Bilim çölüne koşar adım

09.02.2017 (http://www.diken.com.tr/bilim-colune-kosar-adim/)

Hükümet yeni bir ‘kanun hükmünde kararname’ denen hukuksuzlukla, gaddarlıkla ve ilkellikle yine birçok akademisyeni üniversitelerden attı. Bu, bilimi üniversiteden atmak demektir.

Artık bazı alanlarda bilim ve eğitim yapılamayacak bir duruma ulaştırdılar akademiyi. Bu, hiçbir alanda bilim yapılamaz demektir.

Bilim özgür ortamda yapılır, ‘Fetö metö’ bahanesiyle muhalif bilimcileri onuncu köyden bile kovalayarak değil.

Bu hakim zihniyet, bilgi/bilim üretmek istemiyor; ‘Büyyük Türkiye’ olmak için gerek duyduğu teknolojiyi o ‘iğrenç Batı’dan alacağını düşünüyor, alıyor. Böylece Türkün gücünü dünya aleme göstereceğini sanıyor…

Saçmasapan şekilde yücelttikleri, yanlış yerlerini sevdikleri Osmanlı’nın bilimdeki seviyesinden çok daha geri bir duruma sürükleyecekler ellerinden gelse. Ve evet, zirveyi zorluyorlar daha çok özgür beyin atarak.

Kasım 2016’da çıkan ‘Bildiğin Gibi Değil – Osmanlı’ kitabında şimdi konuştuğumuz meseleyle ilgili iki bölüm var. Bugün birini, yarın da ikincisi yayınlayacağım. Bugün iktidardaki zihniyet büyük bir iştahla gerinin gerisine koşuyor…

***

Hangi ilim zararlıydı?

Felsefe. Sihir ve astrolojinin yanısıra.

İstanbul’da 1728-1741 arasında Fransa elçisi olarak bulunan Marquis de Villeneuve, Reisü’l-küttab Mustafa Efendi’den Osmanlı’daki öğretim yöntemine ve okutulan ilimlere dair bilgi istemişti. Adını bilmediğimiz biri Kevaik-i Seba adıyla bir kitap yazıp bu ricayı yerine getirdi. Yazar önsözde ilimleri üçe ayırıyordu.

Faydalı ilimler: akait, fıkıh, Arap dil ve edebiyatı, mantık, matematik, astronomi, anatomi ve tıp.

Ne faydası ne zararı olan ilimler: şiir ve edebiyat.

Zararlı ilimler: felsefe, sihir ve astroloji.

Felsefenin sevilmediğini başka bir olay da söylüyor bize. Sadrazam Silahdar Damat Ali Paşa, Avusturyalılarla savaşta, Petervaradin’de alnından vurularak ölmüştü (1716). Ali Paşa’nın görkemli bir kütüphanesi vardı; sadece kataloğu dört cilt tutuyordu. Ölümünden sonra kitaplarının müsaderesi için irade (padişah kararı) çıktı ve kitaplar kütüphanelere bağışlandı. Ne var ki, Şeyhülislam İshak İsmail Efendi’nin verdiği fetvaya göre felsefe, tarih ve astronomi kitaplarının kütüphanelere vakfedilmesi caiz değildi.

Gökkuşağı üzerine yazan Hüsameddin Tokadi de küçük kitabının sonunda, “Bütün söylediklerim hep mezheb-i hükema üzeredir (filozofların öğretilerine göredir), müttaki ve müteşeriler (günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler) buna inanmamak gerekir” demeyi bir borç bilmişti.

1710’larda doğup 1809’da ölen Sünbülzade Vehbî de oğlu Lütfullah için bir terbiye kitabı (Lutfiyye) yazmış ve ilimleri tasnif etmişti. Ona göre faydalı ilimler şunlardı: tıp, mantık, tasavvuf, feraset, edebiyat, tarih, siyer, şiir, güzel yazı, imla. Zararlılar da şunlar: felsefe, hendese, astroloji, kimya ve simya, musiki.

Sözün doğrusu, Osmanlı’da öyle pek felsefi düşünce yoktu. Daha Osmanlı kurulmadan çok önce İslam 9. ve 10. yüzyıllardaki parlak fikir üretimi devrini kapamıştı. Akli ilimler ile naklî (dinî) ilimler arasındaki ‘savaş’ta Gazâli, Tehâfütü’l Felasife (Feylesofları Hırpalama) adlı eseriyle felsefecilerin (akli ilimleri savunanların) karşısına çıkmış ve onları kâfirlikle suçlamıştı. Aynı yüzyılın sonlarında Endülüslü İbn Rüşd, Gazâli’ye karşı çıktıysa da asıl Avrupa’da rağbet görmüş, İslam fikir dünyasında etkili olamamıştı. Osmanlı âlimleri de asıl olarak Gazâli’nin çizdiği güzergâh üzerinde çaba gösterdi.

İkincisi, Osmanlı son derece merkeziyetçi bir yapıydı. Medreseler asıl olarak devlete bürokrat yetiştirme işlevini görüyor ve giderek katı bir Sünni İslam yorumunu içeren devlet ideolojisini yerleştirmek, pekiştirmek için çaba sarf ediyordu. Ulema, bürokrasinin bir parçasıydı ve devletin ihtiyaçlarına göre fikir üretiyordu. Şii-Safevi propagandasının Anadolu’da etkili olması, Sünni İslam ideolojisine yüklenmeyi daha fazla teşvik etti. Asıl amaç, ehl-i sünnet inançlarını takviye etmekti.

Osmanlı, bütün dünyaya üstünlük kuran ‘mükemmel’nizamını sürdürmeye odaklanmıştı. Dolayısıyla yeni fikirler aramak yerine, felsefe ve teori içermeyen eski siyasetname, nasihatname, ıslahatnameleri pek eleştirel bakmadan, zamanın şartlarını da pek göz önüne almadan tekrarlamakla, onlara açıklamalar yazmakla yetindiler.

Felsefeye en yatkın ve en açık fikirli padişah olan Fatih Sultan Mehmed, akli ilimlere önem ve medreselerinde yer vermiş, dönemin en önde gelen âlimlerini İstanbul’a toplamak için çaba sarf etmişti. Ama o zaman da akıl ile şeriatın uzlaştırılmasında, beraber ele alınmasında yeni bir formülasyona gidilmedi. Fatih, Tehafüt hakkında da âlimlere risaleler yazdırmıştı, ama bu alanda da radikal bir adım atılamamıştı.

  1. yüzyıldaki taassub dalgasındaysa felsefe karşıtlığı daha da kabardı. Kadızadeliler diye adlandırılan taassub ekibinden bir vaizin şu mısraları, 19. yüzyıla kadarki felsefe karşıtlığını yansıtıyor: “Kelam-ı felsefe fulse değer mi? Ana sarraf-ı keyyis baş eğer mi?” (Felsefenin kelamı para eder mi? Zeki sarraf ona baş eğer mi?)

Kaynaklar:

Adıvar, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1982.

Ocak, Ahmet Yaşar, Yeniçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri / Osmanlı Dönemi, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2011.

Tekeli, İlhan, Selim İlkin, Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1999.

Araz, Yahya, 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2013

Reklamlar
Bu yazı Uncategorized içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s