Gazetecilerin Gezi’yle imtihanı

Ocak 2014’te çıkan 5Ne1Kim? – Medyanın mutfağından sansür-otosansür hikâyeleri kitabımda Gezi İsyanı’nda tv kanallarının sergilediği gazetecilik sefaleti bir bölüm oluşturuyordu. O bölümü, isyanın yıldönümünde buraya da koymak istedim, kitabı okumayanlar da okusun diye ve bu ortamda da el altında bulunsun diye. O esnada NTV, CNNTürk ve HaberTürk haber merkezlerinde…

 

NTV veya CNN Türk ya da herikisi birden Gezi olaylarında başından beri gazetecilik yapsaydı, yani olayları sansürlemeden, çarpıtmadan verseydi, hatta ilk günden verseydi durum ne olurdu?

Başbakan ve hık deyicisi bakanlar ve bürokratlar ve “yeni merkez medya” büyük bir fütursuzlukla yalan söyleyemezdi. AKP, kendi seçmen tabanını dallıbudaklı bir yalanın etrafında bütünleştiremezdi ve toplum da cart diye ikiye yarılmazdı. Hükümet, dehşet verici bir gaddarlıkla şiddet kullanamazdı. (“Polis şiddeti” tanımını eksik, saptırıcı buluyorum. Gezi olaylarında olan şey, doğrudan siyasi şiddetti, hükümet şiddetiydi. Gaddarca şiddete başvuran polis, hükümetin caniyane talimatlarını uyguluyordu.) Beş genç gösterici ve bir genç polis ölmezdi. Hükümet pozisyonunu sürdüremezdi.

Bunların hiçbiri olmazdı, çünkü halk neler olup bittiğini kendi gözleriyle görebilir, tartabilir, idrak edebilirdi. Bu kanalların işlerini yapmayarak ne olup bittiğini saklaması, AKP partizanı medyanın ortalığı yalanlarla doldurmasına fırsat verdi, zemin sağladı. Toplumun bir kesimi de o cepheleşme içinde partizan medyaya yapıştı.

Bir yandan da Türkiye medyasından büyük bir kaçışa/kopuşa şahit olduk. Merkez medyadan ümidini tamamen kesenler zaten işin başından beri sosyal medyadan aldılar haberleri. Geziciler daha da ileri gidip kendi radyo ve televizyonlarını kurdu. Yurttaş gazeteciliğine giriştiler. Bir yandan da sosyal medyadan dünya medyasına seslendiler. Türkiye medyasının kulak asmadığı çağrılara dünya medyası cevap verdi ve Gezi’den canlı yayınlara bile giriştiler. Dünyanın dörtbir yanından birçok tv, radyo kanalı ve gazete Gezi’deydi.

Peki, merkez medyada neler oldu?

Gezi’nin en büyük kahrını, çilesini sokaktaki denge ile haber merkezindeki denge arasında bir başka denge kurmaya çalışan muhabirler çekti. Canlı yayın yaptıkları araba parçalandı. Protestoların ilk Cumartesi günü yaşananlar bunun en iyi örneğiydi. Polis Taksim Meydanı’ndan çekilmiş, AKM’nin önünde dizilmişti. Boşaltılan meydana ilk girenlerden biriydim fotoğrafçı arkadaşım Fatih Pınar’la birlikte. “Galiba artık saldırmayacaklar; hükümet de daha yumuşak adımlarla bu işi ele alacak” diye düşünmeye başlamıştık. Hatta birinin elime tutuşturduğu hiçbir işe yaramayan uyduruk maskeyi ve bir şişe dolusu Talcidli suyu bir yere bırakmıştım. Ayağımda sandaletlerle neredeyse plajda dolaşır gibiydim. İnsanlar boş meydanı yavaş yavaş doldurmaya başladı. Merdivenlerin önündeki yoldaydım. Aniden çok da genç sayılmayacak biri elindeki molotofvari şeyi yaktı ve dizili polislere doğru koşmaya başladı. Kalabalık, “Yapma ulan, yapma!” diye bağırdı, fakat alanın o tarafı henüz dolmamıştı ve adam rahatça koşup elindekini attı. Polislere ulaşamadı, ama polis aniden gaz bombalarını yağdırmaya başladı alana. İşte o gün NTV de oradan yayın yapıyordu. NTV’nin arabasını farketmiştim ve eski arkadaşlarımı görürüm diye o tarafa doğru seyirtmiştim. Medyaya küfrün bini bir paraydı ve bundan en çok nasibini alan da NTV’ydi. Kimi göstericiler, alandaki gazetecilere ana avrat dümdüz gidiyordu. Biri bas bas bağırıyordu: “Orospu çocuğuuu! Oradan maaş almaya utanmıyor musun!”

