‘Persona Non Grata’: Konuştur konuştur ipe diz

İşsiz bırakılan gazetecileri ele alan “Persona Non Grata” (İstenmeyen Adam) adlı belgesel, Türkiye’de gazeteciliğin düzeyini göstermesi bakımından ibret verici bir örnek. Kötü örneklerle (zaten iyi örnek yok) ilgili bütün yara izlerini taşıyor.

Basitçe şöyle açıklayabilirim: Siyasi baskı hep vardı, fakat evet, AKP döneminde bu baskı iyice ağırlaştı, iplerini kopardı (Ana akım medyadan bahsediyorum asıl olarak; ana akımın dışındaki gazetelerde, tv kanallarında ve internet sitelerinde de başka yamulmalara yol açtı bu baskı, ama şimdi konumuz o değil).

Bu baskı altında, gazeteciler, bildikleri gazeteciliği de unuttu, çünkü o istenmiyordu. Tek kurtuluş olabilirdi: bir direniş göstermek. Ama ana akım medya böyle bir direniş göstermedi. Tek tük direniş örnekleri oldu tabii, bireysel; ama kurum olarak böyle bir şey görmedik.

Çok ayrıntıya girmeden bir örnekle yetineyim, zaten bu örnek, bu belgesel için yetecek, asıl büyük ve zehirli defosunu ortaya koyacak.

Belgeseli hazırlayan Tuluhan Tekelioğlu, konuşturduğu hiçbir gazeteciyi ve medya patronunu asla sorgulamıyor. Yani, gazeteciler, Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na nasıl soru soramıyorsa, Tekelioğlu da aynı öyle soramıyor. Gazeteciliğin temeli soru sormaktır, “Persona Non Grata”, ana akım medyanın izinden gidip soru sormamayı seçmiş.

Haksızlık ettiğimi söyleyenler çıkacaktır mutlaka; belki başta belgeselin yapımcıları, emeği geçenler… Haksızlık ettiğimi düşünenler, Fatih Altaylı’ya da haksızlık edildiğini düşünüyor olmalı. Altaylı da zaten böyle düşünüyor. Hem belgeselde hem de Ahmet Şık ile Tuğçe Tatari’nin eleştirilerine verdiği cevapta dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’a o biçim sorular sorduğuna inanıyor. Buna kanıt olarak da Erdoğan’ın “kızlı erkekli gruplardan rahatsız olduğunu” falan onun müthiş gazeteciliği sonucu öğrendiğimizi gösteriyor. Erdoğan’ın sorular olsun olmasın, zembereğinden boşalmış gibi, kah işine geldiği için, kah haleti ruhiyesinden dolayı, kah iktidarın çürütücü etkisi yüzünden lambur lumbur konuştuğunu sağır sultan duymamış gibi.

Yani, Polyanna gibi düşünsek bile, Fatih Altaylı’nın soruları, iktidar sahiplerinin istediğini söyleyeceği, istemediği bir şeyle asla yüzleşmeyeceği cinsten sorulardı. Çanaktı yani. “Persona Non Grata”nın soruları da öyle -soruları duymamış olsak da.

Kısacası, belgesel, konuştuğu kellelerin hiçbirini sorgulamamış, sözlerini sorgulamaksızın kabul etmiş ve bize öyle sunuyor.

Yine Fatih Altaylı mesela, nasıl iyi gazetecilik yaptığına beraber çalıştığı arkadaşlarının şahit olduğunu söylüyor. Ortaya iktidar sahipleriyle yaptığı yüzkarası (“gazeteciliğin yüzkarası” demeye bile dilim varmıyor) telefon görüşmeleri dökülmüşken, en azından o sözünü ettiği çalışma arkadaşlarının bazıları bana, kendisinin iddia ettiğinin tam tersi şeyler anlatmışken (5Ne 1Kim? kitabına bakabilir isteyen; 2014 başında, o telefon konuşmaları ortalığa saçılmadan önce çıkmıştı).

