Hayran Çiftliği

17.07.2017

Benim ülkem Hayran Çiftliği, evet, hiçbir zaman hayran olunacak bir ülke değildi belki ama şimdiki gibi de değildi pek.

Ülkem bu adı hayran olunacak bir yer olduğu için almamıştı. Tabii, yöneticilerimiz bu yanlış anlaşılmayı çok yararlı buluyor ve isimle ilgili belirsizliğin giderilmesini istemiyordu. Hayran Çiftliği, aslında bir yönetim biçimini niteler. Yurttaşların yöneticilerine hayran oldukları bir sistemdir bu. Pek çok ülke dolaştım, cumhurbaşkanı veya başbakanın resminin insanların cep telefonlarının ekran resmi olduğu başka hiçbir ülkeye rastlamadım mesela. Sizin de rastladığınızı sanmıyorum. Bizde yaygındır. Zaten biz sizin kullandığınız ‘yurttaş’ veya ‘vatandaş’ kelimesi yerine ‘hayran’ kelimesini kullanırız.

Neyse, dünya çapında başarılı bir film yönetmenimizin akıllara durgunluk veren tanımıyla “benim güzel ve yalnız ülkem”deki durumu bir üstadımızın izinden giderek anlatayım en iyisi size.

Bizim Hayran Çiftliği’nin başkanı Önderdoğan tam bir domuz bana kalırsa; “arka ayakları üzerinde yürüyen, ön ayaklarından birinde kırbaç bulunan” bir domuz. George Orwell’in, otoriterlik eleştirisinin başyapıtlarından olan Hayvan Çiftliği‘ndeki domuzları, ama özellikle Napoleon’u kastediyorum.

Orwell, eleştirinin boğulmaya, ilkelerin yoksayılmaya ve ihtiyaca göre değiştirilmeye, gerçeklerin çarpıtılmaya, olguların değiştirilmeye başlaması ile baskı rejiminin kurulmaya başlamasının nasıl elele gittiğini sergiler Hayvan Çiftliği‘nde.

Beylik Çiftlik’te hayvanlar, çiftliğin sahibi Jones’a ve insan çalışanlarına karşı ayaklanır ve yönetimi ele geçirir. Eşitlikçi ilkelerle (bunlar Yedi Emir’dir) yeni bir düzen kurarlar. Çiftliğin adını da Hayvan Çiftliği olarak değiştirirler.

Bizim Hayran Çiftliği’nin yönetimine gelen domuzların ise tabii böyle eşitlikçi ülküleri, hedefleri yoktu, ama yine de bazı ileri adımları programlarına almışlardı: Askeri vesayet rejimi kaldırılacaktı; demokrasi gelişecekti, AB bu bakımdan önemliydi, Kopenhag siyasi kriterlerini özümseyip kendi kriterleri haline getireceklerdi; yargıyı hükümetlerin sultasından çıkarıp bağımsızlaştıracaklardı; komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı aktif bir dış politika izleyeceklerdi; hükümetlerle kirli ilişkileri olan medya ortamını yeniden ve düzgün bir şekilde düzenleyeceklerdi; İslam 70 yılın baskısından kurtulacak ve tabii başörtülü kızlarımız gadre uğramayacaktı; ama aynı zamanda gayrımüslim vatandaşlara dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bir ortam da sağlanacaktı; A. ve K. sorununu çözeceklerdi (“açılım”); Ermenilerle helalleşeceklerdi; Hayran Çiftliği’nin etnik, dini, kültürel çeşitliliği bir zenginlikti…

Sonra bir ara, zaten büyük bir güç sahibi olarak yönettikleri çiftliğe yeni bir sistem getirmek istediler, bir tür başkanlık sistemi. Kadim devlet geleneklerimize bu sistemin daha uygun olduğunu söylüyorlardı ve bir halk oylamasıyla bunu tescillediler. Ülkenin adını da değiştirdiler: Yeni Hayran Çiftliği.

Biraz kafamız karışmadı değil; yeni olan aynı zamanda kadimdi. Üşenmedim, sözlüğe baktım; kadim, düpedüz eski demekti. Yani yeni sistem eskiydi, ama galiba şöyle söylemek daha doğru, eski yeniydi. Bilemiyorum, kendi kararınızı verin işte…

Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin yedi ilkesi/emiri ezberleyemeyenler için şu slogana indirgenir: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.” Çünkü iki ayaklı insan, bütün kötülüklerin anasıdır. Özellikle koyunlar için basite indirgenmiş bu özdeyiş çok işe yarar.

