Adaletsizliğin baştacı edilmesi ve inkarın iktidarı AKP

31.03.2017 (http://www.diken.com.tr/adaletsizligin-bastaci-edilmesi-ve-inkarin-iktidari-akp/)

Çocukluğunda bir aile dostlarının tecavüzüne uğrayan bir arkadaşım, ızdırabı ve çaresizliği katmerleyen, kanırtan esas şeyin tecavüzün inkar edilmesi olduğunu söylemişti; sığındığı insanlar tarafından. Aynı fenalığa maruz kalan bir başka tanıdığım da aynı şeyi anlatmıştı. Tecavüz vakalarında inkarın yıkıcılığı literatüre geçmiş, genel kabul gören bir durum. İnkar, yarayı açık bırakıyor, kapanmasını önlüyor, sürekli canlı tutuyor.

Sadece Türkiye toplumuna ve devletine has bir şey değil ama bu ülkede özellikle son yıllarda her alanı sarmış bir tecavüz-inkar sarmalının en abartılı hali yaşanıyor. Arkadaşlarımın inkarın yıkıcılığıyla ilgili sözleri işte bu yüzden geldi aklıma.

Sayısız örnekten sonuncusuna bakalım: Diyarbakır’da Nevruz alanına girmek isteyen oğlumuz Kemal Kurkut’un öldürülmesi.

Devlet, tabii ki, hemen yalan ve inkara başvurdu. Dihaber cinayetin nasıl işlendiğini tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde aktardı. Gazetelerin birinci sayfasında, Evrensel’deki küçük haberi saymazsanız hiçbir şey yoktu (İnternetten birinci sayfalara bakıyorum, matbu gazeteleri görmedim). Sosyal medyada sen-ben-bizimoğlanın feryatlarını saymazsak çıt yok. Evetçi güruh bu insanlık durumuyla da hiç ilgilenmedi. Tayyip mi yüzde 50’den çıkar, yüzde 50 mi Tayyip’ten bilmecesini siz çözüverin artık. İnkarın nasıl işlediğini de Ümit Kıvanç’tan okuyun: “Olay Diyarbakır’da geçmektedir…”

Son 10 yıldır bu ülkede yaşadığımız şey genel olarak toplumsal kamplaşma, kutuplaşma olarak tanımlanıyor. Bu kutuplaşmanın tehlikelerine işaret eden, analizlerinde bu tesbiti odağa alan onlarca yazı gördük. Katılmamak elde değil, fakat bu çıplak ve soğuk tesbit benim ızdırabımı açıklamaya yetmiyor, birkaç adım geride kalıyor. Bu kutuplaşmadan kaynaklanmış olsa bile, cepheleşmiş bu büyük kalabalık içinde insan teki olarak çekirdeğime dokunan, tecavüz eden şeyi açıklamıyor.

Memleket tarihindeki en önemli sivil itiraz, toplumun gövde gösterisi Gezi’nin önce dış mihrak, şimdi de Fetö komplosu sayılması büyük bir inkar değil mi?

Kabataş Yalanı, bu inkarın temel dayanaklarından biri değil mi? Ortaya çıkmış yalanın yalan olduğunun inkar edilmesi? Dolmabahçe’deki Bezmialem Valide Sultan Camii’nde bira içildiğini imam ve eski AKP milletvekili de yalanlamıştı. İmamı görevden aldılar.

Böyle böyle yalanı bu ülkeye hükümdar ettiler. Manzara: bütün yalanları besmeleyle sindiren büyük kalabalıklar.

Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in Fetöcülükten, örgüt propagandasından tutuklanması, Ahmet Altan’ın devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıp içeri tıkılması, daha nice gazetecinin hapsedilmesi, ajanlıkla, teröristlikle suçlanması…

Ya 17-25 Aralık’ta ortaya dökülen kepazelikler; o yüzde 50 bu kepazeliği, liderlerinin kuyruğundan seyirterek, ‘Fethullahçıların hükümeti devirme komplosu’ zehirli/sihirli değneğiyle nasıl aklayabildi? Birileri hükümeti devirmek için komplo kurmuş olsa bile telefon konuşmalarında ikikereikidört mutlaklığında ortaya çıkan yolsuzluklar, ayakkabı kutularındaki paralar, yatak odalarındaki kasalar nasıl yok sayılabildi? Hükümetin birçok üyesinin bir soygun çetesi gibi faaliyet gösterdiği bu kadar aşikarken. Üstelik foyası ortaya çıkan bu bakanlardan birinin “Bakara makara” diye Allah’ın kelamı saydıkları Kuran’la makara yaptığını sağır sultan bile duymuşken; üstelik Ulu Reis ve şürekasıyla birlikte bu yüzde 50 de çeşitli karikatür ve yazılara “Kutsalımızla, dinimizle alay ettiler, kabul edilemez” avazlarıyla yeri göğü inletirken…

