Bildiğimiz Türkiye’nin sonu değil, devamı

24.04.2017 (http://www.diken.com.tr/bildigimiz-turkiyenin-sonu-degil-devami/)

16 Nisan adaletsiz referandumunun hileli sonuçları, bazı yazarların olumsuz anlamda, AKP’lilerin de olumlu anlamda söyledikleri gibi ‘bildiğimiz Türkiye’nin sonu’değil, devamı.

Hemen arkamıza baktığımızda göreceğimiz şey, zaten yaşadığımız şey: Hukukun askıya alınması, dehşetli adaletsizliklerin uygulanması ve toplumun yarısı tarafından bunun hazmedilip desteklenmesi, tek-adam rejimi, yolsuzluklar, içeride ve dışarıda savaş… Bütün bunların hülasası, kıt demokrasi.

Adaletsiz referandumun hileli sonucu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın zaten fiilen uygulamakta olduğu başkanlık rejimini kağıda geçirmiş oldu. Şüphesiz, değişikliklerin kabulüyle yerinde saymayacak Türkiye, mevcut anormallikleri, eski zihniyetin devamı olarak, bir adım daha ileri götürecek.

Bu hileli sonuç, adaletsizlikleri zaten iştahla yutup hazmetmiş olan toplumun geniş bir kesiminin demokrasiyle ve adaletle bir alakasının olmadığını da tescillemiş oldu. O da devam yani.

Kısacası, etrafa pazu gösterme hevesindeki bir otoriter tek-adam rejimini pekiştireceği için sadece Türkiye’nin değil, içinde bulunduğumuz bölgenin başına bela olması kaçınılmaz bu değişiklik, AKP iktidarının ve zihniyetinin hem mantıki hem ideolojik bir sonucu, devamı.

Kampanya döneminden oylamasına kadar referandum süreci ve özellikle şu son yıllarda iyice eğilip bükülmüş olsa da demokratik kurumların, demokratik geleneklerin, teamüllerin nasıl dehşet verici bir şekilde iğreti olduğunu, toplumda nasıl kök salamadığını da gösterdi.

AKP, ilk dönemlerinde kimi değişikliklere yeltendiyse de derin eskinin devamı olduğunu kanıtladı. Kıt demokrasi AKP’yi doğurmuştu, kıt demokrasi ve kıt demokratik kültür AKP’yi bir tek-parti rejimine götürdü. Demokrat Parti’yi de aynı yere götürmüştü; tek-parti dönemi zaten oradaydı.

AKP işte bu eskinin bütün olumsuz yönlerini canı gönülden benimsemiş durumda. Ama tabii AKP yarım asır, bir asır sonranın koşullarında o kıt demokrasiyi daha da kıtlaştırdı ve şimdi devam olarak çok daha kıtlaştıracak.

Fakat aslında AKP’nin 14 yıllık iktidarıyla ve yüzde 51.4’lük ‘Evet’çilerle sınırlayabileceğimiz kadar yüzeysel de değil sorun. Geri kalan ‘Hayır’cı yarının büyük kısmının demokrasiyle alakası da pek şüpheli ve sorunlu.

Meselenin daha derin olduğunu, referandum sonrasında Facebook’ta yazdığı birkaç cümleyle Ali Nesin de bir çırpıda gayet öz bir şekilde burnumuza dayadı:

“‘Ama bu haksızlık’ diyenler geçmişte yaptıkları haksızlıkları gözden geçirsinler. Etme bulma dünyası…”

“Cumhuriyet’in ilk 80 yılında hukuk hüküm sürseydi, bugünkü hukuksuzluklar olabilir miydi?”

Cumhuriyet tarihinden sayısız hukuksuzluk, adaletsizlik örnekleri çıkarabiliriz. Tabii, şimdiki iktidarın çarpık bir şekilde yücelttiği Osmanlı dünyasından da. Hukukun üstünlüğü meselesi hiçbir zaman hakim olmamış, itibar da görmemiş. YSK’daki AKP temsilcisi Recep Özel, bugüne kadar uzanan hukuksuzluğun nasıl hala geçerli olduğunu ve hazmetmemiz gerektiğini şöyle itiraf etti: “Kanunlar bazen hukuka uymayabilir, kanun maddeleri adil olmayabilir.”

Tayyip Erdoğan’ın durmadan ululadığı buradaki kadim gelenek, Fatih Sultan Mehmed’in kanunlarına dayanıyor: Hükümdarın mutlak otoritesine, adalet dağıtıcı hükümdara, sultanın adaletine…

  1. Mehmed’den 230 sene önce İngiltere’de Kral’a kabul ettirilen Magna Carta mesela, herkesin, (kralın da) hukuk önünde eşit olduğunu ve hukukun terazisinde boyunun ölçüsünü alacağını kayda geçiriyordu. Yani bugün hepimizin kabul ettiği(?!) evrensel hukukun temeli.

Sistemler, rejimler, devlet yapıları değişmiş olabilir (Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet), fakat dürüstçe ve cesurca hesaplaşılmadığı için bu kadim gelenek hükmünü bugünlere kadar sürdürdü. Bütün iktidarların (Atatürk de dahil buna) her zaman geçerli ve karşı konulmaz gerekçeleri vardı: İmparatorluktan kopulmuş, cumhuriyet kurulmuştu, özel şartlar içindeydik, toplum Batılılaştırılacak, eğitilecekti, eskiye dönme tehlikesinin bertaraf edilmesi gerekiyordu; komünizm tehditi vardı, şeriat tehlikesi kapıdaydı, bölücülük bacadan girmeye çalışıyordu, dış mihraklar pundunu bekliyordu, milli çıkarlar söz konusuydu, büyük/güçlü Türkiye’yi kurmak istiyorduk…

Sultanın veya iktidarın o an gerekli gördüğü düzenlemeleri, kanunları (kanun hakkında kararname de dejenere edilmiş sultani/örfi hukuktur) hukuk saydık ve aymaya devam ediyoruz. Bu keyfilik içinde bazan mevcut kanunları bile uygulamaz, ihlal edersiniz; yerinde olmadığı, yani o an iktidarın işine gelmediği gerekçesiyle. Aynı, YSK’nın mühürsüz oylar meselesinde ‘yerindelik gerekçesiyle’yaptığı gibi. Halbuki, anayasa profesörü Kemal Özer’in de YSK’nın bu kararını analiz ettiği makalesinde dediği gibi:

“Hukukî değerlendirmede yerindelik mülahazalarına yer yoktur. Hukukta sorunlar, hukuk kurallarının ne dediğine göre çözümlenir. Hukuk kurallarına göre ulaşılan sonucun iyi mi kötü mü, topluma yararlı mı, zararlı mı olduğu hukukun sorunu değildir. Hâkimler, yerindelik denetimi yapmazlar; hukukîlik denetimi yaparlar. Nitekim, Anayasamızın 125’inci maddesi hâkimlerin yerindelik denetimi yapmasını açıkça yasaklamaktadır.”

Ama işte Anayasamızda birşeyler yazıyor olması, onlara uyulduğunu hiçbir zaman göstermemiştir; çünkü kadim geleneğimizin nakaratı anayasanın ahengini her zaman bozmuştur. Bu yüzden hukuk da, demokrasi de bir türlü kurumsallaşamaz.

Bu kadim hukuksuzlukla hesaplaşmayınca, yüzleşmeyince Ali Nesin’in kinayeyle dokundurduğu ‘yapma etme dünyası’ndan kurtulmak mümkün olmaz. Bu tam kısır döngüdür. Biri öbürüne zulmeder, baskı yapar; sonra öbürü iktidara gelince zulmü ortadan kaldırmak, hukuksuzluğu bitirmek yerine berikine zulmeder, baskı yapar. Böylece hukuksuzluk beslenir, adalet duygusu köreldikçe körelir. ‘Yapma bulma dünyası’ mantığı, zihniyeti, söylemi bir neden-sonuç ilişkisi içermez çünkü, bir yüzleşme/hesaplaşma, bir muhakeme içermez. Tabii, aynı şeyi bugün kendini mağdur, baskı altında hisseden CHP kitlesi de düşünmeli ve ‘yerindelik gerekçesiyle’ de olsa, canıgönülden de olsa savundukları o eskiyi sorgulamalı.

Bunu yapmadıkça şimdiki gibi patinajda devam edilecek demektir. Patinaj en uzun yoldur; hiç bitmez, hiçbir yere varmaz.

Bugün meydanlara protesto için çıkanlar (büyük kısmı diyelim) bu patinajdan kurtulmak, bu hesaplaşmayı yapmak için seslerini yükseltiyor.

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

CHP varmış gibi görünen bir ‘yok’tur

19.04.2017 (http://www.diken.com.tr/chp-varmis-gibi-gorunen-bir-yoktur/)

CHP, Türkiye’ye, olduğu kadarıyla demokrasiye, demokratik mekanizmalara, seçmenine yaptığı fenalıklara, kurduğu tuzaklara bir yenisini ekledi. YSK’nın referandum sonuçlarına itirazları reddetmesi üzerine aldığı tavırla.

Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke, “Referandumun şaibeli sonuçlarını tanımıyoruz, tanımayacağız. Referandum yenilenmelidir, tekrar edilmelidir. CHP bu süreçte üzerine düşen her şeyi yapacaktır” demişti.

Sonra CHP Grup Başkan Vekili Levent Gök, “Meclis’ten çekilecek misiniz” sorusunu şu cevabı verdi: “Toplumun değişik kesimlerinden CHP’ye böyle bir öneri gelmiştir ama yapılan MYK değerlendirmesinde böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varılmıştır.”

‘YSK’dan kararının gerekçesini istemekte aslan kesilen CHP,‘böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varmış’olmasının gerekçesini açıklama konusunda miyav bile demek istemiyor. Halbuki, bu, boynunun borcu.

Çünkü CHP’nin YSK’daki temsilcisi Mehmet Hadimi Yakupoğlu da 13 Nisan’da Sözcü’ye aynı özgüvenle konuşmuştu: “Seçmenlerin yapması gereken tek şey gidip oy kullanmak.”

Çünkü referandumdan bir gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet’e verdiği mülakatta şunları söylemişti: “Hiçbir vatandaş ‘Sandığa gidersem oyumu çalarlar’ endişesine kapılmasın. Sandıkların güvenliğinden CHP olarak biz sorumluyuz ve güvenliği de sağlayacağız.”