Bu durum, aslında öbür haber kanalları için de geçerliydi. Başka bir kanaldan bir arkadaşım, kendisine sözlü olarak sataşanlara, yine göstericilerin içinden bazılarının itiraz ettiğini anlattı. Bir muhabir arkadaşım da “Yayınlarımın çoğu yarıda kesildi” diye anlattı sonradan bana. “Bu da çok muhalif konuşma yapıyor olmamızdan değildi galiba. Zaten kanal durmadan, ‘Ortadan şeyler söyleyelim, galeyana getirecek laflar etmeyelim’ diye baskı yapıyordu. Etraftan yağan küfürlerin duyulmaması için kesiyorlardı yayını muhtemelen. Durumu yansıtan iyi bir şey söylesek de artık bir kere kötü olmuştuk.”

Benim gibi birçok insan da, “Bizim buradaki gazetecilerle işimiz yok. Onların suçu değil bu. İşlerini yapmaya çalışıyorlar. Yayın aracıyla işimiz yok. Yapmayın çocuklar!” diye azgınları dizginlemeye çalışıyordu, ama nafile… NTV’nin arabasını yaktılar ve sonra herkes geçip önünde fotoğraf çektirdi.

NTV haber merkezi Gezi’den önce de gayet gergin ve mutsuzdu. Gazetecilik yapılmadığını herkes biliyordu. Bu yapılmayan gazeteciliğe canı gönülden hizmet eden birkaç kişi vardı, ama genel hava, bir zillete katlanıldığını yansıtıyordu. Gezi herşeyi en azından ikiye katladı. NTV’den bir arkadaş şöyle anlattı durumu:

“31 Mayıs Cuma öğlen insanlar gaz yiyor, biz ‘Yakın Plan’da 2020 Olimpiyatları’nı konuşuyoruz! Benim dişlerim ağrıdı gıcırdatmaktan. Bir arkadaşın ağzının içi yara oldu. Ve ekrana bakıp sürekli küfrediyoruz. Paydos olur olmaz da maskeyi, sirkeyi, deniz gözlüğünü alıp Harbiye’ye gittim. (…) Olacak şey değil, ama o kadar çaresiziz ki, insanı öyle yaralıyor ki. İşini yapmıyor çünkü kanal. O kadar terane kopuyor. (…) Mesela ben Halk TV ile Beyoğlu’nun sokaklarında, sabahın üçünde tanıştım. Halk TV diye bir şey olduğunu bilmiyordum. Bir tv veriyor en azından. Hicap içinde izliyorsun.”

NTV’de başka birimde çalışan bir arkadaşın anlattıkları da bu çaresizliği ve muhabirlerin çabasını gösteriyor: “Cumartesi günü [1 Haziran], Ergün’ü [Güven, NTV muhabiri] aradım, Taksim’den o yayın yapmıştı önceki gün sabah zar zor. Olabildiğince sade, ama oradaki kalabalığın kimlerden oluştuğunu, her türden insan olduğunu, kendiliğinden toplandıklarını … söyledi. Daha komplo teorileri de üretilmiyordu o zaman. ‘Ağzına sağlık, sağol; en azından doğru dürüst bir tane yayın oldu’ dedim. Ergün çok moral buldu. Komik bir şey ama, olanı söylediği için ben onu tebrik ediyorum. O da ‘Çok uğraştık bu yayını yapabilmek için sorma, daha kötü olabilir’ dedi.”

