Mavi balina Müstebit’i nasıl yuttu?

Mustafa Alp Dağıstanlı

Bir İspermeçet balinasını Arhavi açıklarında görünce, memlekete demokrasi geldiğini düşündüm. İspermeçet başını çıkarıp “O kadar da değil,” dedi, “sizin ülkeye demokrasi gelmesi, Karadeniz’e balina gelmesinden çok çok daha zor. Sabır!”

Cumartesi sabahı bisikletle komşu Arhavi’nin pazarına gitmiştim. Hava güzeldi. Onyedi zürafanın getirdiği Afrika güneşi vardı. Zürafalarla beraber Hopa’ya doğru yola koyulduk. Büyük Türk medeniyetinin kıyıları doldurup otoyol yapması sayesinde, bisikletle giderken İspermeçet balinasının beni denizden takip ettiğini takip edebiliyordum.

Hopa’ya vardığımızda, zürafalar etrafı keşfe çıktı, ben de deniz doldurulduğu için güdük kalmış iskeleye gittim ve ucundaki babalardan birine oturdum. İspermeçet balinası neşeyle yüzüyor, muzipçe kuyruğunu şaplatıp beni ıslatıyor, heybetli ve sevgi dolu gövdesiyle sıçrayıp sudan çıkıyor, bir kahkaha atıp Kızıldeniz’i geç, Karadeniz’i yararcasına tekrar suya gömülüyordu.

“Sorularım var!” diye seslendim bir sıçramasında. Suyunu püskürtürken, “Sor” deyiverdi.

“Sokakta – denizde de – gülmek, kahkaha atmak, hele senin gibi dişi bir balinanın kahkaha atması hiç hoş karşılanmıyordu, yasaklanıyordu neredeyse…” dedim.

Başını sudan çıkarıp “Buna ancak kuyruğumla gülebilirim” diye cevap verdi ve başını tekrar suya sokarken kuyruğunu dikip titretti.

“Biz senin için buradayız Alpciğim” diye devam etti, “hayattan ve aşktan konuşalım. Boş ver o berbat konuları. Ne kadar iyi yazsan nafile yazılarla yorgun düşmüşsün. Kaç zamandır bir şey yazamadığının sen de farkındasın herhalde. Zorlamaya gerek yok. Daha iyilerini yazanlar var; onlar da nafile olsa bile… Bilmediğin şeyler var.”

Neler olmuştu acaba? Son gazeteye baktığımın, tv seyrettiğimin üzerinden çok geçmemişti aslında. Halkın yarısının taptığı, diğer yarının yarısının da nefretli bir imrenmeyle baktığı, partisindeki insanların beyinlerini by-pass ederek beyincikten bağlandığı bir Müstebit’imiz vardı bizim.

Balina içgüdüsü olsa gerek, kafamdan neler geçtiğini anlamış olacak ki, “Onu bizim Mavi balina yuttu” dedi İspermeçet balinası, “artık kafana takmana gerek kalmadı”.

Hayretten küçük dilimi yutacaktım. Aklıma o efsane geldi. Hani Yunus peygamberi büyük bir balık yutmuş, allahına yalvarmasıyla da onu sağ salim bir karaya kusmuştu ya… “Lütfen ciddi olabilir miyiz sevgili İspermeçetçiğim” diye serzenişte bulundum, “halkımız için, hatta dünya için önemli bir mevzu bu. Mitolojik hikayelerle, dini menkıbelerle hafifsemesen…”

Fakat “Çıkarmayacak mı?” diye de sormaktan da kendimi alamadım.

“Beni öyle güldürdün ki sevgili MAD, hiç bu kadar su yutmamıştım, az kalsın boğulacaktım; üstelik bir hayli lağımlı sizin deniz, enfeksiyon kapmasam bari” diyerek başını çıkardı.

Benim endişem onu niçin bu kadar güldürüyordu ki? Şenşakrak bir kuyruk şaplatmasıyla bütün iskeleyi yağmur altında bırakarak beni bu düşünceden kopardı. Hızla Peronit’e doğru yüzdü, orada bir takla atıp aynı hızla geri geldi ve burgulu bir dönmeyle sıçrayarak konuştu:

“Çıkaracak.”

Gördüm ki, İspermeçet balinaları kahkaha atarken konuşabiliyordu. Fakat aniden susmuştu.

“Bu kadar mı yani, söyleyeceğin başka bir şey yok mu o iri akrabanın Müstebit’imize ne yaptığıyla ilgili?” diye sormuştum ki, birden arkamdan bir Zürafa kahkahası duydum; Zürafa gülüşünü tanımayacak ne var! Döndüm baktım, Afrika güneşini getiren 17 zürafadan dördü iskeleye gelmişti.

“Sizin Müstebit’in çok büyük bir sorunu vardı, Mavi balina tarafından yutulmasından önce” dedi içlerinden biri.