Çalmak ne kelime, hükümet her tür dolabı döndürdü, envayi çeşit madrabazlığa başvurdu. Evet, bu kadarını beklemiyordu belki CHP de. Beklemediği oldu. Gelgelelim, CHP’nin tavrında beklediğimiz oldu. Beklemediğiniz kadar ağır ihlaller olduysa yapacağınız şey süt dökmüş kediye dönmek midir? Sudan çıkmış balık kadar olmayı becerip çırpınma refleksi bile gösteremeyecek kadar körelmiş bir parti CHP.

Yarın hukukçularla görüşeceklermiş. Şimdiye kadar neden görüşmediniz acaba? Seçim hilelerinden birine (mühürsüz zarflar) kapıyı açıp teşvik eden YSK’ya YSK’yı şikayet ettiniz nihayetinde; öbür hilelere de itiraz etmenin yanısıra.

Başka hukuki yollar var, evet: Anayasa Mahkemesi’ne gidilecek, sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne.

En andavallılar bile, Anayasa Mahkemesi’nden de referandumu geçersiz kılacak bir karar çıkmasının büyük sürpriz olacağını biliyor; bu sürpriz için dua etmekten başka yapacağımız şey yok. Yine en ahmaklar bile biliyor ki, AİHM’den çıkacak kararı Tayyip Erdoğan tanımayacak. AGİT raporuna verdiği tepki de burnunuza kanca olsun!

Büyük kalabalıklar memleketin birçok şehrinde meydanları dolduruyor kaç gündür; oylarını istiyorlar; CHP liderinin dediği gibi onlar da referandumun hileli sonucunu kabul etmedikleri için. İktidarın gazeteleri, televizyon kanalizasyonları durmadan sokağa çıkanları tehdit ediyor, protestoları gayrimeşru bir şeymiş gibi gösteriyor. Korkuyorlar çünkü.

Fakat dünyada CHP’den ödlek bir parti hiç olmadığı için bu örgütlü pasiflik partisi, sokağın meşruiyetine sahip çıkmaktan, bu yöndeki çağrılara bir karşılık vermekten bile ödü patlıyor.

AKP de CHP’nin korkularıyla esir alınabileceğini bildiği için (dokunulmazlıkların kaldırılmasında olduğu gibi birçok kere test etmişti), “CHP meşru zeminde kalmalıdır” deyip duruyor. Protestonun gayrimeşru olduğu kabulüyle.

Kılıçdaroğlu, BBC’ye YSK’nın aldığı kararın her kesim tarafından protesto edilmesi gerektiğini söyledi, evet, “Protesto etmeye de hakları vardır. Eğer hukukun üstünlüğü kavramı varsa, bu karar çok önemliyse ve bu kavramın evrensel bir değeri varsa hiç kimse bu kavramı yerle bir edemez” dedi.

Fakat bu dilde gizli olan, aslında genetiğine işlemiş tavra dikkatinizi çekerim: “Hakları vardır”, “Her kesim tarafından protesto edilmesi gerekir.” Başkalarından söz ediyor; o başkalarının bir kısmı da kendi seçmeni. Onlarla ve‘Hayır’ verip oyuna sahip çıkmak için meydanları dolduranlarla arasına mesafe koyarak.

Levent Gök’ün yukarıda andığım açıklamasının sonraki cümlesi daha da vahim: “CHP elindeki bütün meşru imkanları kullanarak Gazi Meclis’i sonuna kadar koruma kararı içerisinde olacaktır.”

Ne demek bu?! Bu dilde de sokak protestolarının gayrimeşru olduğu kabulü gizli, onu ima ediyor farkında olmadan ve CHP’nin genetik gerçeğini itiraf etmiş oluyor.

Havanda laf döven CHP ağızları, YSK’nın Meclis’in üstünde olmadığını, ona sıvandığını söylüyordu. Görünen o ki, kağıt üstündeki bu ilke AKP fiiliyatında işlemiyor, birçok başka ilkeler ve kanunlar gibi. Yani, kendi dedikleri gibi, YSK’nın itirazları ret kararıyla Meclis bir kere daha ezilmiş oldu. Bir posa olarak Meclis’i doldurmakla yetinen bir parti CHP.

Üç beş ay önce CHP örgütlü pasifliktir yazısında dediğim gibi, CHP varmış gibi görünen bir yok olduğu için varlığı bir tuzaktır. En ufak bir beklentiniz, boşluğa attığınız bir adımdır.

Bir ülkede ana muhalefet partisi liderinin, kadrolarının sokağa inmesi yabana atılır bir şey değildir, zaten bu yüzden korkuyor ve korkutuyor AKP. Ama sokak CHP’ye muhtaç değil ve boşluğa adım atmıyor.

Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKP’nin ‘Güçlü Türkiye’ hedefi ve savaş hevesi

11.04.2017 (http://www.diken.com.tr/akpnin-guclu-turkiye-hedefi-ve-savas-hevesi/)

Suriye cehennemi, İdlib’deki sarin gazı saldırısıyla yüzünü acımasız bir şekilde bir kere daha gösterdi ve korkarım yeni cehennem manzaralarıyla karşılaşmaya devam edeceğiz. Bu cehennem birçok elin birlikteliğiyle yaratıldı. Bu ellerden biri de Türkiye. Fakat bu cehennemin gösterdiği en temel sorunlardan birini görmezden gelme eğilimi hakim: ‘Güçlü/Büyük Türkiye’ olma hırsı.

Bu hırs, bütün ülkeler için, bütün zamanlarda büyük bir sorun olmuş ve sınırları aşan belalar üretmiştir. Bu hırs askeri güçle, savaş hevesiyle, gizli ve açık askeri harekatlarla beraber yürümüş ve büyümüştür.

Tayyip Erdoğan başından beri savaşa teşneydi. ABD ve Britanya öncülüğündeki Irak savaşına Türkiye’nin de katılmasını öngören 1 Mart 2003 tezkeresi Meclis’ten geçsin diye AKP milletvekillerini ikna etmek için canını dişine takmıştı.

Fakat o zamanlar Erdoğan AKP içinde ‘Ulu Reis’ değil, bir bakıma eşitler arasında birinci konumundaydı. Kendi aklı ve vicdanıyla hareket eden milletvekilleri vardı; sonuç olarak, AKP oylamada fire vermişti. Toplumda savaşa karşı olanların oranı yüzde 90’lardaydı. Dahası, AKP’yi destekleyen cılız medya ve yazarları bile savaşa karşıydı.

ABD ve müttefikleri Birleşmiş Milletler’i hiçe sayıp ezerek Irak’ı istilaya girişiyordu; artık mutlak olarak kanıtlandığı üzere, yalanlar üzerine inşa edilmiş bir savaşa (Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, daha sonra, yanıltıldığını ve kendisinin de dünyayı yanılttığını, bu sicili ömrünün sonuna kadar taşıyacağını yazdı) Bu durum o zaman da ayan beyan ortadaydı.

Erdoğan, yüz binlerce insanın öldüğü işte bu savaşa katılmaya can atıyordu. Savaş sonrasında Irak’ın nasıl düzenleneceğine karar verilecek ‘masada olmak’ istiyordu, aynı eski cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1991 Körfez Savaşı’na (o da BM kararlarına aykırıydı) ‘masada olmak’gerekçesiyle katılmak istemesi gibi. Savaş ganimeti olarak başka bir ülkenin, toplumun kaderini tayin etme hakkını kendinde görecek kadar kendinden geçmişlerin güçlü olma hırsı.

Türkiye, ‘komşularla sıfır sorun’ sloganı atıyordu ama gayet çelişkili politikalar uyguluyordu. 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında Abhazya ve Güney Osetya için patlak veren savaşa da balıklama atlamıştı (Rusya da komşu sayılır.) Gürcistan’a destek için zırhlı araçlar göndermişti. Sonra da ‘Kafkas Paktı’ adında bir ucube arabuluculuk önermişti. Savaşı kışkırtan birinin arabuluculuk önerme pişkinliği ve riyakarlığı.

Zaman içinde Erdoğan parti içinde tek-adam konumuna yükseldi. Önce alt düzeyde tasfiyelerle başladı bu süreç; partinin ağır topları bunda bir beis görmedi, güçlü iktidarın parçası, ‘Güçlü Türkiye’ hedefinin yılmaz savunucularıydılar; güç gelecek yerden savaşı esirgeyecek değillerdi. Fakat partinin kurucu kadrosundan isimler bile tasfiye edilmekten kurtulamadı.

Bu arada o cılız AKP medyası palazlandı, medyanın büyük bölümü de AKP hükümetinin marifetleri ve devlet bankalarının imkanlarıyla yandaş sermayeye peşkeş çekildi, peşkeş çekilmeyen NTV ve CNN Türk gibi gruplar da hizaya getirildi. Sonuç: Tek ses.

Tek-adam/tek-sesin hakim olması, bu tek-adam savaş heveslisi olduğu için, daha önce Irak savaşında büyük bir itiraz yükseltmiş olan AKP seçmeninin Suriye’de AKP hükümetinin politikalarına razı olmasına yol açmış görünüyor. Toplumun, böyle önemli bir kararda artık bir payı olma imkanını yitirdiğini görmesi de bu rızada muhtemelen rol oynadı. Ne de olsa kendi iradelerini ‘Reis’e teslim etmişlerdi artık; çünkü millet iradesi = tek-adam idi.

İki savaşın farklı olduğunu göz ardı ediyor değilim, ama Türkiye Suriye’de savaşı kışkırtıcı rol oynadı. Suriye meselesinde Türkiye’nin Suudi Arabistan, Katar ve ABD ile birlikte selefi örgütleri eğittiği, donattığı, beslediği, yaralarını sardığı artık ansiklopedilere girmiş bir olgu. Beşar Esad’ı bir çırpıda devireceklerdi. Gerekçeleri çok ulviydi: Suriye’ye demokrasi götürmek. O çok eleştirdikleri Batı emperyalizmi de ‘geri’ ülkelere ‘medeniyet götürüyor’du; masa başında ülkelerin sınırlarını, toplumların kaderlerini belirliyordu.

Bu şeytani politikanın sonuçları Türkiye’nin kendisini de etkiledi; çöken bu politikanın  mimarı kabul edilen eski baş danışman, eski dışişleri bakanı ve eski başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu’nu tasfiye ederek Erdoğan ellerini yıkamış saydı!

