Bildiğimiz Türkiye’nin sonu değil, devamı

24.04.2017 (http://www.diken.com.tr/bildigimiz-turkiyenin-sonu-degil-devami/)

16 Nisan adaletsiz referandumunun hileli sonuçları, bazı yazarların olumsuz anlamda, AKP’lilerin de olumlu anlamda söyledikleri gibi ‘bildiğimiz Türkiye’nin sonu’değil, devamı.

Hemen arkamıza baktığımızda göreceğimiz şey, zaten yaşadığımız şey: Hukukun askıya alınması, dehşetli adaletsizliklerin uygulanması ve toplumun yarısı tarafından bunun hazmedilip desteklenmesi, tek-adam rejimi, yolsuzluklar, içeride ve dışarıda savaş… Bütün bunların hülasası, kıt demokrasi.

Adaletsiz referandumun hileli sonucu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın zaten fiilen uygulamakta olduğu başkanlık rejimini kağıda geçirmiş oldu. Şüphesiz, değişikliklerin kabulüyle yerinde saymayacak Türkiye, mevcut anormallikleri, eski zihniyetin devamı olarak, bir adım daha ileri götürecek.

Bu hileli sonuç, adaletsizlikleri zaten iştahla yutup hazmetmiş olan toplumun geniş bir kesiminin demokrasiyle ve adaletle bir alakasının olmadığını da tescillemiş oldu. O da devam yani.

Kısacası, etrafa pazu gösterme hevesindeki bir otoriter tek-adam rejimini pekiştireceği için sadece Türkiye’nin değil, içinde bulunduğumuz bölgenin başına bela olması kaçınılmaz bu değişiklik, AKP iktidarının ve zihniyetinin hem mantıki hem ideolojik bir sonucu, devamı.

Kampanya döneminden oylamasına kadar referandum süreci ve özellikle şu son yıllarda iyice eğilip bükülmüş olsa da demokratik kurumların, demokratik geleneklerin, teamüllerin nasıl dehşet verici bir şekilde iğreti olduğunu, toplumda nasıl kök salamadığını da gösterdi.

AKP, ilk dönemlerinde kimi değişikliklere yeltendiyse de derin eskinin devamı olduğunu kanıtladı. Kıt demokrasi AKP’yi doğurmuştu, kıt demokrasi ve kıt demokratik kültür AKP’yi bir tek-parti rejimine götürdü. Demokrat Parti’yi de aynı yere götürmüştü; tek-parti dönemi zaten oradaydı.

AKP işte bu eskinin bütün olumsuz yönlerini canı gönülden benimsemiş durumda. Ama tabii AKP yarım asır, bir asır sonranın koşullarında o kıt demokrasiyi daha da kıtlaştırdı ve şimdi devam olarak çok daha kıtlaştıracak.

Fakat aslında AKP’nin 14 yıllık iktidarıyla ve yüzde 51.4’lük ‘Evet’çilerle sınırlayabileceğimiz kadar yüzeysel de değil sorun. Geri kalan ‘Hayır’cı yarının büyük kısmının demokrasiyle alakası da pek şüpheli ve sorunlu.

Meselenin daha derin olduğunu, referandum sonrasında Facebook’ta yazdığı birkaç cümleyle Ali Nesin de bir çırpıda gayet öz bir şekilde burnumuza dayadı:

“‘Ama bu haksızlık’ diyenler geçmişte yaptıkları haksızlıkları gözden geçirsinler. Etme bulma dünyası…”

“Cumhuriyet’in ilk 80 yılında hukuk hüküm sürseydi, bugünkü hukuksuzluklar olabilir miydi?”

Cumhuriyet tarihinden sayısız hukuksuzluk, adaletsizlik örnekleri çıkarabiliriz. Tabii, şimdiki iktidarın çarpık bir şekilde yücelttiği Osmanlı dünyasından da. Hukukun üstünlüğü meselesi hiçbir zaman hakim olmamış, itibar da görmemiş. YSK’daki AKP temsilcisi Recep Özel, bugüne kadar uzanan hukuksuzluğun nasıl hala geçerli olduğunu ve hazmetmemiz gerektiğini şöyle itiraf etti: “Kanunlar bazen hukuka uymayabilir, kanun maddeleri adil olmayabilir.”