Bu söz beni daha da büyük bir şaşkınlığa sürükledi. Ben de kalkıp hızla iskelenin dibine koşup geri geldim ve tekrar babaya oturdum. Neydi acaba o büyük sorun? Birkaç yıl önceki 17-25 Recep’te ortalığa dökülen yolsuzluk kayıtları, görüntüleri, konuşmaları, paraları mıydı? Bunlar, herkes onu ve ekibini alaşağı edeceğini düşünürken, Müstebit’i bir erdem timsaline dönüştürmüştü. Olaya adı karışan bazı bakanlar koltuklarından olmuştu üstelik; demek duman, ateş olan yerden çıkıyordu. Ama Müstebit, “Duman çıkıyor olabilir ama bakın ben elektronik sigara içiyorum, demek ki ne yok, ateş yok” deyip seçmenini ikna etmekle kalmamış, oyunu arttırmıştı.

Demokrasi getiriyorum diye başvurduğu numaralarla bırakın camiyi, kabe duvarına işemiş, ama Müstebit, “Ne işemesi ey ümmet-i müslimin, ey sevgili Türk tek-milletim, biz oradan da zemzem suyu servis ediyoruz” demiş, böylece İslam’la demokrasiyi en ileri demokrasiden daha ileri bir noktada buluşturduğu kabul edilerek heykeli dikilecek bir demokrasi kahramanı ilan edilmişti. Hatta partisinin Uşak il teşkilatından bir görevli konuyu bir hayli ileri taşımıştı: “Müstebit’imiz zemzem işer; onun sidiği zemzem suyudur. Bundan böyle boşa akıtılmayıp şişelenmesini öneriyorum. Uşak, bu arada, ilimizin adının bundan böyle Sadıkuşak olarak değiştirilmesini de teklif ediyorum, evet, Sadıkuşak bu kutsal şişeleme tesisini kurmak için en uygun yerdir.”

“Bana oy verin ki çocuklarınızı daha çok şehit edeyim” demiş, gerçekten de henüz oy kullanmaya birkaç ay varken daha çok şehit verilmesini sağlamış ve gerçekten de daha çok oy almıştı.

Her önemli konuda birbirinin zıttı fikirleri ve tutumları savunup söylemiş, ama her seferinde de bir tutarlılık abidesi olarak görülmüş ve birbirinin zıttı fikirler için her seferinde aynı büyük kitleyi peşinden sürüklemeyi bilmişti. Kurşun geçirmez yelek, paslanmaz çelik, kir tutmaz kumaş, üstünden herşey kayan teflon, götte durmaz pantolon gibiydi.

Bütün bunlar ve nicesi, ölmek üzere olan bir toplumun gözlerinin önünden hayatı nasıl bir film şeridi gibi geçerse, işte öyle gözlerimin önünden geçiyordu. Zürafa’nın, gözlerimin önünden geçenleri seyretme yetisi varmış gibi, “Bırak bunları” diyen sesiyle görmekte olduğum korku filminin şeridi kopuverdi.

“Kürtler, özür dilerim, duyacak şimdi, bölücü terör mü o büyük sorun?” diye sordum. “Hoş onların da şehirlerini yerlebir etmişti ya…”

“Bu sorunları ancak senin gibiler dert ediyor. Bir müstebit için bu sorunlar yaşama ortamıdır, varoluş koşuludur. Sizinki onların âlâlarındandır, hödüklükte ikinci Bush’la falan yarışır. Ama Bush’un elinde daha büyük bir güç, ABD vardı ve tahrip kabiliyeti daha yüksekti. Sizinkinin elinde ABD’ninki kadar güç olsa var ya, Bush’u biz hayvanlar bile mumla arardık… Magmayı bile tomayla su sıkıp söndürmeye kalkardı sizin Müstebit.”

Zürafaların bu kadar siyasi bilinç sahibi olduklarını bilmezdim, bunu neye borçlu olduklarını sormak istiyordum, ama Müstebit’in büyük sorununun ne olduğu daha acil bir konuydu benim için, ölüm kalım meselesiydi. “Nedir peki?!!” diye sabırsız bir insan sesi çıkardım.

“Sizin Müstebit” dedi Zürafa, “ata binmek istiyor; en azından bir fotoğraf çekimlik.”

Bu cevap üzerine delirecek gibi oldum, fakat hayvanların böyle durumlardaki aşırı sakin tavırları, eşiğine kadar gelmiş olmama rağmen beni bundan alıkoyuyordu. Bir zürafanın sakinliğiyle kıyaslanamayacak zavallılıktaki bir soğukkanlılık edasıyla “Bunun nesi büyük sorun, anlamadım!” diye meydan okudum.

“Olmaz mı!” diye karşıladı benim çıkışımı. “Neden müstebit oldu sanıyorsun? Muhtemelen yine de olacaktı, biraz gecikmeli; ama hatırla, ülkenizi yönetmeye başladığı zamanlarda bir ata binmeye kalkmıştı. At onu üstünden atmakla kalmamış, bir de toplarıyla oynamıştı, tepikleyerek. İşte iktidarının bebeklik evresinde yaşadığı bu travma onda hem bir fobi oluşturdu hem de bir tutku. Atlardan ürküyor, ama aynı zamanda atları sözünden çıkmayacakları bir baskı altına almaya ahdetmiş durumda. Başka türlü ilişki zaten kuramıyor, biliyorsun, insanlarla ve toplumunuzla ilişkisini düşün. Siz insanlara uyguladığı baskı, atları hizaya sokacağı ortamı hazırlamak içindi sadece. Atlar herkesin mum gibi olduğunu görmeliydi öncelikle.”

