Sultan I. Tayyib’in Suriye seferi

Sultan I. Tayyib, “1 Mart [2003] tezkeresi çıksaydı Türkiye masada olacaktı” deyince aklıma üç masa geldi. En önemlisinden başlayayım.

Bu masa denen eşya kadim Türk devlet geleneğine, Türk aile yapısına ve dünyanın en zenginlerinden Osmanlı mutfak kültürüne aykırı bir şey. Masaya oturma densizliği 19. yy ortalarında bir Batı musibeti olarak girdi hayatımıza. Osmanlı atalarımız, yerden 30 santim kadar yüksek büyük sinilerin etrafına bağdaş kurarak yerlerdi yemeklerini.

Külliyensaray’da bu geleneksel, yerli ve milli yapımıza uygun adetin yeniden uygulamaya konulmasını özlüyoruz. Böylece, toplum da örnek alıp titreyip özkendine dönebilir.

Fakat bazı inceliklere de lütfen dikkat edilsin. Mesela sofranın etrafında toplanmış çorba içerken, kaşığı dış kenarından kaseye daldırıp iç kenarından ağza götürme gibi inceliklere özen gösterilmeli. Çorba dışındaki yemekleri de elle yemek bize yakışır; zaten milli ve yerli gerecimiz kaşık dışındaki o aletlere, çatal falan, muhtaç değiliz. Yabancı devlet adamları da bu kurala uymalı; Osmanlı döneminde 600 sene paşa paşa uymuşlardı.

Aklıma gelen ikinci masa da şu: Şu mütegallibe var ya, Osmanlı’yı paralayan ve parçalayan emperyalist Batı, hep söylendiği gibi, Ortadoğu’nun sınırlarını masa başında çizmişti. Bu kabul edilemezdi. Sultanımız ve Sadrıazam Davudzade Ahmed Paşa da bu gerçeği defalarca dile getirmiştir. Aklıma şu soru takıldı: Madem başka devletlerin sınırlarını, başka halkların kaderlerini böyle masada tayin etmek yanlış ve haksız bir şey, 2003’te Türkiye de bu pek hoşlanılmayan Irak savaşı sonrasında masaya oturup başka bir ülkenin kaderini tayin etseydi 100 yıl önceki mütegallibeyle aynı duruma düşmeyecek miydi?

İşte bu soru aklıma gelir gelmez, beynimin içinde bir ses yankılanmaya başladı. Tabii, hem sesinden, hem tonlamasından, hem içeriğinden bu ulvi sesin alemlerin şahı Sultanımızın o dikensiz gül kokulu ağzından çıkmakta olduğunu anladım: ‘Eyyy Mustafa, sen kimsin ya! Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (S.A.V.) o mübarek ismini kirlettiğinin bile farkında değilsin. Yazıklar olsun! Yerin dibine batsın böyle Mustafa!’

Telaşa kapıldım ve şöyle bir şeyler eveleyip geveledim: ‘Bir an için şüpheye gark oldum aziz Sultanım. Bu şüpheyi açıklayabilecek bilgiden yoksun olduğum için bocalamaktayken o okşayıcı sesinizi duydum. Yeter ki bu şüpheden sıyrılayım, özgül ağırlığım Sultanımın özgül ağırlığına armağan, hatta kurban olsun.’

‘Lafın gelimi dedim ey Mustafa’ diye cevap verdi. ‘Senin kim olduğunu bilmez miyim, beraber yürüdük biz bu yollarda… Ama şu hakikatleri hala öğrenmemiş olduğunu görüyorum: Biz o emperyalist Batı’yla aynı şeyi yapsak bile emperyalist olmayız, olamayız. Bir kere, neyimizde yok emperyalist olmak? Fıtratımızda yok. İkincisi, biz, emperyalist olacak kadar batıda da değiliz, dikkat edersen. Zaten dünya fatihi atalarımız da daha fazla batıya gidersek emperyalist olabileceğimizi öngörmüş olduğu için mesela Viyana’yı almak işten bile değilken bir sürü fedakarlığa ve eziyete katlanıp vazgeçip döndüler. Ama fethettiğimiz kadarını da emperyalist devletler olarak varolmaktan kurtardık bu arada. Üçüncüsü, Irak ve buralardaki öbür devletlerle bizim tarihten, dinden, kültürden gelen nelerimiz var? Örümcek ağlarımız var; öylesine bağlıyız. Oralar bizim ruh coğrafyamız, tarihsel olarak payitahta bağlı vatan topraklarımızdır. Ve unutma ki, oralarda Türkmen kardeşlerimiz yaşıyor… Ayrıca biiz ya-ra-dı-lanıııı sev-erizzzzzzzz yaradandan ötürüüüü. Batılılar bunu da yapamaz.’

‘Kâfi Yüce Sultanım, gerisini ben sizin açtığınız izden öğrenirim, sizi tutmayayım, muhtarlara falan söyleyeceğiniz önemli şeyler vardır… Sadece şunu sorup çekileyim huzurdan: Güney Amerika’dan bir devlet başkanı biraz tatsız şeyler mi söyledi ne?’

‘Haa, şu Ekvador muhtarını diyorsun sen’ diyerek cevap verme teveccühünü gösterdi; ‘Öyle şey olur mu kardeşim, bir dahaki muhtarlar toplantısına davet ettim. Gelecek; ne de olsa beraber ıslandık biz bu yağmurda ya da gelince ıslatırız onu da. Neyse işte.’

Aklıma takılan üçüncü masa da şuydu: ‘Madem masaya oturmaya bu kadar heveslisin, şu Kürtlerle de otursana masaya arslanım, demezler mi adama?’ Ama diyemeyeceklerini hemen anladım. Çünkü I. Tayyib’in masaya oturmaktan kastı, düşmanını veya muhatabını neye mal olursa olsun bir savaşla bozguna uğratıp yendikten sonra bir ‘kardeşlik buluşması’ niteliğindeki çözüm masasına oturmak. Kısaca şöyle diyebiliriz: Her lider veya sözde lider bir gün mutlaka bu masayı tadacaktır; ama bazıları şimdilik çok güçlü olduğu için biraz geç tadacaktır.

İkinci masanın aklıma takılmasında ağzım yandığı için bu üçüncü masa aklıma o kadar sessiz takılmıştı ki, milletimizin ve fertlerinin ruh alemindeki seslerini bile duyacak kulaklarla Allah tarafından teçhiz edilmiş Sultanımız bile duyamadı. Büyük ihtimal, doğru cevabı kendisin bulmasını istemiştir. Nitekim sonradan öğrendiğime göre, tam o sırada ABD’ye haddini bildiren bir nutkun ortasındaymış, ama yine de benim doğru cevabı bulduğumu fark edince, o hiddetli konuşmanın ortasında bir an için tebessüm etmiş. Bu arada, bir sonraki muhtarlar buluşmasına Obama’nın da tıpış tıpış geleceğinden eminim. Atalarımızın keşfettiği Amerika kıtasında ikamet etmenin bazı sorumlulukları ve yükümlülükleri olması doğal. Sultanımız yakında bunu kendisine hatırlatacaktır.

Yazacak daha mühim şeyler olmasına rağmen lafı uzatmak zorunda kaldığımın farkındayım, fakat Zat-ı Şahane’nin duygu ve düşüncelerini siz kıymetli okurlara layıkıyla aksettirmek mecburiyetindeydim. Bu konuyu da kendisine açıp ufak bir yardım talebinde de bulunmadım değil.

‘İsabet buyurursun’ dedi bana; ‘Yazı metreyle ölçülmez eyy Mustafa! Dakikayla ölçüp benim konuşmalarıma uzun diyen densizler olduğunu bilmiyor değilim, ama halkım, yaptığımız anketlerden biliyorum, hiç de öyle demiyor. Zamanın su gibi aktığını, adeta akşam ezanı kadar kısa ve aziz bulduklarını söylüyorlar.’

‘Fakat Hünkarım, bu yazıları yazdığım diken.com.tr’nin editörü Erdal Güven mütemadiyen “Usta yine destan yazmışsın. Kim okuyacak bunuuu?!’ diye sıkıştırıyor beni. Acaba ona da bir mesajınız olabilir mi?’

‘Yerin dibine batsın öyle editör. Eyyyyy Erdal…’

Zat-ı Şahane’nin mesajının gerisini Erdal’a özel olarak söyledim. Müslümanların halifesinin sözlerini, benim ağzımdan olsa bile, duyar duymaz insiyaki olarak hazırola geçtiğini fark etmedim değil. Fakat gazetecilerin böyle baskılara pabuç bırakmaması gibi düpedüz algı operasyonu olan bir görüşe saplanıp kaldığı da görülmüyor değildi.

‘Beynini halifemizin mesajlarına açmalısın sevgili Erdal’ dedim;‘Bak benim beynime efsunlu bir rayihanın burun deliklerimden sızıp benliğimi kuşatması gibi nasıl da geliyor o mesajlar…’

Fakat Erdal’ın henüz bu mertebeye gelmediğini anladım. Bu kul acizliğini bilmiyor değildim, nihayetinde ben de yıllar yılı Sultanımızın üstüne basa basa dile getirdiği hakikatlere kapalı ama algı operasyonlarına alabildiğine açık bir beyni fuzuli yere taşımamış mıydım? Erdal’ın da biraz daha zamana ihtiyacı vardı.

‘Bana göre hava hoş, asıl okurlara bir mesaj göndermesi lazım ki, senin o destan gibi yazılarını okumak zorunda kalsınlar’ dedi.

Daha fazla ısrar etmenin gereği yoktu. Yazıyı ikiye böldüm. Sultan Tayyib’in yukarıda sözünü ettiğim cümlesini sarf ettiği konuşmasının ahlak, tarih bilgisi, milli şuur, akıl, ilim, tutarlılık timsali hakikatlerinin bir kısmını sonraya bıraktım.

Okurun bu fedakarlığımı takdir etmesini umar, ama Hazreti Padişahımızın mesajlarına, benim kalemimden de olsa, beyinlerini açık tutmaya gayret etmesini dilerim.

 

Reklamlar
Bu yazı Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s