O tabutlara ayakkabı kutusu muamelesi yaptırtmamalıyız

Geçenlerde, askerliğini 1993’te komando olarak yapmış biriyle tanıştım; şimdi 43 yaşında. O dönem Kürtlerle savaşın en şedit olduğu zamanlardan biriydi; Türkiye ordusu binlerce askerle Kuzey Irak’a onlarca kilometre giriyordu.

Beraber uzunca bir yolculuk yaptığımız bu eski komando, hem Güneydoğu’da hem Kuzey Irak’ta birçok köyü, kasabayı, dağı biliyordu. Adım adım savaşarak öğrenmişti. Arkadaşları yanında ölmüştü; ölülerden biri kendi de olabilirdi; anlatıyordu. Askerden döndükten sonra bir türlü kendine gelememiş, geceleri uyuyamamış, uyuduğunda kabuslarla uyanmıştı.

Sordum: “Sorunu çözmek için görüşmeler yürütüldü, biliyorsun, İmralı’ya falan gidildi… Boşuna savaştım, arkadaşlarım boşuna öldü, diyor musun?”

Hiç sektirmeden, “Boşuna savaştık tabii” diye cevap verdi.

“Şimdi çatışmalar yine başladı” diye araya girdim.

“Çok yazık” deyip deminki cümlesine devam etti: “Boşuna savaştık, boşuna öldük. Görüşerek çözülmeliydi zaten, başka türlü çözülemez. Ama bilmiyorduk ki bir şey, çok gençtik zaten; bize ne dedilerse onu yaptık. Bir şey düşünmedik. ‘Öldür’dediler, öldürdük, ‘Öl’ dediler, öldük.”

“Öl” diyen birileri her zaman vardı(r). Şimdi herkes 1990’ları, o dönemin siyasilerini, onların sözlerini, faili meçhulleri hatırlatıyor. O dönemin karakteristiği, ordunun irtica ve bölücülük tehditi algısıyla hem iç hem dış siyaseti hizaya çekmesiydi. AKP’nin sona erdirdiği şükranla yad edilen ‘askeri vesayet’ rejimi işte. Siyasi partilerin de, medyanın da hizada durduğu çizgi buydu.

Üniformasız militarizm, foseptik derinlik

Şimdi onca ‘demokratikleşme’den ve bunca ‘çözüm süreci’tantanasından sonra, son derece iyi hazmedilmiş ve dil altına konularak toplumun özümsemesi sağlanmış üniformasız militarizm ülkeyi aynı şiddet hizasına çekmek için vargücüyle çalışıyor. Başardı da; ama daha fazlasını istiyor.

Kadim Türk devlet geleneği, pespaye Osmanlı böbürlenmesi, ‘I. Dünya Savaşı’nda açılan parantezin şimdi kapatılması’, bölgesel güç olma hevesi gibi foseptik derinlik yaklaşımları ve yönlendirmelerine layık bir pervasızlıkla konuşuyor Cumhurbaşkanı ve Başbakan.

Dün Cumhurbaşkanı’nın Trabzon’da katıldığı cenaze törenini seyrettim televizyonda. İmamın nutkundan sonra tabuta doğru yürüdü Recep Tayyip Erdoğan ve mikrofonu aldı.

Konuşma en bayağısından bir şehit edebiyatıydı, ama çok daha gaddarca bir şey yaptı Cumhurbaşkanı: Yürüttüğü savaş politikasıyla başkalarının hayatını, canını çalmıştı zaten, şimdi de canını çaldığı insanın yakınlarının acısını çalıyordu. Evet, Cumhurbaşkanı da, Başbakan da, medyası da başkalarının acısını çalıyor. Şu konuşmayı bir seyredin.

Bu, ayakkabı kutularında para çalma rahatlığıyla başkalarının canını çalmaktan ve çalmaya devam etme azminde olduğunu söylemekten başka bir şey değil. Ahlaksızca ve acımasızca bir ‘şehitlik makamı’ uyuşturucusu zerk edip, “Ne mutlu onun yakınlarına” deyip o insanların acısının yanından büyük bir hızla ve pervasızlıkla geçiyor ve müstakbel ‘şehit’leri müjdeliyor. Az bulunur çiğlikte bir savaş çığırtkanlığı… Ölenin acıdan titreyen yakınlarının karşısında. “Şu anda da yüzlerce teröristi askerimiz, polisimiz aslında gömmüştür” lafıyla da bir kere daha o insanların acısını çalmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanı’nın her cümlesi can ve acı hırsızlığı.

Başkalarının evlatlarını feda etmek düpedüz alçaklıktır

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun birkaç gün önceki şu sözleri de başkalarının canını çalmanın dehşet verici örneğiydi: “Sizler ve bizler gerektiğinde bu vatan, bu vatanın birliği, bu milletin huzuru, gelecek nesillerin geleceğinin parlak olması için evlatlarımızı da, kendimizi de feda etmeye hazırız.”

Bu lafların tamamının palavra olduğunu hepimiz biliyoruz. Davutoğlu, kendi evlatlarını da, kendini de feda etmeyecek. Kendi evlatlarını feda etmesi insanı erdemli de kılmaz zaten. Başkalarının evlatlarını feda etmek ise düpedüz alçaklıktır.

Özüne dönen ‘çözüm’

Bir zamanlar kendisinin ve medyasının ağzında olan ‘çözüm’, gördüğümüz gibi, özüne dönmüş durumda. Cehennemin bütün zebanilerini, cellatlarını, kötülüklerini hortlatarak…

İnsanları yerlere yatırıp ırkçı heyheylenmelerle “Ne yaptı lan bu devlet size!” diye bağıran polisleri, Diyadin’de olduğu gibi çocukları kurşunlamalar, öldürdükleri PKK’li kadının çıplak bedenini teşhir eden dinibütün ‘güvenlik’ güçleri, faili meçhul bombalamalar…

PKK tuzağa düştü bir kere

Cumhurbaşkanı ve hükümet, ‘şehit tuzağı’na toplumu düşürmek istiyor. Bu tuzağın işlemesi için kurduğu tuzağa PKK tetiğe dokunarak düştü bir kere ve tetikten el çekme çağrılarını hükümet kulak arkası ediyor.

Yapacağı tek doğru şey pasif kalmak, Kürt ya da Türk, ölümleri durdurmanın tek yolu bu.

Ve 1990’lardan da, önceki her dönemden de bu dönemi ayıran ve şanslı kılan bir şey var: Barış isteyenler hiç bu kadar kalabalık ve gür sesli olmamıştı. ‘Şehit’ edebiyatı, ölen askerlerin yakınlarını daha zor kandırıyor, daha da zor kandıracak.

‘Mezar taşlarını Hasan, koyun mu sandın?’ der Drama Köprüsü türküsü. ‘O tabutları Recep, ayakkabı kutusu mu sandın?’ diyesoruyorlar bak. Asker babaları hesap soruyor, eşleri isyan ediyor…

Barışı daha iyi örgütlemekten başka şans yok. Vatan-millet-şehit edebiyatı ve siyaseti yapanlara güvenemeyiz. Kutsal saydıkları bazı şeyleri diline pelesenk edenlerin oyununu boşa çıkarmanın yollarını bulmalıyız.

O tabutlara ayakkabı kutusu muamelesi yaptırtmamalıyız. Başkalarının acılarını çalmalarına, ama asıl canlarını çalmalarına izin vermemeliyiz.

 

Reklamlar
Bu yazı Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s