Zürafa’nın söyledikleri pek de mantıklı gelmiyordu bana. Bu kadar kudretli bir adam böyle bir şeye neden takılsın?

“Fobilerin ve takıntıların senin sandığın gibi bir mantığı yoktur ki, başka zihinsel, psikolojik süreçler rol oynar” diye cevap verdi Zürafa. “Atlara söz geçirebileceğine bir türlü tam kanaat getiremiyordu. Her konuda aşırı kendine güvenli biri olmasına rağmen burada tam bir sünepeydi. Ve bu çok büyük bir sorun işte.”

Hayır, aklım almıyordu. “Sizin gibi zarif bir varlığa karşı asla kabalık etmek istemem sevgili Zürafa, ama bu dediğin çok saçma. Uydurulmuş bir sorun gibi görünüyor bana.”

Sürekli yukarı bakıp konuşmaktan boynum öyle yorulmuştu ki, babadan inip iskeleye sırtüstü yattım. Zürafaların asla somurtkan olamayacağını bana bir kere daha düşündüren güleç suratında afacan bir ifade vardı.

“Ey İnsan!” nidasıyla konuşmaya başladı. “Bizim hayvanlar aleminde herkesin kulağı deliktir. Sizin en gelişkin istihbarat teşkilatınızdan, en teknolojik cihazlarınızdan çok daha yetkin bir istihbarat ve iletişim yeteneğimiz ve ağımız var bizim. Tabii, sen anlayasın diye ‘istihbarat’ kelimesini kullanıyorum, yoksa bizim gizli işlerle ilgimiz yoktur. Doğada herşey açıktır. Doğamız gereği sahibiz bu yeteneklere. Hani, ‘yerin kulağı var’ diyorsunuz ya, o kulak biziz, sizin asla işitemeyeceğiniz sesleri işiten, asla göremeyeceğinizi gören göz biziz, asla duyamayacağınız kokuyu alan burun biziz, asla hissedemeyeceğiniz titreşimleri hisseden tüyler biziz, biz sizin asla farkedemeyeceğiniz korkuları ve tutkuları bilen içgüdüyüz. Sizden çok daha sessiz, çok daha hızlı, çok daha yavaşız…”

Bütün bu saydıklarını bilmiyor değildim; “İlkokul bilgileri bunlar” diye kesmeye yeltendim.

“Kesinlikle öyle ama unutmuş görünüyorsun” diyerek beni susturup devam etti: “Hatta daha önce, annenin sen 4-5 yaşlarındayken okuduğu masallardaki bilgileri bile unutmuş görünüyorsun.”

“Bremen mızıkacıları evi gözetlemek için üstüste çıkmış ve paldırküldür düşüp yakayı ele vermişti” diye zekice ve unutmadığımı kanıtlarcasına itiraz ettim.

“Görünür olana takılmışsın dostum” diye basit bir açıklamayla yetindi Zürafa, “mesele sadece yüksek bir pencereden basit gözlem olsaydı, beni çağırırlardı.”

Sonra kaldığı yerden devam etti: “Unutma, bir sivrisinek sadece sokmaz, o sırada birçok bilgi toplar. Bir karasinek sizi sinir etmek için vızıldayarak saçınıza konup, sonra hemen vızıldayarak kalkıp burnunuzun ucuna bazan deliğine, kulağınızın içine, kolunuza konmaz. En yalıtılmış odalarda bile bizden birileri vardır; tahtakurusu olarak, bağırsakta tenye, midede parazit … olarak.”

Bir an durdu. “Yordun beni İnsan” dedi.

Beşbuçuk metre yukarıdan dört zürfa bana bakıyordu. Otoriter bir tavırla ama aynı zamanda rica eder bir edayla “Bana insan demeyi kesin artık, kaç kere söyleyeceğim size, insan olmaktan vazgeçtiğimi” diye bağırdım gözlerinin içine bakarak.

Upuzun boyunlarının tepesindeki başlarını gülümseyerek sallamakla yetindiler ve ikinci Zürafa devam etti:

“Dolayısıyla, sizin Müstebit’in fobilerini, cinsel alışkanlıklarını, zevklerini, her tür korkusunu ve hırsını, herşeyini biliyorduk.”

“Peki, inandırdınız beni, ama neden ille de ata binmek istiyor bu herif yahu, söylesenize…”

