At sinekleri

28.12.2016 (http://www.diken.com.tr/at-sinekleri/)

Zekeriya Sertel’in 1946’da mahkemeye verdiği savunmasında şu cümle özellikle dikkatimi çekmişti: “Zannediyorum, iddia makamı da yazılarımda hiçbir suç unsuru bulamamış olacak ki, iddianamesinde yazılarımı tahlil ederek iddiasını tevsik edecek parçalar ve fıkralar arayacak yerde, iki gazetenin neşriyatını birbirine karıştırarak bana söylemediğim sözleri söyletmek, aklıma gelmeyen fikirleri atfetmek ve bu suretle mevcut olmayan bir suçu varmış gibi göstermek zorunda kalmıştır.”

Sertel 1945 sonunda, baskıcı tekparti döneminde, Tan gazetesinde yazdığı iki yazıdan yargılanıyordu: “Vatandaş nasıl hesap sorar?” ve “Millet önünde hesaplaşmak istiyoruz”. (Davamız ve Müdafaamız, Sabiha-Zekeriya Sertel, Can Yayınları)

Sertel’in özellikle bu cümlesinin dikkatimi çekmesinin sebebi, 61 yıl sonra, çokpartili demokrasi varsayılan bir zamanda, benim bir yazım için verdiğim savunmada söylediklerimle aynı olmasıydı. Yazıyı Hrant Dink’in öldürüldüğü gün yazmıştım: “19 Ocak 2007 Ermeni Soykırımı.” Hrant’ı cümbürcemaat defnettiğimiz gün Radikal’de yayınlanmıştı. Sonra TCK 301’den dava açılmıştı.

Savunmamın birkaç yerinde üstadımız Zikri Sertel gibi şunları söylemek zorunda kalmıştım: “İddianame, beni, sadece söylediklerimle değil, söylemediklerimle de mahkum etmeye azmetmiş görünüyor. (…) Fakat iddianame, söylemediğim şeyleri bana söyletme maharetini göstererek ve şu ithamkar ifadelere başvurarak, nesnel ve tarafsız bir hukuki bakış değil, ideolojik bir taraftarlık da sergiliyor. (…) İddianame, söylemediğim şeyleri de bana söyleterek kendine dayanak arıyor.”

Ama zaten Hrant Dink de 2004’te söylediğinin tersiyle suçlanarak yargılanmış ve ceza almıştı! Benim savunmamın üzerinden neredeyse on yıl geçti. Sertel’in yargılandığı Milli Şef dönemine lanet okumaktan usanmayan bir siyasi ekibin, 2007’de hala kalmış ‘eski Türkiye’ çapaklarını da bertaraf edip her şeyi ele geçirdiği şu gün, mesela Aslı Erdoğan’ın durumunda da aynı şeyin tekrar ediyor olmasına şaşmaya davet ediyorum ahaliyi. Hey yüzde 50, seni de!

Aslı Erdoğan tek değil kuşkusuz, dünya rekoru kıracak kadar çok yazar ve gazeteci var hapiste. Dört yazısı ve Özgür Gündem gazetesi danışma kurulu üyesi olmak dolayısıyla tutuklanan Aslı Erdoğan’ı özelikle anmamın sebebi şu: Dört aydır tutuklu olan Aslı Erdoğan hakkındaki iddianameyi 18 ceza hukukçusu inceledi ve ayrıntılı biçimde görüşlerini yazdı. Hepsinin söylediği temel şey şu: Aslı Erdoğan işlemediği bir suçtan ağırlaştırılmış müebbet hapis talebiyle yargılanıyor: ‘Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma’ ve ‘silahlı terör örgütüne üye olma?’.