Bu özdeyiş numaralarını bütün devletler kullanır. Hayran Çiftliği’nde de eskiden beri çok revaçtadır bunlar. “Ne mutlu Hayranım diyene” de bu tür bir özdeyiştir, şehit edebiyatı da, “Müslüman Müslümanın elinden salimdir” deyişi de, “milli çıkar” klişesi de… Çiftlikbaşkanı Önderdoğan da bunları ve türevlerini tepe tepe kullandı, kullanıyor; bu zehirleri damla damla topluma zerketti, ediyor. Tabii şunlar da var: “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü”, “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” (rabia, işareti de var üstelik)…

Gelgelelim, Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde, daha işin başında zeki domuzlar bir ayrıcalık elde eder: elmalar domuzlarındır; çünkü yöneticilik görevini layıkıyla yerine getirebilmeleri için iyi beslenmeleri lazımdır. O görev layıkıyla yerine getirilemezse, maazallah, Jones (eski düzen) geri gelir. Bu tehdit, bütün itirazları susturur.

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları da iktidara gelince yandaşlarına bir sürü ayrıcalık dağıttı. Yeni ve geniş bir sermaye zümresi oluşturdu. Devlet imkanlarını kullanarak medya gruplarına el koydu. Yeni Hayran Çiftliği için gerekliydi bunlar. Başka çeşitli yollarla (ihaleler, vs) para dağıttı, imkan dağıttı, fırsat dağıttı. İyi bir gazetede çay dağıtma işi verilmeyecek kimseler yazar, yönetici, kanaat önderi oldu çıktı ve onlara da paralar dağıtıldı; tabii, sağda veya solda yetişmiş kimileri de bu köşe ve tv yorumcusu koltuklarında paralandı bir güzel. Böylece şahane bir propaganda teşkilatı kurulmuş oldu. Yıllar sonra ayakkabı kutularından, yatak odalarındaki çelik kasalardan çıkacak servetler edindi kendileri de ve tabii “gemicikler”, vesaire vesaire vesaire…

Önderdoğan da kendi kitlesini “Eski Hayran Çiftliği gelir ha!” tehditiyle hizada tuttu.

Hayvan Çiftliği’nde, kısa sürede, ayaklanmanın iki domuz önderi, entelektüel diyebileceğimiz Snowball ile sıkı örgütçü Napoleon arasında çekişme başgösterir. Napoleon özellikle koyunları etkileme konusunda çok mahirdir. Tartışmaların, konuşmaların en canalıcı yerinde, koyunlar, Napoleon’un muhalifleri üstünde baskı kuracak şekilde “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” diye melemeye başlar.

Napoleon, bir yandan da özel yetiştirdiği köpeklerden kendine sadık bir ‘güvenlik gücü’ gücü kurmuştur. Bu köpekler, muhalifleri yıldırmada, yoketmede ve öbür hayvanları da böylelikle hizaya getirmede hizmet görür.

Çok geçmeden Napoleon, Snowball’u tasfiye eder, dahası onu bir hain, ajan durumuna düşürür. Koyunlar yine vargüçleriyle meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları arasında da benzer bir tasfiye süreci çok geçmeden başladı. Tasfiye edilmeyenler de tamamen pasifleştirildi. Parti içindeki koyunlar da, seçmen içindeki koyunlar da (geniş kitle bunlar zaten) “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız” şiarını bağırmaya başladı her kritik durumda.

Hayvan Çiftliği’nde iş, “Napoleon ne dese haklıdır”a varmıştı. Yeni Hayran Çiftliği’nde de “Önderdoğan ne dese haklıdır”a vardı. Önderdoğan’ın kuyruğunda, “götünün kılında”, bedeninde, sözünde, ruhunda bir oldular.

Koyunlar yine meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Önderdoğan da meydanlarda durmadan benzer şeyler meletti, meletiyor: “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek bayrak, tek devlet…”, “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda, şimdi dinlediğim bütün şarkılarda…”

Hayvanlar, Snowball tasfiye edilene kadar, her Pazar sabahı toplanıp çiftliğin işleyişiyle ilgili kararlar alırdı. Ama artık buna gerek kalmamıştır. Napoleon’un önderliğinde özel bir kurul alacaktır kararları. Tartışma kesinlikle olmayacaktır. Bu karar pek iyi karşılanmasa da hayvanlar sineye çeker; yanlış kararlar alabilecekleri söylenmiştir çünkü ve böyle bir durumda eski düzen (Jones) geri gelir maazallah. Ne de olsa Napoleon ne söylese doğrudur ve yanılmazdır.