“Basit bir cevabı var bunun, sen de bilirsin. Müstebit kendini büyük bir fatih, emperyalist ve vahşi Batı’ya meydan okuyan İslam’ın, daha doğrusu, Türk-İslam’ın kılıcı değilse bile kırbacı, önderi olarak görüyordu. Akılfikir vericileri de böyle konumlandırıyor onu ve halk da bu yarım akılfikirlilerin sunduklarını pamuk şekeri gibi höpürdeterek yutuyordu. Müstebit, tarih ile bugün arasındaki, Batı’nın ve Batıcıların kopardığı halkayı kendisinin yerine koyacağını, tamamlayıcı halkanın kendisi olduğunu düşünüyordu; ne düşündüğü önemli değil – ve felsefi olarak zaten buna düşünce denmez – bütün varlığıyla öyle hissediyordu. Şimdi kıt tarih bilginle bile idrak edebileceğin şu gerçeği gör: Tarihte bütün fatihler at üstündedir. At yoksa, fetih de yok. Bütün fatihleri at üstünde hayal ederiz biz, öyle resmedilmişler, beyinlerimize öyle nakşedilmişlerdir. At, bir fatih için adeta mezuniyet belgesidir. At üstündeki biri, düşün, ilk olarak o atı fethetmiş demektir, başka türlü üstüne çıkamazdı. Bir atı bile fethedemedeyen bir fatih olabilir mi? Olamaz. Sizin Müstebit’in meselesini şimdi bir kere daha tahayyül etmeye çalış, bir empati kurmayı dene. At üstündeki bir fatih, hakimiyetini gösterir; bütün fetihlerinin simgesel bir ifadesidir at üstündeki fatih.”

Hak verdim. “Evet, doğru. Hep at üstünde fatihler, komutanlar geliyor gözümün önüne.”

Yine de içime sinmeyen birşeyler vardı. “Uysal bir at bulamadılar mı hiç; veya bir atı biraz uyuşturarak sakinleştirip üstüne çıkaramadılar mı adamı?” sorusu uzun açıklamalara gerek bırakmayacak kadar makul görünüyordu. “Ne de olsa bütün devlet imkanları ellerinin altında…”

Hemen itiraz etti Zürafa: “Uyuşturulmuş at ayakta duramaz, dursa bile üstünde kimseyi taşıyamaz, taşısa bile sütçü beygirinden daha sünepe bir görüntü verir. Uysal at belki bulunabilirdi, ama sizin Müstebit’in toplarını tepiklemenin ne kadar zevkli olduğu atlar arasında öyle bir yayılmış ve öyle bir tutku haline gelmişti ki…”

Bu ne şaşılası işti böyle. Doğruldum, tekrar iskele babasına oturup kafamı kaldırdım. Bu söylediklerini hazmetmek için çabaladığımı gözlerimden anladılar ve kısa bir müddet beklediler. “Acaba mı…” diye içimden geçirirken, “Bu daha bir şey değil” diye devam etti üçüncü Zürafa. “Hayvanlar alemi enformasyonuyla konuşuyorum. Bu sorunu çözmek için Ankara Ulus’taki heybetli heykeli kullanmayı düşündüler. Biliyorsun, o heykelde Atatürk at üstündedir.”

“Onun heykelinin at üstünde olması normal” diye araya girdim, “adam askerdi ne de olsa.”

“İşte o Atatürk’ü indirip yerine canlı canlı Müstebit’i oturtacak, ışık numaralarıyla da atı sanki canlı gibi gösteren fotoğraflar çekeceklerdi.”

“Yok artık!” diye nara attım. Bu kadarı fazlaydı; beynim ısınmıştı. İspermeçet balinası üzerime bir kuyruk su daha boca etti. Tokat yemiş gibi kendime geldim ve “Benim de içimde bir heykel var” diye kendimi kaybetmiş bir şekilde anlatmaya başladım. Konudan ne kadar uzaklaştığımı farkedemeyecek kadar dengemi bozmuştu Zürafa’nın anlattığı hikaye.

“Ama içimdeki heykeli ben kendim yaptım” diye devam ettim. Heykelden bahsettiğim için konuyla ilgili bir şey söylediğimi sandılar ve boyunlarını bana doğru eğebildikleri kadar eğip o güzelim kulaklarını da diktiler, İspermeçet de kafasını çıkarıp bana doğru uzattı. “Bir Salyangoz heykeli var içimde.”

“Neden içinde?” diye sordu İspermeçet, “Müstebit’ten mi saklıyorsun, ona da binmeye kalkar diye?”

“Hayır” dedim, “o benim salyangozum. Yani, o salyangoz benim. Daha doğrusu, ben o salyangozum.”

“O zaman sana bir sürprizimiz var, ama daha sonra” dedi Zürafa ve anlatmayı sürdürdü:

“Tabii, bunu, yani Atatürk’ün atının üstüne Müstebit’i bindirme işini güpegündüz yapamazlardı, herkes görürdü.”

Zürafa, kaşımı orantısız bir güçle kaldırdığımı hemen farketmişti.

“Yok hayır, Atatürk hayranlarının heykelin attan indirilmesi karşısında önü alınamayacak hezeyanlara kapılmasından endişe etmediler. O kitleye neleri yutturmuşlardı, bunu da yuttururlardı. ‘En fazla biraz yaygara ederler’ diye düşünüyorlardı.”

“Hmm!” demekle yetindim, yeni bir tartışma konusu açmaya gerek yoktu.

“Gece yapmak zorundaydılar, çünkü suni ışığa, ışıklandırma numaralarına muhtaçtılar. Ve numara yaptıklarını herkesin görmesini istemiyorlardı, dediğim gibi. Hazırlıklar tamamlandı ve bir gece o bölgeyi trafiğe kapayıp işe giriştiler. Atatürk birkaç saatliğine attan inip tam Dumlupınar’daki gibi değilse de kaldırımın kenarına uzandı. Müstebit atın sırtına çıkmakta zorlandıysa da muzaffer bir edaya bürünmek onun için çocuk oyuncağıydı. Fotoğraf aşamasına geçilmesi için bütün ışıklar yakılınca nereden peydahlandıkları anlaşılamayan bir sürü beyaz güvercin at üstündeki Müstebit’in üstüne, başından botuna kadar beyazlatacak yoğunlukta, sıçmasın mı!”

Çok gerilmiş olmalıydım, hafiften kıkırdadım.

“Bu tek deneme değildi” diye devam etti Zürafa, “bir at heykelini de Marmara kıyısına götürmüşlerdi. Hani resimleri de vardır, İstanbul’un fethi sırasında Fatih Mehmed bir ara donanmanın becereksizliğine hiddetlenip atını denize doğru sürer ya, işte o sahneyi canlandırıyorlardı. Bu sefer de martılar başına üşüşüp aynı işi gördü. Malazgirt ovasındaki denemede ise kartallar…”

Olacak şey değildi. “Siz benle dalga mı geçiyorsunuz? Hayal dünyanızın Sahra çölü kadar geniş olduğunu görüyorum…” diye söylenirken bir hışım kalktım. Sağa sola kararsız ve anlamsız birkaç adım attıktan sonra öbür köşedeki babaya oturdum. İspermeçet balinası kuyruğunu daldırıp bir tanker su daha boşalttı üstüme. Zürafalar başıma toplandı; dünyanın en uzun ve en güzel onaltı zarif bacağı arasından dünya pek sevimli bir yermiş gibi görünüyordu. Başımı kaldırdım, dört zürafa kafakafaya vermiş, sekiz göz dinlemeye devam etmeye hazır olup olmadığımı sorgulayan bakışlarını bana dikmişti.

“Hiçkimse yazmadı mı, hiçbir yerde haber olmadı mı yani bunlar?” diye sordum, sakin olmakla alakası olmayan bir hayretten donakalmışlıkla karışık inanmazlıkla.

“Komik olma” cevabını aldım, “hangi dünyada yaşıyorsun sen, Afrika’da mı? Bilmiyor musun sizin medyanın halini? Birileri bilse de yazmaz, birileri de birileri sızdırmazsa yazacak bir şey bulma zahmetine katlanmaz.”

“Peki” diye sordum, “siz niye ilgilendiniz bu konuyla taa Afrikalardan?”

“Hiç niyetimiz yoktu” diye cevapladı dördüncü Zürafa, “Müstebit bizle ilgilenince mecbur kaldık.”

“Niye, şemsiyeyle mi dürttü yoksa sizi de” dedimse de dehşetli bir hayrete düştüğümde hep yaptığım gibi iki ayağımı kaldırıp yere vurdum ve ikinci kez kaldırınca dengemi kaybedip attan düşen Müstebit pozisyonuyla yarışacak şekilde, allahtan, denize düştüm. Pat, İspermeçet geldi. Tanrım, nasıl da eğleniyordu. Dinlemekten sıkılmıştı. Kuyruğunu bir mancınık gibi kullanarak beni ileri doğru fırlatıyor, tam düşecekken başını kaldırıp gövdesiyle bir kaydırak oluşturarak kuyruğuna kadar kaydırıyor, sonra tekrar fırlatıyordu. Çok eğlenceliydi benim için de, ama “Hikayenin sonunu çok merak ediyorum, n’olursun birazcık ara verelim” diye yalvardım. Sekizinci fırlatmadan sonra zarif ve mahir bir kuyruk hareketiyle beni iskele babasına oturttu.

“Ey balinayla balina, köpekle köpek, salyangozla salyangoz olan mahluk” diye kaldığı yerden anlatmaya koyuldu Zürafa: “Sizinkiler atlarla, hatta at heykelleriyle bu işi yapamayacaklarını idrak edince, tapirlere ve zebralara yöneldiler…”

“Fakat şimdi tamamen saçmaladınız, ben de sizi ciddiye alıp dinliyordum” diye kararlı bir ses ve keskin bir mantıkla itiraz ettim. “Tamam Fatih’i, Alpaslan’ı, Atatürk’ü ve atlarını anladım ama zebraya binmiş bir fatih sizce de tuhaf değil mi? Kim ciddiye alır böyle bir fatihi? Ayrıca hiç inandırıcı olmaz, kendi seçmenine karşı bile maskara olur.”

Dört zürafanın aynı anda katıla katıla gülmesi normal bir zamanda bana da çok hoş gelir ve ben de katılırdım, ama şimdi… Üçü gülmeyi sürdürürken biri “İşte senin gibilerin derin sorunlarından biri de bu” dedi.

