Erdoğan düpedüz savaş çığırtkanlığı yapıyor

Bir sohbet meclisinde adamın biri osuruvermiş. Bu münasebetsiz kazayı örtmek için oturduğu sandalyeyi gıcırdatarak benzer bir ses çıkarmış. Meclistekilerden biri, “Tamam, kafiyeyi tutturdun da kokuyu ne yapacaksın?” diye sormuş.
Türkiye ve Hz. Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan epey bir süre kafiyeyi tutturmaya çalışarak idare etti fakat artık kafiye bulunması gereken o kadar fazla berbat ses ve öyle fena bir koku yayılıyor ki…
Recep Erdoğan’ın ABD ziyaretini de kapsayan şu son bir haftalık performansı karşısında sadık %50 hariç neredeyse tüm dünyanın asansörde osuran adamdan uzaklaşmaya çalışması kabilinden tavırlar sergilemesi bu yüzdendi: leş kokulu yalnızlık.
Çocuk tecavüzleri, doğa katliamları, Kürt illerinin yakılıp yıkılması, oluşmasına gayretli katkılar yapılan Suriye cehenneminin dünyaya ve üstümüze sıçraması, ifade özgürlüğünün kör bıçakla boğazlanması, yolsuzluklar…
On ayın sultanı Recep’in Alman mizah programına karşı kılıç çalmaya azmedip dünyanın maskarası olması, ‘koruma’ dedikleri kadrolu saldırganlarının Washington’da gazetecilere saldırması tüy dikmişti.
Fakat ABD’deki son konuşmasında dikkatlerden kaçan birkaç cümlesi, barış dininin son Peygamberdevesi’nin konuşanı susturup silahları konuşturmaya pek hevesli olduğunu gösterdi. Karabağ’da Ermenilerle Azeriler arasındaki çatışmalar üzerine, Azeri ANS televizyon kanalına şunları söyledi Türkiye Cumhurbaşkanı:
“12 Azeri kardeşimiz şehit olmuş, Ermenilerden de zannediyorum 100’ü aşkın öldürülen var. Şu anda çatışmalar Azerbaycan’da devam ediyor. Dualarımızı yaptık. İnşallah bu çatışmalarda Azeri kardeşlerimiz en az orada kayıp vermek suretiyle bu işi başarırlar. (…) Ben tüm Azeri kardeşlerime Allah’tan yardımlar niyaz ediyorum. Üzülmeyeceğiz, mahzun olmayacağız. İnanıyorsak muhakkak üstünüz.” http://www.birgun.net/haber-detay/erdogan-azerbaycan-televizyonuna-konustu-inaniyorsak-ustunuz-108009.html
Kimin haklı, kimin haksız olduğu sorunuyla ilgilenmiyorum burada. (BM http://www.un.org/press/en/2008/ga10693.doc.htm, Karabağ’ı işgal altında toprak sayıyor, Azerbaycan’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini ve tüm Ermeni güçlerinin çekilmesini talep ediyor.) Karabağ sorununda Türkiye’nin de Azerilerin arkasında olduğunu biliyoruz. Fakat bu durum, Cumhurbaşkanı’nın şu yaklaşımını ve üslubunu haklı ve makul kılmaya yetmez. Şu birkaç cümle ruhuyla da, lafzıyla da ayrımcılık üzerine kurulmuş. Fakat daha önemlisi, Recep Erdoğan düpedüz savaş çığırtkanlığı yapıyor. Evet, meseleyi ele alan Minsk Grubu’nun tutumu yüzünden bu noktaya gelindiğini söylüyor, ama öyle olsa bile ‘Durun, yapmayın, konuşarak çözelim bu sorunu’ demeliyken ‘Devam’ diyor: “İnşallah … Azeri kardeşlerimiz en az orada kayıp vermek suretiyle bu işi başarırlar.” Yani Karabağ’da Ermeniler yaşadığına göre, onlar öldürülecek, öldürülemeyenler kaçacak, böylece işgal altındaki toprak fethedilecek…
Tabii, Recep Erdoğan’ın bu tavrını ‘İşte Türkiye’yi, İslam’ı pısırıklıktan kurtaran Reis, işte dünyaya, emperyalist Batı’ya meydan okuyan büyük lider’ diye yaldızlayacaklar olacaktır mutlaka. Fakat dün Azerbaycan savunma bakanlığı sözcüsü, tek taraflı ateşkes ilan ettiklerini açıklarken ne dedi biliyor musunuz? “Şiddeti sona erdirme yönündeki uluslararası çağrılara cevap olarak…”
Yani, ‘Azeri kardeşlerimiz’ de Reis Recep’i dinlememiş görünüyor ya da en azından onu savaş çığırtkanlığı yapan ‘kardeşlerini’ dinlemenin pek yakışık almayacağını idrak edemeyecek duruma düşmemişler. Uluslararası çağrılar ‘Şiddete son verin’ diyor, Reis ‘Savaşa devam, dualarımızı yaptık…’.
Medeniyyetler diyaloğunu, ittifakını kuracak adam bu, öyle mi?
Kabul etmek gerekir ki, Türkiye denen şu ülkede tahammül edilemeyecek kadar çok osuruk sesi ve ancak 783 bin kilometrekarelik bir lağımdan yayılabilecek koku saçıyor. Bu meşum üretimi sağlayan temel yaklaşımlardan biri, Karaman’daki çocuk tecavüzleri dolayısıyla devletluların, AKP tayfasının verdiği tepki: Kuruma, burada Ensar Vakfı’na halel gelmesin diye rezaleti örtmeye çalışma, küçümseme, pisliği temizlemeye çalışma yerine ‘hepimiz Ensar’ız’ pişkinliğine sarılma. İşte böyle böyle oluştu bu lağım çukuru.
Benzer bir yaklaşımı Erdoğan ABD’deki konuşmalarından birinde daha büyük boyutlarda sergiledi:
“Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslimleri yok etme amacıyla tüm Ermenileri katlettiği yalanını ortaya atan odaklara bakıldığında, bu kesimlerin esasen İslam karşıtlığında da birleştiğini görürsünüz. Yoksa Osmanlı’da insanları katletmek, yok etmek gibi bir şey söz konusu değildir. Biz ecdadımız için böyle kara bir lekeyi de kabul edemeyiz.” http://www.tccb.gov.tr/haberler/410/41390/paralel-orgutun-gercek-yuzu-milletimiz-tarafindan-net-bir-sekilde-goruldu.html
Trajik olanla, rezaletle, erdemsizlikle ilgilenmek yerine (ne güzel yüzleşme lafları ediyorlardı zamanında!), tecavüzler karşısında protesto edenleri polise dövdürüp Ensar Vakfı’nın korumayı seçmek gibi, Osmanlı’ya toz kondurmayarak pislikleri biriktirmiş, muhafaza etmiş, içselleştirmiş olursunuz.
Bütün imparatorluklarda, devletlerde olduğu gibi Osmanlı’da da insanları katletmek, yok etmek gibi şeyler vardı. Ermeni soykırımından önce de.
İçeride şehirleri tankla, topla dümdüz ederek, Suriye’de bir cehennem yaratmak için elinden geleni ardına koymayarak, Karabağ’da savaş kışkırtıcığılı yaparak da insanları katletme diye bir şeyin hala söz konusu olduğunu kanıtlamış oluyorsunuz işte.
Bu kadar pis kokulu laftan sonra kulağa küpe olması gereken bir sözle bitireyim:
Eyyy Erdoğan, peygamberin Muhammed ne diyor dinle (%50 sen de dinle): “En kutsal savaş, insanın kendisini yendiği savaştır.”
Kendini yenmenin, büyük bir beladan kurtuluş anlamına geldiğinin farkında olmadığın görülüyor. Bilmediğin şeylerden biri de şu: Barış isteyen akademisyenleri içeri atarak, itiraz edeni sopalayarak, tevacüzleri protesto edenleri döverek, kadınları coplayarak, doğa savunucularını sürükleyerek yenilmekten kurtulamayacaksın. Kimse kurtulamadı.
Ama bizim asıl, lağım üreten bu düzenekten kurtulmaya ihtiyacımız var.

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Tabu düşkünü zihniyet cinselliği baskılayarak topluma ağır zarar veriyor

İlk kez bir kızı öpmek istediğimde galiba ilkokul üçüncü sınıftaydım. Çok istiyordum. Öyle yanağından falan da değil, ağzından. On ayın Sultanı (biri Ramazan olduğu için sayı azaldı) Recep Efendi yaradandan ötürü hoşgörsün, RTÜK bağışlasın … bayağı müstehcen yani!

Öpüşmenin nasıl bir şey olduğunu bilmiyordum. (Bilinecek bir şey midir?) Öyle müstehcen öpüşen birilerini de görmemiştim. Televizyon henüz hayatımıza girmemişti bile, nerede kaldı öpüşmeli sahneler… 1960’ların ikinci yarısından bahsediyorum, Hopa.

Biraz daha geriye gidebiliyorum kendi tarihimde. Öpüşmek değil de bir kızın vücudunu düşünmem, merak etmem beş yaşımdan önceydi; biliyorum, çünkü kardeşim henüz doğmamıştı.

Dün okuduğum bir haber hatırlattı bunları bana, düşündürdü. RTÜK, bir çizgi filmde öpüşmeyle ilgili bir diyalog var diye para cezası kesmiş. Ne yüce bir saçmalık, ne devletlu bir gerizekalılık, ne kutsal bir gaddarlık ve ne ulvi bir ahlaksızlık…

İşte, anlattığım gibi, televizyon icad edilmeden de çocuklar cinsellikle ilgili şeyleri merak ediyor, düşünüyor, fanteziler kuruyordu. Ben kuruyordum. Bütün bilgisizliğimize rağmen. Biz çocuklar böyleyizdir, çizgi filmleri sansürleseniz de, resimleri kapatsanız da bir sürü hınzır ve zevkli şey düşünürüz. Hayal gücü bütün filmlerden beceriklidir; görsel efekt, ses efekti, sessizlik efekti, renkler, biçimler hep o biçimdir, olmayacak şeyler öyle güzel olur ki…

O kızla öpüşmedik, zaten haberi yoktu benim öpüşmek istediğimden. Belki de o benle değil de başka bir çocukla öpüşmek istiyordu. Bari onlar öpüşmüş olsa. Benim bir kızla öpüşmem epey bir zaman, yıllar aldı. Bazı fırsatlar, hatta ‘davetkar’, hatta ‘talepkar’ dudaklar çıkmadı değil, ama utangaçlığım, kabızlığım ve herhalde ödlekliğim yüzünden kazık kadar adam olana dek dudaklarım kuru kaldı. Neyse, gerisini rakı sofrasında Freud amcaya anlatırım…

Mesele cinselliğin tabu olması, yeni uygulamalarla tabu olduğunun pekiştirilmesi, üstünün sıkı sıkıya örtülmesi gerektiğinin düşünülmesi, böylelikle düğüm haline gelmesi, kutsanacak ölçüde aşırı değer kazanması ya da sanki iğrenç bir şey sayılması… İnsanların ve kurum (burada RTÜK) yaratıklarının bu tavırlarının hastalıklı insanlar, tehlikeli erkekler yaratmaya yaradığını görmek istememeleri. Cinselliği, insan bedenini tabu olmaktan çıkarmalıyız ve bunun ilk yolu çocuklarımızın yakasından düşmemizdir. Şu toplumun ana-babalarının çocuklarına iyi, güzel şeyler öğretemeyeceği pek açık.