Yine de Snowball’un kahramanlıklarını hafızalarından kazımamış olanlar ve hakkını teslim edenler çıkar. Bunların azılıları yargılanır(!) ve Napoleon’un özel yetiştirilmiş köpekleri tarafından parçalanarak idam edilir. Ama toplum içinde bu konuda ikircikli olanlar olduğu anlaşılır. Bu durumda Napoleon’un sözcüsü, emirlerini topluma duyuran domuz, gerekli uyarıyı yapar, hizaya getirme işlevini görür:

“Bu çiftlikteki bütün hayvanları uyayırırım, gözünüzü dört açın. Snowball’un ajanlarının şu anda bile ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaştıkları besbelli.”

İtiraz edenlerin ve itiraz edenlere destek olanların idam cezasına çarptırılmasını öngören bir kararname de çıkartır Napoleon.

(Önderdoğan’ın itiraz edenlere ve itiraz edenlere destek verenlere yaptıklarını, adaletsizliklerini, haksızlıkları, hukuksuzlukları, doğa ve insan katliamlarını sayıp dökerek yazıyı şişirmeyeceğim; hergün yeni en az bir örneğini görüyoruz. Dünya basınından takip ediyorsunuzdur.)

Hayran Çiftliği’nin hayranları arasından çıkmayan vicdan sesi Hayvan Çiftliği’nin hayvanları arasından çıkar, ama sadece vicdan sesidir, başkalarına duyurulamayan bir ses. Clover şöyle düşünür mesela:

“Düşüncelerini dile getirebilse, yıllar önce insan soyunu alaşağı etmek üzere yola çıktıklarında, hedeflarinin asla bu olmadığını söyleyecekti. (…) Oysa nedendir bilinmez, kimsenin düşüncesini açıklamaya cesaret edemediği, her yerde azgın, yabanıl köpeklerin hırlayarak kol gezdiği, yoldaşlarının korkunç suçları itiraf ettirildikten sonra paramparça edilişini seyretmek zorunda kaldıkları bir toplum çıkmıştı ortaya. Ama aklından, ayaklanalım ya da başkaldıralım gibisinden düşünceler geçmiyordu. Şu içinde bulundukları durumun bile Jones’un zamanındakinden çok daha iyi olduğunu ve her şeyden önce insanların çiftliğe geri dönmelerinin önlenmesi gerektiğini biliyordu. Ne olursa olsun yönetime bağlı kalacak, kendisine verilen emirleri harfi harfine yerine getirecek ve Napoleon’un önderliğini kabullenecekti.”

Yeni Hayran Çiftliği hayranları arasında böyle bir vicdan sesine sahip birileri var mı, bilmiyoruz. Duyduğumuz bir ses yok gibi.

İşte bu, Önderdoğan’ın da dilinden düşürmediği, gönlünde yatan “milli irade”dir.

Halbuki, bir ulus çerçevesindeki/çapındaki iradeyi, milletin iradesini kastediyorsak “milli irade”yle, bu, total ve homojen bir şey değildir asla. Hele özellikle cumhuriyetçilik bağlamında konuşuyorsak. Dolayısıyla, milli irade, tek bir vatandaşın iradesini de içerir, tamamlayıcı parçalarından biridir. Sokak protestoları da, seçimler gibi, milli iradenin yansıması, tezahürüdür. Ama Önderdoğan sadece kendi gösterilerini, kendi sokağını, kendi seçmenini ve “kutsal sandık”tan çıkan skoru milli irade olarak görüyor ve yutturmaya çalışıyor. Onun istediği, kastettiği milli irade sapına kadar total, sapına kadar yekparedir. Yani Önderdoğan’ın “milli irade”si düpedüz faşizandır, “Nazi kalıntısı”dır.

Hayvan Çiftliği’ne dönersek, işte Clover’ın vicdan sesinden de öğrendiğimiz üzere, başlangıçtaki ilkeleri de değişiverdi. “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesine bir kelime ekleniverdi mesela: “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

Önderdoğan’ın domuzlar partisinin iktidara gelmeden hazırladığı program da gözümüzün önünde tam tersi yerlere vardı: Demokrasinin olan kadarının bile köküne kibrit suyu ekildi; AB düşman, Kopenhag kriterleri zehir oldu; komşularla savaşa vardı iş; “açılım”, “K. sorunu yoktur”a çıktı ve K. şehirleri yerlebir edildi; yargı Önderdoğan’ın avadanlığı haline getirildi; medya Önderdoğan’ın bağırsak gürültülerini bile kutsayan ve yansıtan, yalanlarına yalan katan son derece tehlikeli bir hoparlör olup çıktı…

Bu arada bir değişim daha olur Hayvan Çiftliği’nde; “artık kimse Napoleon’dan sadece ‘Napoleon’ diye söz edemiyordu; resmi bir ağızla ‘Önderimiz Napoleon Yoldaş’ denmesi gerekiyordu”. Domuzlar ona birbirinden yüce unvanlar bulmak için yarışıyordu: “Tüm Hayvanların Babası, İnsanların Korkulu Rüyası, Koyunların Koruyucu Meleği, Yavri Ördeklerin Can Dostu.”

