PKK, TC Devleti hariç her şeye zarar veriyor

“Şiddet kullanımı, tüm eylemler gibi, dünyayı değiştirir, ama bu değişimin en muhtemel sonucu daha şedit bir dünyadır.” (Hannah Arendt)

PKK, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hariç her şeye zarar veriyor. İnsanları öldürüyor, halka zarar veriyor. Kürt halkına da. Siyasete zarar veriyor. Barış ihtimaline zarar veriyor. Kürt davasına, Kürtlerin özgürlüğüne ve hak arayışına zarar veriyor. Türkiye’nin demokratikleşmesine zarar veriyor. Özerklikse özerk Kürdistan’ın, bağımsızlıksa bağımsız Kürdistan’ın demokratik olma ihtimaline zarar veriyor. (Silahlı mücadelelerin çıkmazı için şu yazıya bakılabilir)

PKK bir an önce elini tetikten çekmeli, saldırıları durdurmalı.

Zarar vermediği tek varlık, Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Çünkü devlet, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, Başbakan’ın, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’ın, başka bakanların, ‘gazeteci’bozuntularının ağzından sık sık duyduğumuz gibi, PKK saldırılarıyla güçleniyor, besleniyor. ‘Şehit’lerle bu şeytani mekanizmayı besliyor, toplumun dimağını zehirliyor, o zehirlediği dimağlardan güç devşiriyor.

Bütün silahlı örgütler terör eylemi yapar. Devlet de silahlı bir örgüttür ve o da terör eylemleri yapar. Şu son yüz yılın dünya tarihine bakmak bunu idrak etmeye yeter. Türk devletinin terör eylemleri sicilinin ne kadar bozuk olduğunu da hepimiz biliyoruz.

Öyle birkaç yıl öncesine bakmaya da gerek yok, Tayyip Erdoğan’ın ve AKP’nin elindeki Türk devletinin Kürdistan’da birbuçuk aydır yaptığı hemen her şey de terör eylemi.

Devleti öbür silahlı örgütlerden ayıran şey, kendi halkına karşı da şiddet kullanma tekeline sahip olması ve bunu toplum gözünde meşru kılmasıdır. Bu ‘meşruiyet’in de sınırları vardır, bu yüzden birçok şiddet kullanımını örtülü yapar. Şiddeti, o ‘kabul edilmiş miktar’ın ötesine taşırdığı zamanlarda da bütün ideolojik aygıtlarını daha fazla, daha büyük bir azimle seferber eder. Türk devletinin daha önce yaptığı da buydu, şimdi yaptığı da bu.

Tayyip Erdoğan’ın kucağındaki devlet Temmuz’da terör eylemlerine başlayınca PKK, ne kadar teşne olduğunu gösterir biçimde hemen karşı saldırıya geçti. Böylece, o da Tayyip Erdoğan’ın şiddeti emzirdiği kucağına oturmuş oldu. Kürtlerin Türkiye tarihindeki en önemli siyasi başarısını berhava etme pahasına. Bu başarı, HDP’nin yüzde 13 oy alması değildi sadece, Kürtlerin özgürlük ve demokratikleşme taleplerini toplumun Kürt olmayan kesimlerine de anlatabilme gücüne ulaşmasıydı; diyaloğun, siyasi yolun, dayanışmanın kapısını aralama imkanını yaratmasıydı.

PKK saldırıları, devletin şiddete başvurmasının gayrımeşru olduğu gerçeğini perdelemeye yaradı. PKK şiddete başvurmasaydı, devlet elinde dumanı tüten silahla yakalanmış olacaktı. Bütün ateşkes çağrılarına kulaklarını tıkadı.

Bayık’ın gerekçeleri ahmakça

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Cemil Bayık’ın PKK saldırılarını meşru göstermek için ortaya koyduğu gerekçeler hem gerçekçi değil, hem ahmakça.

Bayık, “Meşru savunma halindeyiz. Askerler yoksul çocukları. Neden ölsünler? Erdoğan onları kullanıyor. Bu savaş ordunun da savaşı değil. Ordunun bunu bilmesi gerekir. Ordunun da Erdoğan’ın bu oyununa gelmemesi önemlidir. Erdoğan orduyu da kendi amacı için kullanmak istiyor. Erdoğan’ın oyunu bozulmalıdır” diyor.

Bir, PKK saldırıya geçmekle kendini savunmuş olmuyor. Kendi militanları ölüyor. Evet, PKK şiddete şiddetle karşılık vermeseydi devlet saldırılarında yine PKK militanları ölecekti, ama devlet hiçbir şiddet eylemine kalkışmayan insanlara karşı şiddeti bu kadar uzun süre devam ettiremezdi. Yani daha az PKK’li ölecekti, bunu söylemek acı ama öyle…

İki, Erdoğan’ın ölen askerleri kullandığını söylüyor, ki doğru. Ama bu‘koz’u Erdoğan’ın eline PKK veriyor işte. Bayık, ordunun Erdoğan’ın oyununa gelmemesini istiyor, ama PKK’nin o oyuna geldiğinin farkında değil. Ve tabii, PKK’nin de yardımıyla toplumun geniş kesimleri Erdoğan’ın oyununa geliyor.

Bayık şunları da söylüyor: “AKP-MHP cephesi (…) HDP üzerindeki baskıyı artırarak iradesini kırmak istiyor. Böylece HDP’nin seçimlerde yakaladığı başarıyı ortadan kaldırmaya çalışıyor. Demokratik ulusun önünü almak istiyorlar. Rejimi ve kendilerini içine düştükleri durumdan kurtarmaya çalışıyorlar. Bunun için HDP’ye yükleniyorlar. Onlar da çok iyi biliyor ki HDP kendilerine karşı bir silahlı mücadele yürütmüyor; HDP demokratik siyaseti, demokratik ulusu geliştirmek istiyor ve Türkiye’yi demokratikleştirmeye çalışıyor. (…) Bunlar kalkmış güya HDP’yi şiddetle yan yana göstermeye çalışıyor. Toplumun HDP’ye ilgisini kırmaya, engellemeye çalışıyor.”

Evet, Bayık haklı, tam da bunu yapmaya çalışıyorlar. Peki ama PKK bunların farkında ve ne yapıyor? PKK şiddete başvurmakla tam da bu oyunun oynanmasına zemin hazırladı işte ve o şeytani zemini genişletiyor. Tek makul ses HDP ve PKK bu yöntemle onu da susturmaya çalışıyor. ‘Sus’ demiş oluyor, ‘silahlarımızın sesleri yeterince duyulmuyor.’

Tekrar insan öldürmeye başlamanın mantığı ne?

Bayık, “Biz geçmişte gerillayı da çektik. Bu herhangi bir çözüme hizmet etmedi. Ortaya çıktı ki bunu PKK’yi tasfiye etmek için geliştirmişler. Artık gerillanın Türkiye’yi terk etmesi gibi bir şey söz konusu olamaz” diyor.

Barış isteyenlerin şu andaki acil talebi PKK’nin Türkiye’yi terk etmesi değil, ateşi kesmesi. Çok umut bağlanan o ‘çözüm süreci’ndeki amacın bu olduğu başından belliydi (Bunun bir izahı şurada okunabilir).

O ‘çözüm süreci’nden çözüm çıkmayacağı, samimi olarak çözüme odaklı müzakerelerin öyle yürütülmeyeceği de belliydi (Bunun bir açıklaması şurada ve şurada okunabilir). Bayık da bunları görmüş, anlamış. Tamam da, başından beri ‘oyalama süreci’ olduğunu düşündüğüm İmralı müzakereleri işe yaramadı diye ateş etmeye başlamak da neyin nesi? O müzakere yönteminin eksiklerini, yanlışlarını analiz edip daha sağlam bir mekanizma yaratmanın, samimi bir çözüm sürecinin yürütülmesine imkan veren ortamın hazırlanması için çabalamak dururken tekrar insan öldürmeye başlamanın mantığı nedir?

Bütün bunların yanında üzerinde durulması gereken bir şey daha var: barış isteyen kitlenin ve AKP dışındaki siyasi aktörlerin tuhaf ve tehlikeli pasifliği.

Kürt meselesinden ayrı olarak, ama sonra onu da içine alan şekilde, 7 Haziran seçimlerinden sonraki manzarayı gözünüzün önüne getirin. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ve Başbakan Davutoğlu’nun ilk birkaç günkü sünepeliğinden eser kalmadı. Erdoğan siyasi arenanın tek aktörü haline geldi.

Öbür partiler -CHP ve HDP önemliydi- bekleme nöbetine tutulmuştu. Erdoğan büyük bir hoyratlıkla anayasayı da, teamülleri de çiğneyerek at oynattı. Bu iki partinin herhangi bir konuda herhangi bir hamle yaptığını görmedik.

Erdoğan büyük bir psikolojik üstünlük kurmuş durumda; öbürlerinde gözlemlediğimiz şey de eziklik.

Birbuçuk aydır süren savaşta protesto eylemleri de neredeyse tamamen ‘şehit’ cenazelerine sıkışıp kaldı. Ölenlerin yakınlarının isyanı…

Bu pasiflik, hükümetin bütün barışçı protestolara karşı meydan muharebesi verip şiddetle ezme cüretini abartmasını da kolaylaştırdı. Anti-demokratik uygulamalara karşı bu kez -Kürtlerin de ve Kürt illerinin de aktif katılımıyla- birleşik bir(çok) ‘Gezi’yi önlemenin, Erdoğan’ın ve AKP’nin seçim sonrası gayrımeşru iktidarını zorlayacak ve psikolojik üstünlüğü ele geçirecek kitlesel bir muhalefetin önünü almanın yolu, savaş çıkarmaktı ve onu yaptılar. PKK’nin büyük bir iştahla tetiğe yapışması da, ne yazık ki, toplumsal muhalefetin birleşme ihtimalini budadı.

Sivil hamleler geliştirmek için kafa yormalıyız, ataletten kurtulmalıyız. Devlet durmayacak, bu cehennem ortamını devam ettireceklerini en yetkili ağızdan, Erdoğan’dan duyup duruyoruz. Dolayısıyla HDP’nin“Taraflar derhal ateş kesmeli” çağrısı gerçekçi değil. PKK derhal karşılıksız ateş kesmeli. Geç bile kaldı.

Dağlıca’nın etkileri zehir olup bütün toplumun üstüne yağacak. Yine de yapılacak tek şey var: savaştan çekilmek, tetikten el çekmek.

Ve tabii, HDP de Selahattin Demirtaş’ın “Öldürmenin gerekçesi olamaz, insanlarımızı ölüme sürmenin de” kabilinden sözlerinin ötesine geçmeli. HDP devleti ikna edemez, belki PKK’ye derdini anlatabilir. Ama seçim geliyor ve ’emanet oylar’ı kaçırmayayım derken demirbaş oyları alamama tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir. En azından bazı Kürtler, PKK ile arasına mesafe koymuş bir HDP’ye oy vermeyebilir ya da silah sıkmak varken oy vermeyi manasız bulabilir.

Yine de HDP bu ‘kaybı’ göze almalı. Kaybı daha sonra fazlasıyla telafi etmenin yolu budur. Fakat HDP’nin geleceği de, bütün toplumun geleceği de HDP’nin bu cesareti gösterip gösteremeyeceğine bağlı. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, savaş tezkeresine evet oyu vermelerini şöyle gerekçelendirmişti: “’CHP, PKK’ya dokunmayın dedi’ diye karşı propaganda yaparlar. Bu nedenle evet dememiz gerekiyor. (…) Evet dersek, HDP’ye büyük kentlerden giden emanet oyları geri alamayız.”

Bu, ilkeyle değil korkuyla ve küçük hesaplarla politika yapmak demektir. HDP de savaşa, silaha karşı olduğunu, PKK’nin saldırılarını yanlış bulduğunu açıklamaktan, ‘Hayır dersek, HDP, PKK’ye saldırılmasını haklı buluyor, derler’ gerekçesiyle imtina etmemeli.

Ali Nesin’in Facebook’ta yazdığı şu birkaç cümle üzerinde düşünmek gerekmez mi: “HDP, PKK ile tüm bağlarını kopardığını açıklamalıdır. (…) Eğer savaş olacaksa HDP’ye neden ihtiyaç var ki? PKK ile bağlarını kopararak HDP herhangi bir risk almış olamaz. Var olmak için başka seçeneği yoktur.”

Gerçek bir barış bloku yaratmamız gerekiyor. Bunun için HDP’nin tavrı kadar, ne dediği belli olmayan sünepe CHP’nin de altı okuna bir yedincisini, barışçılık ilkesini eklemesi ve çaba sarf etmesi önemli.“Yurtta sulh, cihanda sulh” evet, ama barış gemisi lafla yürümez.

 

Reklamlar
Bu yazı Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s