18 hukukçu da mevcut berbat yasalara dayanarak bile Aslı Erdoğan’ın suçlanamayacağını, tutuklanamayacağını söylüyor: “Soruşturma dosyasındaki delillere göre bu [yasada belirtilen] koşullardan herhangi birisinin bulunmadığı ortadadır (…) Aslı Erdoğan muhalif görüşleri nedeniyle, hukuki karşılığı olmayan suçlamalar ile karşı karşıyadır ve hiçbir hukuki temeli olmayan tutuklama kararı, iktidara muhalif görüşleri nedeniyle bir cezalandırma aracı olarak kullanılmıştır/ kullanılmaktadır.”

Sorunumuz ne?

Başkasının yazdığı bir şiiri okuduğu için yargılanıp hapis yatmış bir siyasi liderin önayak olduğu ve iştahla sürdürdüğü bir kampanyayla kendi yazılarını, şiirlerini yazanlar, karikatürlerini çizenler ve bunları paylaşanlar gayrihukuki biçimde yargılanıyor, yargılanmadan hapse konarak cezalandırılıyor. Anlamıyor ki, kendisini içeri tıkan zihniyet ve mantık, şu anda daha da hakim kıldığı zihniyetti.

Ama tabii, Recep Tayyip Erdoğan’dan bu zihniyeti terk etmesini bekleyemeyiz; iktidar, şeytanı melek, zebaniyi peygamber yapar; cehennemi cennet diye sunar…

Asıl sorun şu: Kendileri de yazı yazan sürüsüne bereket insan var. Bu insanlar, bu hakim zihniyet kaldıkça ama iktidar değiştikçe (şimdiye kadar hep böyleydi işte) kendilerinin de Aslı Erdoğan’ın konumuna düşebileceği soyutlamasını beceremiyor mu? Tabii şimdi bulundukları avantajlı ve avantalı konumlarına esir olup sesini çıkarmıyor yeni merkez medyanın palazlanmış kalemşorları. Peki, ya bu gazetelerde yazan edebiyatçılar, oralarda yazmayı sürdürenler? Aforoz edilmekten mi korkuyorlar? Hakiki ve sahici münevverin hususiyeti sayılması gereken ‘at sineği’olma yetisine hiç mi sahip değillerdi, sonradan mı yitirdiler?

Hükümetin, daha doğrusu cumhurbaşkanının kalemşoru değil de gerçek yazar, gerçek gazeteci olanlar için Aslı Erdoğan’ın, Necmiye Alpay’ın, Kadri Gürsel’in … başına gelenlerin mantıksızlığını, insafsızlığını, vicdansızlığını, akıldışılığını anlatmak için bir kelime bile etmemiz gerekmez.

Çünkü onlar, ifade özgürlüğü dediğimiz şeyin bir anlaşamama zemini olduğunu bilir, bilmelidir. Bilirler ki anlaşmayı mümkün kılan da budur. Bilmelidirler ki, anlaşamamak varolduğu müddetçe anlaşmak söz konusu olabilir. Farklı fikirler olamasa ve bu olmayış süreklilik arz etmese anlaşma diye bir şeye gerek duyulmazdı. Çünkü bilirler ki ifade özgürlüğü, tartışma zeminidir. Bilirler ki bireyi mümkün kılan şeydir ifade özgürlüğü. Çünkü bilirler ki her kişi biriciktir ve biricikliğini ortaya koyma hakkı vardır.

İfade özgürlüğünü budayan, baskılayan zihniyet, bireyi bir kalabalığın alelade parçası haline düşürür, öyle görür; totalleştirir. Bu yüzden onun gözünde birbirine hiç benzemeyen, başka başka fikirler savunan Aslı Erdoğan, Hüsnü Mahalli, Ahmet Altan, Necmiye Alpay, Kadri Gürsel, Musa Kart arasında bir fark yoktur. Olan farkları da silindirin altında yekpare bir bütünün parçaları haline getirme azmindedir.