Yeni politika yine savaşlıydı ama; asker soktu komşusuna, en son Suriyeli aşiretleri savaşçı yapmaya soyundu.

İşin doğrusu, Erdoğan/AKP Türkiyesi, eleştirdiğini sandığı Batı emperyalizminin hık deyip burnundan düşmüş bir zihniyet. Hortlatmak (reenkarne etmek) istedikleri çarpıtılmış Osmanlı bulamacıyla yürürlüğe sokmak istedikleri ucuz hegemonyacılık. Aynı iğrenç jeopolitik oyunu oynayan, etrafındaki her yeri kendi tarihsel, kültürel ve coğrafi arka bahçesi olarak gören küstah aktörlerden biri. İtiraz ettikleri şey oyunun kendisi değil, bu oyunda güçlü aktörün kendileri olmayışı.

Hiçbir dişe dokunur bilgi üretemeyen bir medyayla, zaten cılız olan ama artık tamamen boynu vurulup devletin soytarısı haline gelmiş bir akademiyle, yerlerde sürünen eğitim sistemi ve kalitesiyle, katma değer üretemeyen ekonomiyle, Erdoğan’ın aleti haline sokulmuş idari yapıyla, tek-adamın fetva kurumu derekesine indirilmiş yargıyla, sıfır demokrasiyle, tek sesle ‘güçlü Türkiye’yaratılabileceklerini sanıyorlar işin acıklı tarafı.

Bütün bu nitelikler olmayınca ve güçlü olmaktan anladığınız pazu şişirip sağa sola ağalık taslamak olunca  tehlikeli bir kaba güç gösterisi kalır geriye. Silahlanma hamleleri göklere çıkarılır. Örtülü ödenek şişer. İstihbarat teşkilatını yurt dışında zehirli operasyonlar yürütme yetkisiyle donatırsın. O teşkilatın başkanı, 2014’te en üst düzey devlet görevlilerinin medyaya sızan konuşmalarında, “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye sekiz füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi’ne de saldırtırız”diyecek noktaya gelir. MİT TIR’ları Suriye’ye gizli kapaklı ağır silahlar taşır. Kıt demokrasinin yaratıp tetiklediği bölünme korkularıyla kendi ülkeni de, komşularını da savaş alanı haline getirirsin.

Silahlı bir güç olarak sorunları ezerek bastıracağını, herkesi hizaya sokacağını sandığın için barış imkan ve ihtimalini berhava edersin. Senin milliyetçiliğinin başkasının milliyetçiliğini, senin silahlanmanın komşunun silahlanmasını teşvik edip azdıracağını düşünemeyecek kadar ahmaklaşırsın. Güçlü olma hırsı gözünü karartmış, ahlakını iğdiş etmiş, aklını başından almıştır çünkü. Başka tür bir oyun kurmayı düşünebilecek çocuk yeterliğini ve masumiyetini reddetmişsindir çünkü. Başkalarının çocuklarını ölüme gönderme rahatlığıyla ve ‘Oyunun kuralı bu’ ilkelliğiyle, herkese zararı olan bu oyunu sürdürürsün.

Erdoğan’ın “Türkiye sadece Türkiye değildir. (…) Yüz milyonlarca Müslümandan sorumludur” demesi, Ege adalarının aslında kendine ait olduğunu kuvvetli bir şekilde ima etmesi, en azından bu zihniyet çerçevesinde, masum açıklamalar değil. (ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da dün “Dünyanın neresinde olursa olsun masum sivilleri korumaya hazır” olduklarını söyledi. Zaten Trump’ın sloganı da “America Great”. Ne o, rakibimiz ABD galiba, ikinci süpergüç biziz!)

Dozunu giderek arttırdığı bir ‘Kükreyen Nağmeler’ şarkısını tekrar edip duran Erdoğan, İdlib’deki kimyasal saldırıdan sonra 7 Nisan’da çıktığı Hatay sahnesinde de Frenk üzümüyle Bağdat hurmasını toplayıp şunları söyledi:

“Tek başına Hatay’ın gösterdiği fedakarlığın onda birini, yüz  milyarlarca dolarlık bütçeleriyle göstermeyenlere yazıklar olsun. Dünyada garip  gurebaya, fakir fukaraya elini uzatan bir numaralı ülke Türkiye. 16 Nisan, Türkiye’nin işte bu çocuk katilleriyle anladıkları dilden hesaplaşmasının da yolunu açacaktır. 16 Nisan, Türkiye’nin topraklarına göz diken terör örgütlerini koruyanlara sadece sesini yükseltmekle kalmayacağı çok daha kararlı şekilde dur diyeceği bir dönemin de başlangıcı olacaktır.”

Ne yapacak acaba? Kimden bahsediyor? Kürtlerden bahsediyorsa, içeride Kürt şehirlerini yerlebir etti. Seçilmiş milletvekillerini, belediye başkanlarını içeri attı. Suriye’den bahsediyorsa, oradaki selefi hareketlerin hamiliğini yaptı, asker soktu. Ama hayır, Batı ülkelerinden bahsederek söze başlamıştı, onlara ne yapacak acaba, Üçüncü Viyana Seferi’ne mi çıkacak?

Ayrıca, birdenbire Türkiye’nin topraklarına göz diken birilerini icat etti; Türkiye başka bir ülkenin topraklarına girmişken, oradaki savaşı azdıranlardan biriyken.

“Anladıkları dilden hesaplaşmak” ne demek? Senin anladığın dil sadece vurup kırmak, savaşmak zaten. ABD’nin Suriye hava üssünü füzelerle vurması gibi bir dilden mi bahsediyor? Galiba. Ama elinden gelmiyor. Onun için, ABD’nin yetersiz bulduğu hamlesinin dahasını istiyor: “ABD’nin İdlib saldırısına karşı ortaya koyduğu aktif tutumun, bu  yönde gelişmelerin adeta bir başlangıç olmasını diliyorum.”

‘Güçlü Türkiye’ hırsı, Türkiye’yi savaşa karşı olmaktan savaş heveslisi bir ülkeye dönüştürdü, toplumun hatırı sayılır büyüklükteki bir kısmını da peşine takarak. İçerideki savaş da bu yolda büyük rol oynadı.

Barış içinde birarada yaşamak böyle mümkün olmaz. Tarihten biliyoruz. Kimsenin yeterince güçlü olmadığı bir dünya lazım bize. Güçlü ülke insanlarının barış içinde, özgürce, farklılıkları zenginliğe dönüştürerek eğlentili yaşadığı yerdir.

Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Adaletsizliğin baştacı edilmesi ve inkarın iktidarı AKP

31.03.2017 (http://www.diken.com.tr/adaletsizligin-bastaci-edilmesi-ve-inkarin-iktidari-akp/)

Çocukluğunda bir aile dostlarının tecavüzüne uğrayan bir arkadaşım, ızdırabı ve çaresizliği katmerleyen, kanırtan esas şeyin tecavüzün inkar edilmesi olduğunu söylemişti; sığındığı insanlar tarafından. Aynı fenalığa maruz kalan bir başka tanıdığım da aynı şeyi anlatmıştı. Tecavüz vakalarında inkarın yıkıcılığı literatüre geçmiş, genel kabul gören bir durum. İnkar, yarayı açık bırakıyor, kapanmasını önlüyor, sürekli canlı tutuyor.

Sadece Türkiye toplumuna ve devletine has bir şey değil ama bu ülkede özellikle son yıllarda her alanı sarmış bir tecavüz-inkar sarmalının en abartılı hali yaşanıyor. Arkadaşlarımın inkarın yıkıcılığıyla ilgili sözleri işte bu yüzden geldi aklıma.

Sayısız örnekten sonuncusuna bakalım: Diyarbakır’da Nevruz alanına girmek isteyen oğlumuz Kemal Kurkut’un öldürülmesi.

Devlet, tabii ki, hemen yalan ve inkara başvurdu. Dihaber cinayetin nasıl işlendiğini tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde aktardı. Gazetelerin birinci sayfasında, Evrensel’deki küçük haberi saymazsanız hiçbir şey yoktu (İnternetten birinci sayfalara bakıyorum, matbu gazeteleri görmedim). Sosyal medyada sen-ben-bizimoğlanın feryatlarını saymazsak çıt yok. Evetçi güruh bu insanlık durumuyla da hiç ilgilenmedi. Tayyip mi yüzde 50’den çıkar, yüzde 50 mi Tayyip’ten bilmecesini siz çözüverin artık. İnkarın nasıl işlediğini de Ümit Kıvanç’tan okuyun: “Olay Diyarbakır’da geçmektedir…”

Son 10 yıldır bu ülkede yaşadığımız şey genel olarak toplumsal kamplaşma, kutuplaşma olarak tanımlanıyor. Bu kutuplaşmanın tehlikelerine işaret eden, analizlerinde bu tesbiti odağa alan onlarca yazı gördük. Katılmamak elde değil, fakat bu çıplak ve soğuk tesbit benim ızdırabımı açıklamaya yetmiyor, birkaç adım geride kalıyor. Bu kutuplaşmadan kaynaklanmış olsa bile, cepheleşmiş bu büyük kalabalık içinde insan teki olarak çekirdeğime dokunan, tecavüz eden şeyi açıklamıyor.

Memleket tarihindeki en önemli sivil itiraz, toplumun gövde gösterisi Gezi’nin önce dış mihrak, şimdi de Fetö komplosu sayılması büyük bir inkar değil mi?

Kabataş Yalanı, bu inkarın temel dayanaklarından biri değil mi? Ortaya çıkmış yalanın yalan olduğunun inkar edilmesi? Dolmabahçe’deki Bezmialem Valide Sultan Camii’nde bira içildiğini imam ve eski AKP milletvekili de yalanlamıştı. İmamı görevden aldılar.

Böyle böyle yalanı bu ülkeye hükümdar ettiler. Manzara: bütün yalanları besmeleyle sindiren büyük kalabalıklar.

Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in Fetöcülükten, örgüt propagandasından tutuklanması, Ahmet Altan’ın devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıp içeri tıkılması, daha nice gazetecinin hapsedilmesi, ajanlıkla, teröristlikle suçlanması…

Ya 17-25 Aralık’ta ortaya dökülen kepazelikler; o yüzde 50 bu kepazeliği, liderlerinin kuyruğundan seyirterek, ‘Fethullahçıların hükümeti devirme komplosu’ zehirli/sihirli değneğiyle nasıl aklayabildi? Birileri hükümeti devirmek için komplo kurmuş olsa bile telefon konuşmalarında ikikereikidört mutlaklığında ortaya çıkan yolsuzluklar, ayakkabı kutularındaki paralar, yatak odalarındaki kasalar nasıl yok sayılabildi? Hükümetin birçok üyesinin bir soygun çetesi gibi faaliyet gösterdiği bu kadar aşikarken. Üstelik foyası ortaya çıkan bu bakanlardan birinin “Bakara makara” diye Allah’ın kelamı saydıkları Kuran’la makara yaptığını sağır sultan bile duymuşken; üstelik Ulu Reis ve şürekasıyla birlikte bu yüzde 50 de çeşitli karikatür ve yazılara “Kutsalımızla, dinimizle alay ettiler, kabul edilemez” avazlarıyla yeri göğü inletirken…

Bunlar bariz adaletsizlikler ve yüzde 50’den çıt yok, inkar ediyorlar. En iyi ihtimalle yüzde 50 gazeteciler de inkarın yıkıcılığıyla terör estiriyor. Kafama üşüşen örneklerle boğulduğum için en iyilerini sayamadığımın farkındayım.

Bunca aşikar adaletsizliklerin büyük bir kitle tarafından canıgönülden benimsenmesinden, sahiplenilmesinden daha fena ve tehlikeli bir şey olamaz. Bütün baskıcı rejimler önce toplumdaki adalet duygusunu yok eder. Sonra her tür adaletsizlik kolayca meşruiyet kazanır, norm haline gelir. Erdoğan ve AKP de bunu yaptı, önce adalet duygusuna tecavüz etti ve sonra hep birlikte bunu inkar ettiler. İlk adaletsizliğe -çeşitli gerekçelerle- itiraz edilmeyince ipin ucu kaçar ve kaçtı.

Kısacası, son derece bariz haksızlıklara bazan bizzat maruz kalıyoruz, bizzat maruz kalmadıklarımız da gözümüzün önünde cereyan ediyor ve taşıyamayacağımız kadar fazla ızdırabı böylece yüklenmiş oluyoruz. Aklımız, zihnimiz, vicdanımız her gün tecavüze uğruyor ve bunlar her gün büyük bir pervasızlıkla, utanmazlıkla inkar ediliyor.

Farkına vardığım, beni asıl rahatsız eden şey, artık gündelik hale gelmiş işte bu tecavüz-inkar mekaniği. Fakat bunu bu şekilde ifade edememiştim, çocuk arkadaşlarımın anlattıkları aklıma gelene kadar.

Bütün bu kamplaşma/kutuplaşma analizleri içinde çaresizlikle debelendim ben de. Daha Gezi sırasında gazetecilere yapılan muameleyi gazeteci ‘yüzde 50’likler’in huzuruna getirmek için, üstelik başlıktan isimlerini vererek yazmıştım: Koru, Ocaktan, Kekeç ve Karaalioğlu size sesleniyorum, beni duyuyor musunuz?

Derdim şuydu: Tamam, Gezi’nin anlamı üzerinde anlaşamıyor olabiliriz, anlaşmayalım, ama şu küçücük ortak zeminde anlaşabiliriz, anlaşmalıyız: Gazeteciler işini yapıyor, sizin işinizi yapmanız, yazınızı yazmanız, başbakanı takip edip haber yazmanız gibi. Dolayısıyla gazetecilerin işlerini yaparken dövülmelerine, gözaltına alınmalarına bir ses çıkarın.

O kişilerin birdenbire benim gibi düşünen gazeteciler olmalarını istemiyordum, beklemiyordum ki; yine AKP’ye oy vermeye, Tayyip Erdoğan’ı ululamaya, gazetelerini AKP’nin propaganda aracı olarak kullanmaya devam edebilirlerdi. En küçük ortak paydada birleşip bir tecavüzün önüne geçilmesini bile değil, çok daha küçük bir ortak noktada birleşip tecavüzün tecavüz olduğunu kabul etmelerini, inkar etmemelerini talep ediyordum sadece. Sessiz kaldılar. İnkar ettiler.

Galiba sebebi şu: Bunu bir kere yaparlarsa, sadece küçük bir örnekte vicdanlarına göre hareket ederlerse, gerisinin çorap söküğü gibi geleceğinden korktular, çünkü sayısız adaletsizlik örneği olduğunu görüyor, biliyordu onlar da. Bunu kabul etmek, kendi vicdanlarına göre davranmak, siyasi pozisyonlarına ve kişisel çıkarlarına aykırıydı çünkü. Kendilerinden, vicdanlarından vazgeçtiler, çıkarlarına sarıldılar. Kendi vicdanına kulak asmayan biri başkasının ızdırabına neden kulak kesilsin ki!

Facebook’ta Tayyip Erdoğan hayranı, AKP oycusu, Evet yolcusu bazı ‘arkadaşlarım’ var. Bazan yazdıklarını görüyorum ve bazan yorumlar yazıyorum, tartışmak istiyorum. Televizyonlardaki konuşma programlarının çöp yığını lafları gibi değil de çerçevesi gayet belli bir meseleyi. Gürültüye getirmeden, sağa sola sapıp kaytarmadan. Dikkatli bir dil kullanıyorum; kışkırtıcı olmaktan kaçınmak istiyorum, derdim galip gelmek(!?) ya da onları ikna etmek, yollarından çıkarmak değil çünkü. Zaten hemen ürküp (ürkmelerinin sebebini az yukarıda söyledim) kaçabileceklerini veya kalkanlarını çıkarıp genel ortam uyarınca cepheleşebileceklerini bildiğim için. Birkaç cümle yazışabiliyoruz, ama meselenin cevherine gelinemiyor. Referandumda ‘Evet’ vermeleri umurumda değil, hatta‘Hayır’ı önemsememe rağmen ‘Evet’ çıkması da umurumda değil. Ben sadece inkar etmeyecekleri, “Evet, bu olmamalıydı” diyecekleri asgari bir nokta bulmaya çalışıyorum, o kadar. İnkarın yıkıcılığından küçücük bir noktada da olsa kurtulmak istiyorum.

İşte yine bu yüzden, konusunu kendilerinin açtıkları, kendilerinin şikayetçi oldukları bir meselede belki tartışabiliriz ve inkara sapmayıp samimiyetle konuşabiliriz umuduyla iki insana (İsmail Kılıçarslan ve İbrahim Kalın) başlıktan isimleriyle seslenerek iki yazı yazdım: Çok bunaldık be İsmail ve İbrahim Kalın nerdesin? Derdim yine aynıydı: Bu ülkede tecavüz kaçınılmaz, bari bir minik noktada inkardan kurtulmak. Olmadı.

Devlet büyükleri, AKP bakanları, sözcüleri, gazete ve televizyon kanalları her gün zihnimize tecavüz ediyor, her konuşmalarıyla, her yaptıklarıyla. Anladık. Bunu yaparken medyanın yüzde 90’ını teslim almış olmalarına güvenmiyorlar sadece, kendi yalanlarına ve medyasının fütursuz çarpıtmalarına kapılmaya amade o büyük kalabalığın inkarcılıktan şaşmayacağına da bel bağlıyorlar. Tanışmıyor olabiliriz ama mesela ‘Face’te yüz yüze geldiğimiz insanlar da bir inkar korosu halinde varoluyor. Küçük bir kalabalık bile istemiyorum ben, bir kişi arıyorum, sadece belli bir küçük konuda inkarı inkar edecek bir kişi. Yok.

Arkadaşlarım bilir, konuşup duruyoruz, mütemadiyen bu meseleden bahsediyorum. Bazı arkadaşlarımla çeşitli gazetecilik projelerini tartışıp/düşünüp duruyoruz, burada sözünü ettiğim şeyi anlatmaya çalışıyorum onlara da. Şüphesiz o büyük medya bombardımanına karşı doğru haber vermeye çalışmayı, gerçeği aramayı kıymetli buluyorum ama benim ızdırabımı dindirmeye ayarlı değil bunlar. Ben de, gördüğünüz üzre, birçok başkaları gibi yazılar yazıyorum. Bunları da (kendiminkileri yani) pek anlamlı bulduğumu söyleyemem. Bizim gibi düşünenlere yazıp duruyoruz. Öbür tarafa ulaşamıyoruz ve ulaşma çabamız da yok.

Aldığım cevap neredeyse tektip: “İmkansız. Ulaşamazsın.”

Olabilir, ama inkar varoluşumu parçalıyor, katlanamıyorum. Ümitsizce de olsa bunu yapmak istiyorum. Ahmet’i yine içeri atıyorlar, parçalanıyorum. Dereleri ıslah edeceğiz diye betonlayıp kanala çeviriyorlar, milyonlarca canlıyı, organizmayı parçalıyorlar, parçalanıyorum. Cerattepe’ye önce hukuku parçalayıp maden açacaklar, parçalanıyorum. Hemşin yaylarını yolla parçalıyorlar, parçalanıyorum. Karaköy’de Yolcu Salonu’nu yıkıyorlar, parçalanıyorum. Nurbanu Sultan Külliyesi’nin dibine yurt yapıyorlar, parçalanıyorum. Kürt illerinde çoluk çocuk demeden insanları bodrumlarda öldürüyorlar parçalanıyorum. Ölen çocuğunun bedenini buzdolabında saklıyor annesi, o çocukla parçalanıyorum. Gencecik çocukları, sadece siyasetle, müzakereyle çözülebilecek bir sorunu kanla bastırmak için ölüme sürüyorlar, parçalanıyorum. Referanduma gidiliyor, hayırcılara gadrediliyor ve o yüzde ellinin bu açık adaletsizliği görmezden gelip inkar etmesi beni parçalıyor. Seçim sandığına neredeyse örtüsü eksik Kabe derecesinde kutsallık atfedenler o sandıktan çıkmış HDP milletvekillerini, belediye başkanlarını içeri atıyor, parçalanıyoruz. ‘Bak Avrupa’da sana miting yaptırmadılar diye feveran ediyorsun ama sen kendi ülkendeki kısıtlamaları görmüyorsun’ kıyaslamasına gerek bırakmayacak derecede bariz bir şekilde ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının sineye çekilmesine, bu inkara parçalanıyorum… Ve yüzde50’den de büyük bir kitle bunları inkar ediyor, parçalanıyorum.