En iyisi çocukları rahat bırakmak, korkutmamak, engellememek, kafalarını doldurmamak; kendi bedenlerini, cinselliklerini, karşı cinsinkileri merak etmenin ve keşfetmenin tadını çıkarsınlar; kısıtlamalara, bastırmalara maruz kalmadan. Ütopik bir şey söylediğimin farkındayım, ama kendi çocuğunuzun hatırı için biraz gayret sarf edin, o kadar da zor değil. Okula göndermeden uymanız gereken kurallar bunlar. Okulda yavaş yavaş beden derslerine geçilebilir, beden eğitiminden ayrı olarak. Fakat bunu da bu devlet mi yapacak, Recep veya ulema kafasıyla olamaz, maazallah! Çocuklara kendi bedenlerini öğretin, yeter. Fakat olamaz tabii, günah bunlar, ahlaksızlık; bunların öğrenilmesinin önüne geçin, ama kız-erkek çocuklarımıza tecavüz edilmesinin önüne geçmeyin; tecavüzler alsın başını yürüsün, yani mevcut durum.

Günlerdir sosyal medyada insanlar feveran ediyor, şu kıyaslamaları yapıyorlar: Tecavüzcüleri elüstünde tutun, tecavüz olaylarının yaşandığı kurumlara toz kondurmayın; tecavüzü protesto edenlere silahlı güçlerinizle saldırın, barış isteyen akademisyenleri içeri tıkın, IŞİD’cileri kolayca salıverin… Bu karşılaştırmalar, asgari bir utanma duygusu olsaydı anlamlı olabilirdi. Ama Türkiye’yi yönetenlerden ve bu yönetimi gözükapalı destekleyenlerden asgari ahlak, dürüstlük beklemek ruh çağırmaktan daha abes bir şey.

Ensar Vakfı’nın cansiparane savunulmasında ve son RTÜK kararında gördüğümüz zihniyetin ‘dindar nesil YETİŞTİRME’yle doğrudan ilgisi var. ‘Dindar nesil yetiştireyim’ demek, cinselliği gömmek suretiyle erkek saldırganlığını arttırmak, ‘kadın olarak varoluyorsa tecavüzü hak etmiştir’ anlayışını pekiştirmek demektir. Fakat bu dindarlık meselesinden önce ‘yetiştirme’ belası var önümüzde, çünkü bu ‘yetiştirme’ hele böyle devlet eliyle, denetlen(e)meyen vakıflar, dernekler eliyle yapılınca çocukların önce beyinlerine tecavüz edilecek demektir.

Eğitim felsefesi üzerine enikonu düşünmemiş olsak bile çağdaş eğitimin artık çocukların kafalarını doldurmak olmadığını biliyoruz. Tam tersine, hedef, onların yeteneklerini, yaratıcılıklarını ortaya koymalarını sağlamak, eleştirel akıl ve muhakeme yetilerini geliştirmek, kendilerini ifade beceri ve cesaretlerini desteklemektir. Bizim memlekette hiçbir halt değişmiş değil bu konuda, gelen doldurdu kafamızı, giden doldurdu.

Dört iklim, yedi kıta ve tüm denizlerin haşmetli sultanı Recep’in yeterince hakkı verilmemiş bir konuşmasından minik bir alıntı işimizi kolaylaştıracak. Hünkar 10 Şubat 2016’da ‘Milli Eğitim Bakanlığı 30 Bin Öğretmen Atama Töreni’nde Yaptıkları Konuşma’da şu cümleyi kurdu: “Dolayısıyla inanıyorum ki, siz sevgili öğretmenlerimiz de işte bu topraklarda yavrularımızı alacaksınız, adeta nakış işler gibi onların zihin dünyasını işleyeceksiniz ve böylece yarınlarımızın inşasını, yarınlarımızın ihyasını sizler sağlayacaksınız.”

Çocuklarımızın zihin dünyası nakış gibi işlenecek! Hangi motifler yer alacak acaba bu nakış işleme işinde? Recep Efendi başka bir konuşmasında da muhafazakar bir parti olduklarını, tabii ki dindar nesil yetiştireceklerini söylemişti.

One minute eyyy Erdoğan, one minute! Lütfen, lütfen! Sen kim oluyorsun da benim çocuğumun zihnini nakış gibi işlemeye cüret ediyorsun? Yüzde bilmem kaç oy aldın diye bunu yapma hakkını nereden buluyorsun? Geçen gün Hopalı bir kadın, “Ne işlemesi…”diye çıkıştı bu sözü hatırlatınca ben, “Ben onu bizim mısır tarlasına tohum attırmak için bile tutmam. Bir de larvalarını mı bırakacak bizim çocuklara!” Yalanım varsa, bütün Hopalılar anasını da alıp gitsin.

Neyse, şimdi yukarıya aldığım cümleden önceki – çok iyi hatırlayacağınız – şu dört cümleyi okumanız lazım, çünkü yukarıdaki nakış çıkarsamasına “Dolayısıyla inanıyorum ki” deyip oradan geliyor: “Ve dün bana şöyle bir resimli mesaj geçmişler: İki tane özel harekatçı, ‘Yürü uzun adam arkandayız’ diye. Çok duygulandım. İkisinin elinde Türk Bayrağı, ellerinde silahlarıyla arkada duvarda da o yazılı. Şimdi onlar orada şehit olmaya inanmışlar, bu topraklar için, bu millet için.”

Nasıl büyük bir belayla karşı karşıya olduğumuzun resmi değilse nedir bu? Recep Efendi, muhtelif cevherler barındıran bu konuşmasında, öğrenciler için yaptıklarını sayıyor: okullar, spor salonları, gerek devlete gerek vakıflara ait yurtlar, vs (Tecavüz odalarını atlamış). Sonra şöyle devam ediyor: “Artık bundan sonra eğitimin kalitesini yükseltmeye odaklanmak mecburiyetindeyiz. Her an Nabi Hocamla bir araya geldiğimizde onu söylüyorum; ‘Bak Hocam, şimdi artık müfredat müfredat müfredat, bunun üzerine gitmemiz lazım, buradaki eksiğimizi gidermemiz lazım.’”

O müfredatın ruhu da işte yukarıda söylediği gibi ve tabii dindar olacak. Kalite laflarının torba dolsun diye söylendiğini hepimiz biliyoruz. Bu tabu düşkünü zihniyet cinselliği baskılayarak insanlara ve topluma büyük zarar veriyor, verecek. Çocukların hayal güçlerini bile baskılamaya ayarlı her eylemleri. Tahta Kâbe etrafında çocukları döndüren, pastadan Kuran yapan kendi hayal güçleri içinde boğmak, zekalarını dumura uğratmak üzere hareket ediyorlar ve bunu da ‘yerli’, ‘milli’, ‘dünyaya meydan okuma’ gibi yutturuyorlar.

İlkokul birinci sınıfın ilk dersi, salyangozların sevişmesine ayrılmalı. Sevecenliğin, sevişmenin, nezaketin, hazzın mükemmel bir örneğiyle öğrenmeye başlamaktan iyisi olabilir mi? Buyrun.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Akıl hıyar değil ki kırıp da vereyim

“Atatürk’ün saati o sırada Fatih Sultan Mehmet’in koynundaydı, çünkü İstanbul’u fethetmek için saati kurması gerekiyordu. Saat çalınca Ulubatlı Hasan çok büyük bir bayrağı Anıtkabir’e dikti. Sebzelerimizi pis suların yakınlarına dikmemeliyiz. Sebzeleri ve meyvaları güzelce yıkamalıyız, yoksa saatimiz durur. Karşıdan karşıya geçerken de dururuz önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola bakarız. Böylece yerli malı yurdun malını görebiliriz. Herkes onu kullanmalı. Noktalama işaretlerini yerli yerinde kullanmalıyız. Noktadan sonra büyük harfle başlanır. Büyük Atatürk büyüktür, çünkü Osmanlı İmparatorluğu noktalandıktan sonra gelmiştir. Ama Türkiye Büyük Millet Meclisi çok daha büyüktür. Büyük olmasaydı, Büyük Atatürk içine giremezdi. Biliyor musun, akciğerlerimize girebiliriz. Ormanlar bizim akciğerlerimizdir. Ama içinde ateş yakmamalıyız. Şehirler yakılabilir. Tehlikeli tabii. Yunanlılar yakınca denize atlamak zorunda kaldılar. Su kaynaklarımızı verimli kullanmalıyız. Çünkü gemilerimizi karadan yürüttükten sonra yüzdürebileceğimiz sularımız olmalıdır. Fatih Sultan Mehmet demokrasi getirmeye çalıştığı için düşmanlar ok attı. Oklardan biri saate geldi. Ama saatin içinde bir akrep olduğunu bilmiyorlardı. Akrep oku parçaladı ve Fatih kurtuldu. Böylece ülkemiz de düşman işgalinden kurtuldu. Tam 9’u 5 geçe. Sonra Fatih ve demokrasi kalbimizde yaşamaya başladı. Hala oradalar. Bunun üzerine Atatürk de cumhuriyeti kurdu. O da kalbimizde yaşıyor. Kalbimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bile büyüktür, içinde çok kişi yaşar. Acaba arkadaşım Orhan da girebilir mi?”

Bunları bana beş yaşında bir çocuk, Nuri, anlatmıştı, yıllar önce, ben üniversitedeyken. Zaman zaman evlerinde kaldığım çok yakın bir akrabamın iki çocuğundan biriydi Nuri.

Yine bir gün orada kalmıştım. Ablası Hanife o yıl okula başlamıştı. Nuri, sabah gelip beni uyandırdı ve iştahla birşeyler anlatmaya başladı. Birkaç cümleden sonra ben de onun ağzından çıkan cümleleri yazmaya başladım. Ablasının okulda öğrendiklerinden ve ders çalışırken duyduklarından, evdeki konuşmalardan, televizyon vıdıvıdılarından … derlediği ‘bilgiler’ Nuri’nin kafasında bağlantıları, bağlamları değişmiş halde bambaşka bir anlatıma, hatta dünyaya dönüşmüştü.