Sadece o mu? “Persona Non Grata”, Derya Sazak’ın laflarını da sorgusuz sualsiz kabul etmemizi istiyor. Tam bir komedi. Adam, yine bu belgeselde konuşan Hasan Cemal’i ve Can Dündar’ı işten atmış, ama herhangi bir eziklik, pişmanlık belirtisi göstermeksizin fütursuzca konuşabiliyor. Çünkü karşısındaki gazeteci, Derya Sazak’ın yanlış birşeyler yapmış olduğunu ima bile etmiyor. Aynı, “gazeteciler”in iktidar sahiplerine kaşının üstünde gözün var diyememesi gibi.

Derya Sazak, bir gazete patronunun, AKP iktidarı öncesinde Türkiye’deki gazetecilerin çok büyük çoğunluğu için persona non grata olan Aydın Doğan’ın gösterdiği kadar bile samimiyet gösteremiyor. Aydın Doğan, belgeselde, “Ben de hatalar yaptım, sütten çıkmış ak kaşık değilim. Gazete olarak da büyük hatalar yaptık” diyor. Ne güzel bir fırsat değil mi, bir gazeteci, bir belgeselci için; zaten sorması gereken, düşünmüş olması gereken şeyi karşısındaki konuşmacı söylüyor, yani bu sefer Aydın Doğan, gazeteciye çanak sunuyor, fakat heyhat, belgeselcimiz, ‘Sizi çok rahatsız etmeyecekse o hatalardan birkaç örnek verebilir misiniz acaba Aydın Bey?’ diyemiyor.

Aydın Doğan, Gezi isyanı sırasında CNN Türk ekranlarında penguenlerin arz-ı endam etmesini “şapşallıkla” açıklıyor belgeselde. Gerçekten de meselenin öyle bir payı vardı. Fakat yine bu sözünü ettiğimiz belgeselin konuşmacılarından dönemin CNN Türk programcısı Ayşenur Arslan, Roboski katliamı haberini verdiği için genel yayın yönetmeninin (Ferhat Boratav) kulağına “Bu haber verilmeyecekti” diye basbas bağırdığını anlatıyor mesela.

Demek istediğim şu: Doğan Grubu’nun hatalarının tamamı şapşallıkla açıklanamaz, Aydın Doğan’ın da dediği gibi, ama belgeselcimizin/gazetecimizin böyle dertleri yok. O çok eleştirdiğimiz medya patronlarının gazetecilerden cesur olduğu topraklardayız.

Belgeselin odağı olduğu söylenen meselede Ahmet Şık, Radikal’den (Aydın Doğan’ın gazetesi) neden atıldığını anlatıyor: yaptığı haberlerin yanısıra, sendikal faaliyetler… Fakat Aydın Doğan, ekonomik nedenlerden, çoğunluğun çıkarı için küçük bir azınlığın tasarruf için işten çıkarıldığını söylüyor. Gazetecilerin en azından bir kısmı Ahmet gibi başka örnekler olduğunu da biliyor, ama ya bilmeyen yeni gazeteciler ya bu belgeseli seyredecek gazeteci olmayan insanlar ne öğrenecek, ne anlayacak?

Bu durumda şu denemez: ‘Ben her tarafı konuşturuyorum, isteyen istediği sonucu çıkarsın.’ Belki kabul edilebilirdi bu sav, ama eğer belgeselcimiz bu insanların söylediklerini çarpıştırsaydı. Bunu yapmayınca, biraraya gelemeyecek insanları başka hatlarda konuşturunca ortaya çıkan şeye ne belgesel denir, ne de gazetecilik. Bu kadarını yapmak için gazeteci olmaya da, özel meziyetlere sahip olmaya da gerek yok.

Dolayısıyla, Ahmet’in ve Tuğçe’nin bu belgeselle ilgili eleştirilerine bir nokta hariç (ve Mine Söğüt’ün) tamamen katılıyorum. Kendilerinin, onları mağdur edenlerle eş tutulmasına haklı olarak öfkeliler. Ve bu öfkeleri başka birçok gazetecinin hislerinin de tercümanı.

Onlara katılmadığım nokta, eş tutulmak istemedikleri insanlarla aynı belgesel içinde yer almış olmayı istememeleri. Fatih Altaylı da eleştirilere cevabında belgeselde yer almak istememesini benzer bir gerekçeyle açıklıyor. Belgeselcinin hatası, mağdurları sahte kahramanlarla (bunların sayısı epey fazladır) aynı yerde toplaması değil, sorgulamaması. “Persona Non Grata”, bu tavrıyla herkesi sorumluluklarından sıyırıyor.

Bu durumda geriye sorumlu olarak bir tek AKP hükümeti, liderleri kalıyor. Bu, son derece tehlikeli, zehirli, samimiyetsiz bir yaklaşım. Hele araya, hiç gereği yokken Kaç-Ak Saray görüntüsü falan koymak çiğlik. Evet, AKP’nin müthiş baskısı var, peki ya öbürleri, yöneticisiyle, editörüyle, muhabiriyle gazeteciler? AKP karşıtlığı, bizatihi iyi gazetecilik olmadığı gibi, gerçeği karartabiliyor da. ‘Persona Non Grata’ hakiki durumun kötü bir siluetini veriyor en iyi ihtimal.

Tuluhan Tekelioğlu, benim görebildiğim kadarıyla, sadece iki yerde çanak soru sormuyor!

Konusu işsiz bırakılan gazeteciler olan belgeselde Aydın Doğan’a vergi cezası meselesini soruyor. Doğan, ağız dolusu gülerek bu soruya cevap vermiyor ve bir ironiyle (burada uzun uzun anlattığım şeyi şahane bir şekilde, 12’den vurarak özetliyor, şunu diyor: “Tuluhan, şekerim, beni bu vergi içinde çok sıkıştırıyorsun…” Sonuç olarak, konumuzla zaten ilgisi olmayan bu soruya da cevap vermiyor Aydın Doğan.

İkinci “sıkıştırma” sorusunu da Derya Sazak’a soruyor: oturduğu villanın Aydın Doğan hediyesi olup olmadığı meselesi. “Değildi, kontratımın gereğiydi” diyor Sazak; zaten o dönem medyada çok iyi paralar kazanıldığından dem vuruyor, zaten o zaman çok yüksek bir değeri olmadığını, zaten 700 bin dolar olduğunu söylüyor.

Derya Sazak’ın yüksek bulmadığı 700 bin dolarlık villa meselesi, iyi bir işsiz kalan gazeteciler belgeselinin ana eksenlerinden biri olurdu, olmalıydı. Belgesel bitince çıkan yazıda yüzlerce gazetecinin “hükümete verdiği rahatsızlıktan ötürü” işsiz kaldığı söyleniyordu. Onların ne kadarının 700 bin doları az bulabileceğini göstermek ve az bulanlarla çok bulanların hayatlarını, yaşama şartlarını sergilemek siyasi baskının ‘alt’ katmanlara kimler tarafından, nasıl, neden yansıtıldığını göstermek bakımından da ibret verici olurdu. Ama şimdi bu belgesel nasıl yapılmalıydı konusuna girmenin alemi yok galiba. Belgesel tekniğiyle, diliyle ilgili zaaflar da var bence, odak kaymış, ekseni yok, vs..

‘Teori’ ve pratik meselesi

İlk cümleme bağlayayım: P24, iktidar baskısına pabuç bırakacak bagajları olmayan, bağımsız bir ortam; dolayısıyla siyasi baskının yamultucu etkisinden azade bir ürün çıkarabilir, en azından teorik olarak. P24 patron medyası da değil, dolayısıyla, birçok tarakta bezi olan patron medyasının Türkiye’de de ziyadesiyle örneğini gördüğümüz olumsuz etkilerinden azade bir mecra, en azından teorik olarak. P24, Türkiye’de iyi örneği olmayan iyi gazetecilik iddiasında (bu zaten “teorik”) bir girişim. Fakat böyle bir yerden çıkan ürün (sadece “Persona Non Grata”dan bahsediyorum, öbür ürünlerini bilmiyorum), P24’le beraber hepimizin yerin dibine batırdığı ana akım medya zihniyetinde, onun izinde bir “belgesel” (buna “teorik olarak” da diyemeyeceğim).

Geriye, P24’ün ve Tuluhan Tekelioğlu’nun da teorik olarak kabul ettiğini sandığım şey kalıyor: eleştirileri, Türkiye medyası gibi, hatta bu toprakların kadim geleneği gibi, düşmanlık olarak algılamamak ve katılmıyor olsa bile dikkate alıp samimi bir muhasebe yapmak. Hiç olmazsa bu “teorik olarak”ta kalmasa.

Reklamlar
Bu yazı Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s