Lağımın içinde ağız şapırdatanlar

4.10.2016 (http://www.diken.com.tr/lagimin-icinde-agiz-sapirdatanlar/)

“Özgürlüğünüzü bizimkini desteklemek için kullanın lütfen.” Nobel Barış Ödülü sahibi Burmalı muhalif Aung San Suu Kyi, 1997’de, Batı’daki dostlarından bunu istemişti.

Aramızdaki ilişki için ‘dostluk’ pek de münasip bir terim değil, biliyorum, ama yine de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve AKP çizgisindeki gazete ve televizyonlarda yazıp çizen, üniversitelerde ders veren, ‘bilim yapan’ ‘meslekdaş’lara sesleniyorum: Özgürlüğünüzü bizim özgürlüğümüzü desteklemek için kullanın lütfen.

Kullandığınızda başınıza bela geleceğini düşünüyorsanız eğer, siz de zaten özgür değilsiniz demektir ve bize omuz vermeniz gerekir. İçinizden bazılarının tam da böyle düşündüğünden emin gibiyim, ama yüksek sesle değil tabii: ‘Özgürlüğümü kullanırsam başım belaya girer.’ En azından iyi bir gelirden olurlar, iktidar çevrelerinde itibarları sıfırlanır, geçim derdine düşerler… Kafalarının içindeki düşünme sesleri bile sonuna kadar kısıktır. Bu ses hiçbir uyarıcı etkisi kalmamış, kanıksanarak duyulmaz olmuş bir uğultudan başka bir şey değildir zaten şimdi.

Paradoksal bir şey söylediğimin farkındayım; kimsenin aykırı bir ses çıkarmasının istenmediği bir ortamda, aykırı ses çıkaranları destekleyen ses de aykırı sayılır ve bizim konumumuza düşer ve şimdi benim yazdığım yazıyı o da yazmak zorunda kalır. Ama zaten sorunumuz da bu paradoks işte. Bu paradoksu, ancak bu paradoksa düşerek aşabilir(sin)iz. Çünkü asıl paradoks, hangi bahaneye sığınırsanız sığının, ifade özgürlüğünü savunmamanızdır.

Özgürlüklerinin ‘gücü’nü talep ettiğim ‘meslekdaş’larımız, teorik olarak, gayet iyi biliyorlar ki, ifade özgürlüğü, sizin gibi düşünmeyenlerin ifade özgürlüğüdür. Sizin gibi düşünenlerin fikirlerini ifade etmeleri için kalkana, savunmaya ihtiyacı yoktur; zaten hepiniz gerine gerine, kimi zaman tehditkar biçimde ifade edebiliyorsunuz fikirlerinizi.

Dolayısıyla, ifade özgürlüğünü savunmanız gereken durum tam da karşı olduğunuz şeyleri, hatta zararlı bulduğunuz fikirleri söyleyen insanların varlığıdır. Ne demişti Aşık Veysel, “Koyun kurt ile gezerdi, fikir başka başk olmasa.” İfade özgürlüğü ihtiyacı, fikirler başka başka olduğu için var. Ve başka başka fikirler olmadan, ifade özgürlüğü olmadan ne bilim yapılabilir, ne gazetecilik.

Ah tabii, bazılarınızın kafadaki düşünme ve vicdan sesini bastırarak ayyuka çıkan seslerini duyar gibiyim: ‘Onlar akademisyen/bilimci değil, onlar gazeteci değil, onlar terör örgütü üyesi, yancısı, yardakçısı…’ Böyle akıl yürütebilirsiniz ama aklımızı yürütemezsiniz. Bu akıl yürütmenin aslında akıl uçurma veya akıl tutulması olduğunu bir ortaokul öğrencisi de kolayca idrak edebilir.

Bir kere, yazı/söz/fikir ile silahı aynı kefeye koyamazsınız; temel prensip. Koyarsanız, meydanın silaha kalmasını garantilersiniz. İkincisi, hiçbir fikir yasaklayarak, o fikri dile getirenleri içeri tıkarak altedilemez, çürütülemez. Üçüncüsü, her iktidar için ‘terör örgütü üyesi gazeteci/fikirci/bilimci’ yaratmak gayet kolaydır. Düşünün ki, AKP iktidarı, şimdi terör örgütü diye peşine düştüğü Fetullah Cemaati’ni eleştiren, ipliğini pazara çıkarmaya çabalayan gazetecileri içeri tıkmıştı, siz de bunu savunmuştunuz “Gazetecilikten alınmadılar” diye. Bizzat tecrübe ettiğiniz üzre gayet oynak bir zemindir bu. Sadece ifade özgürlüğünü tanımak ve savunmakla şimdi ‘Fetö’ dediğiniz canavardan kurtulmanız, onun ağına düşmemeniz, onun tarafından kandırılmamanız mümkündü. ‘Reis’iniz kandı, özgürlüğünüzü başka türlü düşünenlerin özgürlüğünü desteklemek için kullanma derdiniz olmadığı için siz de kandınız ve şimdi şeytanlaştırdığınız bir yapıyı sorgusuz sualsiz desteklediniz.