Tiyatro ve edebiyat camiasının aforoz ettiği Coşkun Büktel’in dediği gibi, “Yalancılardan pek değil, bu ülkenin yalancılara teveccühünden nefret ediyorum”. Parçalanıyorum.

İşte bütün bunları geçenlerde can arkadaşım İlhan’la İsmet Baba’da içerken konuşuyorduk. İlhan, bu inkar fenalığının başka bir boyutuna dikkat çekti: “İnkar, tecavüze uğrayan kişinin kendinden, kendi düşüncesinden, duygusundan şüphe etmesine yol açar.”

Çok doğru. Aynı şeyi Ariel Leve, yeni ABD yönetiminin gerçekleri manipüle etmesinden yola çıkarak yazdığı hüzün dolu, öfke dolu, ümitsizlik dolu kuvvetli yazısında, Guardian’da, anlatıyor. Leve, çocukluğunda annesiyle yaşadığı travmatik ilişkide bu inkar yıkıcılığını görmüş. (Kitabında — An Abbreviated Life — bunu anlatmış ama okumadım.) Leve’nin anlattığı şey, bizim İlhan’ın dediği. Buna, yani insanın kendinden şüpheye düşmesine, ‘gaslighting’ deniyor.

Leve, The Gaslight Effect kitabının yazarı Dr Robin Stern’den şöyle aktarıyor bu durumu:

“İnsanlar tacize uğradığında işaret edebileceğiniz çok daha bariz belirtiler vardır. Diyelim ki biri dövüldü veya tehdit edildi, nasıl zarar gördüğünü görmek ve anlamak kolaydır. Ama biri sizi manipüle ettiğinde, kendinizi sorgulamaya varırsınız ve suçlanacak kişi olarak kendinize dikkat kesilirsiniz.”

Leve, yazısının sonunda bazı tavsiyeler sıralıyor, arkadaşlarımın bana söylediklerine benzer: Dikbaşlı, cüretkar olmaya devam; hesap verme mecburiyeti asla olmayacak, ‘gaslighting’ yapan kişi senin bakış açını asla göremeyecek, yaptıklarının sorumluluğunu yüklenmeyecek, “Haklısın” demeyecek; yalanlarla ve yalanı yayanlarla arana sağlıklı bir mesafe koy, konuşmalarda netlik ara, gerçeğe yapış…

Tabii, herkesin inkarın yıkıcılığına maruz kalmaya dair bir hikayesi var. Şimdiki yüzde 50 de dinlerinin inkar edildiğini, dinlerini yaşamalarının inkar edildiğini, başörtüsü yasağı uygulanırken ‘Beyaz Türkler’in bu zulmü inkar ettiğini söylüyor. Peki. Fakat bu durum, inkara uğramışların bugünkü zulmü, baskıyı, hoyratlığı inkar etmelerine, görmezden gelmelerine nasıl haklılık verebilir, bunu nasıl meşrulaştırabilir? Eskiden maruz kalınan zulüm bugün başkalarını zulme maruz bırakma ermiş durumda. Eski zulüm bugün adaleti iğdiş etme serbestisi vermiş büyük bir kitleye; önce kendi adalet duygularını hadım ederek.

Zulme uğramışların, adaletsizlikle ezilmişlerin, aşağılanmışların daha sonra ellerine güç geçince nasıl hınçla başkalarına zulmedebildiğini, başkalarını adaletsizlikle ezebildiğini, aşağılayabildiğini birçok örnekle biliyoruz; kişisel ve toplumsal. En ünlü örnek, İsrail. Soykırım yaşamış insanların çocuklarının kurduğu bu devlet şimdi Filistinlilere zulmediyor. Filistinlileri inkar ediyor. İsrail lobisi, Norman Finkelstein’in şahane kitabı Holocaust Industry‘de anlattığı gibi, Soykırım Endüstrisi’yle Filistinlilere ve tüm dünyaya ‘gaslighting’ uyguluyor. Ama hepsi değil tabii; bu inkarı inkar eden Yahudiler de var ve işte onlar inkarın yıkıcılığına karşı çıkan, hiçbir şey değişmeyecek olsa bile yalanın ve inkarın burnuna gerçeği dayayan kahramanlar. Bizi inkarın yıkıcılığından bir nebze de olsa kurtaranlar. Ailesi Nazi toplama kampından çıkmış Finkelstein gibi, Uri Avnery gibi…

AKP ve yüzde 50’si de İsrail gibi, gadre uğramışların gaddarlığını sergileyip duruyor. Ve içlerinde Finkelstein’in, Avnery’nin tırnağı bile olabilecek kimse görünmüyor; duymuyoruz.

Fakat daha derin sorunlarımız da var. Mayasında büyük bir inkar bulunan bir ülkede yaşıyoruz: Ermeni Soykırımı. ‘Sözde Ermeni Soykırımı’ diye nitelediğimiz ve büyük bir inkar edebiyatı/hamaseti yarattığımız için soykırımı inkar etmenin ayıbını ve ağırlığını idrak edemiyoruz. Birkaç anı okusanız anlarsınız. Bir Ermeni arkadaşınız olsa, mesela Selma, böyle bir inkarla melek yumuşaklığındaki gözüne bakıp çay içemeyeceğinizi anlarsınız. Mesela Bayburt’un bir köyünde dedesinden, ninesinden 1915 öncesi köydeki hayatı dinlemiş biriyle konuşsanız, o insanların nasıl gittiğini, o büyük kiliseye neler olduğunu işitseniz anlarsınız…

Bu büyük inkarın suladığı, inkarın yıkıcılığıyla varolan topraklarda başka bir şey beklemek zor; ancak irili ufaklı başka inkarların boy attığı bir yer burası: Alevilerin inkarı (cemevinin ibadethane olduğu nasıl inkar edilebilir?), Kürt inkarı… Bu yüzden, ‘Türk tipi başkanlık sistemi’nin mucidi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kendi yaptıklarından hiç haberi yokmuşcasına (kendini de inkar eden biri olduğuna dair sosyal medyada düzinelerce örnek dolaşıyor — ibret verici bir konu), hoşuna giden şeyler yapmayanlara Nazi demesinin yarattığı tepkiyi anlaması imkansız. Nazizimden çekmiş ülkelere ve Yahudi Soykırımı’nı öyle veya böyle mahkum etmiş Almanya’nın başbakanına (‘Orada neo-Naziler var’ kurnazlığına sapmayın).

Pek azına yer verebildiğim, ama saydıklarım ve saymadıklarımın herbirinde tecavüze ve sonra da inkarın yıkıcılığına uğradığım bu inkar listesini kapatayım artık.

“Demokrasi, bu ülkede, ona muhtaç olanların aradığı, savunduğu bir şeydir” mealinde bir şey yazmıştı İsmet Özel yıllar önce, ihtiyaç sahibi iktidar sahibi olunca ondan vazgeçer. Adalete yapılan muamele de aynen bu. Ama bu da yetmiyor anlaşılan, ‘Evet’le adaletin boynunu tam manasıyla vurmaya azimliler.

Muhtemelen katılmayacağı şeyler de söylediğim bu yazıya şiirini alet ettim diye belki de gönül koyacak olan (ne yapalım, şiir şairden güçlüdür, şairin gücü de şiirinin kendisinden güçlü olmasındadır) büyük şair İsmet Özel bir de şunu demişti:

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
madenlerin buharından elde edilen büyü
bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Gazetecilik etiği, gazeteciliğin ta kendisidir

23.03.20§7 (http://www.diken.com.tr/gazetecilik-etigi-gazeteciligin-ta-kendisidir/)

Özellikle bu memlekette ve başka ülkelerde de gazetecilik prensiplerine, etiğine uygun iş yapmak gazetecinin başını belaya sokar, sokuyor; biliyoruz. İşsiz kalırsınız, aforoz edilirsiniz, takibata uğrarsınız, mahkemeye düşersiniz, sizi çürütmek için hapse atarlar…

Gazetecilik etiğine, ilkelerine uygun davranmamanın topluma ve gazeteciliğe nasıl zararlar verdiğini de görüyoruz, yaşıyoruz. Ama gazetecilik etiği ve ilkeleri aslında gazetecileri koruyabilir de.

Dün mahkemeye çıkan Doğan Holding Ankara Temsilcisi Barbaros Muratoğlu’nun duruşmadaki lafları ibret verici bir örnek mesela. Muratoğlu gazeteci değil, ama yine de gazetecilikle ilgili konuşmamızı boşa çıkarmayacak bir durum var.

Muratoğlu 2012’de bir davetle ABD’ye gitmiş ve beraber gittiği heyet Pensilvanya’da Fetullah Gülen’i de ziyaret edip fotoğraf çektirmiş. Davetin kimden geldiğini, söylemediği için, bilmiyorum. Davet aslında o zaman Hürriyet’in Ankara temsilcisi Metehan Demir’e gelmiş. Demir gidemeyeceğini söylemiş ve “Sen ABD’yi görmediysen sen git istersen”demiş.

Kural şu: Gazeteci, gazetesinin verdiği parayla gitmeli. Fakat bir sürü şirketin bir sürü gazeteciyi yakın veya uzak diyarlara gezilere götürdüğünü ve sonra bu gazetecilerin oralardan ‘haber’ler yazdıklarını biliyoruz. Bu çok yaygın ve çok yanlış bir uygulama. Paranı başkası (şirket vs) veriyorsa yazdığın habere güvenemeyiz.

Evet, şimdi ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında ‘örgüte yardım etmek’ suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanan Muratoğlu gazeteci değil ama, anlattıkları bu ‘ahlaksız teklif’lerin ve uygulamaların normalleştiğini gösteriyor. Gazeteci Metehan Demir’in cümlesi bunu gösteriyor. Bir kere, gazeteci olmayan bir yönetici gazeteci yerine gidiyor! İkinci ‘kriter’, daha önce ABD’yi görmemiş olmak. Demek bir tür piyango olarak bakıyorlar böyle davetlere.

