ABD terbiye edilmeden asla

2004

Daha savaş başlamadan önce, hatta savaşın çıkacağı belli olduğu anda dünyanın bütün yükünü Irak’taki direnişçilerin taşıyacağı belliydi. Bu yük, dünyayı yeniden tasarlama kavgasının yüküydü. Başınabuyruk hareket eden bir süpergücün, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı yeniden ve kendi isteğince düzenlemesinin önüne geçme, ona haddini bildirme işinin getirdiği yüktü.
Başından beri Irak savaşı asla sadece Irak savaşı değildi. Irak savaşı, çok genel olarak, artık yürütülemeyecek bir anakronizme düşmüş bir bölgenin değişimini/dönüşümünü kontrol etme çabasıydı. Soğuk Savaş’ın kurumlarıyla yürümeye çalışan “yeni” bir dünyanın, kurumlarıyla beraber yeniden “dizayn” edilmesinin kavgasıydı.

Ve Birleşmiş Milletler salonlarında ya da şaşaalı parlamentolarda ne konuşulursa konuşulsun, dünyanın Amerikan keyfince yeniden şekillenmesini başlangıçta sayıları çok da fazla olmayan Irak’taki o direnişçiler önledi. Evet, ABD’nin “bir avuç terörist”, “Saddam artığı” ve “yabancı teröristler” dediği direnişçiler. Savaşın ve işgalin birinci yılında ortaya çıktı ki, içlerinde eski Baasçılar olmasına rağmen direnişçiler ne Saddam artığıydı (Saddam Hüseyin yakalandıktan sonra ABD’nin umduğunun aksine direniş daha da şiddetlendi), ne içlerinde çok az sayıda yabancı da olmasına rağmen sadece yabancılardan oluşuyordu, ne de başlangıçta sayıları az olsa bile bir avuçtu. (Bakınız Nazmi Akyol’un yazısı.)

İşin doğrusu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip beş daimi üyesinden biri olma gücünü ve ayrıcalığını elinde tutan ve savaşa karşı olan üç ülkenin (Fransa, Rusya, Çin) zayıflığı savaşı önleyemeyecek olmakla sınırlı değildi, Iraklı direnişçilerin yaptığını yapacak, yani ABD’nin tasarısına engel olacak güçleri de yoktu. ABD’nin ekonomik, siyasi, askeri ve teknolojik üstünlüğü karşısında, kendilerine “ayrıcalık” tanıyan mevcut kurumları muhafaza ederek ezilmemeleri mümkün değil. Ve ABD bunu çok iyi biliyor.

Aynı Ortadoğu gibi kendisi de anakronizme düşmüş bir diplomatik debelenme göstermelerinin sebebi de buydu zaten. Onun için diplomasi bu savaşı önleyemedi. Bu ülkeler ve karşıtları (Güvenlik Konseyi’nin öbür iki daimi üyesi ABD ve Britanya) diplomasinin savaşı önlemeyeceğini, dahası savaşı önlemek için yapılmadığını biliyordu zaten. Bush yönetiminin öne sürdüğü iddiaların asılsız olduğu uluslararası kamuoyunun önünde oynanan müsamereye rağmen o zamandan bal gibi biliniyordu. Ama yine de o müsamere oynanmalıydı, çünkü madem mesele dünyanın yeniden düzenlenmesiydi, o zaman mücadelenin esas alanlarından biri Birleşmiş Milletler’di, o diplomasi müsameresinin kendisiydi yani.

Dünyayı yeniden düzenlemek isteyen ABD, öncelikle BM’de dünyayı hizaya getirmek istiyordu. İkinci Dünya Savaşı sonunda iki atom bombasıyla gösterdiği gücünün de etkisiyle dünyayı hizaya sokan ABD, şimdi de 11 Eylül sonrasının verimli ortamında Afganistan’da ve medyada yer alan haberler ve savaş senaryolarında sergilediği yıldırıcı gücüyle aynı şeyi yapmak istiyordu. Ve şunu söyledi: Eğer BM Güvenlik Konseyi’nde benim istediğim Irak’a savaş açma kararını almazsanız, konseyi tanımam ve kendim bu işi yaparım. Bu şu demekti: BM ya benim değnekçim olacak ve siz de buna uyacaksınız ya da hiçbir etkisi olmayan, gerekirse takmayabileceğim, sizin kum havuzunda oynayacağınız bir örgüt haline gelecek. Hele bir Irak işini halledeyim…

Karşı tarafın zayıf tarafı şuydu: ABD, BM’yi gözden çıkarabiliyor, ama onlar çıkaramıyordu. Daha doğrusu, ABD Güvenlik Konseyi’ndeki veto gücünü gözden çıkarabiliyor, vazgeçebiliyor ama öbürleri vazgeçemiyordu. Savaşa karşı en ısrarlı, en azimli, en cesur kimse, veto hakkından en vazgeçemeyen, yani en zayıf ülke de oydu. Dolayısıyla, zayıftan kuvvetliye doğru sıralama şöyleydi: Fransa, Rusya, Çin. (Bir an düşünün, yeni bir BM kurulsa mesela Fransa ayrıcalıklı veto gücüne sahip olabilir mi acaba?)

Yani Fransa demokrasi aşkıyla yürütmüyordu muhalefetini; öyle olsaydı BM reformu için 10 senedir didinir, veto hakkını en azından daha çok sayıda ülkeyle paylaşır, daha katılımcı, daha demokratik işleyen bir uluslararası örgüte ulaşılması için önderlik ederdi. Oysa tam tersine, özel şartlarda ele geçirilmiş o veto hakkını kıskançlıkla, daha fazla kimseyle paylaşmamacasına koruma dürtüsüyle hareket etti.

BM’deki ayrıcalıklı konum, Fransa için Saddam Irak’ıyla yaptığı petrol anlaşmalarından çok daha kıymetliydi. Dolayısıyla, Fransa’nın savaş karşıtlığını sadece edindiği iktisadi ayrıcalıklara bağlamak meseleyi anlamayı zorlaştırır.
Soğuk Savaş’ın bitmesi ve o mantıkta işleyen kurumların geçersizleşmesi, uluslararası ilişkilerde ABD üzerinde baskı oluşturan bir duruma yol açtı. BM’nin yukarıda sözünü ettiğim katı ve hegemonik yapısına karşı çok taraflı uluslararası anlaşmalar yoluyla ABD hizaya getirilmeye çalışıldı. Washington, kendisine karşı kullanılabilecek bu anlaşmalara evet demeye zorlandı. Bundan kaçtıkça da başınabuyruk hareket etme yoluna saptı. Ve bu durum Irak’a savaş açan şahinlerin kontrolündeki Bush döneminde değil, önceki Demokrat Başkan Clinton döneminde başladı. Kyoto anlaşması gibi (Clinton imzaladı ama karşı olduğu biliniyordu ve onaylanması için kılını kıpırdatmadı, Bush gelince de anlaşmayı çöpe attı), Uluslararası Ceza Mahkemeleri anlaşması (ABD imzalamadığı gibi, kimi ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak muafiyet kazanmaya çalıştı) gibi.

Sadece “çağdışı” kalmış, sorun (“terör”) üreten ülkeler ve bölgeler değil mesele yani, mevcut kurumlarla işlemeyen bir uluslararası alan var. Dolayısıyla, Irak’ta neyin nasıl olacağı bu uluslararası alanın düzenlenmesi bakımından önemli. Onun için Türkiye’de de savaş çığırtkanlığı yapanların ya da ABD ile beraber hareket etmenin memleket menfaatine olacağını söyleyenlerin en temel argümanı, ya meseleyi anlamadıklarını gösteriyor ya da çarpıttıklarını. Onlar şunu diyor: Saddam gibi bir diktatörü mü savunalım yani, statükonun devamından mı yana olalım?

Doğru, Saddam’ın ve onun gibilerin iktidarda olmadığı bir dünya çok daha iyi. Ama Saddam’ın hangi yolla götürüldüğü, gitmiş olmasından daha önemli. Çünkü Saddam’ı götüren ABD, “Gerekirse ben değiştiririm ve değişimin karakterini de ben belirlerim” diyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasındakinin benzeri bir mantığı 60 yıl sonra tekrar işletmeye çalışıyor. Statükoculuk, işte buna boyun eğmektir. Saddam’ı veya onun gibileri üreten ve besleyen zihniyet de budur.

Bu noktada bir Türkiye parantezi açmakta fayda var. AKP hükümeti ve savaş destekçileri sürekli “milli menfaat”ten söz edip durdu. Burada büyük bir körlük var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, savaşın “resmen” bittiğinin Bush tarafından ilan edilmesinden sonra Irak’a asker gönderme izni isteyen tezkerenin Meclis’ten geçmesinden önce milletvekillerine hitap ederken şunu söylemişti: “Birleşmiş Milletler’in adı var, kendi yok. Olsaydı Irak’ta savaşı engellerdi, engelleyemedi. Dolayısıyla BM’nin meşruluk arayışına giremeyiz. Biz meşru diyorsak, bu iş meşrudur. Önemli olan, Türkiye’nin ulusal menfaatidir.”

Ülkenin de, dünyanın da menfaatinin nerede olduğunu bilmemek demek bu. Bu anlayış, Irak’ın işgalini de Irak’ın menfaatine gören bir anlayış. Daha da önemlisi, komşusunun işgalini Türkiye’nin çıkarına gören bencilce bir anlayış. Dünyanın bu şekilde yönetilebileceğine, düzenlenebileceğine razı olan bir anlayış. Türkiye’nin çıkarı, BM’nin çöpe atıldığı, güçlü bir süpergücün dediğini yaptırdığı, bunun için ortalığı kan gölüne çevirdiği bir düzen olamaz. Türkiye’nin çıkarı, öbür ülkeler gibi (en azından “gelişmekte olan” öbür ülkeler gibi) BM’nin reforme edilmesinde, daha demokratik bir yapıya kavuşturulmasındadır, uluslararası düzenin daha eşitlikçi işlemesindedir, sorunların adilane çözümü için yolların açılmasındadır, dünya üzerindeki eşitsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik politikalardadır.

Bütün sorunlarına rağmen daha katılımcı bir dünya var artık. Sadece BM’de değil, bütün uluslararası kurumlarda reform talepleri var. Uluslararası Para Fonu’nda, Dünya Bankası’nda, Dünya Ticaret Örgütü’nde, Avrupa Birliği içinde… Bu talepler 1990’lar boyunca kendini gösterdi. Ülkeler artık figüran olmakla yetinmeyi reddedip karar alma süreçlerine katılmak istiyor. Ayrıca, şu anda abartılacak bir güç olmasa da kendini özellikle savaş öncesindeki eylemlerle gösteren bir uluslararası sivil toplum var. Ve en önemlisi, eşitsizliği giderek büyüten bir uluslararası iktisadi sistem var.

İşte bütün bu reform baskısı yapan unsurlar Dünya Ticaret Örgütü’nün 2003’teki Cancun (Meksika) zirvesinde dünyanın artık eski dünya olmadığını gösterdi. Avrupa Birliği ile ABD’nin kendilerine ayrıcalıklar sağlayan ticari düzenlemelerine bazı ülkeler isyan bayrağı açtı. Başını Hindistan ve Brezilya’nın çektiği, Çin’in de destek verdiği 21 ülke, kendi taleplerinin dikkate alınmaması, yani daha adil düzenlemeler yapılmaması üzerine zirveyi kilitledi, bir karar çıkmasını engelledi.

Bu karşı çıkışlar, aynı Irak’taki savaşa, işgale ve şimdi ABD’nin uygulamak istediği işlemesi imkansız plana karşı çıkışta olduğu gibi, semeresini uluslararası ilişkilerde, BM’de ve diğer örgütlerde vermelidir.

Irak, ABD’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmesi yolunda açtığı bir kapıydı, dolayısıyla stratejik önemi var. Tam da bu yüzden, uluslararası ilişkilere nisbeten daha kolektif bir karakter kazandırmak için de Irak önemli. ABD ve Britanya Irak’ta kaybetmelidir. Bu ikilinin “Irak’ta kaybetmemiz, özgürlüğün ve demokrasinin ve insan haklarının kaybetmesidir” nutukları gerçeği hiçbir şekilde yansıtmıyor. Bu ikilinin destekçilerinin “Neyse artık, Irak’ta savaş koptu ve Saddam gitti; şimdi ABD’nin orada başarı kazanması herkesin çıkarınadır” kolaycılığı ve ilkesizliği de bu bölgeyi ve dünyayı iyi bir yere götürecek yol değil.
ABD ve Britanya’nın süngüsü düşürülmelidir. ABD liderliğindeki işgal güçleri, BM’yi tekrar işin içine sokmaya çalışıyor, öncelikle buna engel olunmalı. ABD ve Britanya bu savaşa BM kararıyla girmedi, tam tersine, BM’yi ezip girdi. Şimdi BM’den medet umuyor olmaları terbiye edildikleri anlamına gelmiyor. BM’yi yine bir kalkan, bir maşa olarak kullanmak istiyorlar, o kadar. Bu şekilde meseleye dahil olacak bir BM işgale ortak olmaktan öteye gidemeyecek. Ve hemen Irak’ta bir saldırıya maruz kalacaktır. Bağdat’taki BM karargahının bombalanmasını unutmamak gerek. BM, Iraklılar bakımından hiç de popüler ve muteber bir örgüt değil. 1991’deki Körfez savaşından sonra uygulanan ve Iraklıların çoluk çocuk kırılmasına sebep olan ambargolar da BM’nin eseriydi. (Evet, ABD dediğini yaptırıyordu; ama zaten sorun da birilerinin bu uluslararası örgüte dediğini yaptırması.)

ABD ve Britanya, Irak’a saldırmaya gerekçe bulma aşkıyla BM salonlarını ve uluslararası medyayı bini bir para olan yalanlarla doldururken, bu patavatsızlığı açığa çıkaracak nadir kurumlardan olan Irak’taki kitle imha silahlarını arayan Silah Denetçileri de BM’ye bağlıydı ve kritik oturumlarda hiç de kuvvetli ifadeler kullanmadılar.

Aynı şekilde, ABD, Nato’yu da Irak’a çekmek istiyor. Buna da izin verilmemelidir. Washington, böylelikle “uluslararası güç” imajından faydalanmak istiyor. Ne fark eder, işgal uluslararası olunca işgal olmaktan çıkmaz, meşruiyet kazanmış olmaz.
Dünyanın çıkarı, Irak’ta ABD ve Britanya’nın boyun eğmesidir, terbiye edilmesidir. Tek çıkış yolu BM’dir. Ama Irak’taki bütün askeri ve idari yönetimin verildiği bir BM. ABD, bu “yetki”lerinden derhal vazgeçmelidir. BM işi devralmalı ve Irak’taki bütün gruplarla, ABD’nin “terörist” dediği direnişçilerle de masaya oturmalı ve bu ülkenin kendi geleceğini kurmasına yardımcı olmalıdır. İktidarın Iraklılara devri ABD’nin haddi değildir. ABD Irak’ta hangi iktidarı buldu da devredecek? Irak’a ya da başka bir ülkeye bir başka ülkenin iktidar bahşetmesi kabul edilebilir bir şey değil.

Herşey yolunda gitse bile Irak’ta bir düzen kurulması, demokratik bir işleyişe geçilmesi hiç de kolay değil. İşgal ve işgal yönetiminin tasarrufları (Irak Geçici Hükümet Konseyi, geçici anayasa gibi) işi daha da karmaşık bir hale getirdi. Bu çetrefil işin içinden ancak bağımsız bir BM’nin yardımcılığıyla çıkılabilir.

Ve bu işin içinden çıkılmazsa, bu Amerikan yönetimi bölgede başka işlere de gireşecek ve oralarda da içinden çıkılmaz durumlar yaratacak. Dünya da o çıkmazlara girecek demek bu. En iyi örnek, yapıcı bir karakter zaten taşımayan Büyük Ortadoğu Projesi. Askeri işgali değil, başka süreçleri, siyasi politikaları öngören bu projenin kendisi ve bölgeden yükselen tepki, Irak sonrasındaki tamir ve reform işlerini Bush yönetiminin neden yürütemeyeceğini açıklıyor yeterince.

Birincisi, projenin kendisi, bölge ülkelerini hiçbir şekilde muhatap almadan tamamen dayatmacı bir mantık taşıyor. Bu ülkelerden yükselen itirazların bir kısmı, iktidarlarını kaybetmek istemeyenlerin ve statükocuların yaygarası olarak görülebilir. Fakat yine de bütün bu coğrafyanın entelektüellerinin, akademisyenlerinin, dini önderlerinin karşı olduğunu görmezden gelemezsiniz. Avrupa Birliği’ni de katın siz bu gruba.

İkincisi, bir tamirat ve reform yapılacaksa bile bunun ustasının ABD olması zaten hiç inandırıcı değil. Ortalığı kırıp döken birinin şimdi silahıyla, tankıyla orta yerde kırıp geçirmeye bir yandan devam ederken son derece nazik davranılması gereken reform, tamirat vaadlerine inanılabilir mi? Kabul edebilir mi, sindirebilir mi?

Büyük Ortadoğu Projesi’nin de, Ortadoğu’da ve aslında dünyada esaslı bir değişimin de kilit noktası Filistin meselesidir aslında. Ve bu meselede ABD’nin takındığı tavır, hem inandırıcılığını sürekli sıfırlıyor, hem de çözümü imkansız kılıyor. Şimdiye kadar, Filistin meselesinin çözülmeden bir kutsal dava olarak kalması ve İsrail’in “haydut devlet” tavrı, ABD’nin çıkarınaydı; Ortadoğu’nun değişmeden kalmasını sağlıyordu. (Bakınız ATLAS, Savaşın Kitabı, “İsrail’i terbiye etmeden asla”.)

Ortadoğu’da adil bir çözüm ve reform için İsrail’in terbiye edilmesi şart, ama İsrail’i terbiye edilmesine en azından zemin hazırlayacak ABD’nin Irak’ta terbiye edilmesi ise, sadece Ortadoğu’da değil, dünyada daha adil, daha eşitlikçi, daha kolektif bir işleyişe geçiş için önşart.

Irak’taki direnişçiler, beğenelim beğenmeyelim, bu terbiye sürecinin önünü açtı. Bush’un savaşın bittiğini resmen ilan ettiği 1 Mayıs 2003’te, Iraklıların savaşı başladı: Kurtuluş savaşı. Irak’taki direnişçiler, beğenelim beğenmeyelim, ABD’yi terbiye etmenin zeminini hazırladı. Uluslararası toplum da üzerine düşeni yapmalı artık. Iraklılar için değil, kendileri için, bütün dünya için.

Reklamlar
Bu yazı Dünya ve Türkiye içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s