Bu konuşma sanatını da nereden öğrenmişti bu zürafalar? Tuhaf bir zamanlamayla konuşmaya küçük bir ara veriyor, sonra tekrar başlıyorlardı ve bu aralar hiçbir zaman aynı uzunlukta olmuyordu. Tıpkı bir annenin yeni yemek yemeye başlayan bebeğini beslemesi gibi davranıyorlardı. Bir lokma veriyor, çiğnemesini bekliyor, çocuk tam yutma hareketini yaptığında öbür lokmayı ağzına uzatıyorlardı. Bebeğin çiğneme, annenin de bekleme süresi lokmanın büyüklüğüne, bebeğinin o lokmaya konsantre olma derecesine, çeşitli sesler çıkarmaya çalışmasına, etrafla ilgilenmesine … göre değişiyordu. Anne bunları çok iyi gözlemeli, tam zamanında yeni lokmayı uzatmalıydı, yoksa bebeğin temposu bozulur, iştahı değilse bile yeme hevesi kaçabilirdi…

Yine bu taktiği uyguladı. Derin sorunumun ne olduğunu düşünmem için bana bir süre tanıdılar, bu süre, sorunumun ne olduğunu keşedebileceğim veya sorunum olmadığına hükmedebileceğim kadar uzun değildi, bir sorunum olduğu konusunda beynimde bir ışığın yanmasına yetecek ama tekrar sönmesine yetmeyecek kadardı. Ve yine tam zamanında konuşmasına devam etti:

“Yaratıcılıktan ne kadar yoksunsunuz, gör. Hödük, cahil, dangıl dungul diye küçümsediğiniz o Müstebit ve ekibi, ki öyleler, sizden daha yaratıcı ve bu hünerleriyle geniş kitleleri de etkilemeyi iyi biliyorlardı. Basit, hatta adi anekdotlar, fıkralar, hikayelerle doğrudan iletişim kuruyordu o küçümsediğiniz Müstebit büyük kitlelerle. Sizin o basitlikle algılanan şeyi düzeltmeniz, o basitteki yanlışı göstermeniz için bir araba dolusu sofistike laf etmeniz gerekiyordu ve bu lafları da sizden başka kimse anlamıyor, dinlemiyordu. Öbür taraf dediğiniz yerden anlayanlar da acizliğinize gülüyor da gülüyordu.”

Şu zarif zürafalardan hakaret duymak da bana nasip olmuştu işte. Ama merakım, kızmama fırsat vermiyordu. Zürafa’nın Mençune şelalesi gibi yükseklerden dökülen sözleri, Mençune’nin buz gibi suları gibi ayıltıcı, dirilticiydi.

Yaratıcılık yoksunluğumuzu ve acizliğimizi tam da kabul etmek zorunda kalıyorken, adi bir insani gurur refleksiyle tekrar reddetme tuzağına düşmemi engelleyecek bir zamanlamayla kaldığı yerden anlatmaya koyuldu yine Zürafa:

“Zebra üstünde bir fatihin tuhaf kaçabileceğini Müstebit’in ekibi de düşünmüştü pek tabii. Bu tuhaflığın üstesinden gelmek için bir plan geliştirdiler. Hatırla, Afrika açılımı başlatmışlardı. Düşün, ey ne olduğuna karar verememiş mahluk, bir zebra bir Afrika fatihi için çok şık bir binek tahtı değil midir? O güzelim, hipnotize edici çizgileriyle zebra. Fetih tarihine, edebiyatına, sanatına, ikonografisine bir katkı olacaktı aynı zamanda zebra üstündeki Müstebit. Tuhaf karşılanması bir yana, bir açılım, yeni bir zirve, bir çığır kabul edilecekti; böyle duyurulacaktı en azından ve en azından sizin yurdunuzda bunu yutturacakları kesindi.”

“Vay canına!” kelimeleri ağzımdan döküldü.

“Buna da şükür, yaratıcılığı takdir etme melekeni hala yitirmemişsin” dedi Zürafa. “Ama bunun mümkün olmadığını, Zebra’nın yabaniliğiyle başedilemeyeceğini derhal gördüler.”

Müstebit’in büyük derdinin Afrika’ya nasıl sıçradığı açıklığa kavuşmuştu böylece. Zürafalar da zebralar dolayısıyla hikayeye bulaşmıştı zahir.

“Hayır” dedi Zürafa. “Müstebit’in bir Afrika seferinde dahil olduk biz. Sizinkilerde dünya üzerinde binlerce yıl içinde süzülmüş bilgilere itibar etmek, güvenmek gibi bir tutum olmadığı için, kendi toplarının keyfine bilgi uydurup, kafalarına gelen şeyi gerçek sandıkları için Müstebit de bu alanda bir hayli cüretkardı. Aklına gelen fikri ekibine söyledi: “Evet ya, bu zebralar falan vahşi. Beni en iyisi Afrika fatihi olarak bir zürafaya bindirin. Hem daha yüksek hem daha renkli hem de – en önemlisi – daha uysal görünüyorlar.”

Ekip bu fikre bayıldı ve hemen zenginleştirdiler: “Mübarek zat-ı alinizi sırtına severek ve suhuletle kabul buyuracaktır. Böylece bir ilki de gerçekleştirmiş olacaksınız; zürafaya binmiş bir fatih tarihte görülmüş bir şey değil. Kuran’da zürafa hangi surede geçiyor, ‘Bakara makara’, arkadaşlar bir baksın; siz bineceğinize göre mutlaka geçiyordur; cenab-ı allah böyle bir şeyi kesin atlamaz.”

Bir başkası genel kültürünün Ay’ın fethine kadar uzandığını sergileyerek yorumladı bu kutlu düşünceyi: “Zürafa için minik, sizin ve insanlık için dev bir adım. Sizin her adımınız zaten insanlık için büyük bir adımdır.”

Yavaşça kalktım. Bir salyangoz hızıyla bütün giysilerimi çıkardım. İspermeçet ve zürafalara “Ne bakıyorsunuz, siz de çırılçıplaksınız!” diye çıkıştım.

“İnsan vücudu pek çirkin, pek tuhafmış” dediler, “giyinmen herkes için en hayırlısıdır belki, bir düşün istersen.”

“Hayır” diye isyanımı sürdürdüm, “zamanla alışırsınız. Biz her tür çirkinliğe alıştığımız için biliyorum; sizden tecrübeliyim bu konuda…”

“Ama çirkinliğe alışmak bizim doğamıza aykırı ve biz çirkin olamayız, güzel olmak zorundayız. Çirkinliğe alışırsak ölürüz. Güzel olmazsak da ölürüz, çirkinleşemeyiz. Varlığımızı güzelliğimize borçluyuz biz. Çirkin bir Zürafa veya çirkin bir balina veya çirkin bir akrep yoktur. Biz sizin gibi değiliz, her zaman en güzel halimizle bulunuruz.”

“Ben de zaten bir salyangozum” diye mat ettim onları. “Siz içimdeki o salyangoz heykelinin kolay yapıldığını mı sanıyorsunuz? Değişik bir ‘şey’den yapılmıştır o. Bir maddeden başka bir maddeye geçebilen, hareket edebilen bir heykel. Gözyaşının ve gülüşün damıtılmasıyla elde edilen, sevişerek yoğurulan ve yoğunlaşan bir maddeden.”

Babaya çıktım. “Ama artık heykel olarak taşımaktan bıktım ve yoruldum. Ona can vermem lazım, ona bir can lazım” deyip kendimi denize attım.

İspermeçet balinası hafif bir uzaklaşma numarası yapıp baktı, daldığım derinlikten çıkmaktaydım. Burnuyla hafifçe itti. “Ne saçma tüyleriniz varmış sizin böyle” deyip tatlı tatlı sürtündü bana. Ben de sakallarımı sürttüm onun koca kafasına.

“Hadi beni son bir kez çıkar da şu akılalmaz hikayenin sonunu dinleyeyim” dedim.

İskeleye yine sırtüstü uzandım. “Eee…?”

“Müstebitin ağzı sulanmış, bir zürafanın sırtına oturacağı için kıçı karıncalanmıştı… Kendini uzun sandığı için (işte bunlar hep saçmasapan insan ölçüleri), en uzun zürafayı bulmalarını istedi. Biz bu iş için en uygun arkadaşımızı ayarladık ve buldurduk onlara. Bir merdiven mekanizması kurdular Müstebit bizimkinin sırtına tırmanabilsin diye. Uzaktan seyrediyorduk. Bizimki, gayet sakin ve uysaldı. Müstebit’i oturttular. Arkadaşımız son derece yumuşak on, onbeş adım attı. ‘Tamam bu iş’ diyorlardı. Zürafamız güvenlerini kazanmıştı. Boynuna da bir ip geçirmişlerdi her ihtimale karşı. Kameralar ve fotoğraf makineleri çalışmaya başlar başlamaz arkadaşımız, önceden anlaştığımız gibi, ani bir koşuya kalktı. İp koptu. Neye uğradığını şaşıran Müstebit can havliyle bizimkinin uzun boynuna sarıldı. Bir zürafayı en sinirlendirecek şey, sevgilisi olmayan birinin boynuna sarılmasıdır. Bizim yanımıza vardığında Müstebit avare kasnağa dönmüştü zaten. Hep beraber birkaç kilometre ötedeki Malavi gölüne doğru koşmaya başladık. Arkamızda müthiş bir panik vardı, hala arabalarına binmeye çalışıyorlardı. Göl kenarında bizimki zarif bir hareketle Müstebit’i sırtından attı. Bir hipopotam gelip ağzını açtı ve Müstebit’in kafasını koca ağzına alıp geğirdi. Bir fil gelip burnuna osurdu. Bir ağaçkakan kafasına konup tam üç kere kaktı. Sizin memleketinizde iki yıl kalmış bir papağan kulağının dibine konup bildiği bütün küfürleri saydı, bir Hopa engereği taa oralara kadar gelip ‘İi-ii-iii’ diye bir iğrenme sesi çıkarıp hızla uzaklaştı… Hepsini saymayayım, hayvanlar alemi çok kalabalık, biliyorsun.”

“Malavi gölünde Mavi balinaların fink attığını da söylemeyeceksiniz herhalde. Nasıl yuttu bizim Müstebit’i Mavi?” diye mantıklı bir soru sordum.

“Aferin” dedi bir Zürafa, “arasıra doğru sorular sormayı da biliyorsun. Müstebit’i gölün beslediği ırmaklardan birine bıraktık.”

Sözü İspermeçet aldı: “Sizin Müstebit, Madagaskar’ın karşısı gibi yerde Hint okyanusuna kavuştuğunda bizim Mavi de oralarda dolanıyormuş. ‘Şununla biraz eğleneyim’ demiş. Atıyor tutuyor, batırıyor çıkarıyor, ağzına alıp çalkalıyormuş falan. Doğrusunu isterseniz fırlama ve yaramaz bir Mavi’dir biraz o. Sizin Müstebit de gerçek bir kımıl zararlısı bir Mavi balina için. Ağzında çalkalayıp dururken hop diye midesine kaçıvermiş işte.”