Fakat işte, yöneticinin buna tevessül etmesi de gidilen yerle, davet sahibiyle, bu durumda artık zehirli hale gelmiş, şeytanlaştırılmış biriyle kurum arasında yine uygunsuz bir ilişki kurmuş oluyor. (Hoş buraya gelene kadar gazete patronlarının ne pis ve uygunsuz ilişkileri var…) Ama Muratoğlu ‘neticede geziye gitmekte bir sorun görme‘miş.

Üstelik, gezide “Bütün gazetelerin İzmir temsilcileri var”mış; Hürriyet’in İzmir temsilcisi Deniz Sipahi de. Dahası, gezi, Muratoğlu ve Sipahi için ‘tamamıyla turistik’miş.

Başkasının parasıyla turistik gezinin bir bedeli her zaman olur. Doğan Medya Grubu’nda, Hürriyet gazetesinde gazetecilik etiği ve ilkeleri hakim olsaydı, Muratoğlu şu anda, çok büyük ihtimal, içeri düşmemiş ve yargılanmıyor olacaktı (Muratoğlu’nun da Fetöcülükle ilgisi yok anlaşılan, ama bizim konumuz bu değil).

Gazetecilik etiğinin nasıl kurtarıcı olabileceğine çok iyi bir başka örnek de Can Dündar’ın meşhur MİT TIR’ları haberi. Zaten pek de iyi yazılmamış bu haberde çok temel bir eksik, yanlış, ilke ihlali var.

29 Mayıs 2015 tarihli Cumhuriyet gazetesinin manşeti şu: “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar.” Üstbaşlık da şöyle:“İçişleri Bakanı Ala ‘İçindekileri biliyor musunuz’ demişti. Artık biliyoruz.”

foto3

Artık? İşte!?

O zaman 15 ay önce, 21 Ocak 2014’te Aydınlık’ta yayınlanmış şu habere bir bakalım: “İşte TIR’daki cephane.”

foto4

Haberin iç sayfadaki sunumu da şöyle:

foto5

Derdim gazeteleri yarıştırmak değil. Olay 19 Ocak 2014’te cereyan etmişti. Aydınlık da iki gün sonra bir fotoğraf bulup asıl önemli şeyi yapmış, yani TIR’ların içinde silah/mühimmat olduğunu belgelemiş. Cumhuriyet ek olarak görüntü bulmuş. Güzel iş tabii. Ama bu haberi iyi bir gazete/gazeteci ilk kez kendi veriyormuş sunamaz; ‘işte’lerle, ‘artık biliyoruz’larla…

Üstelik, yine Can Dündar’ın haberinde hiç değinilmeyen daha önceki silah yüklü TIR haberleri de var; yani daha önce de fotoğraflarla belgelenmiş Suriye’ye giden silah yüklü TIR’lar. Mesela biri bu son olaya yakın bir tarihte, 10 Kasım 2013’te, medyaya sergilenmiş, fotoğrafla.

İlk ben yaptım sevindirikliğiyle meslektaşlarınızın hakkını yememeniz gerekir, önce yapılan haberlere atıfta bulunmanız gerekir, haberinizi daha dolgun ve zengin kılar bu zaten ve okurunuzu da daha iyi bilgilendirmiş olursunuz, ayrıca okurdan daha önce yapıldığı bilgisini de saklamamış.

Bu haber yüzünden Can Dündar ve Erdem Gül’ün casuslukla falan suçlanması tam saçmalık ve suçu örtme çabası (MİT TIR’larının durdurulması ve aranmasıyla ilgili dava sürüyordu bu haber yayınlandığında da). Bu haberi yayınlamak, kendine gazeteci diyen herkesin boynunun borcudur. Hukuk tamamen lağıma bulanmış paspas haline getirildiği için memlekette hiçbir garantisi yok tabii ama Can Dündar ve Cumhuriyet gazetesi bu basit ilkeyi, sadece gazetecilik etiği olarak değil, sade bir dürüstlük olarak da koruyup hareket etselerdi belki de yargılanmayacaklardı.

Abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz, ama Can Dündar abarttığımı düşünmüyor galiba, bana hak veriyor sanırım. Çünkü bakın savunmasının ilk argümanı şu: “Peki bu görüntüler bir ‘SIR’ teşkil ediyor mu? Önce buna bakalım: Bizim bu haberi ilk veren gazete olduğumuz zannediliyor. Büyük hafıza kaybı… Olayın ilk kez kamuoyuna yansıması, bizim haberimizin çıkmasından 14 ay önce, TIR’ların çevrilmesinin hemen ertesi günüdür. 20 Ocak 2014 tarihli gazeteler MİT’in kontrolündeki TIR’ların jandarma tarafından durdurulduğunu manşetten vermişti.”

Can Dündar haberini yazarken, savunmasında sözünü ettiği ‘büyük hafıza kaybı’na kendi de uğramış. Bunun yanlış olduğunu kavramış olmalı kendisi için de ki mahkemeye de kavratmaya çalışıyor.

Şimdi hapiste olan Cumhuriyet İçra Kurulu Başkanı Avukat Akın Atalay, Can’la Erdem tutuklandıklarında CNN Türk’te birkaç AKP’li avukatın karşısına çıkmış ve en temel savunma argümanlarından biri olarak bu haberin daha önce gazete ve internet sitelerinde çarşaf çarşaf çıktığını söylemişti.

Tabii, ‘devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklama’suçundan yargılandıkları için daha önce açıklanmış olduğunu söylemeleri doğru ve kuvvetli. Ama haberi verirken de bu doğru ve kuvvetli unsuru atlamasalardı daha doğru ve kuvvetli durumda olurlardı.

Ama ilke dediğimiz, işimize yaramasa da gözetmemiz gereken şeydir. Gazetecilik ilkeleri o anda size ayak bağı olarak görünse de toplumu korur. Aslında gazeteci olarak sizi de korur. Ama en temel kural şudur: gazetecilik etiği, gazeteciliğin ta kendisidir. O etikten taviz verdiğiniz ölçüde gazeteciliği de eksiltirsiniz.

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Tükeniş referandumu: Her şeyden çok adalet için Hayır

07.03.2017 (http://www.diken.com.tr/tukenis-referandumu-seyden-cok-adalet-icin-hayir/

Şubatın son haftasında altı arkadaş şuradaydık:

foto1
Fotoğraflar: Bünyad Dinç

Küçücük Balık Gölü’nü bu açıdan görmüyorsunuz. Balık Gölü, Artvin’in Şavşat ilçesinin Pınarlı köyünün 4-5 km yukarısında. Köyle göl arasını işte şuralardan yürüdük:

foto2

Çok güzel, di mi?

Doğal ve tarihi güzelliklerini hızla tüketen, yok eden bir ülkede yaşıyoruz. Burayı da mahvederler bu gidişle diye kaygılanmaktan kendimizi alamadık. Mahvedilmiş birçok yer gördük çünkü. Betonu tapıncak haline getirmiş insanlığın ve onun ‘İnşaat resulullah’ şiarlı timsali Recep Tayyip Erdoğan/AKP’nin 14 şanlı iktidar yılında nereleri nasıl tükettiğini ve tüketimin ve aslında tükenişin verdiği azimle nasıl gemi azıya almış arsız doğa ve tarih yok edişlerine sıvandığını yaşayarak ve ölerek ve öldürerek görüyoruz.

Gölden inip birkaç gün Kars civarında, sonsuz ve şahane beyazlığın içinde dolaştık. En azından 20 köy görmüşüzdür, bazılarının çok yakınından doğalgaz boru hattı geçen. Gördüğümüz köylerin tamamı tezekle ısınıyordu. Dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri  Türkiye’de!

Kars’ın havası, berbat kömür yakıldığı için, berbat. Yanıbaşındaki doğalgazdan faydalanamıyor şehir de. İstanbul’da bile birçok apartman, doğalgaz pahalı geldiği için, kömüre döndü ve solunamayacak hava hakim olmadı mı? Ama inşaat sektörü doludizgin…

14 yıllık Erdoğan iktidarının her alanda bir bilançosunu çıkarmak çok iyi olurdu. Varmak üzere olduğumuz, galiba vardığımız yer tam bir tükeniş noktası gibi görünüyor.

Geçen gün Mahfi Eğilmez blogunda 14 yıllık dönemin ekonomik bilançosunu çıkarmıştı. Sonuca şöyle özetlemiş Eğilmez: “Türkiye, Menderes ve Özal dönemlerinden sonra bu 14 yıllık dönemde de yine borçlanarak ve mevcut varlıkları satıp paraya çevirerek ivme yakalama politikasını denedi. Ne var ki tıpkı öncekilerde olduğu gibi bu kez de bu ivmeye süreklilik kazandıracak olan yapısal reformlara girişemedi. Bugün artık bu politikanın bir kez daha sonuna gelmek üzere olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.”

Erdoğan ekibi, tükenişi aşmak için tükenişin son ve en büyük adımını şapkadan Varlık Fonu diye bir peşkeş çıkararak attı geçen ay. Tükenişe delalet. Neden böyle olduğunu Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi hocası Prof. Dr. Yalçın Karatepe anlatmıştı.

TOKİ’ydi, havaalanıydı, üçüncü köprüydü, ‘Yeşil Yol’du, kentsel dönüşümdü derken bütün ülkeyi inşaata çevirdiler. Kürt şehirlerini yerle bir edip sonra kentsel dönüşüme uğratmak da tüketiş ve tükeniş planıyla gayet uyumlu.

Eğilmez’in ekonomi için işaret ettiği ‘son’, aslında tükeniş, her alan için geçerli.

‘Hiçbir şey yoktan var olmaz’ ilkesi, Erdoğan’dan şimdilik bir itiraz gelmediği için kullanabiliriz, işledi tabii. Bu kadar inşaatın taşı-kumu-çakılı nereden geldi sanıyorsunuz? Geçenlerde Magma dergisinden bir arkadaşımın söylediğine göre Türkiye’de 80 bin taş ocağı varmış. Kuvvetle muhtemel ki, Türkiye coğrafyasını en iyi bilen kişi Bünyad Dinç (yukarıdaki fotoğrafları da çeken arkadaşımız; son kitabı: Bilinmeyen Anadolu), bir ara Facebook sayfasında, yurt sathına yayılmış bu taş ocaklarının Google Earth görüntülerini yayınlıyordu. Bezdi tabii; tahribatların, katliamların hangi birini takip etsin!