Fakat silindir, kendi cenahında olanları da bir toplamdan ibaret hale getirir, onları da yekpare bir bütünün alelade parçası görür, öyle yapır. Bireyin irfanını, vicdanını giderir. Şu anda olan işte budur. İşte bu yüzden birbirinin aynısı gazeteler çıkıyor, bu yüzden birçok kişi birbirinin aynısı köşe yazıları yazıyor, bu yüzden bir sürü kanal ve gazete aynı haberleri aynı şekilde çarpıtarak veriyor. Bu öğütme ve yoğurma işlemi de yumurta-tavuk misali kendini yeniden ve yeniden üretiyor, tekrarlıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın azmiyle yazarların, çizerlerin, eleştirenlerin dört duvar arasına hapsedilmesinin bir sebebi onları cezalandırmaksa, ondan daha önemli bir sebebi de kendi tebaasını, o tebaayı oluşturan kişileri bir düşünce ve duygu potasına boşaltıp orada eritmek, nüansları yoketmek, katı bir siyasi pozisyona sıkıştırmak ve yekpare bir cephe yaratmaktır. Sunta!

Korku-savunma refleksini canlı tutan da budur. İtiraz sahiplerinin hapsedilmesi, kovuşturmaya veya saldırıya uğraması, işsiz bırakılması sadece başka itiraz edenleri/edecekleri değil, kendi aklı ve vicdanıyla hareket ederek kendi cenahında bir çatlak oluşturabilecek olanları korkutmak için.

Bunun ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göstermenin yolu, içeriye attığı yazarları akıl almayacak şekilde, en vicdansızın vicdanını bile sızlatacak şekilde şeytanlaştırmaktan geçiyor.

İşte bu yüzden, Aslı Erdoğan’ın veya şimdi Hüsnü Mahalli’nin ve başkalarının özel sağlık sorunlarının bulunması çok daha kullanışlı. Bize insafsızlık, insanlıktan çıkmışlık gibi gelen bu durum ve başka bu tür özel hassasiyetler, ‘diğer’ cenahın bu vicdansızlığı, haksızlığı meşrulaştırmasına yarıyor; merhamet uyandıracağına acımasızlık yaratıyor bu çırılçıplak haksızlık. ‘Bu kadar şeytan olmasalardı bunu hak etmiş olamazlardı, bu muameleye maruz kalmazlardı. Demek ki…’

Aslı Erdoğan’ın, öbür yazar ve gazetecilerin inanılmaz şeylerle suçlanması, tutuklanması amaca gayet uygun yani. Bunu Zekeriya Sertel’den çok daha evvelden, 2416 yıl önce yargılanıp ölüme mahkum edilen Sokrates’in savunmasından biliyoruz.

Şöyle başlıyor: “Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki etkisini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcıydı ki ben kendi adıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla birlikte, inanın ki bir tek doğru söz bile söylemediler.”

Başarısız bir başkaldırının arkasında Sokrates’in olduğunu düşünenler, Sabahattin Eyüboğlu ve Adalet Cimcoz’un işaret ettiği gibi, “Hem bu Sokrates de çok oluyor artık dediler; ne Tanrılara saygısı var, ne atalara, ne devlete! Herkesi, her şeyi eleştirmeye, akla vurup çürütmeye kalkıyor; gençlerde hiçbir şeye inanç bırakmıyor. Sokrates böylece, baş kaldırmaya katıldığı, başkalarını baş kaldırmaya zorladığı için değil; serbest düşündüğü, eski düzenin temellerini sarstığı için ölüme mahkûm oldu.”

Aynı Aslı Erdoğan hakkındaki suçlamaları irdeleyen 18 hukukçunun dediği gibi; mahkumiyet bölümü hariç tabii, ama istenen ceza o demek aslında.

TC Devleti’nin, cumhurbaşkanının, hükümetinin ve yüzde 50’sinin anlayacağı terminolojiyle konuşursak, Sokrates de, aynı Aslı Erdoğan ve öbür yazarlar gibi, ‘terörist’ değildi. Ve Aslı Erdoğan da Sokrates gibi aslında bir at sineğidir.