Tayyip Erdoğan’ın durmadan ululadığı buradaki kadim gelenek, Fatih Sultan Mehmed’in kanunlarına dayanıyor: Hükümdarın mutlak otoritesine, adalet dağıtıcı hükümdara, sultanın adaletine…

  1. Mehmed’den 230 sene önce İngiltere’de Kral’a kabul ettirilen Magna Carta mesela, herkesin, (kralın da) hukuk önünde eşit olduğunu ve hukukun terazisinde boyunun ölçüsünü alacağını kayda geçiriyordu. Yani bugün hepimizin kabul ettiği(?!) evrensel hukukun temeli.

Sistemler, rejimler, devlet yapıları değişmiş olabilir (Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet), fakat dürüstçe ve cesurca hesaplaşılmadığı için bu kadim gelenek hükmünü bugünlere kadar sürdürdü. Bütün iktidarların (Atatürk de dahil buna) her zaman geçerli ve karşı konulmaz gerekçeleri vardı: İmparatorluktan kopulmuş, cumhuriyet kurulmuştu, özel şartlar içindeydik, toplum Batılılaştırılacak, eğitilecekti, eskiye dönme tehlikesinin bertaraf edilmesi gerekiyordu; komünizm tehditi vardı, şeriat tehlikesi kapıdaydı, bölücülük bacadan girmeye çalışıyordu, dış mihraklar pundunu bekliyordu, milli çıkarlar söz konusuydu, büyük/güçlü Türkiye’yi kurmak istiyorduk…

Sultanın veya iktidarın o an gerekli gördüğü düzenlemeleri, kanunları (kanun hakkında kararname de dejenere edilmiş sultani/örfi hukuktur) hukuk saydık ve aymaya devam ediyoruz. Bu keyfilik içinde bazan mevcut kanunları bile uygulamaz, ihlal edersiniz; yerinde olmadığı, yani o an iktidarın işine gelmediği gerekçesiyle. Aynı, YSK’nın mühürsüz oylar meselesinde ‘yerindelik gerekçesiyle’yaptığı gibi. Halbuki, anayasa profesörü Kemal Özer’in de YSK’nın bu kararını analiz ettiği makalesinde dediği gibi:

“Hukukî değerlendirmede yerindelik mülahazalarına yer yoktur. Hukukta sorunlar, hukuk kurallarının ne dediğine göre çözümlenir. Hukuk kurallarına göre ulaşılan sonucun iyi mi kötü mü, topluma yararlı mı, zararlı mı olduğu hukukun sorunu değildir. Hâkimler, yerindelik denetimi yapmazlar; hukukîlik denetimi yaparlar. Nitekim, Anayasamızın 125’inci maddesi hâkimlerin yerindelik denetimi yapmasını açıkça yasaklamaktadır.”

Ama işte Anayasamızda birşeyler yazıyor olması, onlara uyulduğunu hiçbir zaman göstermemiştir; çünkü kadim geleneğimizin nakaratı anayasanın ahengini her zaman bozmuştur. Bu yüzden hukuk da, demokrasi de bir türlü kurumsallaşamaz.

Bu kadim hukuksuzlukla hesaplaşmayınca, yüzleşmeyince Ali Nesin’in kinayeyle dokundurduğu ‘yapma etme dünyası’ndan kurtulmak mümkün olmaz. Bu tam kısır döngüdür. Biri öbürüne zulmeder, baskı yapar; sonra öbürü iktidara gelince zulmü ortadan kaldırmak, hukuksuzluğu bitirmek yerine berikine zulmeder, baskı yapar. Böylece hukuksuzluk beslenir, adalet duygusu köreldikçe körelir. ‘Yapma bulma dünyası’ mantığı, zihniyeti, söylemi bir neden-sonuç ilişkisi içermez çünkü, bir yüzleşme/hesaplaşma, bir muhakeme içermez. Tabii, aynı şeyi bugün kendini mağdur, baskı altında hisseden CHP kitlesi de düşünmeli ve ‘yerindelik gerekçesiyle’ de olsa, canıgönülden de olsa savundukları o eskiyi sorgulamalı.

Bunu yapmadıkça şimdiki gibi patinajda devam edilecek demektir. Patinaj en uzun yoldur; hiç bitmez, hiçbir yere varmaz.

Bugün meydanlara protesto için çıkanlar (büyük kısmı diyelim) bu patinajdan kurtulmak, bu hesaplaşmayı yapmak için seslerini yükseltiyor.

Reklamlar
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s