Yazarken gülmekten gözümden yaş geliyordu. Eğitim sisteminin, bakir zihinleri doldurmanın ve zehirlemenin şahane çarpıcılıkta bir örneğiydi Nuri’nin anlattıkları. O kağıdı o evde bırakmıştım. Dolayısıyla, yukarı koyduğum anlatımı, Nuri’yi taklit etmeye çalışarak şimdi yazdım. Orijinali çok daha ibret verici, çarpıcı, komik, samimiydi tabii.

Beş yaşındaki Nuri’nin kafa karışıklığı masumdu ve masum olmayan o beyin yıkama, kafaları karıştırma faaliyetini açığa vuruyordu.

‘Prezantabl’ olma meselesi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kafa karışıklığı da aşağı yukarı, beş yaşındaki bir çocuğun kafa karışıklığı düzeyinde. İkisi arasındaki en bariz fark, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın kafa karışıklığının masum olmaması, trajik ve cinai ürünler verebilecek kudrete sahip olması. Sonuçlarını hem yurt içinde hem yurt dışında görüyoruz…

Erdoğan’ın demokrasinin temel kurum ve kavramlarıyla ilgili ‘bilgisi’tamamen kulaktan dolma; bunlara kafa yormamış. Yorarsa aksi istikamette yol alacağını kendisi de biliyor, çünkü gönlünden geçen, o kulaktan dolma şeylerle tamamen çelişkili.

Erdoğan’ın kafasındakiler, bilgiden ziyade adab-ı muaşeret (görgü) kuralları gibi kabul ettiği bir şey. Uluorta osurulmaz, ağız doluyken konuşulmaz, merhaba diyene bir merhaba da sen dersin, ceketin yeniyle burun silinmez, başkalarının mektuplarına bakılmaz, vs.. Bunları uygulamak pek zor da değil, ama başkalarının mektuplarını okumak gibi bazı muaşeret kurallarına uymakta çok zorlanır bu toplumun eğitimlileri bile, çünkü orada artık sadece gösterilen bir şey olmaktan çıkar ve içselleştirilmiş varoluş biçimlerine, hayat tarzlarına evrilir mesele, neyse…

Yani demokrasinin temel mefhumları, Recep Tayyip Erdoğan için kibar görünmenin bir yolu, makuliyet sınırları içinde durduğunun bir göstergesi, ‘prezantabl’ olmanın şartıydı. İçselleştirdiği düşünce, tutum ve darvanışlar değildi bunlar. Ama onu Gulbeddin Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturtan fikirler yumağıyla dünyada ciddiye alınmayacağını bilebilecek kurnazlıkta biriydi tabii. Dahası, Hikmetyar’ın dizinin dibi, Türkiye için de pek prezentabl bir yer değildi.

Ne demiş Cenap Şehabeddin…

AKP kurulurken, kurulduğunda bu yeni oluşumun kimi kurmayları, mürekkep yalamışları ve görgülüleri Erdoğan’a da bir çekidüzen vermişti muhtemelen. Zaten parti de kendine bir çekidüzen verip Erbakan’ın o ‘köhne’ Refah Partisi’nden ve ‘milli görüş’ünden uzaklaştığını ilan etmişti. Bunun sebebi sadece 28 Şubat cinsinden darbelere maruz kalıyor olmak değil, oy da toplayamıyor olmaktı.

Gerekli dersler çıkarılmış, kıyafet yenilenmişti vesselam. Oğuz Atay’ın dediği gibi, “Ne demiş Cenap Şehabeddin? ‘İyi bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur’ demiş.” Avrupa Birliği’ne giriş için iştahlı bir hamle yapmak, bu iyi tavsiye mektubu halindeki yeni ve fiyakalı kıyafete dahildi; en önemli aksesuvarıydı, aslında asli parçasıydı. İçerideki ve dışarıdaki demokratik güçleri (peki, bir kısmını diyelim) kendisi için bir destek gücü yapabilir, darbe ihtimaline karşı güç devşirebilir, bazı muhaliflerini de sessiz bir konuma razı edebilirdi böylelikle. Bu şekilde kazanılan itibara Erdoğan ve AKP ölesiye muhtaçtı.

AB çıpası, asgari bir demokratik kıyafet ve saha içinde tuttu bu ekibi. Bir süre. Batı ve içerideki AKP müsamahakarı sol ilk kez 2004’te hükümetin zina yasası hazırlaması üzerine kaş kaldırdı. Kadınlar ise sokaklara dökülüp yasayı protesto etmiş, ne kaşı, eteklerini kaldırmışlardı. AKP geri adım atmak zorunda kaldı.

Aslında, AB’ye açılım da çiğ, pişmemiş, hazmedilmemiş bir şeydi Erdoğan’ın karışık kafasında. Bir ara tutturmuş, “Kopenhag kriterlerini Ankara kriterleri yaparız, bizi almazlarsa” kabilinden şeyler söylüyordu. O kriterleri kağıt üzerindeki çiziktirmeler saydığının ilanıydı bu aslında. O kriterler Ankara kriteri olsaydı, şipşak olabilseydi, zaten o müzakerelere gerek olmayacaktı falan fıstık! Kopenhag değil de o kadim Ankara kriterlerine ne kadar meftun olduğunu şimdi artık ‘%50’ hariç yedi düvelin gördüğü Recep Erdoğan için mesele çok kolaydı. Adamın ağzında tüy bitti“Türkiye’yi AB’ye alın, medennniyyyyyyttler buluşması gerçekleşsin” diye diye.

Süreçler, çabalar, dönüşümler nanay!

AKP bir parti ve öyle veya böyle bir müşterek akıl olarak muhtaç olduğu itibarı her adımda hak etmeyi seçebilir, sürdürebilirdi belki. Ama Recep Tayyip Erdoğan’ın tek zurna haline gelmesiyle AKP müşterek bir girişim olma vasfını kaybetti. Şimdi ortaya dökülen Bülent Arınçlar, Hüseyin Çelikler o zaman mücadele vermeyip eleştirileri aşağılamakla meşguldü.

Şimdi biri çıkıp AKP için “Mazi kalbimde bir yaradır … onu aldılar elden” kitabını yazsa da ülkemizin demokratikleşememe sürecinin ibret verici örneklerinden birini ölümsüzleştirse. Belki sonraki kuşaklara bir ders olur!

Kısacası, Recep Erdoğan’ın kafasında böyle cahil kurnazı kestirmeler, otomatik çözümler fink atıyor. Süreçler, çabalar, dönüşümler nanay! Çünkü zaten değişmesini gerektirecek bir şey de yok demokratikleşme yönünde. Cehaletle ve kulaktan sokma dolgu malzemesiyle bulamaç haline gelmiş o karışık kafanın içinde bizim beş yaşındaki Nuri’nin söylediklerinden komik şeyler dolanıp duruyor ve yırtık üsluptan çıkar gibi ortalığa dökülüyor.

Ve derinlikler profesörü Başbakan Ahmet Davutoğlu da Erdoğan’ın büyümüş de beş yaşında kalmış kafa karışıklığını biraz daha karıştırıp ve yavuz hırsız azgınlığındaki hırsını biraz daha kışkırtıp sonra kendi de o sığ karışıklığa tav olarak tüyü dikti. Tek bir kafa, Recep Erdoğan’ın mübarek kafası devletin, partinin, yargının, birçok kurumun ve büyük bir toplum kesiminin kafası haline geliverdi. Milyonlarca insan ve tek kafa!

Yaratıcı, afallatıcı, kafa karıştırıcı örnekler

O kafa fena halde karışıktı işte: Erkler birliğini yüceltiyor; kadınların ne olduğunu, ne olması gerektiğini kendisi belirlemek istiyor, kadınlar gününü kutlamak isteyenlerin üzerine polislerini salıyor; gizli kapaklı işleri matah ve demokrasinin bir gereği sayıyor; yolsuzlukların üstünü örtmek için canlabaşla çalışıyor; mahkeme kararlarını iplemiyor, hangi mahkeme kararının iplenmesi gerektiğine kendi karar veriyor; yargıyı sarayın memuru yapmak istiyor, yaptığı kadarı bile yetmiyor, daha fazla yapmak istiyor; ifade özgürlüğü diye bir şeyi zararlı bulduğunu söylemek o yukarıda sözünü ettiğim kıyafete en aykırı şey olduğu için bu özgürlük düşmanlığını casusluk masusluk vatan hainliği lagalugasıyla örtmek için debeleniyor; medya kuruluşlarına en adi kurnazlıklarla ve dolaplarla elkoyup yandaşlaştırıyor; utanmıyor; protestonun, yani sokağın seçimler gibi demokrasinin yapıcı unsurlarından biri olduğundan hem haberi yok hem de buna tahammülü; Amerika’yı atalarımız keşfediyor; kadim devlet geleneğimizle en şahane demokrasi tramvayını yapıp biniyor ve bize has başkanlık durağında iniyoruz… inşallah! Birçok başka yaratıcı, afallatıcı, kafa karıştırıcı örnek verilebilir.

Bu tek-kafadan ve buyurgan, yırtık üsluptan klonlanmış bir medya da deli saçması ‘fikir’leri, yalan ve düpedüz çarpıtılmış haberleri, sahipleri iktidarda olduğu için kendilerini de öyle hisseden köle zihinli yorumlarıyla o kafa karışıklığını allayıp pullayıp etrafa saçıyor. Bunun çok önemli bir kısmını da bizlerden tırtıkladıkları vergilerle yapıyorlar. Bir tükürük hokkasından başka bir şey olmayan borusu bu ülke sınırları dışında asla ötemeyecek bir medya.

Yüceltilen bir önder

Ve tabii, Recep Erdoğan’ın kıçının kılı olmaktan başlayıp adamın peygamberliğine varıncaya kadar şişirilen bir ego, yüceltilen bir önder, bu yücelik karşısında kendilerini ihmal edilebilir mahluklar olarak gören, profesöründen işçisine, büyük bir kitle…

En son genç bir kadın işçi çıkıp ömrünü Recep Erdoğan’a bağışladı: “Sayın Cumhurbaşkanım sizi çok seviyor ve çok değer veriyoruz. Allah’ım Cumhurbaşkanımıza hayırlı, uzun ömür ver. Hizmetlerini tamamlamasını nasip et. Ülkemizin, insanlığın ve İslam aleminin ona ihtiyacı var. Şayet buna ömrü vefa etmeyecekse ve benim ömrüm var ise Rabbim lütfen benim ömrümü ona ver. Ömrüm size annenizin ak sütü gibi helal olsun.”

