçekten İsmail?

Ve şunu diyorsun İsmail: “Ne ki bu kadarını dahi söyleyemeyeceksem dilim lal, ahlakım bitkin, vicdanım perişan olur.”

İşte biz de bu yüzden söylüyoruz, yazıyoruz İsmail; ama senden farklı olarak hapse atılarak, hapse atılmayı göze alarak. Ama sana görünmüyoruz bile.

Anlamadığım tek cümlen yazının başında: “Bunaldık artık. Billahi bunaldık. Niçin bunaldığımızı burada sarahaten anlatamayacak olmamız sebebiyle dahi olsa çok bunaldık be reis.”

Sarahaten neden anlatamıyorsunuz? Eğer sebep ‘kol kırılır yen içinde kalır’ mantığıysa, bundan da ben bunaldım, bu toplum bu yüzden yüzyıllarca buruldu hatta.

Gerçekten çok bunaldık be İsmail.

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Yarım yamalak ve ağır yaralı bir demokrasi

30.12.2016 (http://www.diken.com.tr/yarim-yamalak-ve-agir-yarali-bir-demokrasi/)

İçeri atılmış yazarlar için yazdığım yazının yayınlandığı günün ertesinde Ahmet Şık’ın da gözaltına alınması, açık yaraya kama sokmak oldu benim için. Fakat öldürülen ve hapsedilen arkadaşları için yazı yazma konusunda bu ülkenin gazetecilerinin ve yazarlarının eline su dökmenin zor olduğunu biliyoruz.

Dünyada ve Türkiye’de feci şeyler oluyor. Bu feci şeyleri anlamaya ve anlayabildiğimiz kadarını anlatmaya çalışıyoruz. Ama kendi kendimize konuşuyoruz sanki. Peki, bu tamamen bizim beceriksizliğimiz mi acaba? İsmet Özel’in şiirinde dediği gibi, “İnsanlar hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır.” (Şiiri okumayı ihmal etmeyin)

Fakat içinde bulunduğumuz durum şiire hakaret ve fakat belki de ancak şiirle aşabileceğimiz bir kördüğüm; şiire itibar ederek, şiirin çağırdığı yere dikkat kesilerek üstesinden gelebileceğimiz bir açmaz. Hadi ben sağırım, öbürüne sağır olduğunu düşünen hiç öbür yok mu acaba?

Bunca zaman ve badire sonra hiç olmazsa ifade özgürlüğü konusunda bir toplumsal mutabakata varmış olmalıydık, olabilirdik. Eğer olsaydık, sırf bu bile demokrasiyi koruma bakımından tankların önüne çıkmaktan çok daha büyük, çok daha sağlam, çok daha güvenilir bir adım, bir aşama olurdu. Fakat bırakın toplumu, gazeteciler, yazarlar arasında bile böyle bir özgürlük mutabakatı yok.

Ahmet Şık’ın gözaltına alınmasının, dün haklarında tahliye kararı verilen Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın dört aydır hapis, Kadri Gürsel ve Musa Kart gibi gazetecilerin hala tutuklu olmasının ne dehşetli bir adaletsizlik yarattığını ve bugünü bırakın, geleceği bile zehirlediğini ve bu haksızlığa isyan etmeyenleri nasıl çürümüşlüğe sürüklediğini anlatmak için dil dökmek gerekmezdi, gerekmemeliydi. Ama ülkemiz sadece son zamanlarda karakış getiren alçak basıncın değil, uzun süredir alçak demokrasinin ve onun borazanı alçak basının etkisi altında.

Ahmet Şık uğradığı haksızlıklarla da tarihe geçmiş biri; tanıtmama gerek yok. Ama Ahmet benim yakın arkadaşlarımdan biri. Birkaç yerde beraber çalıştım onunla. Neye nasıl heyecanlandığını, neye nasıl öfkelendiğini, neye nasıl sevindiğini, nasıl güzel sevdiğini, ne kadar dürüst olduğunu, neyi savunacağını ve neyi savunmayacağını gayet iyi bildiğim biri Ahmet.

Ama Ahmet’i savunma işini kendisine ve avukatlarına bırakacağım; yargıyla onlar boğuşacak. Ben, Ahmet’in savunulacak bir şeyi olmadığını, hakkındaki suçlamaların, biri hariç, suçlama değil, bir gerçeğin tespiti olduğunu söyleyeceğim.

AA’nın haberine göre, Ahmet şunlarla suçlanıyormuş: ‘Türkiye cumhuriyetini, yargı organlarını, askeri ve emniyet teşkilatını alenen aşağılama’ ve ‘terör örgütü propagandası yapma.’

Bu ‘terör’ saçmalığını geçiyorum, çünkü bu, hükümetin istediği istikamette uçmayan göçmen kuşları bile suçlayıp kafese koymanın ve Kürt olmadığı halde ‘Kürt realitesi’ne kulak kabartanları bile yıldırmanın zeka pırıltıları saçan bir yöntemi olarak kullanılıyor.

Gelelim öbür suçlamalara. Her devlet aşağılanabilir ve her devlet aşağılanmayı hak ediyordur. Birkaç küçük ülkeye haksızlık ediyorum belki ama bu sözler yüzünden kimseye gadretmeyecekleri için bu konuda haksızlığa uğrayabilecek konumdalar zaten.

Türkiye Cumhuriyeti’ne gelirsek… Fena halde aşağılanmayı hak eden bir durumda olduğunu kimsenin saygınlığını korumayı sürdürerek inkar edebileceğini sanmam.

Kız çocuklarına tecavüz eden bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor? Kimi zaman bütün bir kasaba veya köyün erkekleri yapıyor bunu ve saygın yurttaşlar olarak normal hayatlarına devam ediyorlar.

Erkek çocuklarına da tecavüz eden bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor? Üstelik, mesela devlet korumasında olan ‘ıslahevleri’ndekilere ve Çocuk Esirgeme Kurumu’ndakilere de.

Çocuklarımızı yurtlarda, Kuran kurslarında topluca yakan, öldüren bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor? Ve bazı tecavüz vakalarında olduğu gibi, bu toplu ölüm vakalarında da sorumlu cemaatlere toz kondurmamak için her tür numarayı çeken bir devlet (Çocuklarımızı sorgusuz sualsiz cemaatlere emanet etme alçaklığını da not edelim).

Kadınlarını öldüren öldüren, terk eden sevgilisini de, erkekliğine sığdıramayıp öldüren, kadınlara tecavüz eden bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor? Onları tecavüzcüleriyle evlendirecek yasadan vazgeçilmesine şükreden bir ülke.

Aleviler cemevlerinin ibadet yeri sayılmasını istiyor, artık kurumuş bin dereden su getirmeye çalışan bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Kürtler bir dertleri olduğunu söylüyor, “Benim Kürt kardeşlerimin bir sorunu yoook. Kürt sorunu yoktur” diyen ve 30 sene (daha geriye şimdi gitmeyelim) üstüne hala öldürerek bu olmayan sorunu bitireceğini düşüren bir devlet mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Suriye’de terör saçan radikal İslamcı örgütleri ABD, Suudi Arabistan ve Katar’la işbirliği halinde oluşturup besleyip palazlandırırp (valla ben demiyorum, gazeteleri geçtim, neredeyse artık ansiklopedilere girmiş bir bilgi bu), o terörün ülke içindeki patlamalarını da yaşadıktan sonra aniden ve yüzsüzce ‘Nereden çıktı bunlar’ edasıyla aynı örgütlere savaş açan ve ve çıkmasına yardım ettiği bu savaşta gencecik insanlarımızın ölümüne yol açan bir devlet mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Güzelim Karadeniz kıyılarını otoyol yaptığı yetmiyormuş gibi, yaylaları da turizmle katletmek için yöre halkıyla savaşan bir devlet mi aşağılanmayı hak etmiyor? Madenlerle, taş ocaklarıyla ‘bu cennet vatan’ın canını çıkarıyoruz; para uğruna…

Her yıl iş cinayetlerinde binlerce insanı öldüren bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Devletin gözaltında kaybettiği, faili meçhul cinayetlerde katlettiği insanların yakınlarının yakarışına bile kulak tıkayan bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Eğitimdeki sefil durumun uluslararası araştırmalarla da ortaya serildiği bir ülke mi aşağılanmayı hak etmiyor?

Daha fazla örnekle uzatmayayım, hepimiz bu ülkenin hiç de övünülemeyecek durumda olduğunu, aşağılanmayı hak ettiğini biliyoruz. Zaten siyasi görüş fark etmeksizin hepimiz her gün şurasından burasından bu ülkeyi trafikte, kahvede, işyerinde, tarlada aşağılayıp bu ülkeye küfredip duruyoruz.