Başka bir muhabir arkadaş da NTV’ye duyulan tepkiyi şöyle aktarıyor: “NTV logosuyla alana çıkmak mümkün değildi; elimde siyah mikrofonla röportajlar yapıyordum. ‘Nereden?’ diye sorduklarında, yalan da söyleyemiyorum, ‘NTV’den ne yazık ki’ diyordum. Kimi gülüyor, kimi ‘Ben NTV’ye konuşmam’ diyordu.”

Dışarıda göstericilerin, haber merkezinde ise yönetimin baskısı vardı. Haber koordinatörü Nermin Yurteri yazılan her haberle bizzat ilgileniyordu. Birçok yeri çıkarıyor, eklemeler yapıyordu. Hassas bir dönemdi, bu işler editörlere bırakılmıyordu. Editörler ufak tefek redaksiyon yapıyordu sadece. Ekrana yansıyacak herşey çok önemliydi, çünkü hükümetten haber merkezine, doğrudan Nermin Yurteri’ne durmadan telefonlar geliyordu.

Medyaya ve özellikle NTV’ye protestolar öyle bir hal aldı ki, 3 Haziran Pazartesi günü binlerce gösterici Maslak’taki NTV binasının önünde toplandı. Göstericiler para salladı, tencere çaldı. “Artık hiçbir şey olmamış gibi davranamazlar”, “Parasını versek bize de haber yapar mısın NTV?”, “Bu da mı haber değil NTV?”, “Satılmış medya”, “Her yer Taksim, her yer direniş” diye bağırıyordu.

Cem (Aydın, Doğuş Yayın Grubu’nun başı), Ömer (Özgüner, NTV yayın yönetmeni) gibi kanal yöneticileri aşağı indi. Binanın ön cephesini kaplayan camdan kalabalığı seyrediyorlardı. Dışarıda üç beş güvenlik görevlisi vardı. Kitle hiç saldırgan değildi, aklıbaşında insanlardan oluşuyordu; kapıya doğru yürümeye başladılar. Güvenlik kapıya doğru çekildi. Yöneticiler sonra üst kattaki Kahve Dünyası’na çıkıp kalabalığı oradan izlemeye başladı. NTV çalışanlarından biri Ömer’e “Polis çağıracak mısınız?” diye sordu. Ömer, “Yok, olmaz o” dedi. “Bizim de aklımıza geliyor. Ama yayın yapmamız lazım, başka hiçbir şekilde olmaz, yoksa camları da kırıp gelecek insanlar” dedi.

Kalabalık bir açıklama yapmak istiyor ve bu konuşmanın canlı yayınlanmasını talep ediyordu. Kanal yönetimi kabul etti ve apartopar bir yayın yapıldı. NTV spikeri Erhan Ertürk, “Medyanın tavrı protesto ediliyor. Biz de protesto ediliyoruz” dedi. Hatta hiç olmayan bir şey oldu. Canlı yayınlarda NTV mikrofonu her zaman muhabirin elinde olur, konuşana verilmez. Bu kez mikrofon göstericilerin temsilcisine verildi. Ama konuşanın sesi ekranda duyulamadı. Bunun üzerine kalabalık o yayını geçerli saymadı. Ses sisteminde gerçekten de bir arıza vardı. Canlı yayın tekrarlandı. NTV çalışanlarından da göstericilere destek yağdı. Cem’e yakın kimi yöneticiler bile sandalyelere çıkıp kalabalığı alkışladı.

Bu son olay, sadece çalışanlarda değil, kanal yönetiminde de büyük bir huzursuzluk oluştuğunun göstergesiydi. Şimdiye kadar sürdürdükleri yayın çizgisinde ısrar edilemeyeceğini gördüler. Gezi’de ne olup bittiğini vermeyen medyaya karşı taşan tepki, kendini en bariz biçimde NTV’ye ve bağlı olduğu Doğuş Grubu’nun bütün birimlerine duyulan ve ilan edilen nefrette göstermişti. Bu artık sadece kanal yönetimi için değil, holding yönetimi için de yoksayılamayacak bir durumdu.

O günün akşamı NTV binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya Ferit Şahenk’le beraber holdingden Şadan Gürtan ve Süleyman Sözen, yayın grubundan da Erman Yerdelen, Cem Aydın, Ahmet İren katıldı. Sonraki adımlar işte bu toplantıda kararlaştırıldı. Biraz daha doğru bir habercilik çizgisine geçilmeye çalışılacaktı. Hükümete de, “Haber çizgisinde biraz değişikliğe gidiyoruz gibi görünse de yanınızdayız” kabilinden bir mesaj verilecekti.

Ertesi gün (4 Haziran) Cem, NTV çalışanlarını konferans salonunda topladı ve şu konuşmayı yaptı:

“Yaşanan son gelişmelerin tüm medyayı olduğu gibi NTV çalışanlarını da üzdüğünün farkındayım. Eleştiriler büyük oranda haklıdır. Bunu herhangi bir nedenle değil vicdanımla söylüyorum. Mesleki sorumluluğumuz açısından bize düşen, olanı olduğu gibi vermektir. Bu, yaşadığımız en büyük kriz. Aslında bir süredir doğru bir yayın yapmıyorduk, belki Gezi olayı olmasa daha da devam edecektik böyle, ama artık daha iyi bir habercilik yapmak zorundayız. Hükümetten gelen baskıları göğüslemeye çalışarak, herkese daha eşit mesafede duracağımız bir yayın politikası izlememiz gerekiyor. Dengesizlikler içinde denge arayışı tüm medyayı olduğu gibi bizi de etkiledi. İzleyicilerimiz ihanete uğramış gibi hissetti, bu konuda onları haksız bulmak mümkün değil. İnsanlar haber almak istediklerinde bunu bizden almalıdır; çünkü aksi takdirde büyük bir bilgi kirliliği yaşandığını görüyoruz. NTV toplumun bütün kesimlerinin hassasiyetini ve evrensel habercilik ilkelerini gözeterek haber kanalları arasındaki öncülüğünü sürdürecektir. Bu, izleyicimizle olan güven ilişkimizi tazelemek için bize bir fırsattır. Her zamanki gibi işimizi en iyi şekilde yapacağız.”

Çalışanlardan biri şunu sordu: “Yine baskı gelecek, ne kadar direnebileceksiniz, ne kadar değişebilecek yayın?”

Cem şu cevabı verdi: “Yapabildiğimiz kadar yapacağız. Yapamazsak zaten ben de böyle devam etmeyeceğim.”

Salon alkışlarla çınladı.

Kameraman bir arkadaş da söz aldı: “Cumartesi (1 Haziran) Taksim Meydanı’nda NTV aracını parçaladıkları zaman oradaydım. İzlemek zorunda kaldım. Aracın parçalanmasına değil, ama yıllarca emek verdiğimiz NTV logosunun insanların ayaklarının altında kalmasına çok üzüldüm. Bizim bu markada çok emeğimiz var. Bu duruma düşmemeliydi NTV. Bize özür borcunuz var.”