Ben Cumhurbaşkanı’nı hiç sevmiyorum ve hiç değer de vermiyorum. Allah bileceğini yapsın ömür konusunda, beni ilgilendirmez. Ama‘hizmetler’ vermeye bir an önce son vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bela yaratıp duruyor çünkü. Bu yüzden, Recep Tayyip Erdoğan adlı cumhurbaşkanına ülkemizin, insanlığın ve İslam aleminin asla ihtiyacı olmadığını, tam tersine bu büyük varlıkların ondan kurtulması gerektiğini düşünüyorum.

Kadının ömrünü birine vermesi de beni ilgilendirmez. Şehit olma göreviyle gönderdiğiniz çocuklara, dağda şehirde öldürdüğünüz çocuklara acıdığım gibi acımam da; allaha sözünü dinletebilir ve ilk can naklini gerçekleştirirse bana ne.

Ama mesele bu konularda anlaşamıyor olmamız değil. Mesele, kafa karışıklığının dalga dalga yayılması, son derece geri bir toplum yapısını teşvik eden bir zihniyetin hakim olması.

Ve Recep Erdoğan adlı cumhurbaşkanının bu konuşma karşısında,‘Ne saçmalıyorsun kızım’ kabilinden bir şey söyleyip kadını, eğer sahtekar değilse hasta olduğu için, derhal psikiyatrik bir yardım almaya yöneltmesi gerekirdi. Ama bunu nefsine müptela biri nasıl yapsın? Kızın bu hale gelmesine ağlayacak yerde, şişen egosunu sulamak için gözyaşı akıtması da sorunun ‘%50’ tarafından paylaşılan bir parçası zaten. Ama böyle kutsal saçmalamalar modası o kadar yaygın ki kadınlara, sevişirken şeyhini düşünmeyi öneren profesörlerabuk sabuk fetvalar çıkaran Diyanet İşleri Başkanlığı ve sultanının kuyruğunundan ilerleyerek şeyhülislamlığa sıvanan başkanı… Yerel düzeyden ulusal tepelere kadar yayılmış, saçmalamayı görev edinmiş irili ufaklı yetkililer…

Geçen haftaki habere göre bilgisayardan insan beynine bilgi aktarmak mümkün olabilecekmiş. Böylelikle Cumhurbaşkanı ve medyası ve ‘%50’si cehaletlerini kolayca kapatabilirler. Ama Laz atasözünün dediği gibi, ‘Nosi şuka varen ki, megitaxa do mepça’, yani ‘Akıl hıyar değil ki kırıp da vereyim.’

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Cerattepe’ye maden mi? ‘O işi geçeceksin…’

On gün sonra, 7 Mart’ta Artvin’in ‘düşman işgalinden kurtuluşu’nun 95. yılını idrak edeceğiz. Haşmetli Sultanımız I. Tayyib’in, Sadrıazam Boşbakan Davudzade Ahmed Paşa’nın, bilumum AKP zevatının ve yüzde 50’sinin dikkatlerine sunmak isterim ki Artvin düşmandan kurtulmak için, bugün madenden kurtulmak için verdiği mücadeleyi vermek zorunda kalmamıştı.

1878-1917 arasındaki Rus işgali, Sovyetler Birliği’nin kurulması ve I. Dünya Savaşı’ndan çekilmesiyle sona ermişti. 1918’de başlayan Gürcistan işgali ise Ankara hükümetinin 22 Şubat 1921’de verdiği notayla bitti. Bunda Sovyetler’in Gürcistan’da hakimiyet kurma girişiminin de payı vardı tabii. Kısacası, Artvin düşman işgalinden savaşmadan kurtuldu.

Artvin şu anda yakın tarihinin en büyük direnişi için ayakta; şirket işbirlikçisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin işgaline karşı mücadele veriyor. Bu direnişe kurtuluş savaşı demek bile az, düpedüz varoluş mücadelesi.

Sadrıazam Ahmed Paşa’nın Artvinlilerle görüşmesinden sonra Konya’da ilan ettiği şey de bu mücadeleyi bitirecek zırnık kadar unsur barındırmıyor. Büyük, küçük, ciddi, şarlatan, havuz, yavuz neredeyse bütün medyanın olumlu bulup ipine sarıldığı, Sadrıazamın sol dudağından düşen cümle şuydu: “Cerattepe’deki maden işletmesi, mahkeme kararı sonuçlanıncaya kadar çalışmalarını durduracak. Hukuk devletinin gereği olarak herkes mahkeme kararına saygı duyacak.”

Saygı duyulmayan mahkeme kararlarıyla dolu bu ülke. Hele ekolojik meselelerde…

Yasal çerçeveyi yamultma konusunda AKP hükümetlerinin eline ise kimse su dökemez muhtemelen. AKP’yle başlamayan, birçok siyasi partinin foyasını ortaya çıkaran Bergama’daki altın madenine karşı yürütülen mücadele başlı başına ibret verici. O mücadeleyi yürütenlerden avukat Senih Özay, bu hukuk maskaralığının hala nasıl devam ettiğini geçen gün Facebook’ta anlatıyordu. Cerattepe için neden öyle kolay ve çabuk umuda kapılmamak gerektiğini de anlatmıştı.

Sadrıazam Ahmed Paşa mahkeme kararına saygı gösterme konusunda madem o kadar iştahlı, mesela Cerattepe için saygı gösterebileceği, hatta önünde secdeye varması gereken bir yargı kararı var: 2009’da, yani AKP döneminde, Danıştay onamasından da geçip kesinleşen yargı kararı uyarınca o zamanki firma Inmet Mining’in ruhsat ve işletme hatları iptal edilmiş, faaliyete son verilmişti. Yani şu anda Artvinlilerin kurtarma savaşı verdikleri bölgede madencilik yapılamayacağı hükme bağlanmıştı.

Ama Tayyib ve Ahmed arkadaşlar hukuku mahalle arasındaki tekkale maç sanıyor ve rövanşı alabileceklerini düşünüyor. Daha doğrusu, ‘atan galip’ değil, ‘ben atana kadar’ maçı olarak görüyorlar hukuku ve bütün meseleleri. Bu yüzden, Cerattepe’deki aynı ruhsat alanları 2012’de tekrar ihaleye çıkarıldı… Ne güzel mahkeme kararlarına saygı, değil mi?

Saygı duyacakları bir mahkeme kararı

Ah söylemeyi unuttum, bu arkadaşlar saygı duyacakları bir mahkeme kararı arıyorlar. Şöyle…

Mehmet Cengiz’in şirketi 2013’te ÇED olumlu raporu çıkarmıştı. Yeşil Artvin Derneği bu yeni saldırıya karşı da mücadeleye girişti. Rize İdare Mahkemesi de bu Mehmet Cengiz oyununu Kasım 2014’te iptal etti.

AKP hükümetinin aklına mahkeme kararına saygı o zaman da gelmedi. Çünkü bu, saygı duyulabilecek bir karar katiyyen değildi. Bu yüzden, o iptal kararını veren hakimleri başka yere sürmek akıllarına hemen geliverdi. Al sana mahkeme kararına saygı! Ve bu iptal kararı, Ahmed Paşa’nın şimdi sanki bir yenilik gibi ilan ettiği ‘kapalı galeri bakır madeni’ içindi!

2014’teki bu iptal kararı yedi ayrı bilim dalından yedi bilirkişinin 35 sayfalık gayet net raporuna dayanıyordu. “Madencilik faaliyeti telafisi imkansız zararlara neden olacak” diyordu bilirkişi raporu: Ekosistem parçalanacak, su kaynakları kirlenecek, toz ve zararlı gazlar salınacak, orman örtüsü tahrip olacak, ağaçlar zayıf düşeceği için yoğun böcek zararları yaşanacak, görüntü kirliliği olacak, manzara bütünlüğü bozulacak.

Sonra da şirketin hazırlattığı ÇED raporunun bu zararları önleyecek tedbirler içermediğini söylüyordu. Dahası, bu zararları önlemenin imkansız olduğunu vurguluyordu. Sonuç olarak “Bir tercih yapılmalıdır” diyordu: Artvin ili yerleşim alanının bir kısmından ve nitelikli korunmaya ayrılmış alanlardan vazgeçiyorsanız madencilik yapın, vazgeçmiyorsanız “bu alan içinde herhangi bir şekilde madencilik yapılmasına izin verilmemelidir”.

Gelelim Sadrıazam Ahmed Paşa’nın saygı duyulmasını beklediği mahkeme kararına. Şirket 2015’te yeni bir ÇED raporu hazırlattı. Böylelikle işe devam etmek istiyor. Ahmed Paşa’nın da saygı duyma ipini bağladığı bu yeni ÇED raporu, daha önce iptal edilen ÇED raporunun aynısı gibi. Gayet tecrübeli ve namuslu jeoloji mühendisi Tahir Öngür’ün bu yeni ÇED’le ilgili 24 sayfalık bir değerlendirmesi var. (Bu ayrıntılı ve çok iyi yazılmış eleştiriye önümüzdeki hafta sonu açılacak şu sayfadan ulaşabilirsiniz)

ÇED raporunu hazırlayan bilimcilerin bilim ahlakına da, genel ahlaka da sığamayacak tavırlarını, bilimsel yanlışlarını, çarpıtmalarını ortaya koyan Öngür, yeni ÇED’in ‘yeni’ tarafını şöyle tanımlıyor: “Jeolojiyle ilgili bölüm bütünüyle önceki çalışmalardan aktarılmış, hidrojeoloji bölümü büyük ölçüde önceki çalışmalardan aktarılmış ve gerçekleri gizlemeye yönelik saptırmalar yapılmış, heyelanlara yönelik değerlendirmeler bütünüyle bilim ve mühendislik dışı çarpıtmalarla riskleri saklamaya dönük hazırlanmış, Asit Maden Drenajı bölümü başından sonuna çelişkili ve absürd, patlayıcı uygulamaların çevreye etkileri de bütünüyle yanlış.”

Yeşil Artvin Derneği bunun iptali için de dava açtı tabii. Sadrıazam Ahmed Paşa’nın saygı duymamızı emrettiği mahkeme kararının çıkması için yapılması gereken ilk çalışma, yeni bir bilirkişi heyetinin 14 Mart’ta yapacağı keşif. Peki bu bilirkişi heyeti – gerçekten dürüst bilimcilerse – önceki heyetten farklı ne bulacak?

Son iki yılda bu bilim dallarında, eski bilgileri çöpe atacak devrimler yaşanmadı; bilimi çöpe atacak karşı-devrimler ve ‘bilimciler’ her zaman mümkün ve elaltında bu ülkede. Artvin’in, hemen üzerindeki ve civarındaki bölgenin topografik, jeolojik, klimatik, hidrojeolojik, metalurjik, biyolojik, demografik yapısı da değişmedi. Bilirkişi raporu denen şeyi de aynı tekkale maç gibi görüyor galiba bunlar: bizim istediğimiz rapor yazılana kadar maç bitmez.

Nereden mi biliyorum? Sadrıazam Ahmed Paşa, ağaçları ve tabiatın güzelliklerini nasıl koruyacaklarına dair aldıkları bazı tedbirleri saydıktan sonra şunu söyledi de oradan biliyorum: “Bu teminatlara rağmen birileri, ‘Siz hangi tedbirleri alırsanız alın, biz zenginliklerin yer altında kalmasını istiyoruz’ derse bunu da hoş karşılamamız mümkün değildir.”

Nasıl yani? Peki, sen kararını zaten verdiysen bilirkişileri neyin keşfine gönderiyorsun? Ya şimdi keşif yapacak bilirkişiler de öncekiler gibi, ‘Burada kesinlikle madencilik faaliyeti yapılamaz’derse ne olacak? Yoksa, bunu demeyecek bilirkişiler icat etme bilimine mi başvurdunuz? Türkiye’nin en başarılı olduğu bilim dalıdır bu, hepimiz biliyoruz.

Kısacası, anlamanız gereken şey şu: Siz hangi tedbirleri alırsanız alın, bilim zenginliklerin yer altında kalmasını istiyor.

Ya da ‘Bilirkişiler ne derse desin mahkeme madene onay verecek’ mi diyorsunuz? Hani Sultan I. Tayyib’in benimsediği erkler birliği ilkesi var ya, ona uygun olarak… Bu mahkeme kararına mı saygı bekliyorsunuz yani?

Teminat mı?

Sadrıazam’ın bizi ikna etmek için sanki yeni şeylermiş gibi müjdelediği şu güvenlik ‘teminatları’na, tedbirlere de bir göz atalım.

Bir: “Maden ocağı kapalı galeri sistemiyle çalışacak, açık galeriye geçilmeyecek.”

Sadrıazam ya cahil ya da yavru lemur kandırıyor; o saygı duymadığı 2014’teki mahkeme kararı kapalı galeri sistemini iptal etmişti zaten.

İki: “Bakır cevheri çıkarıldığı yerde değil, taşınarak Murgul’da işletilecek.”

Peki, Murgul Mars toprağı mı, orada hayat yok mu, ‘Murgul’u daha önce bakırdan gebertmiştik, yine gebertebiliriz’ mi demek istiyorsunuz?

Dahası, çıkarırken vereceğiniz zarar Cerattepe’yi ve etrafını neredeyse Mars toprağına çevirebilir, zehirli suları olan bir Mars. O sevmediğiniz bilirkişi raporu bunları tek tek sayıp döküyor Paşam. Ve Tahir Öngür’ün gayet iyi açıkladığı gibi, galerileri açmak için patlatacağınız binlerce kilo dinamitin yaratacağı tahribat, heyelanlar Artvin’i gömecek belki de.

Soru bilmediğiniz yerden Hocam, burada jeolojik derinlik meseleleri var. Ekolojik cehennem yaratacaksınız. Çok bildiğiniz ‘stratejik derinlik’ konusunda yarattığınız siyasi-sosyal cehennem neden ibret olamıyor?

Üç: “Murgul’a karayoluyla değil teleferikle taşınacak.”

Bunu matah bir şey sanıyorsun, değil mi? Seni kandırıyorlar Paşam, Hocam. Seni ayakkabıkutucular kandırıyor, seni millete küfreden madenağızlılar kandırıyor.

Tahir Öngür’ün gösterdiğine göre, teleferik mucizesini öneren ÇED raporunu yazanlar hesapları yanlış yapmış. Bu teleferik tertibatı bile heyelanlara yol açacak çok büyük ihtimal. Bu teleferik tertibatını kurmak için yol açılacak Paşam, lego değil ki bu Mehmet Cengiz bir delik bulup koyuversin. Teleferiği yerleştirmek ve çalıştırmak için 30 metre genişliğinde 4408 metre uzunluğunda bir orman şeridi tıraşlanacak, sinekkaydı diyorum Hocam, Sultan I. Tayyip’in mübarek ve tontiş yanakları gibi; tamam, o şahane bıyıkları ölçüsünde çalılar olabilir. Bayağı bir ağaç gidecek Hocam, gidenlerin yerlerine diktiğin ağaçları şimdiden gözyaşlarınla suladığını görür gibi oluyorum.

Dört: “Kesilen ağaçlar minimum düzeyde tutulacak.” Laf olsun torba dolsun.

Beş: “Kesilenlerin yerine misliyle yenisi dikilecek.” Laf olsun torba dolsun.

Devlet-şirket kucaklaşması

Artvinliler Kurtuluş Savaşı’nda vermedikleri mücadeleyi vermesin de ne yapsın! Düşman askeri çekilmişti o zaman. Düşman askeri alt tarafı işgal etmişti üstelik; bunlar da işgal kuvvetleri gibi davranıyor ve dahası yok etmek istiyorlar. Para kazanacaklar çünkü. Devlet-şirket kucaklaşması; AKP’nin en büyük başarılarından biri. Halk, Artvinliler, basbayağı gezegeni korumak için işte bunlara karşı direniyor, mücadele ediyor.

Bilirkişi raporları, çok net olarak şunu diyor: en küçük bir madencilik çalışması, geçmişte maden arama çalışmasının bile yol açtığı gibi Artvin’i besleyen bütün suların zehirlenmesine yol açar. Toprağı bile zehirler. Hatta bu zehirli etki baraj göllerini de etkiler. Bu bölge çok yağış alan, çok dik bir topoğrafya. Heyelan bölgesi yani. Yerüstü ve yeraltı sularının etkilenmemesi mümkün değil. Sonra o zehirler asit olarak yağacak bir de…

“O işi geçeceksin…”

Ama tüm bunlar ve daha fazlası AKP hükümetini asla ilgilendirmiyor. Başbakan denen adam bu memlekette bir şirketin halkla ilişkiler sorumlusu olarak didiniyor.

Eyy Sultan I. Tayyib ve Sadrıazam Boşbakan Ahmed Paşa, dilinize pelesenk olmuştu: ‘AKP halkın ta kendisidir’, ‘Biiiiiz milletin içinden geçeni anlar ve onun yerine söyleriz’, ‘Devletle-halk ayrımını tamamen kaldıracağız…’

Nevi şahsına münhasır bir Hopalının dediği gibi, “O işi geçeceksin”Cumhurbaşkanı ve sen de o işi geçeceksin Başbakan. Artvinliler 25 yıldır buradaki madene karşı mücadele ediyor. Ne düşündüklerini hissetmek için debelenmenize gerek yok, seslerini gayet gür duyuruyorlar, mahkeme kararları var. Duyacak kulak için akordeon, kemençe, tulum ne ararsan alesta.

Ama siz ne yapıyorsunuz? Seslerini kısmak için gazlıyorsunuz.

O millet-devlet nutuklarının palavra olduğunu biliyoruz; bunların büyük para kazanma hamlelerinin paravanı olduğunu da biliyoruz, tarihte de hep böyle olmuştur; yüzde 50’nizin de büyük kısmı biliyordur. Ama bunun gayet faşizan bir zihniyeti yansıttığını da bilmeliler, bilmelisiniz. Ve artık Çevre Etki Değerlendirmesi gibi ‘Halk Tepki Değerlendirmesi’ni de hesaba katmalısınız. En azından bunu öğrenmiş olmalısınız. Pekiştirmek için lütfen yarına kadar defterinize 10 kere yazınız.

AKP her alanda ağır bir tahribat yarattı; telafisi en zor olanı da muhtemelen tabiata verdiği zarar. Ayakkabı kutularındaki milyonlara, yatak odalarındaki kasalara bile eyvallah da tabiat anayı soyuyorsunuz. Sizin inancınıza göre söyleyeyim: Allah’ı soyuyorsunuz.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Osmanlı hasta adamdı, Türkiye zırdeli!

“Şahsiyet arayışı, genellikle, bir felaketin yan ürünüdür” diyor tarihçimiz Norman Itzkowitz (Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek). Felaketin yanına, kimi durumlarda rezaleti ve fiyaskoyu da ekleyebiliriz.

Bu ülke için kimlik arayışı meselesi yeni bir şey değil, fakat AKP döneminde, özellikle 2007 sonrasında, bu şahsiyet arayışı öyle bir hal aldı ki, yüksek atlama bile yeterli görülmedi, sırıkla atlama gayretkeşliğine kilitlendi.

‘Şahsiyet arayışı’ ile ne demek istediğimi, AKP’li olsun olmasın, herkes anlamıştır sanırım; bu arayışı destekleyenler de, desteklemeyenler de. AKP’nin şahsiyet arayışının temel dayanak ve çıkış noktasını Sadrıazam Davudzade Ahmed Paşa’nın çeşitli vesilelerle birkaç kez söylediği şu deyiş temsil ediyor: “I. Dünya Savaşı sonunda açılan Osmanlı parantezini kapatıyoruz.”

Bunu Ahmed Paşa’nın söylemesi ayrıca önemli, çünkü önce başbakan sonra cumhurbaşkanı başdanışmanı olarak, ardından dışişleri bakanı ve başbakan olarak bu şahsiyet arayışının ve aranan şahsiyetin ne olduğunun çerçevesini çizenlerin başında geliyor. Tabii, dış politikanın da mimarıydı ve biliyoruz ki şahsiyet, dünya aleme gösterilebildiğinde şahsiyettir (Burada psikiyatrik bir sorun yok değil: kendin, kendi hakikatin o kadar kırık dökük, zayıf, insan içine çıkarılamaz durumda ki onunla pek az ilgisi olan bir kabuk yaratıp onu şahsiyetin olarak sunuyorsun. Yani, ne olduğuna değil, nasıl görüldüğüne odaklanıyorsun).

Dolayısıyla, AKP’nin Türkiye için şahsiyet arayışı, öyle anlaşılıyor ki Osmanlı’nın çöküşü felaketinin bir yan ürünü. Fakat bu ‘Osmanlı parantezi’, yalın bir Osmanlı’ya dönüşü amaçlamıyor tabii, ama Osmanlı’nın emperyal ‘gücü’nü referans alıyor.

Ahmed Paşa’nın 1 Mart 2013’te, Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül’e verdiği röportajdan şu bölüm açıklayıcı: “Türkiye kadim bir güç, yeni bir güç değil. Türkiye’nin gücünü kaybetmesi de tarih içinde bir parantezdi. Biz o parantezi kapatıyoruz şimdi. Türkiye kadim bir güç ve yenilenen bir güç. Zaten gücümüz de oradan geliyor; kadim olsak ve yenilenmesek bölgemizde statik bir unsur halini alırız.” (Bu röportajı üç yıl sonra bugün geldiğimiz yerde okumak, katıksız bir mizahla karşılaşmak demek, tavsiye ederim)

Gelgelelim, bu ‘kadim güç’ konusunda Türk milliyetçileri/muhafazakarları (AKP onların en azılısı) tarihten, bilgiden, akıldan ziyade klişelerle, psikolojilerle, temennilerle konuşuyor ve ‘strateji kuruyorlar.’ O imrendikleri ‘kadim güç’ 1699 Karlofça Antlaşması’yla başka devletlerle kıyaslanmaya tahammül edemeyen bir güç olmaktan çıkmıştı. 1768-74 Rus savaşı ise imparatorluğun o güne kadar görmüş olduğu en büyük askeri bozgundu ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması da en büyük siyasi bozgun olarak kayda geçti. İşte bu bozgun, felaket, Osmanlı Devleti’nin (ve hanedanın) şahsiyet arayışına kuvvetli bir ivme verdi (Şahsiyet değilse de hanedanın meşruiyetini sağlayan araçlarda şartlara göre değişimler, dönüşümler her zaman vardı tabii).

Kısacası, Sadrıazam Ahmed Paşa’nın ve Sultan I. Tayyib’in özendiği, I. Dünya Savaşı sonrasında ‘parantezi açılan’ o ‘kadim güç’, neredeyse 100 yıllık reform çabalarını da burada analım ama,‘hasta adam’dı. Bugünün Türkiyesi ise zırdeli!

Külliyensaray bunun için var

İmparatorluklarda hanedanın sergilediği şaşaa, gösteriş imparatorun (ve hanedanın) meşruiyeti ve saygınlığı için önemli bir şeydi. Osmanlı hanedanı da böyleydi; bu şaşaayı sergileme konusunda zaaf gösteren sultanlar (mesela ‘Genç’, II. Osman) yönetim elitlerinden de, tebaadan da tepki görürdü, pek hoş karşılanmazdı.

Siyasi ve sosyal kültüre göre farklılıklar gösterse de modern devlet de otoritesini böyle şaşaa sergileyerek gösteriyor. Yurttaşları ezen o devasa kamu binaları falan bu işe yarıyor. Anıt Kabir de onlardandır. Muhteşem askeri törenler de aynı işlevi görür; en şahanesi Kuzey Kore’de işte.

Bazı devlet başkanları tarihi mekanlarda, saraylarda ikamet ediyor; Elysee Sarayı, Kremlin Sarayı… Dünyanın en güçlü ülkesi Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Beyaz Ev’de oturuyor. Ama koskoca ABD başkanı evde oturmaz, olsa olsa sarayda oturur, diye düşündüğümüz için biz o konutun resmi adını değiştirmişiz.

Uzun lafın kısası, o ‘kadim güç’ten güç ve ilham alan, yenilenmiş bir güç olarak dünya sahnesine çıkan AKP Türkiye’sinin sultanı I. Tayyib de öyle alelade bir yerde oturamazdı tabii. Külliyensaray bunun için var. Türkiye’yi götürmeye çalıştıkları yeri, özledikleri toplum nizamını gösteriyor. Şahsiyet arayışının bir sonucu işte bu ve oluşturmaya çalıştıkları şahsiyet de bu. Zavallılık. Halbuki hiç gerek yoktu; Topkapı, Dolmabahça, Yıldız sarayları ne güne duruyor! Henüz o kıvama gelmedik anlaşılan. ‘Kadim güç’ tam manasıyla canlanınca inşallahhh.

Makam aracını askeri kargo uçağıyla taa Şili’ye götürmek de bu zavallı şahsiyet arayışının bir parçası. Bir sürü kötülüğün anası saydıkları emperyalist ABD’nin teneke taklidiyle böbürleniyorlar. Götürdüğün arabayı Almanya yapmış, o arabayı taşıyan uçağı ABD… Peki sen ne yaparsın abi? ‘Bennnnn kadim bir medeniyyeti taşıyorum şahsımda. Bennn işte böyle böyle bir tarihin temsilcisiyim. Öyle yağma yooook, o günler geçti artık, Türkiye artık küreselll bir aktördür, bunu herkess böyle bilecek.’

Büyük bir yanılgı

Tam burada bizim ve dünyanın büyük bir yanılgısına işaret etmemiz lazım. I. Tayyib’in demokrasiyi her an inilebilecek bir tramvay olarak gördüğünü biliyoruz, demokrasinin temeli olan erkler ayrılığına karşı olduğunu, erklerin birliğini savunduğunu biliyoruz, vs. Sultanımız, aynı şekilde, ifade özgürlüğü diye bir şeye de inanmıyor tabii ki. Eleştirileri ve hakaret saydığı şeyleri (yani herşeyi) demokrasinin başka bir temel taşı olan ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmiyor.

Şundan: Modern devlet icat edene kadar ‘vatana sadakat’ diye bir şey yoktu. Monarşilerde, Osmanlı İmparatorluğu’nda da sadakat sultana ve hanedana gösterilen şeydi. Özellikle klasik dönemde (Fatih’i, Kanuni’yi düşünün) iktidar padişahın kişiliğiyle özdeşleşmişti. Tebaa padişaha sadakat bağıyla bağlıydı. Padişah da tebaanın sadakatini sağlamak, bazan çeşitli yollarla satın almak zorundaydı (Bizim yeni teorisyenler bu ‘satın alma’ kısmıyla pek ilgili değil, karşılıksız bir sadakat bekliyorlar).

Sultan I. Tayyib bunları bu şekilde bilmiyor olabilir, ama bir türlü bağırsaklarımıza indirip dışarı atamadığımız bu ‘kadim’ siyasi kültürü canıgönülden tevarüs etmiş durumda. İşte bu anlayışın, bu‘mekanizma’nın en yeni ve güçlü temsilcisi o. Vatan millet tırmalamalarıyla harmanlanmış bir şekilde bu kişisel sadakati talep ediyor. Bu yüzden eleştiriyi, ifade özgürlüğü denen şeyi bu sadakatin olmayışı olarak algılıyor.

Dahası, bu aleni densizliklerin sadık tebaası nezdindeki saygınlığını ve o tebaanın sadakatini zedeleyebileceği endişesini taşıyor. Aynı Külliyensaray için olduğu gibi kendisi için bir şey istiyorsa namerttir, hatta ben bile namerdim. O, bunu güçlü Türkiye için istiyor, güçlü Türkiye’nin cumhurbaşkanına başka türlü muamele edilemeyeceğini göstermek istiyor.

Dolayısıyla, gazetecilerin içeri tıkılmasının, gözünün üstünde kaşın var diyenlere, balkondan ‘hakaret işareti’ yapanlara, konvoy-u hümayunu geçerken kaldırımdan laf atanlara soruşturma açılmasının ifade özgürlüğüyle bir alakası yok.

Aynı şekilde, Soma’daki maden cinayetinin ardından Sultan I. Tayyib’i protesto eden maden işçisini Başbakanlık Müşaviri’nin (demek ki Sultan’ın bostancılarından biriymiş) tekmelemesi ve işçiye‘kamu kuruma ait araca zarar vermekten’ ceza kesilmesi de şaşırtıcı olmak bir yana, işin ruhuna gayet uygundur. Örnekleri çoğaltabiliriz, daha vahşi örnekleri de biliyoruz…

Bu şahsiyet arayışının dünya çapındaki bir gösterisine de işte geçenlerde Ekvador parlamentosunda tanık olduk. Sultan I. Tayyib’i protesto etmenin ne demek olduğunu Alemin Reisi’nin bostancıları gösterdi. Ekvador henüz fethedilmediği için onlardan beklenen şey sadakat değildi tabii, güçlü çenesinden kıl diplerine kadar her şeyiyle o ‘kadim medeniyyet’i taşıyan, o ‘kadim güç’ün yenilenmiş hali olan Türkiye’nin temsilcisine saygı ve itaatti. Bostancılar işte bu saygıyı sağlamaya çalışıyordu. Sağladılar da!

Hiçbir zaman tam sadakat sağlanamamıştır

Fakat Sultan Tayyib’in bilmediği ve anlamadığı bir şey var: hiçbir zaman tam sadakat sağlanamamıştır. Hiçbir lider (sultan, kral, başbakan, cumhurbaşkanı) ve hanedan, eleştiriyi geçtim, hakaretten, aşağılamadan sıyrılamamıştır.

Osmanlı sultanları ve hanedanı için de bu kural ziyadesiyle geçerliydi. Padişahlara küfreden, onlara haddini bildiren yeniçeriler mi istersin, valide sultanlara ‘fahişe’ diyen veziriazamlar mı istersin, hakaret ve alay eden halk mı istersin hepsi vardı. Bunları bazan aleni olarak, Sultan’ın kendi kulaklarıyla duyacağı şekilde yaparlardı üstelik. Ama bir de halk arasında konuşulanlar vardı; bugün olduğu gibi. Mesela IV. Mehmed (Avcı) için, tarih kitaplarına da geçmiş şu laf bir özdeyiş halini almıştı: “Babası am budalası, kendisi av budalası.” Babası Deli İbrahim’di; bu deyişin iki tarafı da gerçeği yansıtıyordu. İşte böyle…

Şahsiyet arayışı süper gücün ve Osmanlı sultanlarının teneke taklidi düzeysizliğindeki gösterilerde kalsaydı gülüp geçerdik, peki. Sultan’ın gönlü olsun diye gazetecilerin içeri tıkılmasına da sıraya koyup katlanabilirdik belki. Ama iş burada kalmamıştır hiç ve ‘yeni güç Türkiye’ için de kalmadı.

  1. Tayyib ile Sadrıazam Ahmed Paşa’nın Suriye politikası, bu tür hastalıklı şahsiyet arayışlarının mantıki sonucudur. Çünkü bu tür bir arayış, bu arayışın sebeplerini, yani hastalığı teşhis etmez, edemez. Bu arayışın çıkış noktasının bir felaket olduğunu göremez, çünkü gerçeklerle bağı klişelere dayanan güdüğün güdüğü bir ideolojinin, o ideolojinin dürtükleyip şaha kaldırdığı hırs dolu bir psikolojinin zehirli dehlizlerinde kurulmuştur; çünkü emperyalist güç rekabetinin ortasına son takatiyle dalıp çarçur olan Osmanlı’nın yeni bir güçle ve yeni kılığıyla yeniden ve yine emperyalist güç rekabetine dayanan aşağılık oyunlarla ihya edilebileceğini sanır.