Şeytani olan şey, ifade özgürlüğünü budamak, bastırmak, ezmektir.

Ve siz, eğer özgürlüğünüzü bizimkini desteklemek için kullanmıyorsanız, özgür değilsiniz demektir ve değilsiniz. Özgür olabilmek için bizim özgürlüğümüzü, ifade özgürlüğünü savunmak zorundasınız.

Bunu yapmayacaksınız. Cumhurbaşkanı Recep Efendi’nin ve onun sünepe kuklaları olan bakanların, AKP’nin hergün saçtığı zehre ve yanlış bilgilere uygun yalanlar üreten bir medyada ve akamedyada bunu yapacak kimse kaldı mı artık? Özgürlüğünün peşinde kimse?

Televizyonlar, radyolar, internet siteleri kapatılıyor. Yazarlar, şairler, gazeteciler hapse atılıyor. Barış isteyen akademisyenler hapse atılıyor, kovuşturmaya uğruyor. Recep Efendi ve hükümet, başarısız darbe girişimini fırsat bilip, ifade özgürlüğüne şimdiye kadar yaptığı yaptığı katmerleyerek öğretmenleri, üniversite hocalarını açığa alıyor…

Ve siz, ‘meslekdaş’lar, itiraz sesi çıkarmak bir yana, giderek büyüyen bir lağım çukurunun içinde ağız şapırdatıyorsunuz.

Geçenlerde sosyoloji profesörü arkadaşım Meyda Yeğenoğlu’yla sohbet ediyorduk. Bir süredir kafamda döndürüp durduğum bir gözlemimi söyledim: Entelektüel-iktidar ilişkileri sorununu şimdilik bir tarafa bırakıyorum. On beş yıldır iktidarda olan bir parti. Toplumdan büyük teveccüh gören bir parti. Kendini büyük bir medeniyete dayandıran, onun ahvadı olduğunu söyleyen bir parti. Dünyaya meydan okuduğuna inanan (destekçilerinin de inandığı) bir parti… Ve bu hareketin entelektüelleri kimler?

Mustafa Karaalioğlu veya İbrahim Karagül veya Ahmet Kekeç mi? Onların temsil ettiği, dünyanın en kalitesiz gazeteciliğiyle mi dünyaya meydan okunacak? Yasin Aktay gibi tam boy lider heykeli yalayıcı profesörler mi? Mustafa Armağan, Kadir Mısırlıoğlu, Yavuz Bahadıroğlu gibi tarihçiler mi?

Televizyonlarda iktidarın her tür faulünü fetişleştirdikleri fallus gibi göstermeye çalışan akademisyenler ve gazeteciler mi bu ‘Yeni Türkiye’nin entelektüelleri? Bu kalitesizlik cehenneminde herhangi bir gerçek entelektüel barınabilir mi? Dostoyevski’si kim, Raymond Aron’u kim, Ezra Pound’u kim AKP Türkiye’sinin? Denebilir ki, henüz erken, yeni AKP kuşakları ve aydınları yetişmedi. Evet de bu sürede gösterdikleri performans ileride durumun daha da kötü olacağını gösteriyor. Dindar nesil yetiştirme iddiası, çocukların beyinlerini fikirlerin nakşedileceği bir tabla gibi görme zihniyeti… Sadece Tubitak’ı getirdikleri hal pespayeliği sergilemeye ve geleceği göstermeye yeter.

İşte böyle birkaç örnekten bahsedip bunlarla bir gelecek kurulabilir mi, bir değer üretilebilir mi, kalıcı olunabilir mi diye sormuştum Meyda’ya. (Belki de ancak bu kalitesizlikle ve toplumu da eğitimle ve bu medyayla iyice kalitesizleştirerek devam edebilirler.)

Meyda taze bir kalitesizlik örneği verdi. Darbe girişiminden sonra, AKP’ye yakın ‘düşünce kuruluşu’(!) SETA’nın yayınladığı bir kitaptan bahsetti: The Triumph of Turkish Democracy: The July 15 Coup Attempt And Its Aftermath (Türk Demokrasisinin Zaferi: 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Sonuçları http://setav.org/en/the-triumph-of-turkish-democracy-the-july-15-coup-attempt-and-its-aftermath/book/42880#.V8BrcoUxnuw.facebook). Kitabı ikisi de SETA genel koordinatörü olan Prof. Fahrettin Altun ve Prof. Burhanettin Duran yazmış. Bu kitapla ilgili Facebook’ta geçen kısa bir tartışmada, Türkiye’yi yakından tanıyan Hollandalı profesör Martin van Bruinnessen şunları söylemiş:

“Burhanettin Duran’ı ve bazı başka katkıcıları ciddi akademikler olarak biliyordum, fakat bu kitabın birçok bölümünü okuyan biri olarak söylemek zorundayım ki, ciddi bilimciler olarak kendilerini itibarsızlaştırdılar (diskalifiye ettiler). Bu, başlangıç varsayımlarını sorgulayabilecek herhangi bir fikre nüfuz edemeyecek dar bir zihniyetin ürünü. Ne yazık ki, yazdıkları herşeye gerçekten inanıyorlar ve kendilerini her tür şüpheye kapamışlar. Savlarının, sadece kendi görüşlerini zaten peşinen paylaşanları ikna edebileceğini idrak etmiş görünmüyorlar.”

Meyda çok temel bir ilkeyi hatırlattı sonra: “Akademisyenler politikayla böylesine haşır neşir olurlarsa alimliklerini, eleştirel analize bağlılıklarını feda ederler işte.”

Sonra da kendi kafasında döndürüp durduğu bir gözlemini, fikrini aktardı: “Kemalizmi kıyasıya eleştiriyoruz, eleştirelim, eleştirmeliyiz. Ama kemalizm kendi içinden, bizzat ona eleştirel olabilecek insanları da üretme kabiliyetine sahip olmuş. Şimdi kemalizm içinden çıkmış mesela gazeteci Çetin Altan’la AKP’nin çıkardığı gazetecileri kıyasla; eleştirel tavır bakımından! AKP’nin aydınları, kemalizmin yetiştirdiği aydınların eline su bile dökemeyecek haldeler. Yıllardır kemalizmin hayaletiyle kavga et, ama bu hayaleti aşmak şöyle dursun, onun yanına bile yaklaşama, hatta daha da gerisine düş ve yüz yıl sonra oraya düş!”

Bir tür kemalizm eleştirisiyle bazı liberal ve solcu entelektüellerin desteğini almayı becerdi AKP ve sonra en banalinden kemalizm ve sistem ve emperyalizm eleştirileri, en berbatından Batı aleyhtarlığı pespaye gazetecilerin ve akademisyenlerin kahve köşesi düzeyiyle sökun etti. Takiyye işe yaradı yani. Fakat sonra açık seçik görüldü ki, Recep Efendi ve onun hık deyicisi akademisyen ve gazeteci bozuntuları, bazan “ayyaş” diyerek, bazan “birileri” diye anarak, şu son Lozan örneğinde olduğu gibi, Kemal ve İsmet’le cahilce ve kompleksle cebelleşmeye girişseler de kemalizmin kalitesiz ama daha çok imkana sahip bir taklidini hortlattılar. Onunla hüküm sürüyorlar.

İşin doğrusu, Türkiye’de bütün tek-parti iktidarları aslında tek-parti rejimidir. Kimilerinin o çok övdüğü Demokrat Parti dönemi de öyleydi. Dolayısıyla, tek-partili veya çok-partili bir sistem olması önemsizdir. Sadece bu, demokrasi düzeyimizi gösterir. AKP iktidarı da böyledir, daha çok böyledir. Arsız ve vahşi kadrolaşmasıyla tek-parti rejimidir, kendi zenginleri yaratmasıyla öyledir, samanyolunu kateden yolsuzluklarıyla ve onu örtme biçimleriyle öyledir, kendi medyasını yaratmakla öyledir, aşağılık yalaka ve yalancı ve gayet kullanışlı ve gazetecilerini yaratmakla ve onları zengin etmekle öyledir, aşağılık yalaka ve yalancı ve sahte bilimci akademisyenleriyle öyledir, aşağılık-yalaka-yalancı-sahte olmayan kim varsa hepsinin defterini dürmeleriyle öyledir, valilerin ve tüm kamu görevlilerinin parti elemanı haline gelmesiyle öyledir, sansürcülükleriyle öyledir, polis-asker baskısıyla öyledir…

İşte ey gazeteci ve akademik ‘meslekdaş’lar, Recep Efendi’yle elele verip gadrederek ve zulmederek iyi yetişmiş birçok insanı daha sivil bir varoluşa teşvik ettiniz elbirliğiyle. Bütün gazeteleri, televizyonları, sosyal medya ağlarını kapatsanız bile susturamayacağınız, zayıflatamayacağınız, tam tersine güçlendirdiğiniz bir kitle yarattınız ve onu büyütüyorsunuz mütemadiyen. Şerrinizden işte böyle hayır çıkacak: yeni oluşumlar, yeni kurumlar, yeni anlayışlar doğuyor, doğacak.

Demek istediğim, biz sizin yardımınıza muhtaç değiliz, siz bize muhtaçsınız. Aksi takdirde kendi boncuğunuzda boğulacaksınız. İktidar yalakalığıyla entelektüel olunmaz, münevver de olunmaz. Koçi Bey, astığım astık kestiğim kestik IV. Murad’a bile şunu demişti: “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz.”

Siz ise durduğunuz yerde zulmle (ve zulme göz yumarak) duruyorsunuz, bilesiniz.

 

 

Reklamlar
Bu yazı Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s