Cem, “Özür dilerim” dedi. Salon bir kere daha alkışlarla doldu. Toplantıya katılanlardan kimine göre, “Söylediklerine ne Cem inanıyordu, ne biz inanıyorduk.” Alkışlar, bir bakıma ve belki de asıl olarak, layıkıyla gazetecilik yapma arzusunun bir ifadesiydi. Bunca yıl işlerini yapmaya çalışırken geçim derdi yüzünden türlü kepazeliklere katlanmak, gözyummak, katılmak zorunda kalmak bu insanların kişiliklerini de ezip durmuştu. Sevdikleri bir işi sevmedikleri şekillerde yapmak zorunda kalmışlardı. Yani, Cem’in dediğinin aksine, “işlerini her zamanki gibi en iyi şekilde” yapmamışlardı. Zaten Cem’in dediği gibi yapılmış olsaydı o da özür dileyecek bir duruma düşmeyecekti. Yine de Cem’in özrü, bu fedakârlıklarının teslim edilmesi, kişiliklerinin bundan böyle ezilmemesi, özgürleşmeleri anlamına geliyordu.

Bir de şu var tabii: madem seyirciler haklıydı ve onların baskısıyla özür dilenecek noktaya gelinmişti, o özür ekranda seyircilerin karşısında dilenmeliydi. Ancak böyle bir özür bir taahhüt yerine geçebilirdi, öncelikle çalışanları inandırabilirdi.

Olsun. Cem’in konuşmasından sonra NTV asıl işini yapmaya çalıştı. Bir arkadaş anlatıyor: “Normalde NTV’de reytingler %1 civarında çıkıyor; %3 oldu mu göbek atıyorlar. Sürekli, ‘Bunu nasıl geliştiririz?’ muhabbeti var. Cem’in özür dilediği gün, ilk ‘Yakın Plan’ programında Cengiz Çandar, Bekir Ağırdır çıktı… Haberleri gazeteci gibi vermeye çalışıyoruz… Gezi’deki hayatı anlatan programlar yapıyoruz… Reyting %8. Bazı akşam yayınlarında %10,5’a ulaştı. NTV tarihinde görülmeyen şeyler.”

Cem’in bu konuşmayı yaptığı saatlerde Başbakan Erdoğan da Fas’a uçmaya hazırlanıyordu. Sonraki iki gün içinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç, Gezi meselesini daha yumuşak şekilde ele alan bir yaklaşım sergiledi. Başbakan’ın yokluğunda bu iş sükunetle halledilecek izlenimi yaygındı. NTV’de de gazetecilik işe yarıyor, reytingleri yükseltiyordu.

Fas’tan dönen Erdoğan, Cuma geceyarısından sonra 01:45’te İstanbul Yeşilköy Havaalanı’na indi. Binlerce AKP taraftarı oradaydı, ama asıl önemlisi, bakanlar kurulu eksiksiz olarak havaalanında toplanmıştı ve Erdoğan orada zehir zemberek bir konuşma yaptı. Kılıçlarını bileyip çıkarmıştı. Gezicilerin üstüne gidecekti. Gül ile Arınç’a da laflarını yalatmış oldu.

Hükümet öyle yeni yayın çizgilerine hiç alışık değildi, gazeteciliğin de alemi yoktu. Telefonlar açıp, eski Başbakanlık muhabiri, o sıra NTV’de haber koordinatörü olan Nermin Yurteri’ne yükleniyorlardı: “Göstericileri canlı yayında nasıl verirsiniz!” diye. Nermin, özürden sonraki yayın çizgisi konusunda Cem’e açıktan itiraz etmedi, ama hükümetten gelen baskılar ve telefonlarda Cem’i işaret etti. “Ben yumuşatmaya çalışıyorum ama…” Baskılar dayanılamaz duruma geldiğinde Cem’e iletti. Cem de Hüseyin Çelik’le konuştu. Ama birkaç gündür tutulan yayın çizgisinin sürdürülemeyeceği açıktı. Başbakan çileden çıkmıştı. 12 Haziran Çarşamba akşamı Cem, Ferit Şahenk’e ancak bu kadar eğilebileceğini söyledi, “Benden bu kadar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu, Erdoğan’ın gazabından kurtulmak gerekiyordu. Cem ceketini alıp çıktı.