Artık dünya alemin bildiği Türkiye’nin Suriye cehennemindeki rolünü burada uzun uzadıya anlatmayalım. Fakat Itzkowitz’in şahane aforizmasına bir şey ekleyelim: Bazan bir felaket de şahsiyet arayışının yan ürünü olabilir. Tayyib-Ahmed Paşa taifesinin başımıza açtığı şey bunun örneği. Şu anda Türkiye’nin Suriye’de giriştiği işler, eğer derhal durmazsa, Türkiye tarihinin en büyük siyasi ve sosyal yıkımına yol açacak ve aslında bu yıkım Türkiye’yle de sınırlı kalmayacak.

Yüzde 50+Etyen Mahçupyan+Halil Berktay kusura bakmasın ama Külliyensaray’da oturan adam Türkiye’nin de, dünyanın da başına çok büyük bir bela. O yüksek ve güçlü şahsiyete atlamak için kullandıkları sırık var ya … kırılacak galiba.

 

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sultan I. Tayyib’in Suriye seferi

Sultan I. Tayyib, “1 Mart [2003] tezkeresi çıksaydı Türkiye masada olacaktı” deyince aklıma üç masa geldi. En önemlisinden başlayayım.

Bu masa denen eşya kadim Türk devlet geleneğine, Türk aile yapısına ve dünyanın en zenginlerinden Osmanlı mutfak kültürüne aykırı bir şey. Masaya oturma densizliği 19. yy ortalarında bir Batı musibeti olarak girdi hayatımıza. Osmanlı atalarımız, yerden 30 santim kadar yüksek büyük sinilerin etrafına bağdaş kurarak yerlerdi yemeklerini.

Külliyensaray’da bu geleneksel, yerli ve milli yapımıza uygun adetin yeniden uygulamaya konulmasını özlüyoruz. Böylece, toplum da örnek alıp titreyip özkendine dönebilir.

Fakat bazı inceliklere de lütfen dikkat edilsin. Mesela sofranın etrafında toplanmış çorba içerken, kaşığı dış kenarından kaseye daldırıp iç kenarından ağza götürme gibi inceliklere özen gösterilmeli. Çorba dışındaki yemekleri de elle yemek bize yakışır; zaten milli ve yerli gerecimiz kaşık dışındaki o aletlere, çatal falan, muhtaç değiliz. Yabancı devlet adamları da bu kurala uymalı; Osmanlı döneminde 600 sene paşa paşa uymuşlardı.

Aklıma gelen ikinci masa da şu: Şu mütegallibe var ya, Osmanlı’yı paralayan ve parçalayan emperyalist Batı, hep söylendiği gibi, Ortadoğu’nun sınırlarını masa başında çizmişti. Bu kabul edilemezdi. Sultanımız ve Sadrıazam Davudzade Ahmed Paşa da bu gerçeği defalarca dile getirmiştir. Aklıma şu soru takıldı: Madem başka devletlerin sınırlarını, başka halkların kaderlerini böyle masada tayin etmek yanlış ve haksız bir şey, 2003’te Türkiye de bu pek hoşlanılmayan Irak savaşı sonrasında masaya oturup başka bir ülkenin kaderini tayin etseydi 100 yıl önceki mütegallibeyle aynı duruma düşmeyecek miydi?

İşte bu soru aklıma gelir gelmez, beynimin içinde bir ses yankılanmaya başladı. Tabii, hem sesinden, hem tonlamasından, hem içeriğinden bu ulvi sesin alemlerin şahı Sultanımızın o dikensiz gül kokulu ağzından çıkmakta olduğunu anladım: ‘Eyyy Mustafa, sen kimsin ya! Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) o mübarek ismini kirlettiğinin bile farkında değilsin. Yazıklar olsun! Yerin dibine batsın böyle Mustafa!’

Telaşa kapıldım ve şöyle bir şeyler eveleyip geveledim: ‘Bir an için şüpheye gark oldum aziz Sultanım. Bu şüpheyi açıklayabilecek bilgiden yoksun olduğum için bocalamaktayken o okşayıcı sesinizi duydum. Yeter ki bu şüpheden sıyrılayım, özgül ağırlığım Sultanımın özgül ağırlığına armağan, hatta kurban olsun.’

‘Lafın gelimi dedim ey Mustafa’ diye cevap verdi. ‘Senin kim olduğunu bilmez miyim, beraber yürüdük biz bu yollarda… Ama şu hakikatleri hala öğrenmemiş olduğunu görüyorum: Biz o emperyalist Batı’yla aynı şeyi yapsak bile emperyalist olmayız, olamayız. Bir kere, neyimizde yok emperyalist olmak? Fıtratımızda yok. İkincisi, biz, emperyalist olacak kadar batıda da değiliz, dikkat edersen. Zaten dünya fatihi atalarımız da daha fazla batıya gidersek emperyalist olabileceğimizi öngörmüş olduğu için mesela Viyana’yı almak işten bile değilken bir sürü fedakarlığa ve eziyete katlanıp vazgeçip döndüler. Ama fethettiğimiz kadarını da emperyalist devletler olarak varolmaktan kurtardık bu arada. Üçüncüsü, Irak ve buralardaki öbür devletlerle bizim tarihten, dinden, kültürden gelen nelerimiz var? Örümcek ağlarımız var; öylesine bağlıyız. Oralar bizim ruh coğrafyamız, tarihsel olarak payitahta bağlı vatan topraklarımızdır. Ve unutma ki, oralarda Türkmen kardeşlerimiz yaşıyor… Ayrıca biiz ya-ra-dı-lanıııı sev-erizzzzzzzz yaradandan ötürüüüü. Batılılar bunu da yapamaz.’

‘Kâfi Yüce Sultanım, gerisini ben sizin açtığınız izden öğrenirim, sizi tutmayayım, muhtarlara falan söyleyeceğiniz önemli şeyler vardır… Sadece şunu sorup çekileyim huzurdan: Güney Amerika’dan bir devlet başkanı biraz tatsız şeyler mi söyledi ne?’

‘Haa, şu Ekvador muhtarını diyorsun sen’ diyerek cevap verme teveccühünü gösterdi; ‘Öyle şey olur mu kardeşim, bir dahaki muhtarlar toplantısına davet ettim. Gelecek; ne de olsa beraber ıslandık biz bu yağmurda ya da gelince ıslatırız onu da. Neyse işte.’

Aklıma takılan üçüncü masa da şuydu: ‘Madem masaya oturmaya bu kadar heveslisin, şu Kürtlerle de otursana masaya arslanım, demezler mi adama?’ Ama diyemeyeceklerini hemen anladım. Çünkü I. Tayyib’in masaya oturmaktan kastı, düşmanını veya muhatabını neye mal olursa olsun bir savaşla bozguna uğratıp yendikten sonra bir ‘kardeşlik buluşması’ niteliğindeki çözüm masasına oturmak. Kısaca şöyle diyebiliriz: Her lider veya sözde lider bir gün mutlaka bu masayı tadacaktır; ama bazıları şimdilik çok güçlü olduğu için biraz geç tadacaktır.

İkinci masanın aklıma takılmasında ağzım yandığı için bu üçüncü masa aklıma o kadar sessiz takılmıştı ki, milletimizin ve fertlerinin ruh alemindeki seslerini bile duyacak kulaklarla Allah tarafından teçhiz edilmiş Sultanımız bile duyamadı. Büyük ihtimal, doğru cevabı kendisin bulmasını istemiştir. Nitekim sonradan öğrendiğime göre, tam o sırada ABD’ye haddini bildiren bir nutkun ortasındaymış, ama yine de benim doğru cevabı bulduğumu fark edince, o hiddetli konuşmanın ortasında bir an için tebessüm etmiş. Bu arada, bir sonraki muhtarlar buluşmasına Obama’nın da tıpış tıpış geleceğinden eminim. Atalarımızın keşfettiği Amerika kıtasında ikamet etmenin bazı sorumlulukları ve yükümlülükleri olması doğal. Sultanımız yakında bunu kendisine hatırlatacaktır.

Yazacak daha mühim şeyler olmasına rağmen lafı uzatmak zorunda kaldığımın farkındayım, fakat Zat-ı Şahane’nin duygu ve düşüncelerini siz kıymetli okurlara layıkıyla aksettirmek mecburiyetindeydim. Bu konuyu da kendisine açıp ufak bir yardım talebinde de bulunmadım değil.

‘İsabet buyurursun’ dedi bana; ‘Yazı metreyle ölçülmez eyy Mustafa! Dakikayla ölçüp benim konuşmalarıma uzun diyen densizler olduğunu bilmiyor değilim, ama halkım, yaptığımız anketlerden biliyorum, hiç de öyle demiyor. Zamanın su gibi aktığını, adeta akşam ezanı kadar kısa ve aziz bulduklarını söylüyorlar.’

‘Fakat Hünkarım, bu yazıları yazdığım diken.com.tr’nin editörü Erdal Güven mütemadiyen “Usta yine destan yazmışsın. Kim okuyacak bunuuu?!’ diye sıkıştırıyor beni. Acaba ona da bir mesajınız olabilir mi?’

‘Yerin dibine batsın öyle editör. Eyyyyy Erdal…’

Zat-ı Şahane’nin mesajının gerisini Erdal’a özel olarak söyledim. Müslümanların halifesinin sözlerini, benim ağzımdan olsa bile, duyar duymaz insiyaki olarak hazırola geçtiğini fark etmedim değil. Fakat gazetecilerin böyle baskılara pabuç bırakmaması gibi düpedüz algı operasyonu olan bir görüşe saplanıp kaldığı da görülmüyor değildi.

‘Beynini halifemizin mesajlarına açmalısın sevgili Erdal’ dedim;‘Bak benim beynime efsunlu bir rayihanın burun deliklerimden sızıp benliğimi kuşatması gibi nasıl da geliyor o mesajlar…’

Fakat Erdal’ın henüz bu mertebeye gelmediğini anladım. Bu kul acizliğini bilmiyor değildim, nihayetinde ben de yıllar yılı Sultanımızın üstüne basa basa dile getirdiği hakikatlere kapalı ama algı operasyonlarına alabildiğine açık bir beyni fuzuli yere taşımamış mıydım? Erdal’ın da biraz daha zamana ihtiyacı vardı.

‘Bana göre hava hoş, asıl okurlara bir mesaj göndermesi lazım ki, senin o destan gibi yazılarını okumak zorunda kalsınlar’ dedi.

Daha fazla ısrar etmenin gereği yoktu. Yazıyı ikiye böldüm. Sultan Tayyib’in yukarıda sözünü ettiğim cümlesini sarf ettiği konuşmasının ahlak, tarih bilgisi, milli şuur, akıl, ilim, tutarlılık timsali hakikatlerinin bir kısmını sonraya bıraktım.

Okurun bu fedakarlığımı takdir etmesini umar, ama Hazreti Padişahımızın mesajlarına, benim kalemimden de olsa, beyinlerini açık tutmaya gayret etmesini dilerim.