Taş ocakları bir örnek sadece, tahribat onlarla sınırlı değil. Anlayacağınız, tabiatı ‘devlet dersinde öldürdüler’, muazzam bir tükeniş yarattılar doğada…

Zaten pek matah olmayan bütün kurumlar tükendi, tükenişte: yargı, belediyeler, idari mekanizma, akademi, bilim… Akademisyenleri at, içeri tık; şarlatanları bilim insanı diye baştacı et (Bir ay kadar önce CNN Türk’te gördüm, bir tarih profesörü, evrim teorisini çürüten müthiş tezini ısrarla tekrarlıyordu: “65 milyon yıl önce yapılmış deney var mı, gösterin. Yoo, yeni yapılmış deneyler olmaz, 65 milyon yıl önce yapılmış olacak. Yok. Öyleyse…” Bu adamın, bu zeka, ahlak ve bilgi düzeyinin tarih profesörü olabildiği ve kalabildiği bir ülkede başka tükeniş örneği aramak ahmaklık).

Siyasilerin düzeyi de bu olduğu için mesela TUBİTAK’ı,liselerarası bilim yarışmasında dünya birincisi olan projeyi daha başta çöpe atacak kadar ilkokul müsameresi derekesine indirdiler…

Erdoğan ve hempaları siyasi olarak da tükenmiş görünüyor. Avrupa Birliği ile entegrasyona, AB’nin ilkelerini sahiplenme adımıyla başladılar, sonra da o ilkelerin düşmanı olarak dünyaya meydan okumaya giriştiler.

Sahte bir ‘barış/çözüm süreci’ ortaya sürdüler. Bu oyalama oyunu ilanihaye oynanamazdı; oyalanma siyaset meydanında dönüyordu ve bu zemin Erdoğan’ın kabul edemeyeceği bir şey üretti: olduğu kadarıyla çatışmasızlık ve siyaset on puan oy kaybettirdi 7 Haziran 2015 seçimlerinde. Demokrasilerde çare tükenmezdi, kutsal olan tek şey sandıktı, o sandığa girmek ve çıkmak için başvurulan her fenalık mübahtı. Savaş çok kullanışlı bir araçtı ve çıkardılar. Dolayısıyla o araç da tükenmiş oldu; daimi savaş haline girilmişti çünkü.

Bu arada Suriye politikası da tükenmişti Erdoğan/AKP’nin. Selefi örgütlerin eğitilmesi, gözetilmesi, beslenmesi, desteklenmesi … Bir araştırmacının hesaplamasına göre Türkiye’de en az 10 bin IŞİD sempatizanı/savaşma gönüllüsü… Ve IŞİD’in saldırıları, bombaları.

Tükenişin tek işareti bu değildi ama, uçağını düşürdükten sonra babalandıkları Rusya’ya halat atmak zorunda kaldılar. Ve daha radikal ve feci bir adım atarak Suriye’ye daldılar. Bu politika da tükenecek, ama sayıları şimdilik yetmişi bulan çocukları ‘tüketecekler’ önce.

Sonra bir de şapkadan “Allah’ın lütfu” bir darbe girişimi çıktı. Böylece dünyanın en anti-demokratik ülkelerinden Türkiye aniden demokrasi kalesi oluverdi. Ardından aynı şapkadan kanun hükmünde kararnameler, olağanüstü hal çıkarmak cıvımış tereyağından kıl çekmekten kolaydı ve bunlar demokrasiyi pekiştirdi.

Şimdi başkanlık sistemi için referanduma gidiyoruz ve şapkadan çıkan bunca şey de tükendi, yetersiz görülüyor. Gün doğmadan Erdoğan ve AKP tebahhur edecek demek istemiyorum tabii ama tükeniş apaçık. En uç aletleri, yöntemleri kullandılar ve yetmediği ortada. Dolayısıyla hiçbir sihirbazın çıkaramayacağı, Allah’ında çıkarmak istemeyeceği şeyi çıkardı şapkadan Erdoğan: Şeytan!

Erdoğan ve havarileri, referandumda hayır oyu verecek herkesi şeytanlaştırdı. Bu, tükenmişliğin göstergesi değil de ne? Ama milletin önüne koydukları cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denen ucube de şeytani bir şey ve tükenmişliğin göstergesi. Dolayısıyla şeytan yaratmaları normal.

Fakat Erdoğan iktidarı, çok önemli bir şeyi daha tüketti: bu memlekette zaten pek kıt olan adalet duygusunu. Ahmet Şık, Kadri Gürsel gibi gazeteciler hafsalanın almayacağı bir gaddarlık olarak hapse atıldı; 150’den fazla gazeteci içerde.Ve ‘meslekdaşları’, adı gazete ve televizyon kanalı olan yerlerde çalışanlar bunu normal sayıyor, oh diyor, içlerine sindiriyor. Zırnık kadar adalet duygusu taşısalardı amip kadar ses çıkarırlardı gayriihtiyari. Tabii, gazeteci olmayan kesim de. Akademisyenlerin başlarına ördükleri çoraplar için de aynı şey geçerli.

Şu doğa tahribatlarına ne dersiniz? Hukuk savaşını (bu memlekette hukuka başvurmak bile savaş olarak nitelenecek karakterde her durumda), evet hukuk savaşını kazanıyorlar, ama şirketle şirket ve şirret olmuş devlet kendi şakirdi hakimleri göreve getirerek ve satılık oldukları kendi camialarında dilden dile dolaşan bilirkişileri atayarak aksi bir karar çıkartıyor; yerel halkı yok sayıyor (millet olma yeterliğine ulaşamadıkları için), hukuku iğfal ediyor. Ve buna ses çıkaran olmuyor o yüzde 50 içinde! Geri kalan yüzde 50’nin de pek azı umursuyor. Çünkü demokrasi pekişiyor. Türkiye güçleniyor. Bu itirazlar, güçlenme sancıları canım.

Örnekleri her alanda çoğaltabiliriz…

HDP’nin 13 milletvekili tutuklu! Belediye başkanları hapsedilmiş, onlarcasına kayyum atanmış. Referanduma gidiyoruz.

Hayır kampanyası yapanlara saldırılıyor, kampanyalar kısıtlanıyor. Üstelik medyanın yüzde 90’ı Erdoğan’ın elindeki uzaktan kumandayla yönetiliyorken, ne uzaktan kumandası, onun ruhuyla yönetiliyorken. Evet’ten başka bir şey görmenin, duymanın zor olduğu bir ortamda.

Adaletsizliğin daha açık olduğu bir durum zor bulunur, bu kadar büyük adaletsizliğin.

Ucube ‘cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi’ne hayır deyince şimdiki fiili ucube ‘sistem’le yine böyle berbat yaşayacağız, ama ‘Hayır’ demek ucubenin herkesi sindirmesine rıza göstermemek demek bir bakıma.

Erdoğan, öncelikle o yüzde 50’nin adalet duygusunu giderdi, tüketti zaten, gerisi kolayca geldi (Tabii, tektip olmayan öbür yüzde 50’nin de güncel birçok meselede kendi adalet duygularını Erdoğan karşıtlığının ötesinde sorgulama borcu var). Bu ucubeye ‘Evet’ demek, adalet duygusunun tamamen tükenişi demek, bu tükenişi tescillemek demek. ‘Hayır’, adalet duygusunu yaşatmak, canlı tutmak için lazım en çok.

 

Görsel | Posted on by | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İbrahim Kalın nerdesin?

10.02.2017 (http://www.diken.com.tr/ibrahim-kalin-nerdesin/)

Bir ülkede demokrasi olmayınca insan hiç tanımadığı, normal şartlarda da hiç işi olmayacak insanlara mektup yazıyor, benim anladığım. Bir de şurası var: Bir ülkede demokrasi olmayınca, bizdeki gibi toplum yarılınca, hür fikir, hür vicdan, hür irfan (kemalizmle ilişkimi burada kesiyorum) imkan dağıtanların gözünde diken, o göze girmeye çalışanların gözünde ayakbağı ve derhal kurtulunması gereken yük olunca yazdığınız mektuplara cevap alamıyorsunuz.

Yazılarımı sert buluyor arkadaşlarım, ahbaplarım; bu mektuplarım öyle sert falan da değil hiç üstelik, üfleye üfleye yazılmış şeyler. En son geçenlerde Yeni Şafak’tan İsmail Kılıçarslan’a yazmıştım: “Çok bunaldık be İsmail.” Birkaç yıl önce de yine bir cevap, bir karşılık, bir işaret bekleyerek bir mektup yazmıştım. Belki görmezler diye de isimlerini başlığa çıkarmıştım: “Koru, Ocaktan, Kekeç ve Karaalioğlu size sesleniyorum, beni duyuyor musunuz?” Ona da cevap alamamıştım. Üçüyle tanışıyordum.

Bu saçma mektuplardan bana da gına geldi, fakat şimdi de şu Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın var ya, ona bir mektup yazmak istiyorum. Bir mektup yazıp zırnık kadar bir sorunu çözemeyeceğimi elbette biliyorum. Öyle bir ümit taşımıyorum. Daha da çaresiz benim durumum: Alçak sesle de olsa, fısıldayarak da olsa, zifiri karanlıkta tek bir ateşböceği çakarı da olsa insani, vicdani, akli bir işaret görmek istiyorum, o kadar. Artık daha gerisi olmayan, insan olanı çok acıtan bir yerden bahsediyorum çünkü. Murat Sevinç’i ‘ihraç’ etmek ne demek, İbrahim Kaboğlu’nu.. 139 akademisyeni? Tabii bu son hunharlık tüy dikti sadece, bu iktidar tüyü dikmeden önce, zaten pek matah olmayan akademiyi üstüne tüyün dikilmesi gereken hale getirmişti.

Kendisi de bir akademisyen olan HDP’li Mithat Sancar’ın Meclis’te yaptığı şahane konuşma da aynı benim mektuplar gibiydi. Benim yazıların şahane olduğunu söylemek istemiyorum; daha gerisi olmayan o son noktayı gösteriyor, oradan sesleniyordu. Her şey bitmiş olsa bile bir ateşböceği çakarı kadarcık vicdan, adalet duygusu, insaf, akıl ve evet, ruh arıyordu, bunları çağırıyordu. Nafile.