“Eee, o da mı Yunus peygamber gibi dua edip karaya kusulmasını sağlamış” diye endişeyle lafa girdim. “Eğer öyleyse, zaten kimileri tarafından peygamber sayılan bu herifin peygamberliği tescillenmiş olur bir nevi. ‘Vahiy bana da balinanın karnındayken geldi’ diye çıkar ortaya. Hadi söylesene, Mavi çıkardı mı Müstebit’i?”

İspermeçet hınzırca gülümsedi. “Çıkardı, ama kusarak değil. Biliyor olmalısın Alpciğim, aynı balinayla iki kez kusulunmaz! (Felsefe işte böyle ilginç kelimeler ve deyişler icat ettiriyor.)”

“Sakın onu söyleme!” diye kestim.

Devam etti: “Hazmedebileceğini hazmedip kalanı da posa olarak çıkardı. Fakat görüldü ki, bir balina için hazmedilebilir neredeyse hiçbir tarafı yoktu.”

Bir sessizlik oldu. Herkes ayrı bir yere bakıyordu. Sonra herkesin bakışı birbiri üzerinde toplandı ve hepberaber büyük bir gürültüyle gülmeye başladık. Zürafalar dört ayak, ben iki ayak üstünde tepiniyorduk, İspermeçet de denizi birbirine katmıştı.

Neden sonra durulduk.

Dört zürafa, bir İspermeçet balinasıyla zaman nasıl da geçmişti. Güneş ufka doğru süzülüyordu. Parmaklarımı birleştirip sağ elimi içi bana gelecek şekilde uzattım ve güneş ile ufuk arasındaki mesafeyi ölçtüm: altı parmak. İnsan ölçüsüyle birbuçuk saat vardı güneşin denize dalmasına.

“Denizi de bok ettiler İspermeçet balinası” diye seslendim.

“Evet, görüyorum” diye cevap verdi. “Deniz denizdir yine de. Gel koynuma açıklara gidelim. Başka denizlere de yüzebiliriz.”

Tam “Hay ve hay” demiştim ki, sarıp sarmalayıcı bir ses geldi arkadan: “Dur!”

Turuncuya çalan kahverengi kabuğuyla bembeyaz Salyangoz, “Sizin hemen peşinizden Arhavi’den çıkmıştım yola, ancak gelebildim” dedi.

“İşte sürprizimiz buydu” dedi Zürafa. “Sana bir Afrika salyangozu da getirdik.”

“Yani içimdeki heykeli biliyordunuz!?”

“Tabii.”

“Nereden biliyordunuz peki?”

“Çünkü bir keresinde bir salyangozla seviştiğini biliyorduk.”

“Nasıl bilebilirsiniz bunu?!”

“Sen bizi dinlemiyor muydun?” diye yalancıktan azarladı beni ikinci Zürafa, “Anlattık ya hayvanlar aleminde nasıl gelişmiş bir haberleşme ağı olduğunu.”

“Dahasını da biliyoruz” diye lafa girdi İspermeçet, “Hayvanlar aleminde bir tek salyangozların seviştiğini, öbürlerinin çiftleştiğini düşündüğünü de biliyoruz.”

Biraz utandığımı itiraf etmeliyim. Fakat bu bilgiler karşısında dehşete düşmüştüm. Yine de şu soruyu sormaktan kendimi alamadım: “Öyle değil mi?”

Güldüler. Dördüncü Zürafa durumu açıkladı: “Haksız sayılmazsın ama tam da öyle sayılmaz. Öyle hissediyorsan öyledir. Biz hayvanlar arasındaki kural şudur: Herkesin gerçekliği farklıdır, saygı duyulmalıdır.”

Salyangoz, “Zürafalardan ayrılıp eski bir arkadaşıma uğramıştım” dedi. “Çok şey kaçırdım mı?”

“Tam tersine” dedim, “tam zamanında geldin; bir posadan yeni kurtulmuştuk.”

Salyangoz’u avucuma aldım, davet ettiği derin hazzı hatırladım tekrar. “Heykelime can vermeliyim” dedim.

Zürafalar “Ne kadar yeşil ülke burası, konuşmaktan ağzımız kurudu, gidip biraz şenlendirelim” dedi.

İspermeçet balinası, “Kabuğuna çekil” dedi, “ben seni bekleyeceğim deniz için”.

“Hopa’da günbatımı eşsizdir” diye seslendim İspermeçet’e, “Ne de olsa ufkun sahibi yoktur; dolayısıyla, çirkinleştireni de.”

“Evet, kimsenin sahip olamayacağı yerdir ufuk” diye onayladı İspermeçet balinası.

Salyangoz ağzıma kendi özünden verdi. İki Salyangoz olarak bütün gözeneklerimizle birbirimize yapıştık. Yavaş, nazik, zarif.

Reklamlar
Bu yazı Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to Mavi balina Müstebit’i nasıl yuttu?

  1. Serap dedi ki:

    Salyangoz olasım geldi..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s