Cem ayrıldıktan sonra Başbakan’dan Ferit Şahenk için randevu alan da Nermin’di ve NTV’nin eski yayın çizgisine dönmesi konusunda da o aracı oldu. (NTV’nin başına getirilmekle de ödüllendirildi.) Başbakanlık, NTV’ye dışarıdan destek (yani “mış gibi” yapan değil de “otantik” yandaş “gazeteci” desteği) vermeyi önerdi, ama kanal yönetimi bunu kabul etmedi, kendi bünyelerindeki insanlarla devam edeceklerini söyledi. Böylelikle, Nuh Yılmaz, Akif Beki gibi ihtimallerden kurtuldular. Yayın politikasında da Gezi öncesi çizgiye devam edeceklerini bildirdiler. Hükümete bağlı kalacaklarını, ekonomi politikalarına destek vermeyi sürdüreceklerini belirttiler. Fakat hükümetin gerilimi fazla tırmandırdığını, uzlaşı yolunu seçmenin bütün kesimlerin yararına olduğunu da ilettiler.

NTV, 15 Haziran’da hızını alamayıp, büyük ihtimam gösterdiği BBC Türkçe Servisi’nin bültenine de sansür uygulayarak tüy dikmiş oldu. BBC’nin haberi, Gezi protestoları ve medyayı ele alıyordu. Bunun üzerine BBC Küresel Haber Dairesi Başkanı Peter Horrocks, NTV’yle anlaşmalarını askıya aldıklarını ilan etti: “BBC, NTV’nin bugün yayımlanmak üzere hazırlanan ‘Dünya Gündemi’ programını yayımlamama kararı üzerine NTV’yle ortaklığını derhal yürürlüğe girmek üzere askıya almıştır. BBC’nin yayıncılığına herhangi bir müdahale kesinlikle kabul edilemez. Türkiye’deki durumun uluslararası kaygı yarattığı bir dönemde BBC’nin tarafsız yayıncılık hizmeti bütün okurları, izleyicileri ve dinleyicileri için yaşamsal önem taşımaktadır.”

O esnada CNN Türk’te …

Gezi’de ilk büyük polis saldırısının başladığı 31 Mayıs Cuma’nın akşamı CNN Türk ekranına penguen belgeselinin çıkması, aslında önceden belirlenmiş yayın akışıydı. Belgesel gece 1’de yayınlandı. Ama olayların en kızışmış olduğu zamanlardı ve bir haber kanalının üstelik burnunun dibinde olanbitenle ilgili haber vermeyip normal yayın akışına devam etmesi olacak şey değildi.

Ertesi gün, cumartesi, kadınların çalışma yaşamına daha çok katılmasına öncülük eden Beyonce’nin konserini canlı yayınlayacaktı CNN Türk. Bu yüzden, gün boyu kadınlarla ilgili program hazırlamıştı; Türkiye’den de örneklerle kadın meselesi irdelenecekti. O penguen belgeseli de iki kere gün içinde girecekti. Ama olaylar devam edince penguenlerden ve kadın programlarından vazgeçildi. Başlangıçta ilk bir iki saat bütünüyle muhabirin kendi meşrebine göre yayın yapıldı. Fakat çok geçmeden yönetim işe ağırlığını koydu ve canlı yayın ekibini çekti. (Şu yöneticiler olmasa iyi gazetecilik yapma imkânı doğacak sanki.)

Hükümetin de işi zor tabii, böyle kontrolden kaçan gazeteciler olabileceği için herkesi gözlemek, gözetlemek zorunda. Sosyal medyayı (Twitter ve Facebook) insanların ne olup ne olmadığını anlama aracı olarak kullanan hükümet, Gezi sürecinde CNN Türk çalışanlarının tweetlerini içeren bir rapor hazırlamış ve CNN Türk çalışanlarının solcu olduğuna hükmetmişti. Bu “tesbit”i de Ankara bürosu ve dolayısıyla kanal yönetimiyle “paylaşmıştı”. Kanal, tweet’ler konusunda bütün çalışanları uyardı.

Haber merkezinde çalışanlar büyük bir yeis içindeydi. Protesto mail’leri, telefonları yağıyordu. Bir arkadaş vaziyeti şöyle özetledi: “Gezi sürecinde gerçekten haber merkezi bomboktu. Zira hemen herkes uykusuz, ya sokakta protestodaydı ya da çalışıyordu. Çaresizlik duygusu hakimdi, çünkü haber geliyor ama kullanılamıyordu. Ben ‘atanamayan öğretmenlerden’ sonra ilk kez kamuoyu baskısının bu kadar etkili olduğunu gördüm. Öğretmenler çevresi, olağanüstü kamuoyu yaratma becerisi ve örgütlülüğüyle kendilerini dayatmış ve CNN Türk haberler yapmak zorunda kalmıştı. Ama Gezi’de büyük baskıya rağmen bir şey yapılamıyor olmasının kahrediciliği vardı.”

Protestoların çığ gibi büyümesi, kanalı yönetilemez bir noktaya sürükleyince saat başı haberlerde Gezi’yi görmeye başladı CNN Türk. Öbür kanallar o kadar sefildi ki, CNN Türk’e bir övünç payı düştü: Kamerayı meydana dayayıp, veya DHA görüntüsünü ham haliyle ekrandan akıtıp, muhabirlerine veya başkalarına telefon bağlantıları yapan Halk TV’den sonra en çok gün/saat ortalamasında Gezi haberine yer veren ikinci kanal olmak… Ama içerik yoktu, koftu. Hükümetin canını sıkacak şeylerden uzak duruluyordu; hükümeti ve Erdoğan’ı doğrudan hedefleyen slogan ve yazılar ayıklanıyordu.

Aslında, tartışma programları bakımından öbür haber kanallarından biraz daha iyiydi CNN Türk. Yine de Gezicileri ekrana çıkaran birkaç kişiden biri olan “360 Derece” programının sunucusu Şirin Payzın, yıllık izin bahanesiyle uzaklaştırıldı. Olayın tüm sıcaklığıyla sürdüğü o günlerde, merkez medyadaki tek muhalif sesi, Rıdvan Akar’ın “Hayatın Tanığı” programının Gezi bölümünü ise basın bültenleriyle ilan etmelerine rağmen yayınlamadı CNN Türk. Fakat mesele dışarı taştı ve sosyal medyada vaveyla koptu: Rıdvan Akar’a sansür mü uygulanıyordu? CNN Türk yönetimi belki de ikinci penguen vakasından korktuğu için 8 Haziran’da Rıdvan’ın Gezi belgeselini yayınladı ve çok yüksek reyting aldı!

Meydanlara çıkan muhabirlerin CNN Türk mikrofonları/yazıları kaldırılarak yayın yapılabiliyordu. Kimine göre, “muhabirlerin can güvenliği yoktu”. CNN Türk’ün şansı, binasının merkezden uzak olmasıydı, yoksa NTV benzeri protestolardan nasibini o da alacaktı. O nasibi alamadığı için özür dileme ihtiyacı duyan da çıkmadı. Ama belki de özür dileyecek kadar bir gazetecilik tortusu bile kalmamıştı.

CNN’den konuştuğum arkadaşlara göre, Haber Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav’ın “asli işi haber yapmak ve rating aldırmak değil, hükümetle kavga yaratabilecek haberi önlemek”. Bunu kanıtlamak için de gündelik bir sürü ayrıntı anlatmak yerine, yine Doğan Grubu’na ait Kanal D’nin rahat ve özgürce girdiği haberlerin CNN Türk’te yayınlanmadığını söylemekle yetiniyorlar: Tuzluçayır, Hatay, ODTÜ, vs..