Mithat Hoca da isim isim saydı. Akademisyen olarak 28 Şubat hunharlığına maruz kalan bugünün milletvekillerini, ve onlara destek olanların bazılarının bugün akademiden atıldığını. Mesela “Ahmet Gündoğdu nerdesin?” diye seslendi… Çıt çıkmadı, çıkmıyor. Neden?

Üniversiteye, bilime, iyi yetişmiş bunca insana, bu kadar emeğe kıymet veren hiç mi kimse yok AKP cenahında? Yok görünüyor. Bir ses duymuyoruz çünkü. Ve kıymet vermeyenler sadece AKP’liler de değil tabii. Mülkiye’nin dekan vekili Kadri Gürdal da mesela değer bilmeyenlerden. Onun düştüğü durumu da Kerem Altıparmak Periscope’la yayınlamıştı.

Bu insanlar bu kıymete göre davranırsa koltuklarından olurlar, bunu biliyorlar. Dolayısıyla kıymet ve ilke, koltuğun altında kalmış veya mabadla koltuk arasındaki minder derekesine indirgenmiş. O koltuklarda başka türlü oturulamadığını biliyoruz aslında.

Daha mı ilkeli, daha mı ilkesiz, daha mı değerbilir bilmem ama ben İbrahim Kalın’a mektup yazmak istiyorum. Cumhurbaşkanını etkilesin diye değil; ümidim ve beklentim yok. Kalın da doktorasını yapmış, bilimle uğraşmış biri. Geçenlerde bir kitabı çıktı: ‘Ben, Öteki ve Ötesi – İslam-Batı İlişkileri Tarihine Giriş’ (İnsan Yayınları). Kitabı okumadım. Lacivert dergisinin kasım sayısında kendisiyle yapılmış söyleşiye okudum. Orada söylediklerinin tam tersi şeyler yaptıkları için ona birkaç şey demek istiyorum.

İbrahim Hoca, biraz kayırmacı bulsam da bazılarına benim de katılabileceğim bir Batı eleştirisi ve oryantalizm eleştirisi getiriyorsun. Ama Batı’yı tamamen karalamanın ve bunu yaparken ‘bizim’ hatalarımızı görmezden gelmenin yanlışlığına da işaret ediyorsun. Çok güzel. Şu anda bizim hatalarımızdan biri çok fena şekilde yapılıyor ve daha fena şekilde de görmezden geliniyor İbrahim Hoca! Ve bunu sen de yapıyorsun İbrahim Hoca; meslektaşlarını ya içeri atıyorlar ya üniversiteden.

Diyorsun ki: “Bugün İslam dünyası zor bir dönemden geçiyor. (…) Bunun en üzücü neticelerinden biri, İslam dünyasının dünyaya söyleyecek bir sözünün olması ama bütün bu sorunlardan dolayı bu sözü söyleyememesi. Sanatta, edebiyatta, düşüncede, teolojide, şehircilikte veya insan ilişkilerinde…”

Söylenecek söz var mı yok mu, ne kadar var gibi bir tartışmaya girmek manasız şimdi, fakat şu konuda herhalde herkes, sen de, mutabıksındır: Söylenecek bu söz tek bir söz değildir, tek bir ses değildir, olamaz. Bırakın sayısız farklı özellikler/zenginlikler barındıran koca İslam alemini, yine birçok zenginlikle yüklü Türkiye’nin sesi ve sözü bile tek değil. Sezai Karakoç ve İsmet Özel de bu ülkenin, bu kültürün çok güçlü sesleri, Ece Ayhan ve Gülten Akın da, Aziz Nesin de. Senin de bu dediğime itiraz edeceğini sanmam. Örnekleri zenginleştirmenin bir manası yok şimdi.

Peki bu ses neyse, nasıl oluşacak, kendini nasıl duyuracak?

Söyleşide, “Bir kere Aydınlanmanın ve Batı modernitesinin çoğulcu olduğu efsanesini önce bir sorgulamamız lazım”diyorsun. Hay hay, sorgulayalım, yerin dibine de batıralım; ve zaten senin de dediğin gibi birçok Batılı da enine boyuna sorgulamış, sorguluyor. Peki, şu anda Türkiye’de akademiye yapılan muameleyi, ifade özgürlüğünün boynunun vurulmasını, gazetecilerin içeri atılmasını hiç mi sorgulamayalım İbrahim Hoca? Sen neden sorgulamıyorsun?

Türkiye’nin bir sesi/sözü varsa, onun içinde işte haftalardır, aylardır yargısız infaz olarak hapiste tuttuğunuz yazarlar, çizerler, gazeteciler de var. Haksız, hukuksuz, haramice üniversitelerden attığınız bilimciler, akademisyenler de var. Sosyal medyada eleştirisini dile getirenler de…

Meydanlarda hançere paralayan siyasilerden daha çok onlar var ve onlar olacak bu ülkenin sesinde/sözünde. Bütün ülkeler için böyledir durum. Shakespeare’le övünmeyen bir İngiliz yoktur herhalde, Churchill veya VII. Henry ile övünmenin ahmaklık olduğu ortada.

Senin bahsettiğin o ses/söz ancak bu çeşitli, zengin seslerin uçuştuğu bir ortamda oluşabilir. Cumhuriyet tarihi, ve bunca yıl sonra şimdi AKP iktidarı daha da acıtıcı biçimde tek bir ses çıkarma azminin gövde gösterisi olarak geçti, geçiyor. Her şeye rağmen başkaldıranlar, aykırı söz söyleyenler oldu ve ses dediğimiz de odur zaten.

Söyleşide tam da bugün konuştuğumuz akademi meselesine gelmişsin: “Batılı bir akademisyen düşünün: Çok daha elverişli şartlarda oturuyor, araştırıyor, çalışıyor. Belli bir akademik entelijansiya var orada. Rağbet görüyor ve küresel tedavüle sokuluyor. Halbuki İslam dünyasına baktığınız zaman aydınlar, ulema, kanaat önderleri, dini liderler, bu kadar yaşanan somut sert  siyasi meselelerin içerisinde kendilerine bir alan bularak topluma ve gençlere yön veremiyorlar.”

Şu siyasi meseleler olmasın da akademiye bir rahat verelim, diye düşünmek ahmaklık ve saçma ve ahlaksızlık olduğuna göre ne yapmalıyız sence acaba? Batılı akademisyene de bunlar altın tepside sunulmadı, uzun bir mücadelenin ürünü o elverişli şartlar. John Milton, ifade özgürlüğünü savunan, sansüre karşı çıkan en güçlü metinlerden biri kabul edilen nutkunu (Areopagitica) 1644’te yazmıştı… Britanya’da ifade özgürlüğü, akademik özgürlük bugün 1644’te değil, ama biz hala bizim 1600’lerimizdeyiz. Bunu da bir sorgulasak İbrahim.

Milton’dan bir yıl sonra 1609’da doğan ama ondan 17 yıl önce 1657’de ölen caanım Katip Çelebi, kendi döneminde bu sorgulamayı yapan nadide bir alimdi. Bilgi/bilim üretmede sorunlar yaşadıklarını söylüyor, Batı’da atılımlar yapıldığını biliyor, onları aktarmaya çalışıyordu. Atılan akademisyenler haberleri içinde gördüm ki bir de Katip Çelebi Üniversitesi varmış. Katip Çelebi’nin adını bu üniversitelere vermek büyük haksızlık.

Tabii, sözünü ettiğin o elverişli şartlar sadece maddi imkanlardan ibaret değil. Ayrıca, hepimiz için tehlikeli işler için harcanan örtülü ödenekteki şişmeye bakılırsa, istenirse akademi ve eğitim için de gayet güzel imkanlar yaratılabilir. Bilim açık düşünceyle, ifade özgürlüğüyle, eleştirel akılla yapılır. Batı akademisinin performansını haklı olarak övüyorsun ama göbeğinde bulunduğun siyasi ekip (yani Recep ve Tayyip ve Erdoğan’dan oluşan ekip ve geri kalanlar – biraz takıldığım için bağışla) zaten güdük olan akademik özerkliği iyice budayarak ve değerli akademisyenleri, sırf aykırı ses çıkarıyorlar diye atarak mı atılım yapacak?

Akademisyenler uzayda yaşamadıklarına, bu memleketin ve dünyanın sorunlarıyla yoğrulduklarına, o sorunları yorumladıklarına göre, o sorunlardan onlar da muzdarip olduğuna göre pek tabii fikirlerini de söyleyecekler. İşte böylece oluşacak ‘İslam aleminin sesi’, eğer oluşacaksa. Ama barış bildirisi imzalayanları ipe sapa gelmez bahanelerle, suçlamalarla bertaraf ederseniz, akademide sadece memurlarınızı bırakırsanız, onları abad ederseniz o ‘akademik entelijansiya’ rağbet görmez ve küresel tedavüle de zinhar sokulamaz. Ama zaten siz itibar etmiyorsunuz ki akademik entelijensiyaya. Başlarına olmadık belalar örüyorsunuz.

Şu yarattığınız şartlarda bilim yapılabileceğine inanıyor musun gerçekten İbrahim Hoca? O imrendiğin, hülyaladığın ‘akademik entelijansiya’nın böyle oluşabileceğini mi düşünüyorsun ve bunlardan güzel, anlamlı, alemin dinlemek isteyeceği, dahası dinlemeye mecbur hissedeceği bir ses/söz çıkabileceğini mi sanıyorsun?

Not: Bu yazıyı gece yazdım, tam Diken’e gönderecekken şu kulis bilgisini gördüm: “Akademisyen ihraçlarına AKP’li vekiller de tepkili, liste YÖK’e gönderilecek.” Büyük tepki ve Mithat Sancar’ın çağrısı işe yarayacak mı, ne! Fakat meselemiz sadece şu son ihraç dalgası değil, akademik özgürlük davası. Ve tabii, ‘listeyi yenilemek’ ne demek? Tanıdıklarınızı ayıklayıp tanımadıklarınıza cehenneme kadar yolunuz var demekle sorunu çözmüş olacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu notu yazmıştım ki, gün içinde hükümet bildiğimiz yüzünü gösterdi: Ankara’da ‘ihraç’ edilen meslektaşlarına sahip çıkmak için toplanan akademisyenlere polis saldırdı. Ha, ne dersin İbrahim Hoca, göstereceğiniz itibar bu mu ‘akademik intelijansiya’ya?

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın