Amed’den gelen bir ses sana ne diyor dinle!

21.1.2013

Paris’te öldürülen PKK’lı üç kadın için geçen Perşembe Diyarbakır’da düzenlenen tören birkaç bakımdan dönüm noktası olma özelliğini taşıyor. Önce bize öğrettiği şeyden başlayalım.

Devlet-hükümet-kolluk kuvvetleri müdahale etmeyince hiçbir olay çıkmayabiliyor, insanlar bir şekilde kendilerini ifade edip dağılabiliyormuş. Biber gazlarıyla, coplarla, panzerlerle insanların ölümüne yol açmaya, o kadar biber gazı “israf”ına, gençlerin kafasını kırmaya, insanları hapishanelere tıkmaya, itiraz ettiler diye yargılamaya gerek olmadığını görmüş, öğrenmiş olduk.
Demek ki, devlet-hükümet, kavga çıksın, huzur olmasın, sadece kaba güç konuşsun istiyormuş şimdiye kadar. Biliyorduk zaten, net olarak görmüş olduk. Sürdürülen bu ilkellik üzerine daha fazla laf etmeyelim.

Buradaki kritik nokta şu: hükümet, bundan sonra, protesto gösterileri karşısında ne yapacak? Yine hunharca kafa göz kırmaya mı girişecek? Soru, sadece Kürt sorunuyla sınırlı değil; toplumun her kesiminde, her düzlemde yaygın protestolar var. Ama yine de Kürt meselesinin ayırdedici bir tarafı var protesto gösterileri bakımından da. Kolluk kuvvetlerinin gösterilere müdahalesi, bundan böyle, çok daha kararlı, keskin, koparıcı bir karşılık görecek ve bu karşılık sadece gösteri alanlarıyla sınırlı kalmayacak; her seferinde giderek daha fazla Kürt halkıyla karşı karşıya kaldığınızı göreceksiniz.

Hükümet, şu son birkaç ay içinde bile, çatışmalarda ölen PKK’lıların cenazelerinin kitlesel katılımla kaldırılmasına, bir tören haline getirilmesine izin vermedi; kaba güç kullanarak engelledi bu girişimleri. Paris’teki feci cinayette ölen üç kadının cenaze törenine neden “izin verdi” peki? Üstelik, o üç kadından biri PKK’nın kurucularındanken.

Sadece yeni müzakere sürecinin pişirilmekte oluşuyla açıklanamaz bu. Suikast öyle büyük bir öfke ve acı yaratmıştı ki, hükümet, cenazelerin Türkiye’ye getirilmesine izin vermemeyi ve getirildikten sonra da törenlere müdahale etmeyi göze alamazdı. Her hal-i karda yüzbinlerce kişinin meydanlara, caddelere akacağı belliydi. Yani, büyük bir dalga bile değil, bir tsunami dalgasıyla karşı karşıya olduğunu görmüştü ve tsunami uyarısı alanların yaptığını, yapması gerekeni yaptı: dalganın önünden, etki alanından çekildi. Bunu yapmasaydı, tsunaminin yarattığına benzer bir tahribata uğrayacaktı Devlet ve kurulu düzen; müzakerenin çerçevesi, anlamı da radikal biçimde değişmiş olacaktı.

Ve bunu sadece hükümet değil, medyanın bütün karartma çabalarına rağmen, toplum da gördü galiba. Eğer toplum görmediyse, çok tehlikeli bir eşikteyiz demektir. Koca Kürt halkının, acısını ve öfkesini büyük bir olgunlukla taşıyarak iki gün boyunca meydanları doldurmuş Kürt halkının ne dediğini, ne istediğini bilmeyen bir Türk toplumu!

Onun için, medya şimdiye kadarki günah çıkarmalarının ne kadar sahte olduğunu, yaptığı işin, yani gazetecilik yapmayışının ne kadar tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini, kendi göremiyor ve görmek istemiyor olsa da, bir kere daha göstermiş oldu.
Hükümet müdahale etmeyeceğini duyurmakla gayet isabetli bir iş yaptı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın törenleri “bir samimiyet sınavı” olarak takdim etmesi de yerindeydi. Paris’teki cinayetlerin yeni başlamakta olan müzakere sürecinin önünü tıkamayı hedeflediği neredeyse herkesin paylaştığı bir yargıydı ve bu hesabı boşa çıkarma kararlılığını da hem hükümet hem de PKK-BDP paylaşıyordu. Çok güzel.

Fakat tam da bu geldiğimiz durakta hükümet için de bir samimiyet ve olgunluk sınavı başlıyor, başladı. PKK’nın silah bırakmasını istiyorsan, Başbakan olarak “Türkiye’nin ayağına bağ olan bu sorunu sonlandırmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz”, “Bu süreç başarıya ulaşacak”, “Terör örgütü, yurt dışına çekilmesi, silahı bırakması için ne yapmak gerekiyorsa onu yapsı; biz elimizden gelen desteği verelim” diyorsan yapman gereken ilk şey, operasyonları durdurmaktır. Savunma pozisyonunda beklemektir. Provokatif eylemler olacağını herkes biliyor, dolayısıyla, PKK’nın ilk saldırısında hemen tetiği çekmemektir. Zaten dünya kadar engel ve zorlukla karşılaşacak olan emekleme aşamasındaki müzakere sürecine bir şans, fırsat, imkan vermek gerekirken öldürme operasyonlarına girişmek aptallıktan başka bir şey değil. Ahmet Türk’ün de Diyarbakır’da dediği gibi, samimiyet de değil.

Ama daha önemli bir şey daha var bu operasyon mevzuunda. Operasyonlara devam etmek, yeni Kürt tabutları kaldırılmasına yol açmak, Cansız-Doğan-Şaylemez törenlerinden çıkarması gereken dersi hükümetin çıkaramadığını, o törenlerin anlamını idrak edemediğini gösterir. PKK’nın bütün Kürt halkını temsil etmediğini düşünüyor olabilirsiniz, ki zaten öyle ve ne iyi ki öyle ve keşke daha çok öyle olsa, ama bu, öldürdüğünüz Kürt gençlerini bütün Kürt halkının bağrına basmadığı anlamına gelmez, gelmiyor.

Yani, sizin şehitleriniz, tabutlarınız nasıl bir infial, acı, öfke yaratıyorsa Kürtlerinki de aynısını yaratıyor. Türklerin nasıl şehit edebiyatı varsa, Kürtlerin de var. Nitekim, Diyarbakır’daki törende yapılan konuşmaların en kalın çizgilerle altı çizilen ortak temalarından biri buydu: “Tüm Kürdistan şehitleri…” Tek fark, büyük medyanın Kürt şehitlerini göstermiyor oluşu, devletin Kürtlerin acısını bile yasaklamaya çalışan tutumu.

Dolayısıyla, Diyarbakır töreninden sonra artık Kürt şehitleri büyük törenlerle karşılanacak ve kaldırılacak. Her bir Kürt tabutu açık seçik bir meydan okuma haline gelecek. Ve hükümet buna müdahale edemeyecek; ederse o tsunami dalgasını görecek ve Türkiye bu sınırlarla, imkansız, kalamayacak. Çok sancılı bir yırtılışla ayrışacak. Buna engel olmaya çalışmak daha beter bir sonuca yol açacak: tam tekmil bir iç savaş.

En kötü şey ayrılık değildir. Bu kadar içiçe geçmiş iki toplumun beraber yaşamayı becerememiş olması başlıbaşına üzücü ve geri bir durum, ama medeni bir şekilde ayrılmak, araya daha fazla düşmanlık koymamak çok önemli. Artık, daha fazlası ne olabilirse!
Belki de zaten çok geç kaldık bunları konuşmak için. Diyarbakır’daki törene giden bir arkadaşım, insanların çok öfkeli olduğunu, daha da önemlisi, yeni başlaya(n)cak müzakere sürecinden hiç ümitli olmadığını söyledi. Doğru ve samimi adımlar yalpalamadan atılırsa ümit kendini tamir edebilir, insanlar kendilerine ve siyasi araçlara güven duyabilir…

Ama bunun için çok dar bir alan ve zaman kaldı bence; yukarıda anlatmaya çalıştığım gerekçelerden ötürü. Ve çok önemli bir işaret fişeği daha var bence. Diyarbakır töreni, Kürt ve Kürdistan realitesi gelecekte nasıl bir hal alırsa alsın, dönüm noktalarından biri olarak anılacak ve bu dönüm noktasının ifadesi de Ahmet Türk’ün konuşması olacak.

Ahmet Türk, kimi zaman bir ermiş edasıyla davranan, söyleyen olgun bir adam. Yumuşak konuşan, yumuşaklık arayan bir adam. Sevecen bakan gözleri var. Ve Diyarbakır’daki en sert konuşmayı o yaptı. Kısa konuşması, bir bağımsızlık ilanı değilse, bağımsızlık bildirgesiydi:

“Özgürlük dışında Kürt halkı hiçbir şeyi kabul etmemektedir. (…) Adalet eşitlik olmalıdır. Barışı ancak o zaman sağlayabiliriz. (…) Biz bu duyguyla bu kararlılıkla bugün şehitlerimizi uğurluyoruz; ama şunu da söylüyoruz: Barış için hassasiyet gösterin diyenler; ey Başbakan! Barışı konuşurken Kandil’i bombalıyorsun. Hem hassasiyetten söz edeceksin hem de üç şehidimizi toprağa verirken Fransa’dan Kürdistan’a getirirken Kandil’i bombalaman nasıl bir hassasiyettir, nasıl bir barışseverliktir. Hem barıştan söz edeceksin hem de Kürtlerin üzerine bombalar yağdıracaksınız. Türk halkına da seslenmek istiyorum. Başbakanınız barıştan söz ederken Kürt halkının üzerine bomba yağdırıyor bunu da bütün dünya bilsin. (…) Bütün Kürdistan şehitlerinin önünde saygıyla eğiliyorum. Haklıyız, güçlüyüz, özgürlüğü kazanacağız.” (http://arsiv.marksist.org/haberler/9600-ahmet-turk-ey-basbakan-barisi-konusurken-kandili-bombaliyorsun)

Bu dalga, basına yansıyanlara bakılırsa, özerklikten de vazgeçerek, çekilebilecek en geri noktaya çekilen Abdullah Öcalan’ı da yıkmasa bile yıkayabilir; onu enikonu işlevsizleştirip simgesel bir figüre bile dönüştürebilir. Diyarbakır’dan yükselen gür ses ve gür sessizlik, bana öyle geliyor ki, kantarın topuzunu İmralı’dan meydanlara ve dağa kaydırdı biraz. Suikastçılar onu mu hedeflemişti bilmiyorum, ama sadece, devletin rehine muamelesi ettiği Öcalan’la müzakere etmek, BDP’lileri de İmralı’da pişirilen yemeği Kandil’e ve Batıkent Meydanı’na soğuk soğuk servis etme işine koşmak bu işi çözemeyecek.

Kimse görmediyse bile Kürt halkı, o dalgayı, kurşun atmadan da ne kadar büyük bir güç ve baskı yaratabileceğini gördü bence. BDP de bu sivil gücü ve onu harekete geçirebileceğini görmüş olmalı. Şimdi ondan beklenmesi gereken şey şu: kendi siyasi varlığına biraz daha çok güvenmek; asıl olarak kendi iradesi dışında gelişen olayların takipçisi olmaktan sıyrılıp her düzeyde siyaset geliştirmek; hükümeti baskı altına alabilecek, Türkleri ikna kabiliyeti olan sivil eylemler önermek; başka Kürtlerin başka seslerine kulak kabartmak; ve böylece Kürt hareketini “önderlik” güdüklüğünden çıkarabilecek bir siyasi bünyeye kavuşturmak.
Perşembe Diyarbakır’da, Cuma da Dersim, Elbistan ve Mersin’de Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez için yapılan törenler bizi böyle bir eşiğe getirip bıraktı. Bu eşikten geçmeye mi çalışacağız, yoksa daha önce defalarca yaptığımız gibi geri dönüp mayın tarlasında oynamaya devam mı edeceğiz?

Reklamlar
Bu yazı Kürt meselesi içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s