Bunlar bariz adaletsizlikler ve yüzde 50’den çıt yok, inkar ediyorlar. En iyi ihtimalle yüzde 50 gazeteciler de inkarın yıkıcılığıyla terör estiriyor. Kafama üşüşen örneklerle boğulduğum için en iyilerini sayamadığımın farkındayım.

Bunca aşikar adaletsizliklerin büyük bir kitle tarafından canıgönülden benimsenmesinden, sahiplenilmesinden daha fena ve tehlikeli bir şey olamaz. Bütün baskıcı rejimler önce toplumdaki adalet duygusunu yok eder. Sonra her tür adaletsizlik kolayca meşruiyet kazanır, norm haline gelir. Erdoğan ve AKP de bunu yaptı, önce adalet duygusuna tecavüz etti ve sonra hep birlikte bunu inkar ettiler. İlk adaletsizliğe -çeşitli gerekçelerle- itiraz edilmeyince ipin ucu kaçar ve kaçtı.

Kısacası, son derece bariz haksızlıklara bazan bizzat maruz kalıyoruz, bizzat maruz kalmadıklarımız da gözümüzün önünde cereyan ediyor ve taşıyamayacağımız kadar fazla ızdırabı böylece yüklenmiş oluyoruz. Aklımız, zihnimiz, vicdanımız her gün tecavüze uğruyor ve bunlar her gün büyük bir pervasızlıkla, utanmazlıkla inkar ediliyor.

Farkına vardığım, beni asıl rahatsız eden şey, artık gündelik hale gelmiş işte bu tecavüz-inkar mekaniği. Fakat bunu bu şekilde ifade edememiştim, çocuk arkadaşlarımın anlattıkları aklıma gelene kadar.

Bütün bu kamplaşma/kutuplaşma analizleri içinde çaresizlikle debelendim ben de. Daha Gezi sırasında gazetecilere yapılan muameleyi gazeteci ‘yüzde 50’likler’in huzuruna getirmek için, üstelik başlıktan isimlerini vererek yazmıştım: Koru, Ocaktan, Kekeç ve Karaalioğlu size sesleniyorum, beni duyuyor musunuz?

Derdim şuydu: Tamam, Gezi’nin anlamı üzerinde anlaşamıyor olabiliriz, anlaşmayalım, ama şu küçücük ortak zeminde anlaşabiliriz, anlaşmalıyız: Gazeteciler işini yapıyor, sizin işinizi yapmanız, yazınızı yazmanız, başbakanı takip edip haber yazmanız gibi. Dolayısıyla gazetecilerin işlerini yaparken dövülmelerine, gözaltına alınmalarına bir ses çıkarın.

O kişilerin birdenbire benim gibi düşünen gazeteciler olmalarını istemiyordum, beklemiyordum ki; yine AKP’ye oy vermeye, Tayyip Erdoğan’ı ululamaya, gazetelerini AKP’nin propaganda aracı olarak kullanmaya devam edebilirlerdi. En küçük ortak paydada birleşip bir tecavüzün önüne geçilmesini bile değil, çok daha küçük bir ortak noktada birleşip tecavüzün tecavüz olduğunu kabul etmelerini, inkar etmemelerini talep ediyordum sadece. Sessiz kaldılar. İnkar ettiler.

Galiba sebebi şu: Bunu bir kere yaparlarsa, sadece küçük bir örnekte vicdanlarına göre hareket ederlerse, gerisinin çorap söküğü gibi geleceğinden korktular, çünkü sayısız adaletsizlik örneği olduğunu görüyor, biliyordu onlar da. Bunu kabul etmek, kendi vicdanlarına göre davranmak, siyasi pozisyonlarına ve kişisel çıkarlarına aykırıydı çünkü. Kendilerinden, vicdanlarından vazgeçtiler, çıkarlarına sarıldılar. Kendi vicdanına kulak asmayan biri başkasının ızdırabına neden kulak kesilsin ki!

Facebook’ta Tayyip Erdoğan hayranı, AKP oycusu, Evet yolcusu bazı ‘arkadaşlarım’ var. Bazan yazdıklarını görüyorum ve bazan yorumlar yazıyorum, tartışmak istiyorum. Televizyonlardaki konuşma programlarının çöp yığını lafları gibi değil de çerçevesi gayet belli bir meseleyi. Gürültüye getirmeden, sağa sola sapıp kaytarmadan. Dikkatli bir dil kullanıyorum; kışkırtıcı olmaktan kaçınmak istiyorum, derdim galip gelmek(!?) ya da onları ikna etmek, yollarından çıkarmak değil çünkü. Zaten hemen ürküp (ürkmelerinin sebebini az yukarıda söyledim) kaçabileceklerini veya kalkanlarını çıkarıp genel ortam uyarınca cepheleşebileceklerini bildiğim için. Birkaç cümle yazışabiliyoruz, ama meselenin cevherine gelinemiyor. Referandumda ‘Evet’ vermeleri umurumda değil, hatta‘Hayır’ı önemsememe rağmen ‘Evet’ çıkması da umurumda değil. Ben sadece inkar etmeyecekleri, “Evet, bu olmamalıydı” diyecekleri asgari bir nokta bulmaya çalışıyorum, o kadar. İnkarın yıkıcılığından küçücük bir noktada da olsa kurtulmak istiyorum.

İşte yine bu yüzden, konusunu kendilerinin açtıkları, kendilerinin şikayetçi oldukları bir meselede belki tartışabiliriz ve inkara sapmayıp samimiyetle konuşabiliriz umuduyla iki insana (İsmail Kılıçarslan ve İbrahim Kalın) başlıktan isimleriyle seslenerek iki yazı yazdım: Çok bunaldık be İsmail ve İbrahim Kalın nerdesin? Derdim yine aynıydı: Bu ülkede tecavüz kaçınılmaz, bari bir minik noktada inkardan kurtulmak. Olmadı.

Devlet büyükleri, AKP bakanları, sözcüleri, gazete ve televizyon kanalları her gün zihnimize tecavüz ediyor, her konuşmalarıyla, her yaptıklarıyla. Anladık. Bunu yaparken medyanın yüzde 90’ını teslim almış olmalarına güvenmiyorlar sadece, kendi yalanlarına ve medyasının fütursuz çarpıtmalarına kapılmaya amade o büyük kalabalığın inkarcılıktan şaşmayacağına da bel bağlıyorlar. Tanışmıyor olabiliriz ama mesela ‘Face’te yüz yüze geldiğimiz insanlar da bir inkar korosu halinde varoluyor. Küçük bir kalabalık bile istemiyorum ben, bir kişi arıyorum, sadece belli bir küçük konuda inkarı inkar edecek bir kişi. Yok.

Arkadaşlarım bilir, konuşup duruyoruz, mütemadiyen bu meseleden bahsediyorum. Bazı arkadaşlarımla çeşitli gazetecilik projelerini tartışıp/düşünüp duruyoruz, burada sözünü ettiğim şeyi anlatmaya çalışıyorum onlara da. Şüphesiz o büyük medya bombardımanına karşı doğru haber vermeye çalışmayı, gerçeği aramayı kıymetli buluyorum ama benim ızdırabımı dindirmeye ayarlı değil bunlar. Ben de, gördüğünüz üzre, birçok başkaları gibi yazılar yazıyorum. Bunları da (kendiminkileri yani) pek anlamlı bulduğumu söyleyemem. Bizim gibi düşünenlere yazıp duruyoruz. Öbür tarafa ulaşamıyoruz ve ulaşma çabamız da yok.

Aldığım cevap neredeyse tektip: “İmkansız. Ulaşamazsın.”

Olabilir, ama inkar varoluşumu parçalıyor, katlanamıyorum. Ümitsizce de olsa bunu yapmak istiyorum. Ahmet’i yine içeri atıyorlar, parçalanıyorum. Dereleri ıslah edeceğiz diye betonlayıp kanala çeviriyorlar, milyonlarca canlıyı, organizmayı parçalıyorlar, parçalanıyorum. Cerattepe’ye önce hukuku parçalayıp maden açacaklar, parçalanıyorum. Hemşin yaylarını yolla parçalıyorlar, parçalanıyorum. Karaköy’de Yolcu Salonu’nu yıkıyorlar, parçalanıyorum. Nurbanu Sultan Külliyesi’nin dibine yurt yapıyorlar, parçalanıyorum. Kürt illerinde çoluk çocuk demeden insanları bodrumlarda öldürüyorlar parçalanıyorum. Ölen çocuğunun bedenini buzdolabında saklıyor annesi, o çocukla parçalanıyorum. Gencecik çocukları, sadece siyasetle, müzakereyle çözülebilecek bir sorunu kanla bastırmak için ölüme sürüyorlar, parçalanıyorum. Referanduma gidiliyor, hayırcılara gadrediliyor ve o yüzde ellinin bu açık adaletsizliği görmezden gelip inkar etmesi beni parçalıyor. Seçim sandığına neredeyse örtüsü eksik Kabe derecesinde kutsallık atfedenler o sandıktan çıkmış HDP milletvekillerini, belediye başkanlarını içeri atıyor, parçalanıyoruz. ‘Bak Avrupa’da sana miting yaptırmadılar diye feveran ediyorsun ama sen kendi ülkendeki kısıtlamaları görmüyorsun’ kıyaslamasına gerek bırakmayacak derecede bariz bir şekilde ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının sineye çekilmesine, bu inkara parçalanıyorum… Ve yüzde50’den de büyük bir kitle bunları inkar ediyor, parçalanıyorum.

Tiyatro ve edebiyat camiasının aforoz ettiği Coşkun Büktel’in dediği gibi, “Yalancılardan pek değil, bu ülkenin yalancılara teveccühünden nefret ediyorum”. Parçalanıyorum.

İşte bütün bunları geçenlerde can arkadaşım İlhan’la İsmet Baba’da içerken konuşuyorduk. İlhan, bu inkar fenalığının başka bir boyutuna dikkat çekti: “İnkar, tecavüze uğrayan kişinin kendinden, kendi düşüncesinden, duygusundan şüphe etmesine yol açar.”

Çok doğru. Aynı şeyi Ariel Leve, yeni ABD yönetiminin gerçekleri manipüle etmesinden yola çıkarak yazdığı hüzün dolu, öfke dolu, ümitsizlik dolu kuvvetli yazısında, Guardian’da, anlatıyor. Leve, çocukluğunda annesiyle yaşadığı travmatik ilişkide bu inkar yıkıcılığını görmüş. (Kitabında — An Abbreviated Life — bunu anlatmış ama okumadım.) Leve’nin anlattığı şey, bizim İlhan’ın dediği. Buna, yani insanın kendinden şüpheye düşmesine, ‘gaslighting’ deniyor.

Leve, The Gaslight Effect kitabının yazarı Dr Robin Stern’den şöyle aktarıyor bu durumu:

“İnsanlar tacize uğradığında işaret edebileceğiniz çok daha bariz belirtiler vardır. Diyelim ki biri dövüldü veya tehdit edildi, nasıl zarar gördüğünü görmek ve anlamak kolaydır. Ama biri sizi manipüle ettiğinde, kendinizi sorgulamaya varırsınız ve suçlanacak kişi olarak kendinize dikkat kesilirsiniz.”

Leve, yazısının sonunda bazı tavsiyeler sıralıyor, arkadaşlarımın bana söylediklerine benzer: Dikbaşlı, cüretkar olmaya devam; hesap verme mecburiyeti asla olmayacak, ‘gaslighting’ yapan kişi senin bakış açını asla göremeyecek, yaptıklarının sorumluluğunu yüklenmeyecek, “Haklısın” demeyecek; yalanlarla ve yalanı yayanlarla arana sağlıklı bir mesafe koy, konuşmalarda netlik ara, gerçeğe yapış…

Tabii, herkesin inkarın yıkıcılığına maruz kalmaya dair bir hikayesi var. Şimdiki yüzde 50 de dinlerinin inkar edildiğini, dinlerini yaşamalarının inkar edildiğini, başörtüsü yasağı uygulanırken ‘Beyaz Türkler’in bu zulmü inkar ettiğini söylüyor. Peki. Fakat bu durum, inkara uğramışların bugünkü zulmü, baskıyı, hoyratlığı inkar etmelerine, görmezden gelmelerine nasıl haklılık verebilir, bunu nasıl meşrulaştırabilir? Eskiden maruz kalınan zulüm bugün başkalarını zulme maruz bırakma ermiş durumda. Eski zulüm bugün adaleti iğdiş etme serbestisi vermiş büyük bir kitleye; önce kendi adalet duygularını hadım ederek.

Zulme uğramışların, adaletsizlikle ezilmişlerin, aşağılanmışların daha sonra ellerine güç geçince nasıl hınçla başkalarına zulmedebildiğini, başkalarını adaletsizlikle ezebildiğini, aşağılayabildiğini birçok örnekle biliyoruz; kişisel ve toplumsal. En ünlü örnek, İsrail. Soykırım yaşamış insanların çocuklarının kurduğu bu devlet şimdi Filistinlilere zulmediyor. Filistinlileri inkar ediyor. İsrail lobisi, Norman Finkelstein’in şahane kitabı Holocaust Industry‘de anlattığı gibi, Soykırım Endüstrisi’yle Filistinlilere ve tüm dünyaya ‘gaslighting’ uyguluyor. Ama hepsi değil tabii; bu inkarı inkar eden Yahudiler de var ve işte onlar inkarın yıkıcılığına karşı çıkan, hiçbir şey değişmeyecek olsa bile yalanın ve inkarın burnuna gerçeği dayayan kahramanlar. Bizi inkarın yıkıcılığından bir nebze de olsa kurtaranlar. Ailesi Nazi toplama kampından çıkmış Finkelstein gibi, Uri Avnery gibi…

AKP ve yüzde 50’si de İsrail gibi, gadre uğramışların gaddarlığını sergileyip duruyor. Ve içlerinde Finkelstein’in, Avnery’nin tırnağı bile olabilecek kimse görünmüyor; duymuyoruz.

Fakat daha derin sorunlarımız da var. Mayasında büyük bir inkar bulunan bir ülkede yaşıyoruz: Ermeni Soykırımı. ‘Sözde Ermeni Soykırımı’ diye nitelediğimiz ve büyük bir inkar edebiyatı/hamaseti yarattığımız için soykırımı inkar etmenin ayıbını ve ağırlığını idrak edemiyoruz. Birkaç anı okusanız anlarsınız. Bir Ermeni arkadaşınız olsa, mesela Selma, böyle bir inkarla melek yumuşaklığındaki gözüne bakıp çay içemeyeceğinizi anlarsınız. Mesela Bayburt’un bir köyünde dedesinden, ninesinden 1915 öncesi köydeki hayatı dinlemiş biriyle konuşsanız, o insanların nasıl gittiğini, o büyük kiliseye neler olduğunu işitseniz anlarsınız…

Bu büyük inkarın suladığı, inkarın yıkıcılığıyla varolan topraklarda başka bir şey beklemek zor; ancak irili ufaklı başka inkarların boy attığı bir yer burası: Alevilerin inkarı (cemevinin ibadethane olduğu nasıl inkar edilebilir?), Kürt inkarı… Bu yüzden, ‘Türk tipi başkanlık sistemi’nin mucidi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kendi yaptıklarından hiç haberi yokmuşcasına (kendini de inkar eden biri olduğuna dair sosyal medyada düzinelerce örnek dolaşıyor — ibret verici bir konu), hoşuna giden şeyler yapmayanlara Nazi demesinin yarattığı tepkiyi anlaması imkansız. Nazizimden çekmiş ülkelere ve Yahudi Soykırımı’nı öyle veya böyle mahkum etmiş Almanya’nın başbakanına (‘Orada neo-Naziler var’ kurnazlığına sapmayın).

Pek azına yer verebildiğim, ama saydıklarım ve saymadıklarımın herbirinde tecavüze ve sonra da inkarın yıkıcılığına uğradığım bu inkar listesini kapatayım artık.

“Demokrasi, bu ülkede, ona muhtaç olanların aradığı, savunduğu bir şeydir” mealinde bir şey yazmıştı İsmet Özel yıllar önce, ihtiyaç sahibi iktidar sahibi olunca ondan vazgeçer. Adalete yapılan muamele de aynen bu. Ama bu da yetmiyor anlaşılan, ‘Evet’le adaletin boynunu tam manasıyla vurmaya azimliler.

Muhtemelen katılmayacağı şeyler de söylediğim bu yazıya şiirini alet ettim diye belki de gönül koyacak olan (ne yapalım, şiir şairden güçlüdür, şairin gücü de şiirinin kendisinden güçlü olmasındadır) büyük şair İsmet Özel bir de şunu demişti:

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
madenlerin buharından elde edilen büyü
bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.

Reklamlar
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s