Ama bunlar bile Önderdoğan için yarıştırılan unvanlarla boy ölçüşemez: “Dünya Lideri, Yeni Hayran Çiftliği’nin İstiklal Mücadelesi Lideri, Allah’ın Bütün Vasıflarını Üzerinde Toplayan Lider, Ümmetin Lideri, Halife-i Ruy-i Zemin (Yeryüzünün Halifesi), Yeni Hayran Çiftliği’nin Ebedi Başkanı, Adeta İkinci Peygamber…”

Önderdoğan’ın yüceliğini unvana sığdıramayanlar da başka bir kulvarda yarıştı, yarışıyor: “Ona dokunmak bile inanın bence ibadettir”, “Önderdoğan için canımı bile bağışlamaya hazırım”, “Ona anam, babam, eşim, çocuklarım feda olsun”…

Hayvan Çiftliği’nde başlangıç ilkeleri böylece tamamen değişmiş oldu. Birinci emir “İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin” diyordu mesela. Sonunda hayvanlar, Napoleon’un ve yönetici kadrosunun iki ayak üstünde yürüdüğünü gördü. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” özdeyişi de “Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi”ye dönüşüverdi.

İnsanlarla ilişki de yasaktı, ama kısıtlı bir şekilde başlayan ilişki, beraber içki sofrasında oturup eğlenmeye vardı. Zaten emirlerden biri de “Hiçbir hayvan içki içmeyecek”ti.

Yeni Hayran Çiftliği domuzları ve Önderdoğan da “eski” rejimin olumsuz nesi varsa hepsiyle ilişki kurdu, hatta sonunda domuzların suratının insana benzemesi gibi, onlara dönüştü; hatta daha kötüsü, berbatı, tehlikelisi oldu. (Hep öyleydi, tartışması konumuz değil, başka bir hikaye anlatıyoruz.)

Hayvan Çiftliği’nde nihayet son ilke olan “Bütün hayvanlar eşittir” de değişir: “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

Bütün bu hikayeyi Önderdoğan okusun anlatmadım tabii, o bütün bunları, yani Domuz olduğunu domuz gibi biliyor. Siyaset ve medya zümresinden bazıları da domuz gibi biliyor. Hayvan Çiftliği, bütün Yeni Hayran Çiftliği ahalisine lazım (Önderdoğan’a hayran olmayıp nefret edenlerin bir kısmı da başka önder(ler)e hayran çünkü), şu anda en çok hayranlarına. Hayvan Çiftliği’ni okuyan/okuyacak Yeni Hayran Çiftliği hayranları, manzarayı böyle görmeyecektir, görmüyordur eminim. Orwell’in öbür paşyapıtı 1984’ün de yaşadığımız şu durumla hiçbir paralleliğini kurmaya yanaşmayacaklardır. Çünkü bu kitaplar bir bakıma, dışarıdan dayatılan baskıyı anlatıyor daha ziyade. Onlar bir baskı olmadığını düşünüyor Yeni Hayran Çiftliği’nde. Önderdoğan’ın hık deyip burnundan düşmüşcesine ülkede ifade özgürlüğü, demokrasi, bağımsız basın, bağımsız yargı, özerk kurumlar, adalet olduğunu düşünüyor, savunuyorlar. İçeri atılan gazeteciler ya terörist ya ajan onlar için de. Gözaltına alınan insan hakları savunucuları da ajan ve silahlı terör örgütü üyesi…

Yani bu geniş kitle için Yeni Hayran Çiftliği’nin Hayvan Çiftliği’yle de, 1984’le de hiçbir alakası yok. Burası adeta bir cennet. Madem öyle, onlar için panzehir kitap, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya‘sı. Cesur Yeni Dünya, bütün bu baskıları iliklerine, kılcal damarlarına, beyinlerinin her hücresine kadar içselleştirmiş ve cennette yaşadıklarını sanan bir toplumu anlatıyor.

Ama belki de bu geniş kitlenin bu kitapları okuyacak kadar bile vicdanı ve takati kalmamıştır. İçlerine çektikleri cennet kokusunun aslında lağım kokusu olduğunun farkında değiller ve olmayacaklar.

Reklamlar
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s