Filozofa bir kulak verelim, anlayacaksınız: “Atinalılar, (…) gülünç bir benzetme yapmama izin verin; beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, tanrının başına bela ettiği benim gibi bir at sineğinin bir benzerini kolay kolay bulamazsınız. Ben tanrının, devletin başına sardığı bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Onun için, size, kendinizi benden yoksun bırakmamanızı öneririm. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, canınız sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve tanrı size acıyıp başka bir atsineği gönderinceye kadar, yaşamınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız.”

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay, Recep Bey hükümetinin gözünde at sineklerini de temsil ediyordu. Ayrıca tabii Kürtlere destek veren kahpe Türkleri de. Bu yüzden peşi bırakılamazdı.

Yazarların hapse atılmasına, düşünenlere gadredilmesine ses çıkarmayanlar at sineğinin kıymetini bilmiyor demektir. Peki ama o kıymeti bilecek kimse mi yok o koskoca yüzde 50 içinde?

Demokrasi at sinekleriyle olur, bilim de, felsefe de. Ama Erdoğan reisliğindeki AKP bir yandan at sineklerini bertaraf ederken, bir yandan da Türkiye’yi bir atlıkarınca demokrasisine çevirdi. Hiçbir sineğin, hata eşekarısının bile uyaramayacağı, uyandıramayacağı bir karanlığa doğru sürükleniyoruz. Atlıkarıncanın atları, evet sırtından atamaz sizi, ama uyarılamaz da, çünkü kapalı bir döngü içinde dönenir. Ülke de kanlı bir karanlık güzergaha kitlenmiş görünüyor. Kabadayılıkla buradan çıkılamaz.

Binicisiz özgür atlar dünyası bir ütopya olabilir, ama şu geldiğimiz merhalede demokrasi, hiç olmazsa atların binicilerini üstlerinden atabildikleri düzendir. Gerçek attan düşme fobisiyle yaratılan atlıkarınca demokrasisi kan demek ve giderek daha çok kan demek. Korkarım son saldırılar ve sonrasında HDP’ye saldırılar daha başlangıç…

At sineklerine terörist muamelesini reva gören bir toplum içinde debelendiği kanlı patinajdan çıkamaz. Demokrasi sadece tanklara karşı durma cesareti göstermekle savunulamaz, iktidara karşı durma cesareti gösterebilmekle savunulur; bu, desteklemeye devam ettiğiniz iktidar bile olsa. Zaten düşünmek de insanın kendine karşı samimi ve kendine karşı cesur olabilmesiyle mümkündür, düşmanına karşı değil.

Ey ahali ve AKP yanında saf tutmuş münevverler, sizin sesinizden çok savcıların sesinin duyulduğunu, baskın çıktığını fark edemiyor musunuz? Hala tekparti iktidarından veya çokpartili düzen iktidarından ya da çokpartili tekparti iktidarından güç ve emir alarak başka sesleri ve sözleri ezmeye çalışan savcıların sözü/sesi.

Hepinize büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın taa 1965’te yazdığı ‘Savcıya’ adlı şiirini hatırlatmak isterim:

Savcı, nedir düşündün mü,
Dağları sorguçlu kılan?
Onlar susmaz, gece gündüz, onlar haykırır yüceden.
Gelmiş dağlardan yalnayak, durmuş kapına bir ıssız,
Seni bile içli kılan.

 

Savcı, nedir düşündün mü,
Bıçakları uçlu kılan?
Bir eski hak alınmamış, bir dere kan sorulmamış,
Şunun bunun alın teri,
Alınları taçlı kılan..

Savcı, nedir düşündün mü,
Yazıları suçlu kılan?
Usla, yürekle büyümüş, gündüzler geceye karşı,
Ama nedir çağlar üzre,
Beni senden güçlü kılan.

 

 

 

Reklamlar
Bu yazı Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s