N’abertürk

Öbür “büyük” haber kanalı Habertürk’te olanlar da pek farklı değildi. Oranın muhabirleri de Habertürk logolu mikrofon kullanmıyordu. Yayınlarda, haberlerde Gezi protestolarını sürekli marjinal örgütlerin üzerine yıkmaya çalışıyordu Habertürk. Özellikle polisin AKM’deki bayrakları, pankartları söktüğü gün merkezden muhabirlerin kulağına durmadan söylenen şey de buydu.

Polisin Taksim Meydanı’nı boşalttığı gün (16 Haziran) Genel Yayın Yönetmeni Abdullah Kılıç (Zaman’dan gelmişti), Marmara Oteli’nin bir odasından gördüğü manzarayı canlı telefon bağlantısıyla anlatıyordu. Habertürk’teki arkadaşların söylediğine göre, Abdullah Kılıç, aslında haber merkezindeki odasından konuşuyordu!

TRT dahil bütün kanallarda ilerleyen aylarda da Gezi protestoları yüzünden onlarca gazeteci işten atıldı.

Gezi olaylarındaki medyanın tavrı, Bernard Shaw’un ünlü “Katl, sansürün ekstrem biçimidir” sözünün en basit ve somut bir kanıtıydı. Gezi sansürü insanları öldürdü, sakat bıraktı, yaraladı. Büyük toplum kesimleri nezdinde yalanın galebe çalmasına sebep olarak toplumu da sakatladı. Bu yüzden, daha sonra dilenen özürler en azından eksik kaldı ve mertçe de değildi. Medya ve bu medyayı yönetenler bu duruma aniden ve büyük bir “ihanet”le gelmedi. Yıllar boyu, işlerini yaparken ettikleri küçük küçük ihanetlerle geldiler, Gezi gibi büyük ve önemli bir olayı veremeyecek duruma. Adım adım gazetecilikten vazgeçerek… İleriki bölümlerde, penguenleri Antarktika’dan Gezi’ye getiren bu yolun taşlarının nasıl döşendiğini göreceğiz.

Bu durum bana Stanley Kramer’in 1961 yapımı şahane filmi “Judgment at Nuremberg”i (Nüremberg Yargılaması) hatırlatıyor. Filmin son sahnesi konumuzla gayet ilgili bence. Muhteşem bir oyuncu kadrosunun şahlandırdığı bu film, dört Alman hukukçunun Nazi rejimine hukuksal ve yargısal payanda işlevi görmekten yargılanışını ele alıyor. Yargıç, “Bu davada suçlamaların temelini basit cinayetler ve hunharlıklar oluşturmuyor. Suçlama, ulus çapında ve hükümet eliyle yürütülen bir gaddarlık ve adaletsizlik sistemine, tüm medeni milletlerin kabul ettiği her tür ahlaki ve yasal prensibi ihlale bilinçli olarak katılmaktır” diyerek sanıklara ömürboyu hapis cezası verir. Amerikalı Yargıç Haywood (Spencer Tracy), memleketine dönmek için havaalanına gitmeye hazırlanırken sanıklardan Ernst Janning’in (Burt Lancaster) kendisini görmek istediğini öğrenir. Janning, Nazi döneminden önce hukuk alanındaki çalışmaları ve kitaplarıyla uluslararası şöhret kazanmış biridir. Yargıç Haywood, Janning’in hücresine gider. İki güçlü karakter arasında şu diyalog geçer:

— Yargıç Haywood … gelmenizi istememin nedeni… O insanlar… o milyonlarca insan… İşin oraya varacağını asla bilmiyordum. Buna inanmalısınız. Buna inanmalısınız.

— Herr Janning… masum olduğunu bildiğiniz ilk insanı ölüme mahkûm ettiğinizde, iş oraya gelmişti.

Reklamlar
Bu yazı Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s