 

Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

10 maddelik eylem planı (2): Magna Carta’yı çöpe atacak kadar iddialı

Sadrıazam Davudzade Ahmed Paşa’nın 5 Şubat’ta Mardin’de açıkladığı 10 maddelik ‘eylem planı‘, AKP’nin (aslında Sultan I. Tayyib’in) sadece Kürt meselesine bakışını değil, nasıl bir toplum ve siyasi nizam arzu ve hayal ettiklerini de göstermesi bakımından bir ibret belgesi. Orhun Yazıtları kadar kıymetli, Magna Carta’nın pabucunu dama, ne damı, tarihin çöp tenekesine atacak kadar iddialı ve umut verici bu 10 maddeye bir göz atalım.

1) Psikolojik unsur: “Millet ile devlet arasındaki farklar tümüyle ortadan kalkacak.”

Bu madde, eylem planının ne kadar iddialı olduğunu tek başına kanıtlar nitelikte. Millet ile devlet arasındaki farkların tümüyle ortadan kalktığı bir örnek dünya tarihinde rastlanmamış bir şey. Bunu sağlamaya çalışanlar oldu tabii. Beceremediler. Becermek için yaptıkları şey, muazzam bir baskı rejimi oluşturmaktı. Lafı dolandırmanın alemi yok, tarihe gitmeye de gerek yok, Sultan Tayyib’in de hayalini kurduğu bu devlet-millet özdeşliğinin günümüzdeki en iyi, başarılı örneği Kuzey Kore. Sadrıazam Ahmed Paşa bir akademisyen (bu sıfatları yerli milli olanlarla değiştirmeliyiz artık, ‘müderris’ demeliyiz), dolayısıyla tarihte eşi benzeri görülmedik bir şeyi hedeflediklerini bilmiyor olamaz. Mesela yücelttiğimiz Osmanlı İmparatorluğu, devlet ile millet arasındaki farkların en çok olduğu bir yapıydı. Bu iddia bizi ‘imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir toplumuz’ (tek-parti döneminin sloganıydı) noktasına götürür.

2) Kamu düzeni: “Kamu düzenini yeniden tesis edeceğiz. Kamu düzenini kim tehdit ederse etsin, mutlak surette durdurulacak ve engellenecek. Halka şefkat, teröriste kudretle muamele edilecek.”

Her tür demokratik talebi, gösteriyi, protestoyu polisle, askerle bastıran bir zihniyetin tesis edeceği kamu düzeni, bir de birinci maddedeki millet-devlet özdeşliğiyle beraber ele alınınca, ancak tektip bir toplum yaratma anlamına gelir. Kendi gibi düşünmeyeni terörist olarak yaftalama iştahını bastıramayan, bastırmak istemeyen bir ekipten bahsettiğimizi unutmayın. Nitekim, şefkatle yaklaşacaklarını söyledikleri o halkın oylarıyla seçilmiş HDP de terörist oluverip çıktı. Özetle şunu söylemek mümkün: Sultan I. Tayyib, halk denen varlığı kendi seçmek istiyor. Daha doğrusu, onun izinden gidenlerdir halk ve millet; geri kalanlar teröristtir, haindir, fesattır, teferruattır. Kamu düzenini nasıl tesis edeceklerini ve tesis edecekleri kamu düzeninin nasıl bir şey olduğunu Ekvador’da sergilediler zaten. Ekvador parlamentosunda konuşan Alemlerin Sultanı’nı protesto edenlere yapılanlar… Sultan’ın işi zor, kamu düzeninin tesis edilmesi gereken ne çok ülke var yahu!

3) Kapsamlı demokratik reform süreci: “Başta yeni anayasa olmak üzere ‘Gelin bütün vesayetçi sistemi değiştirelim’ diyoruz.”

Sultan Tayyib’in yerleştirdiği ve şimdi de berkitmek istediği şey zaten tam da vesayetçi bir sistemdir. Alemin Reisi bu vesayetçi sistemi 2 Temmuz 2013’te şöyle terif etmişti: “Milletle gönül bağını hiç koparmayan bir partiyiz, biz milletin diliyle konuşuruz, biz milletin kendisiyiz. Milletin söylemek istediği bir şey varsa bunu görür, duyarız ve gereğini yaparız.” Davudzade Ahmed Paşa da Ağustos 2015’te AKP Olağanüstü Kongresi’nde Reis’inin izinden şunları söylemişti ve şimdi Mardin’de de benzer şeyleri tekrarladı:“AK Parti, milletin ta kendisidir, AK Parti milli idealin ta kendisidir.” Dolayısıyla, millet (ve/ya ‘halkın kendisi’) AKP’yle (devletle) yapışık olanlardan başka bir şey değildir. AKP de Sultan Tayyib olduğuna göre… Bundan ala vesayetçi rejim olabilir mi? Bu, sapına kadar diktatoryal bir rejim demektir. ‘Demokrasi, bana uymak, tabi olmaktır’ diyor Zat-ı Şahane. Hay hay.

4) Sosyal seferberlik: “Terörle mücadelede oluşan yaraları sarmak için sosyal seferberlik ilan ediyoruz. Bütün yaralar sarılacak. Her bir aileye tek tek destek programı başlatacağız. Göç eden bütün Diyarbakır, Cizre ve Silopililere her tür yardım yapılacak. Yakılan okulları, sağlık tesislerimizi yeniden imar edeceğiz. Gençlik kampları kuracağız.”

Allah allah, yara mı oluşmuş? Terörle mücadele ederken? ‘Kudretle muamele’ ettikleriniz teröristler değil miydi? Teröristlerin yaralarını sarmayacağına göre… ‘Halka şefkat’ gösterirken oluştu yani yaralar? Her bir aileye tek tek destek programı başlatacaklarmış. Hani iki aydır sokağa çıkma yasaklarıyla, İsrail usulü abluka ve yıkımlarla cehenneme çevirdiğiniz şehirlerde çocuklarını, abilerini, ablalarını, babalarını, analarını öldürdüğünüz ailere? Çocuğunu öldürdüğünüz bir anne-babanın yarasını sarmak! Şefkatten bahseden Sadrıazam, acımasızlık buhranına kapıldığının farkında değil. Bundan böyle halk içinde bir de ‘Zalim Ahmed Paşa’ olarak anılmaya müstehak.

Fakat hep ağlatacak değil ya, Ahmed Paşa güldürmekte de pek mahir, gençlik kampları kuracaklarmış. Ancak toplama kampı haline getirirseniz o gençleri oraya götürebilirsiniz ve toplama kampına insanları götürme yöntemi tektir.

5) Ekonomik seferberlik: 13 yıl içinde ayağa kaldırdığımız bölge ekonomisini yeniden güçlendireceğiz. Bütün vatandaşlarımızın terörden kayıplarını telafi edeceğiz. Dinlediğim her talep yerine getirilecektir. Doğu ve güneydoğudaki işyerlerinin bütün prim borçları ertelenecek.

Ekonomik canlanmanın sihirli değnek olduğunu, Kürt sorununu bir yandan savaşırken (teröristleri son ferdine kadar öldürüp) bu sihirli değnekle çözeceklerini, yani aslında Kürt sorunu diye bir şey olmadığını düşündükleri için bu seferberliğe inanıyorlar. Kürtler kimlik mücadelesi veriyormuş, statü talep ediyorlarmış hiç önemli değil. Bunları talep edenler zaten ‘halkın kendisi’ değil, teröristler falan…

6) Mekanın ihyası: “Sur’u öyle yeniden inşa edeceğiz ki, bütün insanlık gelip ilham alacak. Yollar rehabilite edilecek, altyapı tamir edilecek.”

İnsanlık ilham alacak ha! ‘Eylem planı’nın ne kadar iddialı olduğunu gösteren bir madde daha. TOKİ medeniyetiyle… Türkiye, dünyanın en çirkin kentlerine sahip bir ülkedir. ‘Terörle mücadele’yi kentsel dönüşüm fırsatına çevirme maharetiyle Diyarbakır’ın çoğu bakımsız ve yoksul ama en güzel ve en sıcak mekanını Ankara’dan berbat edeceksiniz yani. Mimar Sinan’ın su kemerini fayansla kaplayanlar, tarihi-kültürel mirası yokedenler, yüzlerce yıllık güzelim yapılara pvc estetiğiyle tüy dikenlerden ‘bütün insanlık ilham alacak’ ha!

7) İletişim stratejisi: “Etkin bir iletişim stratejisi uygulayacağız. Algı operasyonlarına karşı iletişim birimleri oluşturacağız.”

Etkin bir iletişim stratejisini zaten uyguluyor AKP. Gazetecilere hapis, dünyanın en ağır sansür uygulamalarından biri, türlü katakullilerle büyük medya organlarını ele geçirme, patronlara baskı, iktidar borazanı sürüsüne bereket yazar, haber yerine yalan yayan gazete ve televizyonlar, hoşuna gitmeyen her yazıya çiziye ‘algı operasyonu’ demeler, gazetelir basmalar, gazetecileri dövmeler, Aktroller… Bu konuda daha büyük başarılara imza atacaklarından eminim.

8) Yerel yönetimler: “Yerel yönetimlerin yetkileri genişletilecek ama yapılan her harcama da etkin bir şekilde denetlenecek.”

Darısı örtülü ödeneğin başına, Sayıştay denetiminden kaçırılan devlet kurumlarının başına, ayakkabı kutularının başına… Demokrasi sana uyanlara, denetim uymayanlara var.

9) İstişare meclisleri: “Artık muhatap milletin ta kendisidir. Herkesin saygı duyduğu kişilerden istişare meclisleri kurma talimatını kaymakamlara verdim. Kendi aranızda örgütlenin biz sizi muhatap almak istiyoruz diyeceğiz.”

Üçüncü madde söylediğim şeyin pratik adımlarından bahsediyor. AKP, milletin/halkın ta kendisi olabiliyor, ama mesela HDP, milleti geçtik, kendisine oy veren insanların temsilcisi bile olamıyor. Muhatap milletin kendisiyse temsile, partilere, parlamentoya ne gerek var? İstişare meclislerini de devlet/AKP görevlileri, kaymakamlar kuracak. Ne güzel! Halkı devlet tayin edecek. Zifiri karanlık bir gelecek inşa etmeye çalışıyorlar.

10) Birleştirici ruh hareketi: ‘Tüm Ortadoğu’da kapsamlı birleştirici ruh hareketi başlatıyoruz. Bütün milletime ve kardeş halklara sesleniyorum, omuz omuza gelin ve birleşin, ayağa kalkın.’

Eyvah! Suriye’de başlattıkları hareketin meyvalarını gördük, görüyoruz. Bu zihniyet, kendi yüzünüzden ölenlerin ruhlarını çağırma hareketi başlatabilir ancak.

 

Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın