Hep sizin tehlikeli alakasızlığınız sayesinde

Geçen hafta sonu, Adapazarı Maşukiye yakınlarındaki Keltepe’de Altınpınar yaylasına gittik iki günlük kamp yapmaya. Soğuktu, dinmeyen bir şiddetli rüzgar vardı. Hava kararmadan çadırlarımızı kurduk, odunumuzu toplayıp yığdık, ateşi yaktık, yemek hazırlıklarına giriştik…

Dağlarına şahane bir sonbahar gelmişti memleketimin. Güneşin batarken ufku sarartıp kızartması gibi, yaz da batarken tabiatı kızıl eylemişti.

Sabah kahvaltıdan sonra, yayladan biraz daha yüksek tepeye (1500 m) doğru yürümeye koyulduk, dokuz kişi. Kah bir antik yolda, kah patikada yürüdük; güzel çayırlardan, sarı-kırmızı-kahverengi-yeşil ormanlardan geçtik.

Doğasever değil de doğa adamı diye tanımlanması gereken Bünyad Dinç, bir ara, “Görüyor musun, şu dağlarda, bayırlarda bizden başka yürüyen kimse yok. 20 milyon nüfuslu İstanbul’un burnunun dibindeyiz oysa…” dedi.

“Evet, Kanyon’a (İstanbul’da lüks bir alışveriş merkezi) gidiyor onlar” diye cevap verdim.

Bu diyalog aramızda ilk kez geçmiyordu; benzer şeyleri memleketin başka bölgelerindeki dağlarında, kırlarında da söyleyip durmuştuk. Eskiden beri, bu alakasızlığın tehlikeli olduğunu düşünürüm. 15 yıl kadar önceydi, Atlas dergisindeki arkadaşlara ‘Yurdumuzu Tanıyalım’ kampanyası düzenlemeyi önermiştim. Demir Yolları ile anlaşıp öğrencilere ucuz, daha ucuz bilet ayarlayıp mesela… Fakat o zamanlar yurdun bazı yerlerinde elini kolunu sallayarak gezmek pek mümkün değildi; ‘düşük yoğunluklu savaş’ vardı.

Bu güzel coğrafyayla tehlikeli bir alakasızlık içinde olmak ama vatan sevgisi ve vatanseverlik nutuklarından kulak ve beyin kurtaramamak, hangi kaba boşaltsan onun şeklini alır pelte kıvamında ve çok tehlikeli bir milliyetçilik/ulusalcılık zehrinden başka bir şey üretmez, diye düşünüyordum. Ve bu vatanseverlik, vatanın güzelliklerini korumak için asla yeterli değildi; hatta o güzellikleri yoketmenin gönüllü kabulü, yokedişi örtmenin ulvi perdesiydi. Şimdi de öyle. Dolayısıyla, bu uyduruk ve tehlikeli vatan sevgisinin yerine tabiatı sevmeyi ve tanımayı koymak iyiydi.

Şu dağlarda, kırlarda gezen insanların sayısı çok daha fazla olsaydı, önceki dönemler gibi, AKP’nin gözü dönmüş doğa talanı ve tahribatı da böylesine fütursuz, öldüresiye acımasız kaplamazdı her yanı belki.

Arhavi’nin Kamilet vadisini hiç görmediyseniz, herhangi bir derede yüzmeyip herhangi bir şelalenin altına girmediyseniz mesela HES’lerle neyin yok edildiğini nereden bileceksiniz ve niçin umursayacaksınız ki!

Bu ülkenin insanlarının çoğu, bu ülkenin güzelliklerini sadece fotoğraflarda ve tv ekranlarında gördü, görüyor. Fotoğrafa giremez, ekrana dalamazsınız. Yaşadığınız coğrafyanın fotoğrafı ile yaşamadığınız uzak diyarların fotoğrafı arasında bir fark yoktur. Eğer burnunuzun dibindeki tabiatın tadına bakmadıysanız, Kamilet’in veya Altınoluk yaylasının fotoğrafı ile And dağları fotoğrafı size aynı mesafededir.

Ülkenin güzelliklerine karşı bu tehlikeli alakasızlık, güzeli cehenneme çevirir, çeviriyor. Ama bu ülkenin insanları, bu ülkenin trajedilerine karşı da tehlikeli bir alakasızlık içindedir.

Eh, 13 yıldır güncel olan bugünkü durum, siyasi-sosyal-psikolojik her konuda karşısındakinin sorunlarıyla sağır-duymaz-görmez ilgisizliğinde bir yüzde 50 yarattı. Bu yüzde 50, şeytanlığı eğer melek saydıkları yapıyorsa, yapılanı zinhar şeytanlık olarak görmüyor. Zaten Kamilet vadisini de görmüş değiller. Ama sözünü ettiğim tehlikeli alakasızlığın oranı yüzde 50’yle sınırlı değil kesinlikle, çok çok daha yüksektir.

Silvan’da 10 gündür yaşananlarla ilgili kayıtsızlık karşısında Kürtler“Taksim’deki ağaç kadar da değerimiz yok” diye garbın afakına karşı sesleniyor. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş da, o yüzde 50’nin karşısındaki ‘güçlü’ yüzde 25’in temsilcisi CHP’ye sesleniyor: “Kürt sorunuyla ilgili net tavrınız nedir?”

O yüzde 25’in büyük çoğunluğu, şimdi devletin sahibi, kudurasıya karşı oldukları RTE-AKP olduğu için devletin pozisyonuna açıkça sahip çıkmaktan sakınıyor, ama aslında hala o pozisyonu ölesiye savundukları için kayıtsız kalmayı tercih ediyor. Kürt sorununu, daha önce TSK’nın güçlü kollarına emanet ve havale etmişlerdi (hükümetlerin pek bir söz söyleme hükmü yoktu), şimdi de RTE-AKP’nin güçlü kollarına emanet ettiler. Emanet ettikleri zihniyet aynı ne de olsa.

7 Haziran seçimlerinin ertesinde Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin girişimiyle bir grup olarak Diyarbakır’a gitmiştik. Üç beş gün sonra Hopa’ya dönmüş, yakın bir arkadaşıma izlenimlerimi anlatıyordum. Başka biri, memleketin sahibi edasıyla ve bu sahipliğin verdiği özgüveni yansıtan berrak bir ses ve pervasız bir tonlamayla yandan tınladı: “O yüzde 13 oyun hakkını versinler. HDP’nin fikirlerine kesinlikle karşı insanların oylarıyla aştılar barajı, ona göre davransınlar. Sırf AKP tek başına iktidar olamasın diye vicdan azabıyla HDP’ye oy veren birçok insan var.”

Oysa ben seçimden, sonuçlardan bahsetmiyordum. Seçim kampanyası boyunca HDP’ye karşı yürütülen saldırılar yetmemiş, Diyarbakır mitinginde iki bomba patlatılmış, mucize kabilinden bir sağduyu ve olgunluk ve içselleştirilmiş bir tür örgütlülükle bir katliam kılpayı atlatılmış, bu da yetmemiş, ille de kanlı bir karışıklık yaratmak isteyenler bu kez seçimden sonra Yeni İhya Der Başkanını öldürmüş, bu cinayetten sonraki iki saat içinde HDP’ye yakın üç kişi gayet profesyonelce ‘infaz’ edilmişti.

Diyarbakırlıların vazgeçemeyecekleri talepleri olduğundan ve barış içinde kalarak mücadele etme kararlılıklarından söz ediyordum. Fakat Hopa’daki CHP’lilerin  Diyarbakır’da veya Kürdistan’da (“Tabii, ben Kürdistan denmesini kesinlikle kabul etmiyorum!”), peki o zaman, Kürt illerinde olanlarla alakaları yok. Kürtlerin ölmesiyle ve/ya birbirlerini öldürmesiyle alakasızlar. (Bu CHP’li tavrının sadece Hopa’yla sınırlı olduğunu hiç sanmıyorum. Geçenlerde Marmaris’te yaşayan bir arkadaşımla sohbet ediyorduk, o da oradan benzer hikayeler anlattı mesela. CHP yüzde 25’inin genelinin farklı olduğunu gösteren bir işaret var mı?)

Rojava’da ölenlerle Kürt illerine günbegün gelen tabutlara karşı da alakasızlar. Rojava’yla ve Irak Kürdistanı’yla neredeyse tek alakaları şu: “Kürtler ölünce önemli, mutlaka gürültü koparılıyor, ama Türkmenler için kimse sesini çıkarmıyor…” Bu alakalarının, ölesiye nefret ettikleri Recep Tayyip Erdoğan’ın alakasına ne kadar benzediğiyle de alakalı değiller.

Ah evet, IŞİD de ne kötü be birader! Ama o IŞİD’e karşı mücadele ederken ölenlere aman alaka gösterme. Göstermez, “çünkü Kürtler orada aslında kendi egemenliklerini kurmak için mücadele ediyor IŞİD’le.”

Bu gaddarca alakasızlıklar, şüphesiz, yeni başlamadı, sadece kibarlık kisvesine bürünmüştü. Bu kibarlığı da artık asker tabutlarının gelmiyor olmasına borçluyduk. Kürtler silahlı sorun çıkarmıyordu ve mesele de yoktu. Demek ki, Kürt sorunuyla büyük çoğunluğun alakasını sağlayan şey, tabutlardı.

HDP’nin ‘yüzde 13 sorumluluğu’yla davranmasını isteyenler, “Hani Türkiyelileşmişti” diyenler, aslında, HDP’nin Türkleşmesini istiyor (evet, Lazlar da!), o ‘eski’ taleplerinden vazgeçmesini talep ediyor, barajı geçmekle HDP’nin varlık koşullarının ortadan kalktığını düşünüyor.

Bu zihniyette, mücadele denen şeyin sadece silahla yapılacağı yargısı saklı. Bir talebin ancak silahla dile getirilebileceği, silahla ele geçirilebileceği inancı saklı. ‘Madem ki silaha karşısın ve siyaset yapmaya niyetlendin, o zaman taleplerinden vazgeçmek zorundasın!’

İki seçim arasını kana bulayan, silahı yeniden devreye sokan, Cumhuriyet tarihinin en büyük terör saldırısına zemin hazırlayan ve sonra da bunu seçim propagandası olarak kullanan AKP’nin aklı da bu zaten. Ama Kürtlerin aklının bu olmadığını Demirtaş açıkça söyledi geçen gün: “Rojava’nın kaderi artık Türkiye’de Kürt halkının statü, özerklik, özyönetim talebiyle başat bir şekilde ilerleyen, uluslararası bir gündeme dönüşmüştür. Bütün dostlarımız artık buradaki sorunu kriminal bir insan hakları sorunu ya da günlük polis müdahalesi sorunu olarak ele almak yerine, bir halkın kendi özgür yaşamı ve Kürt halkının statü talebindeki ısrarını herkes görmelidir. Devletin, AKP’nin bu kadar acımasız saldırıyor olmasının nedeni de halkın kendi statü talebinin arkasında ısrarla duruyor olmasıdır… Saldırganlığın, öfkenin büyüyor olmasının, her geçen gün ordunun devreye giriyor olmasının arkasındaki neden budur.”

AKP-MHP’nin aklı gibi, yüzde 25’lik CHP’nin büyük çoğunluğunun aklı da o Kürt aklını silahla, zorla, baskıyla ezmekte. İşte bu yüzden de AKP bu milli işi görürken büyük bir tehlikeli alakasızlık içindeler.

Bir toplum hiçbir zaman homojen değildir, çeşitli çatışma ve işbirliği ağlarıyla örülüdür, ‘imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle’ yok yani; ama yanındakinin sorununa kulak kabartmayan, çözüm aramayan insanlardan oluşan güruha toplum denemez. Bu ülkenin insanlarının çok büyük çoğunluğu yıllardır Kürt meselesine karşı tehlikeli bir alakasızlık içindeydi. Bu tehlikeli alakasızlık süresince binlerce köy yakıldı/boşaltıldı, insanlar işkenceden geçirildi, bok yedirildi, öldürüldü, gencecik nefti ölüler hem devlet için hem toplum için aritmetik bir değer olmanın ötesine geçemedi…

Medya da o tehlikeli alakasızlıktan başka bir şey göstermedi ve o ölüm hakisi aritmetik değeri, daha da artırmak için, bir propaganda aracı olarak kullanıp durdu.

İşte bu tehlikeli alakasızlıkla toplum yarıldı, bu alakasızlık içindekilerin öcü gibi korktukları ‘vatanın bölünmez bütünlüğü’ de mümkün hale geldi. Kutlu olsun.

Ben bölünmenin ille de kötü bir şey olduğunu düşünenlerden değilim. Dahası, siyasi iktidarın egemenlik alanının (toprak dahil) küçültülmesinin iyi ve elzem olduğunu düşünüyorum (bunun nasıl olacağı önemli tabii). Güçlü ABD’yi tehlikeli buluyoruz, değil mi; aynı şekilde güçlü Türkiye de, güçlü Almanya da, güçlü Çin de … tehlikelidir. O kadar güçlü olan ABD değil de Türkiye olsaydı asayiş berkemal miydi yani? Fakat acil sorunumuz bu değil, şimdilik. Müptelası olduğumuz tehlikeli alakasızlıklar ülkeyi cehenneme çeviriyor, daha fenası da gelecek gibi görünüyor.

Marx, “Başka halkları ezen halk kendi zincirlerini imal eder”demişti. Zincir imalatı yeter artık. Silahla bu meselenin bastırılamayacağı da ortada, bunca zaman ve çok can geçti, artık bunu da anlamalısınız. Anlamaya çalışarak konuşmalı, tartışarak çözmelisiniz bu meseleyi. Her tarafa yayılmış, iliklere işlemiş, ırkçılığa varmış Kürt düşmanlığından arınmanın yolu da budur. Ve Kürt düşmanlığı, başka milliyetçi düşmanlıkları besleyip kırbaçlıyor, toplumu topyekun zehirliyor. Ya zalime (veya yardakçısına) dönüşeceksiniz ya da Demirtaş’ın açık seçik önünüze koyduğu meseleyi akıl, bilgi ve vicdanla ele alıp düşünecek, tartışacak, anlaşacaksınız. Bağımsız Kürdistan da kurulsa, özerk bir yapı da oluşturulsa Türkiye’yi kurtaracak olan bu.

Yukarıda sözünü ettiğim ‘Yurdumuzu Tanıyalım’ seferberliği sadece coğrafya için gerekli değil tabii. Bu toplum birbirini de asıl olarak bir çekişme, çatışma, savaş üzerinden ‘tanıyor’ Aleviler-Sünniler, Türkler-Kürtler-Ermeniler, Rumlar-Süryaniler… Türkler, Kürtleri ve Kürt sorununu otuz yıldır tabutların prizmasından görüyor.

O Diyarbakır ziyaretimde Kürt arkadaşım Necdet İpekyüz tam da bu dediğime değen önemli bir meseleye işaret etmişti. “Türk gençleri asker olarak, ellerinde silah, kendilerini tehdit altında hissederek ve kendileri de birer tehdit olarak geliyorlar buraya ve ilk tanışmaları bu şartlarda oluyor. Daha kötü bir başlangıç olabilir mi?”

Ben yakın çevremden böyle birkaç kişi biliyorum ve bu kötü/yanlış tanışmanın izlerini taşıdıklarını da görüyorum. Bu tanışamama, çarpık tanıma durumunu aşma yönündeki çok insancıl bir girişimi yine Necdet ibret ve ümit verici, hüzün pınarları dolu bir hikayeyle anlatıyor: ‘Ateşin düştüğü yer.’

Doğayı acizce, sahtekarca, açgözlülükle taklit etmeye çalıştıkları suni sitelerle (‘yaşam alanları’) avutup uyutuyorlar sizi ve asıllarını mahvediyorlar; sizi doğadan koparıp, yırtıp alıyorlar; sizi insan olmaktan çıkarıp müşteri ve mürai kılıyorlar. Sizden doğa sevgisini çalıp teneke bir vatan sevgisiyle kalaylıyorlar sizi.

Aynı şekilde, sizden insanı çıkarıp düşman elde ediyorlar, sevme kapasitenizi alıp nefretle donatıyorlar sizi. Aklınızı ve konuşup anlaşma yetinizi alıp sizi savaşlarına alet ediyorlar. Tehlikeli alakasızlığınız sayesinde tereyağından kıl çeker gibi yapıyorlar bunları.

Zaten birçok sorunla malül bu ülkeyi ve asıl kendinizi güzelleştirmek için biraz ilgi lütfen! Tehlikeli alakasızlıklar cehennem demektir.

 

Reklamlar
Bu yazı Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s