15 Temmuz’da darbeyi yapmaya kalkışan bu ülkenin askeriydi. Daha önceki darbeleri de onlar yaptı. Roboski katliamını da asker yaptı. Layıkıyla bir soruşturma yürütmediğiniz için başka sorumlular olup olmadığını bilemiyoruz.

Emniyet teşkilatıyla emniyette olmadığımızı tarihimizden biliyoruz biz, ama şu son yıllarda da iyice idrak ettik. Kürt illerinde emniyet elemanlarının duvarlara yazıp çizdiği ırkçılıkları da aleme sergilediler. Barışçıl Gezi protestolarında da mesela. Ethem Sarısülük’ü öldüren emniyet teşkilatı aşağılanmayı hak etmiyor mu?

Peki ya Ethem Sarısülük’ü öldüren polise ödül gibi ceza veren yargı aşağılanmayı hak etmiyor mu? Bana bu yazıyı yazdıran şey de yargının aşağılanmaya layık olduğunun gerekçelerinden biri zaten. Ve aşağılanması istenmeyen bu Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı, aşağılanması istenmeyen bu yargıyı, kararına saygı duymadığını ilan ederek fena halde aşağılamıştı zaten. Siyasi iktidarın maşası haline getirilmiş bir yargı aşağılanmaktan başka neyi hak edebilir ki?

Bir de şu iddia var Ahmet’le ilgili: “Bir gizli tanık ifade vermiş, Ahmet Şık’a ‘İmamın Ordusu’ kitabını FETÖ yazdırmış.”

Fetullah Cemaati’ne en büyük savaşı açanlardan ve gadrine uğrayanlardan biri olması bu iddiayı gerizekalıca bir saçmalık kılmaya yeter. Ahmet’i Cemaat yargılarken de kitabını birilerinin yazdırdığını iddia ediyordu.

Ama ben şunu biliyorum: Ahmet’e hiçkimse hiçbir şey yazdıramaz, bir tweet bile. Ahmet’e bir şey yazdırmak mümkün olsaydı, editör olarak, son kitabını biraz daha kısa yazdırmayı kesin becerirdim.

Yazarları, gazetecileri, itiraz edenleri içeri tıkmak, susturmaya çalışmak yarım yamalak ve ağır yaralı demokrasiye kama sokmaktır, bu ülkeyi sırtından hançerlemektir. Türkiye Cumhuriyeti’ni aşağılamak, aşağılık duruma düşürmek, aşağılanmasına yol açmaktır. Bu ülkenin aşağılık bir durumda olduğunu söyleyip uyaranları hapsederek, söylenmesini yasaklayarak aşağılık durumdan ve aşağılanmaktan kurtulmak mümkün değil.

Kurtulmak için ilk adım, ifade özgürlüğüdür. Ahmet’i ve diğerlerini salıvererek, haklarındaki soruşturma ve davaları çöpe atarak başlayın.

Yoksa aşağılanmaktan kurtulamayacak bu ülke.

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

At sinekleri

28.12.2016 (http://www.diken.com.tr/at-sinekleri/)

Zekeriya Sertel’in 1946’da mahkemeye verdiği savunmasında şu cümle özellikle dikkatimi çekmişti: “Zannediyorum, iddia makamı da yazılarımda hiçbir suç unsuru bulamamış olacak ki, iddianamesinde yazılarımı tahlil ederek iddiasını tevsik edecek parçalar ve fıkralar arayacak yerde, iki gazetenin neşriyatını birbirine karıştırarak bana söylemediğim sözleri söyletmek, aklıma gelmeyen fikirleri atfetmek ve bu suretle mevcut olmayan bir suçu varmış gibi göstermek zorunda kalmıştır.”

Sertel 1945 sonunda, baskıcı tekparti döneminde, Tan gazetesinde yazdığı iki yazıdan yargılanıyordu: “Vatandaş nasıl hesap sorar?” ve “Millet önünde hesaplaşmak istiyoruz”. (Davamız ve Müdafaamız, Sabiha-Zekeriya Sertel, Can Yayınları)

Sertel’in özellikle bu cümlesinin dikkatimi çekmesinin sebebi, 61 yıl sonra, çokpartili demokrasi varsayılan bir zamanda, benim bir yazım için verdiğim savunmada söylediklerimle aynı olmasıydı. Yazıyı Hrant Dink’in öldürüldüğü gün yazmıştım: “19 Ocak 2007 Ermeni Soykırımı.” Hrant’ı cümbürcemaat defnettiğimiz gün Radikal’de yayınlanmıştı. Sonra TCK 301’den dava açılmıştı.

Savunmamın birkaç yerinde üstadımız Zikri Sertel gibi şunları söylemek zorunda kalmıştım: “İddianame, beni, sadece söylediklerimle değil, söylemediklerimle de mahkum etmeye azmetmiş görünüyor. (…) Fakat iddianame, söylemediğim şeyleri bana söyletme maharetini göstererek ve şu ithamkar ifadelere başvurarak, nesnel ve tarafsız bir hukuki bakış değil, ideolojik bir taraftarlık da sergiliyor. (…) İddianame, söylemediğim şeyleri de bana söyleterek kendine dayanak arıyor.”

Ama zaten Hrant Dink de 2004’te söylediğinin tersiyle suçlanarak yargılanmış ve ceza almıştı! Benim savunmamın üzerinden neredeyse on yıl geçti. Sertel’in yargılandığı Milli Şef dönemine lanet okumaktan usanmayan bir siyasi ekibin, 2007’de hala kalmış ‘eski Türkiye’ çapaklarını da bertaraf edip her şeyi ele geçirdiği şu gün, mesela Aslı Erdoğan’ın durumunda da aynı şeyin tekrar ediyor olmasına şaşmaya davet ediyorum ahaliyi. Hey yüzde 50, seni de!

Aslı Erdoğan tek değil kuşkusuz, dünya rekoru kıracak kadar çok yazar ve gazeteci var hapiste. Dört yazısı ve Özgür Gündem gazetesi danışma kurulu üyesi olmak dolayısıyla tutuklanan Aslı Erdoğan’ı özelikle anmamın sebebi şu: Dört aydır tutuklu olan Aslı Erdoğan hakkındaki iddianameyi 18 ceza hukukçusu inceledi ve ayrıntılı biçimde görüşlerini yazdı. Hepsinin söylediği temel şey şu: Aslı Erdoğan işlemediği bir suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle yargılanıyor: ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma’ ve ‘silahlı terör örgütüne üye olma?’.

18 hukukçu da mevcut berbat yasalara dayanarak bile Aslı Erdoğan’ın suçlanamayacağını, tutuklanamayacağını söylüyor: “Soruşturma dosyasındaki delillere göre bu [yasada belirtilen] koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı ortadadır (…) Aslı Erdoğan muhalif görüşleri nedeniyle, hukuki karşılığı olmayan suçlamalar ile karşı karşıyadır ve hiçbir hukuki temeli olmayan tutuklama kararı, iktidara muhalif görüşleri nedeniyle bir cezalandırma aracı olarak kullanılmıştır/ kullanılmaktadır.”

Sorunumuz ne?

Başkasının yazdığı bir şiiri okuduğu için yargılanıp hapis yatmış bir siyasi liderin önayak olduğu ve iştahla sürdürdüğü bir kampanyayla kendi yazılarını, şiirlerini yazanlar, karikatürlerini çizenler ve bunları paylaşanlar gayrihukuki biçimde yargılanıyor, yargılanmadan hapse konarak cezalandırılıyor. Anlamıyor ki, kendisini içeri tıkan zihniyet ve mantık, şu anda daha da hakim kıldığı zihniyetti.

Ama tabii, Recep Tayyip Erdoğan’dan bu zihniyeti terk etmesini bekleyemeyiz; iktidar, şeytanı melek, zebaniyi peygamber yapar; cehennemi cennet diye sunar…

Asıl sorun şu: Kendileri de yazı yazan sürüsüne bereket insan var. Bu insanlar, bu hakim zihniyet kaldıkça ama iktidar değiştikçe (şimdiye kadar hep böyleydi işte) kendilerinin de Aslı Erdoğan’ın konumuna düşebileceği soyutlamasını beceremiyor mu? Tabii şimdi bulundukları avantajlı ve avantalı konumlarına esir olup sesini çıkarmıyor yeni merkez medyanın palazlanmış kalemşorları. Peki, ya bu gazetelerde yazan edebiyatçılar, oralarda yazmayı sürdürenler? Aforoz edilmekten mi korkuyorlar? Hakiki ve sahici münevverin hususiyeti sayılması gereken ‘at sineği’olma yetisine hiç mi sahip değillerdi, sonradan mı yitirdiler?

Hükümetin, daha doğrusu cumhurbaşkanının kalemşoru değil de gerçek yazar, gerçek gazeteci olanlar için Aslı Erdoğan’ın, Necmiye Alpay’ın, Kadri Gürsel’in … başına gelenlerin mantıksızlığını, insafsızlığını, vicdansızlığını, akıldışılığını anlatmak için bir kelime bile etmemiz gerekmez.

Çünkü onlar, ifade özgürlüğü dediğimiz şeyin bir anlaşamama zemini olduğunu bilir, bilmelidir. Bilirler ki anlaşmayı mümkün kılan da budur. Bilmelidirler ki, anlaşamamak varolduğu müddetçe anlaşmak söz konusu olabilir. Farklı fikirler olamasa ve bu olmayış süreklilik arz etmese anlaşma diye bir şeye gerek duyulmazdı. Çünkü bilirler ki ifade özgürlüğü, tartışma zeminidir. Bilirler ki bireyi mümkün kılan şeydir ifade özgürlüğü. Çünkü bilirler ki her kişi biriciktir ve biricikliğini ortaya koyma hakkı vardır.

İfade özgürlüğünü budayan, baskılayan zihniyet, bireyi bir kalabalığın alelade parçası haline düşürür, öyle görür; totalleştirir. Bu yüzden onun gözünde birbirine hiç benzemeyen, başka başka fikirler savunan Aslı Erdoğan, Hüsnü Mahalli, Ahmet Altan, Necmiye Alpay, Kadri Gürsel, Musa Kart arasında bir fark yoktur. Olan farkları da silindirin altında yekpare bir bütünün parçaları haline getirme azmindedir.

Fakat silindir, kendi cenahında olanları da bir toplamdan ibaret hale getirir, onları da yekpare bir bütünün alelade parçası görür, öyle yapır. Bireyin irfanını, vicdanını giderir. Şu anda olan işte budur. İşte bu yüzden birbirinin aynısı gazeteler çıkıyor, bu yüzden birçok kişi birbirinin aynısı köşe yazıları yazıyor, bu yüzden bir sürü kanal ve gazete aynı haberleri aynı şekilde çarpıtarak veriyor. Bu öğütme ve yoğurma işlemi de yumurta-tavuk misali kendini yeniden ve yeniden üretiyor, tekrarlıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın azmiyle yazarların, çizerlerin, eleştirenlerin dört duvar arasına hapsedilmesinin bir sebebi onları cezalandırmaksa, ondan daha önemli bir sebebi de kendi tebaasını, o tebaayı oluşturan kişileri bir düşünce ve duygu potasına boşaltıp orada eritmek, nüansları yoketmek, katı bir siyasi pozisyona sıkıştırmak ve yekpare bir cephe yaratmaktır. Sunta!

Korku-savunma refleksini canlı tutan da budur. İtiraz sahiplerinin hapsedilmesi, kovuşturmaya veya saldırıya uğraması, işsiz bırakılması sadece başka itiraz edenleri/edecekleri değil, kendi aklı ve vicdanıyla hareket ederek kendi cenahında bir çatlak oluşturabilecek olanları korkutmak için.

Bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göstermenin yolu, içeriye attığı yazarları akıl almayacak şekilde, en vicdansızın vicdanını bile sızlatacak şekilde şeytanlaştırmaktan geçiyor.

İşte bu yüzden, Aslı Erdoğan’ın veya şimdi Hüsnü Mahalli’nin ve başkalarının özel sağlık sorunlarının bulunması çok daha kullanışlı. Bize insafsızlık, insanlıktan çıkmışlık gibi gelen bu durum ve başka bu tür özel hassasiyetler, ‘diğer’ cenahın bu vicdansızlığı, haksızlığı meşrulaştırmasına yarıyor; merhamet uyandıracağına acımasızlık yaratıyor bu çırılçıplak haksızlık. ‘Bu kadar şeytan olmasalardı bunu hak etmiş olamazlardı, bu muameleye maruz kalmazlardı. Demek ki…’

Aslı Erdoğan’ın, öbür yazar ve gazetecilerin inanılmaz şeylerle suçlanması, tutuklanması amaca gayet uygun yani. Bunu Zekeriya Sertel’den çok daha evvelden, 2416 yıl önce yargılanıp ölüme mahkum edilen Sokrates’in savunmasından biliyoruz.

Şöyle başlıyor: “Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcıydı ki ben kendi adıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla birlikte, inanın ki bir tek doğru söz bile söylemediler.”

Başarısız bir başkaldırının arkasında Sokrates’in olduğunu düşünenler, Sabahattin Eyüboğlu ve Adalet Cimcoz’un işaret ettiği gibi, “Hem bu Sokrates de çok oluyor artık dediler; ne Tanrılara saygısı var, ne atalara, ne devlete! Herkesi, her şeyi eleştirmeye, akla vurup çürütmeye kalkıyor; gençlerde hiçbir şeye inanç bırakmıyor. Sokrates böylece, baş kaldırmaya katıldığı, başkalarını baş kaldırmaya zorladığı için değil; serbest düşündüğü, eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkûm oldu.”

Aynı Aslı Erdoğan hakkındaki suçlamaları irdeleyen 18 hukukçunun dediği gibi; mahkumiyet bölümü hariç tabii, ama istenen ceza o demek aslında.

TC Devleti’nin, cumhurbaşkanının, hükümetinin ve yüzde 50’sinin anlayacağı terminolojiyle konuşursak, Sokrates de, aynı Aslı Erdoğan ve öbür yazarlar gibi, ‘terörist’ değildi. Ve Aslı Erdoğan da Sokrates gibi aslında bir at sineğidir.

Filozofa bir kulak verelim, anlayacaksınız: “Atinalılar, (…) gülünç bir benzetme yapmama izin verin; beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, tanrının başına bela ettiği benim gibi bir at sineğinin bir benzerini kolay kolay bulamazsınız. Ben tanrının, devletin başına sardığı bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Onun için, size, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı öneririm. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve tanrı size acıyıp başka bir atsineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız.”

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, Recep Bey hükümetinin gözünde at sineklerini de temsil ediyordu. Ayrıca tabii Kürtlere destek veren kahpe Türkleri de. Bu yüzden peşi bırakılamazdı.

Yazarların hapse atılmasına, düşünenlere gadredilmesine ses çıkarmayanlar at sineğinin kıymetini bilmiyor demektir. Peki ama o kıymeti bilecek kimse mi yok o koskoca yüzde 50 içinde?

Demokrasi at sinekleriyle olur, bilim de, felsefe de. Ama Erdoğan reisliğindeki AKP bir yandan at sineklerini bertaraf ederken, bir yandan da Türkiye’yi bir atlıkarınca demokrasisine çevirdi. Hiçbir sineğin, hata eşekarısının bile uyaramayacağı, uyandıramayacağı bir karanlığa doğru sürükleniyoruz. Atlıkarıncanın atları, evet sırtından atamaz sizi, ama uyarılamaz da, çünkü kapalı bir döngü içinde dönenir. Ülke de kanlı bir karanlık güzergaha kitlenmiş görünüyor. Kabadayılıkla buradan çıkılamaz.

Binicisiz özgür atlar dünyası bir ütopya olabilir, ama şu geldiğimiz merhalede demokrasi, hiç olmazsa atların binicilerini üstlerinden atabildikleri düzendir. Gerçek attan düşme fobisiyle yaratılan atlıkarınca demokrasisi kan demek ve giderek daha çok kan demek. Korkarım son saldırılar ve sonrasında HDP’ye saldırılar daha başlangıç…

At sineklerine terörist muamelesini reva gören bir toplum içinde debelendiği kanlı patinajdan çıkamaz. Demokrasi sadece tanklara karşı durma cesareti göstermekle savunulamaz, iktidara karşı durma cesareti gösterebilmekle savunulur; bu, desteklemeye devam ettiğiniz iktidar bile olsa. Zaten düşünmek de insanın kendine karşı samimi ve kendine karşı cesur olabilmesiyle mümkündür, düşmanına karşı değil.

Ey ahali ve AKP yanında saf tutmuş münevverler, sizin sesinizden çok savcıların sesinin duyulduğunu, baskın çıktığını fark edemiyor musunuz? Hala tekparti iktidarından veya çokpartili düzen iktidarından ya da çokpartili tekparti iktidarından güç ve emir alarak başka sesleri ve sözleri ezmeye çalışan savcıların sözü/sesi.

Hepinize büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın taa 1965’te yazdığı ‘Savcıya’ adlı şiirini hatırlatmak isterim:

Savcı, nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz, gece gündüz, onlar haykırır yüceden.
Gelmiş dağlardan yalnayak, durmuş kapına bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

 

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış, bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan..

Savcı, nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

 

 

 

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın