Kürt sorununa sınır tanımayan çözüm

17.04.2006

Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’nın Mart 2003’te Irak’ta başlattığı savaş, herkesin kabul ettiği gibi, Kürt sorununun yeni bir aşamaya ulaşmasına neden oldu. En liberalinden en tutucusuna kadar birçok yorumcu, Kuzey Irak’ta kurulan Kürdistan federasyonu realitesinin hesaba katılması gerektiğini söylüyor. Aslında, genel olarak, her iki taraf da bu yeni gelişmeyi bir tehdit olarak algılıyor. Bavullarla para taşınan Kuzey Irak’ın serpilip gelişmekte olduğuna, dolayısıyla bir çekim alanı haline geldiğine vurgu yapılıyor. Milliyetçi kanat, bu çekim alanının, ileride Türkiye’nin bazı bölgelerini de içine alacak bağımsız bir Kürt devletine gidebileceği endişesini taşıyor. İşi bu noktaya vardırmayan liberallerin yaklaşımı da rekabetçi bir mantığa dayanıyor. Alışılagelmiş zihniyet kalıplarıyla düşününce normal bir durum bu. Gelgelelim, alışılagelmiş kalıplarla kronikleşmiş bir sorunun çözülemeyeceği ortada.

Öncelikle, şu son üç yılda Kürt sorununun artık inkar edilemeyecek şekilde uluslararası bir mesele olarak ortaya çıktığını kabullenmek gerekiyor. Bu uluslararası niteliğin iki veçhesi var. Birincisi, Kürtler sınır aşan bir halk; dört ülkeye –Türkiye, Irak, İran ve Suriye- yayılmış durumda. İkincisi, bu dört ülkenin ve Kürtlerin uluslararası ilişkileri, özellikle şu anda bölgede kendi inisiyatifinde bir değişimi zorlayan ABD ile ilişkileri. Buna, özellikle Iraklı Kürtlerin Irak savaşıyla birlikte billurlaşan uluslararası politikadaki kazandığı yeni konumunu eklemek de mümkün.

Kürtler, 1880’lerden beri bağımsız bir devlet için mücadele ediyor. Bu mücadele içinde “büyük Kürdistan”ı kurma çabasında olanlar da var tabii. Hatta, William J. Griswold, Kürtlerin devlet kurma çabasını ta Celali isyanlarına, 1600’lerin başına kadar götürüyor. Griswold, “Kürt kökenli (Kilisli) Halep emiri Canbuladoğlu Ali Paşa’nın Kuzey Suriye’de bir devlet kurma girişiminde” bulunduğunu söylüyor. (“Anadolu’da Büyük İsyan”, Tarih Vakfı Yurt Yayınları) Ali Paşa, öbür Celali isyanlarından farklı bir niteliğe sahip girişiminde “Kuzey Suriye’deki aşiretlerle bağlar kuruyor, İskenderun limanı üzerinden ticaret imkanlarını geliştirmeye çabalıyor, Halep bölgesini saran koruyucu bir çember kurmaya” çalışıyor.

Ali Paşa, başkaldırışı sırasında, modern Kürt isyanlarının birçoğunda, 20. yüzyıldakilerin neredeyse hepsinde görüldüğü gibi bir dış güçle, Toskana büyük dükasıyla ilişkiye geçiyor. Çünkü, dönemin iki büyük gücü Osmanlı İmparatorluğu ve İran’daki Safevi İmparatorluğu arasındaki sıkışmayı kendi gücüyle aşamayacağını görüyor.

Bu, İran ve Irak Kürtlerinin başkaldırı girişimlerinde de yüzyıllar sonra rastlanan bir özellik. Türkiye-İran-Irak-Suriye devletleri arasında sıkışmış Kürt hareketleri de, bu yardım olmadan özgürlüklerine ulaşamayacakları düşüncesiyle her fırsatta bir dış destek aradı. İran’da 1946’da kurulan kısa ömürlü Mehabad Kürt Cumhuriyeti, II. Dünya Savaşı’nda İran’ın Britanya ve Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinin yarattığı boşlukta hayat bulabilmişti. İşgalin bitmesiyle beraber, varlığı da sona erdi.

Irak Kürtlerinin 1960’ların başındaki ve 1974’teki başkaldırışında da ABD’den ve İran’dan (komşusu Irak’ı zayıflatma amacıyla) yardım aldığı bir gerçek. İsrail’in çeşitli şekillerde destek verdiği de biliniyor.

Irak’ta Saddam Hüseyin’i deviren savaşta da Kürtler, ABD’nin en büyük müttefikiydi. Savaş sonrası dönemde, Kuzey Irak’ta bir Kürt siyasi varlığının oluşumunda yine İsrail’in desteği var. (İsrail, bu desteğin resmi olmadığını, devletten gelmediğini söylüyor.)
İşgale karşı direnişin pek kimsenin beklemediği boyutlara ulaştığı Irak’ta, bu dış desteğin doğrudan sonucu, Kürtlerin ülkenin geri kalanına yabancılaşması oldu. Diğer grupların da çeşitli düzeylerde ABD ile işbirliği yaptığı veya mesela Şiilerin nüfus avantajları dolayısıyla sürecin sonunda nasıl olsa meyva devşireceğini düşündüğü bir ortamda Kürtlerin açık taleplerinin ve kuzeyde bir tür fiili durum yaratabilme becerisini gösterebilmiş olmalarının da bu uzaklaşmada payı oldu. Yıllardır Irak’ta yaşayan NTV’nin Bağdat muhabiri Nazmi Akyol’un, geçen ay bir telefon konuşmamızda söyledikleri de bunu gösteriyor: “Hem sünni hem şii Araplar, Kürtlere diş biliyor. Şu anda Kürtlere duyulan öfke, İsrail’e duyulandan daha fazla.”

Irak’ın Kürt nüfus barındıran komşularının ABD’nin özellikle bölgedeki politikalarından rahatsızlık duyması da eklenince, Kürtlerin kurduğu ittifaklar, sorunu daha da ciddi bir boyuta taşıyor. Türkiye, Kuzey Irak’taki Kürdistan federasyonunun ileride bağımsız bir devlete dönüşmesinden kaygılı; ille de olacaksa, bu federasyonun mümkün olan en zayıf özerkliğe sahip olmasını tercih ediyor. Bir de, PKK militanlarının Kuzey Irak’ta hala barınabiliyor olmasını gündemde tutuyor.
Geçen sene, Suriye’nin Kürt bölgesinde, özellikle Kamışlı’da çıkan olaylarda, Şam rejimini devirme niyetini saklamayan ABD’nin parmağı olduğu iddia edilmişti. Bu iddiaların ötesinde, Kamışlılı Kürtler, Irak’taki Kürt başarısından ilham aldıklarını gizlememiş ve kaderlerinin ortak olduğunu dile getirmişlerdi.

Şimdi nükleer programı nedeniyle bir krizin odağında olan İran’da da rejim değişikliği isteyen ABD’nin, Tahran yönetimini istikrarsızlığa sürüklemek için Kürtleri, özellikle de Iraklı Kürtleri kullandığı iddiaları dünya basınında sık sık ortaya atılıyor.

Kısacası, tüm bu verilerden de anlaşılacağı gibi sorun uluslararası, hatta ulusaşırıdır. Dolayısıyla, çözümü de bu çerçevede düşünmek gerekir. Bağımsız veya federatif olsun, bir Kürt siyasi varlığı, bölge ülkeleri tarafından yalnızlığa itildiği sürece siyasi bir sorun kaynağı olmaya devam edecektir ve hem kendine hem etrafına zarar verecektir. Bu siyasi varlığı komşu ülkelerin elbirliğiyle boğmak ise daha da büyük zarar verir. Ayrıca, bunun bir çözüm olmadığı geçen yüzyılda yaşanan tecrübelerle ortaya çıkmıştır. Irak’taki Kürdistan federasyonunun, yaşayabilmesi için dünyaya açılabileceği pencerelere ihtiyacı var. Bu pencereler olmayınca, Kürdistan federasyonu, politikaları son derece tartışmalı olan, hatta kaş yapayım derken göz çıkaran, sorunları çözmek bir yana, tamamen yeni sorunlar yaratan güçlerin eline terkedilmiş oluyor. Dolayısıyla, yapılacak tek şey, bölgede bir entegrasyon ve işbirliği zemini yaratmaktır.

Peki, mevcut uluslararası işleyiş, ulus devletlere ve katı sınırlara dayandığına göre, bu nasıl olacak?
Devlet kurma hakkının sadece belli uluslara verildiği, şimdiye kadar kuramamış olanların artık böyle bir hakka sahip olmadığı ilke olarak savunulamaz. Ama her etnik grubun kendi devletini kurması da, çözüm getirmemesi bir yana, mitoz bölünme yoluyla yeni ulus-devletlerin doğmasına, dolayısıyla aynı sorunun yeniden üretilmesine yol açar.
Mesela, Türkiye’nin kimi bölgelerini içerecek bir Kürt devleti kurulsa, bu sefer, bu devlet içinde kalacak Türkler bağımsızlık arayışına mı girecek? Bütün ülkeye yayılmış Kürtlerin durumunun ne olacağından hiç bahsetmiyorum.
İkincisi, bu mantıkla kurulacak ulus-devlet, maalesef, en az şimdi şikayetçi olduğumuz devletler kadar baskıcı nitelikler taşıyacak. Bunu anlamak için Irak’ta, Barzani liderliğindeki Kürdistan’a bakmak yeter.
Sadece Türkmenler değil, Kuzey Irak’taki öbür azınlık unsurlar –Yezidiler, Süryaniler, Keldaniler- de şimdiden Kürtlerin baskısından şikayetçi. Bu etnik grupların herbiri bağımsızlık veya başka bir ülkeyle birleşmek isterse ne olur, ne tür gelişmeler yaşanır?

Bir Kürt yazar, Kemal Seyid Kadir (Kemal Kerim), Aralık 2005’te, Mesud Barzani’yi ve ailesinden birkaç kişiyi yetkilerini kötüye kullanmakla ve yolsuzlukla eleştirince 30 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Uluslararası baskılar üzerine yazar yeniden yargılandı ve bu kez de 1.5 yıl hapis cezası aldı. Yöneticileri eleştirdiği için ceza alan tek kişi de Kadir değil tabii.
16 Mart’ta, Halepçe katliamının yıldönümünde, Halepçeliler büyük protesto gösterileri yaptı. Kürt hükümetini ve yöneticilerini protesto ediyorlardı. Kuzey Irak’a uluslararası yardım yağmasına rağmen kendilerinin en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz durumda olduklarını, dışarıdan gönderilen paraları yöneticilerin kendi çıkarları için kullandığını söylüyorlardı. Bu tip protestolar da sadece Halepçe ile sınırlı değil.

Bu durumda bir Kürt devletinin kurulmasının Kürtlerin özgürlük ihtiyacını giderebileceğini söylemek zor.
O halde, asıl mesele nedir? İnsanlara eziyet etme, onları öğütme, öldürme, kendilerini memnun mesut hissedemedikleri, yaşanamaz bir hayatı sürdürmeye zorlama pahasına tamamen suni “varlıklar” olan, ama kutsallık mertebesine yükseltilen devleti ve milleti yıkılmaz ve sarsılmaz kılmak mı?

Karşılıklı keskinleşen milliyetçilikler, her iki tarafın da, aslında bütün insanlığın da önünde duran müşterek sorunları bağnazlığın ve akıl dışılığın yarattığı körlüğün ışık sızdırmaz perdesiyle görünmez kılmıyor mu, gözden kaçırmıyor mu?
Devlet kurma ve kurulmuş devleti paylaşmama saplantısı, gene her iki tarafın da şikayetçi olduğunu söylediği mevcut uluslararası düzeni, dünya çapındaki eşitsizlikleri, kan banyosunu beslemiyor mu?
Milletin özgürlüğü kisvesi altında insanın özgürlüğünün ihmal edilmesine razı olabilir miyiz? İnsanın özgür olmadığı ama milletin özgür olduğu bir denklem çarpılmış bir zihniyetin, zehirlenmiş ve zehirleşmiş hassasiyetlerin ürünü değil midir?
Ne yapılmalı, ne yapılabilir?

Atılacak ilk adım, etnik, kültürel kimlikler üzerindeki her tür baskıyı kaldırmak ve bu alanı tamamen, alabildiğine serbestleştirmektir. Kemikleşmiş milliyetçi bağnazlığın önüne geçmenin, kördüğümü yumuşatmanın ve çözmenin daha gerçekçi yolu yok. Bu adım, ilk başlarda, Kürt milliyetçiliğinde bir yükselme şeklinde algılansa bile, aslen Kürt kimliğinin serbestleşmiş olmasının tezahürü olacaktır. Ancak bu suni kördüğümden kurtulunca esas özgürleşme, hukuk ve demokrasi sorunlarına da eğilinebilir.

Kürt kimliği üzerindeki baskının tamamen kaldırılması, Türk milliyetçiliği tarafından hoş karşılanmayacaktır, ama bu konuda yapacak fazla bir şey yok. Bu “acı”ya katlanmadan olgunlaşma imkanı da yok. Bir halkın kendini özgür hissetmesinin, baskıdan sıyrılmasının başka bir halka acı vermesi kabul edilebilir bir şey midir, erdemli bir tavır mıdır, ahlaki açıdan savunulabilir midir? Böyle bir acının hissedilmesi, hakim ve özgür olduğu düşünülen tarafın da aslında özgür olmadığının kanıtıdır. Çünkü özgür bir ilişki, taraflardan herbirinin özgür olduğu ilişkidir.

Taraflardan söz ettiğimize göre, bu devletin kuruluşunda, temelinde bir sakatlık var demektir. Farklılıkları yok sayarak veya yok etmeye çalışarak tarafların olmadığı bir toplumun oluşturulamayacağı ise uzun bir tarihsel tecrübenin ışığında anlaşılmış durumda.

Hep söylendiği gibi, Türkiye, Abdullah Öcalan’ın yakalandığı ve şiddet ortamının ortadan kalktığı 1999’dan sonra Kürt sorununu çözmek için neredeyse hiçbir şey yapmadı. Meseleyi silahla çözmeye kararlı olan devlet, sosyal, siyasal ve ekonomik reformları “terörün belinin kırılmasından” sonraya bırakmıştı. Terörün beli kırılmıştı ama Avrupa Birliği’nin zorlamasıyla kağıt üzerinde getirilen reformlar gündelik hayatta aynı ölçüde bir karşılık bulamadı. Mesela, kolayca uygulanabilecek reformlardan olan Kürtçe yayında bile serbestleşme sağlanamadı. En kolayın yapılamamasının doğrudan sonucu, hükümetin, Roj TV’nin kapatılması için büyük bir diplomatik savaş vermek zorunda kalmasıdır. Tabii, bu savaşı verirken, halkın Roj TV’ye rağbet ettiğini görememe ve bunun nedenini anlamama körlüğüne düşmesidir.
Bu durum, Kürt meselesinin, aslında, Türkiye’nin bütün sorunlarını içinde barındıran bir konu olduğunu da gösteriyor. Mesela, Türkiye’de medyanın neredeyse tamamı gazeteciliğe asla sığmayacak kadar taraflı “haber” verdiği için insanlar başka kaynaklara yöneliyor. Kürt sorunu bu zihniyetteki bir medyayla çözülemez. Kendi sorunlarını gerçekçi bir şekilde öğrenip anlamadan, Türkiye’nin, bazılarının çok istediği gibi “bölgesel güç” olması da mümkün değildir. Benzer şekilde, mevcut yaklaşımlarla ne yolsuzlukların önü alınabilir, ne de eğitimin kalitesi yükseltilebilir… Medya, toplumu anlamaya ve anladığını dürüstçe aktarmaya çalışmalıdır. Toplumun çeşitli kesimlerinin birbirleriyle iletişimini sağlamaya katkıda bulunmalıdır. Kürtler ne istiyor sorusuna cevap aramalı, cevap arayanlara yer açmalıdır. Sadece Kürtlerle Türkler arasındaki tartışmalara değil, Kürtlerin kendi aralarındaki tartışmalara da platform oluşturmalıdır. Toplumun önünde herşey korkusuzca konuşulabilmeli ve tartışılabilmelidir.

“AB’ye girilecek ve sorunlar çözülecek” kolaycılığı Kürtler için de geçerli. Kürtler de, Öcalan’ın yakalanmasından ve PKK’nın etkisizleştirilmesinden sonra canlı, temsil kabiliyeti olan, kapsamlı bir çözümü öneren siyasi bir hareket oluşturamadı veya buna yeterli çabayı harcamadı. Ne temsil ettiklerini söyledikleri insanların somut sorunlarını toplumun gündemine taşıyabildiler, ne de bu sorunların çözümüne dönük projeler üretebildiler. Demokratikleşmeyi sadece Kürt sorunu çerçevesinde gördüler. Dolayısıyla Türkiye’deki siyasal alana yeni bir boyut katmaktan, bu alanı derinleştirmekten uzak kaldılar.

Hükümetler, Türkiye’nin en önemli sorunlarından ve karşı karşıya kalınan en büyük tehditleriden biri olduğunu kabul ettikleri Kürt sorununu çözmek için özel ekonomik programlar bile geliştirmedi. Kaldı ki, ekonomik boyut, meselenin unsurlarından sadece biriydi. Fatih Çekirge’nin Hürriyet gazetesinde (6 Nisan) verdiği habere göre, özel birimlerin “devletin en üst makamlarına iletmiş” olduğu analizler, “Bölgede olayların ardında yalnızca ekonomik sıkıntı yok. Yani bugüne kadar yapılan ‘Terörün ardında ekonomik sıkıntı var. İşsizlik azalırsa terör biter’ yorumu geçerliliğini yitirmiş durumda. Artık kimlik meselesi kemikleşmiş bir olgu”dur vurgusunu yapıyor.

Bu “özel birimler”in analizleri bir şey daha söylüyor: “Kuzey Irak’ta artık fiili bir Kürt devleti oluşumu söz konusudur. ABD, AB ve Rusya bu oluşumu desteklemektedir. Türkiye buna kayıtsız kalmamalıdır. Sınırımızdaki bu oluşum Kürt kimliğine yönelik istekleri arttırıcı bir unsurdur. Federatif bir devlet olarak gelişen bu oluşum Güneydoğu’daki Kürt vatandaşları cezbedici, hatta tahrik edici olabilir.” (…) “Eğer Kuzey Irak’taki oluşum iyi analiz edilemezse, sonradan telafisi güç koşullar meydana gelebilir. Bu nedenle bir an önce bölge halkına kimlik sorununu aşıcı tedbirlerle yaklaşılmalıdır.”

Bu cazibeye karşı yapılabilecek şey, ülke içinde hem ekonomik, hem kültürel, hem sosyal, hem de sayasi olarak cazip bir ortam yaratılmasıdır. Ama yukarıdaki analizde gizliden gizliye Kürtleri birbirinden kopuk tutmak gerekir, mesajı da veriliyor.. Bu hem adil değil, hem de orta vadede bile mümkün sayılmaz.

Hakkarili bir Kürt, Muhsin Kızılkaya, kişisel bir örnekle gayet iyi anlatıyor bu imkansızlığı:
“Çocukken, bizim lûgatımızda oranın adı ‘nişîv’di. Kimse Irak demiyordu, ‘Irak Kürdistanı’ dediklerini de duymadım, kavramlara siyasal anlamlar yükleyecek kadar bilinçli değillerdi herhalde; ‘Kuzey Irak’ sıfatı ise henüz icat edilmemişti, hem sözlüklerinde böyle bir kelime yoktu, kendi yaşadıkları yerin aşağısına düşen bir yer olduğu için kestirmeden ‘nişîv’, yani ‘aşağı’ deyip işin içinden çıkıyorlardı.

”Babamın doğduğu yerlerdi oralar. Köyü vardı oralarda. Elma bahçesi vardı, bir Süryani ustanın kesme taşlarla yaptığı bir de kasrı. Canı sıkıldıkça, içinde kendi ülkesini tekrar görme isteği depreştikçe, tutardı katırının yularından çekip giderdi. Anneme her soruşumda, ‘aşağı gitti’ (çûye nişîv) derdi.

“Babamın ölünceye kadar, ‘Günün birinde mutlaka oraya döneceğiz çocuklar’ dediği topraklar.” (“Babamın ülkesine yolculuk!”, http://www.diyarbekir.net)

Dolayısıyla, Fırat ve Dicle nasıl sınır tanımadan akıyorsa, insanlar da en az o kolaylıkla akabilmeli, siyasi sınır geçişken olmalı. Bir halkı bölen bir “çözüm”, çözüm olabilir mi? Çözümü birbirleriyle akrabalık ilişkileri bulunan insanları ya da aynı halkın sınırın iki tarafında kalmış insanlarını bölmeden bulmak gerekir artık. Sınır kağıt üzerinde durabilir, insanlar hangi devletin vatandaşıysa o devlete vergi verebilir (vergileri de kısmen yerelleştirmek gerekir tabii), oylarını kendi ülkelerinde kullanır, ille de gideceklerse askere kendi ülkelerinde gider, ama sınır yokmuş gibi yaşayabilirler. Bunun yollarını aramak ve yaratmak gerekir. Rekabet yerine işbirliğine yönelmek gerekir.

Kürtlerle Türkler arasında giderek büyüyen nefretin önüne geçmenin de en iyi yolu budur. “Düşman” bir komşuyla yaşamak, bilhassa da birbirlerine düşman ülkelerin herbirinin sınırları dahilinde diğerinin “kardeşleri” varken, hiçkimseye bir fayda getiremez.
Son olarak, özellikle Ortadoğu’da benzer birçok sorun var. Bu sorunların katı sınırlarla hapsedilmiş ulus-devlet mantığı içinde çözülmesi de artık zor, hatta imkansız. Kürt meselesinde hayata geçirilebilecek yaratıcı ve cesur bir çözüm, tüm bölgeye ilham kaynağı olabilir ve olmalıdır.

Kürtlerin yaşadığı dört ülkede de temel sorun siyasi rejimdir. Bu dört ülkede de verilmesi gereken mücadele demokrasi mücadelesidir ve bu ülkelerde demokrasi Kürt olmayanlar için de bir ihtiyaçtır. Kürtler de, sadece kendilerini baskısı altında hissettikleri devlete karşı değil, Kürt Federasyonu iktidarına karşı da siyasi ve özgürlük mücadelesi vermelidir. Sınırların muğlaklaşması suretiyle yaratılacak geçişkenlik, bu ortak mücadele için de daha elverişli bir ortam yaratır.

Ve tabii, ilk adımı Türkiye atmalıdır. Bu adımın atılması içinse, sınırlar yetmiyormuş gibi bir de durmadan dillendirilen “kırmızı çizgiler” tehdidinden vazgeçilmesi gerekiyor. Türkiye, zaten, savaşın başından beri ilan ettiği “kırmızı çizgiler”inin çoğundan vazgeçmek zorunda kaldı. Özellikle iki taraf arasındaki ticari ilişkilerde ciddi bir canlılık, akışkanlık göze çarpıyor. Irak’taki Kürdistan’da öbür büyük Türk firmaları bir yana, ordu kökenli Oyak bile büyük işler yapıyor. Mallar, hizmetler ve sermaye sınır tanımasın, ama insanları kısıtlayalım, mantığıyla bir yere varılamaz. Etnik kimliğimize saplanarak, her etnik grubu kuşatan çelişkilerle sorunları ve, hangisi olursa olsun, devletin etnik grupları baskı altında tutmasının üzerini örtmüş oluyoruz. Kendimizi asıl olarak kendimizle tanımlayacağımız bir ortam yaratmalıyız.

Bunun da ilk adımı, herhalde, bu ülkede hepberaber yaşadığımızı, bu ülkeyi hepberaber kurduğumuzu samimi olarak kabul etmemizle, bunu kayda geçirmemizle, ilan etmemizle atılmış olacak.

Fakat, özellikle şu son birkaç ayın gelişmeleri, Türkiye’nin yine bir şiddet sarmalına doğru sürüklenme riskinin yüksek olduğunu gösteriyor. Silah seslerinin ortalığı sardığı bir ortamda insanların sesi duyulmaz. Şu anda olan da bu. PKK’nın tekrar silaha sarılmasına karşı olan Kürtlerin sesleri duyulmuyor. Türkiye, 1984’ten 1999’a kadar süren şiddet ortamından yeterli ve gerekli dersi almış görünmüyor. 1999’da “terörün beli kırılmış, başı ezilmişti.” Sonrasında hiçbir adım atılmadığı için “Teröre karşı zafer kazanan tek ordu” şanının sorunun çözümüne yetmediği görüldü. Terör yine canlanıverdi. Ama devlet de, temelde askeri stratejiye dayanan refleksiyle şiddeti reddeden Kürtlerin sesini duymak istemiyor. Şiddet ortamı ve şiddete başvuran örgütler hem iç hem dış, her tür manipülasyona son derece açık oldukları için siyaset alanını ve kimi siyasi kararları etkilemede faydalı araçlardır. Ama Türkiye’nin tekrar aynı şiddet girdabına düşmesinin sonuçları yeni uluslararası bağlamda daha tehlikeli sonuçlara da yol açacaktır. Çünkü çatışan milliyetçilikler daha da kabarmış ve keskinleşmiş durumda.

Kabaran Türk milliyetçiliği, safların iyice ayrıştığı noktada “silahlı çözüm” veya daha baskıcı ve kısıtlayıcı politikaların ve projelerin destekçisi, hatta dayatıcısı olarak kullanılmaya amadedir. Keskin Türk milliyetçiliğinin, asıl olarak, Kürtlerin şiddeti kuvvetli bir şekilde reddedip barışçı yöntemlerle taleplerini gündeme getirmesi durumunda bir karşı “sivil” güç olarak “cepheye” sürülmesi de ciddi bir ihtimaldir.

Mart başında, PKK’ya tamamen muhalif bir internet sitesinde imzasız yayınlanan bir yazı, “emperyalizmin kültürel saldırısı” olarak gördüğü öğretmenlerin öldürülmesi gibi PKK saldırılarını kınıyor, bu eylemlerin Kürtlerin taleplerini duyurmasının önündeki en büyük engel olduğunu söylüyordu. Ayrıca, artık globalleşen dünyada başka kuralların geçerli olduğunu hatırlatıyor ve Irak anayasasında Kürdistan için dile getirilen taleplerin pek yakında Türkiye anayasası ve Anadolu için de gündeme getirileceğini vurguluyordu. Son olarak da şunu haber veriyordu: “Çocuklarımızla beraber okullara gideceğiz, ama derslere girmeyip oturma eylemleri yaparak anadilimizde eğitim talebimizi yükselteceğiz.” Bu tür örneklerden yola çıkarak belki daha barışçı bir siyasete yönelinmesi konusunda bir umut beslemek mümkün olabilir.

Şiddet eylemleri Türkiye’yi zorlamaz. Devletin de hemen silahlarına sarılma refleksini ve medyanın da pompalamasıyla “Kırk oğlum olsa 40’ını da şehit veririm” acımasızlığıyla yoğrulan ortamı besler. Türkiye’yi asıl zorlayacak olan da tam bu alışık olmadığı türden barışçı eylemlerdir. Toplumsal huzura ve genelde barışa kavuşabilmek için barışçı eylemlere bu bölgedeki her ülkenin, her halkın, her etnik grubun, her insanın ihtiyacı var.

Özgürlüğe gelince; şu sıralar özellikle Kürtlerin söylediği gibi, en çok Kürtlerin ihtiyaç duyduğu bir şey değil; Türklerin de (tabii İranlıların da, Iraklı ve Suriyeli Arapların da ihtiyacı. Çünkü, Karl Max’ın, 1800’lerin ortasında, Britanya’nın İrlanda sorunu için söylediği gibi, “Başka halkları ezen halk, kendi zincirlerini imal eder”. Hepimiz zincirlerimizden kurtulmaya muhtacız.

Reklamlar
Bu yazı Kürt meselesi içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s