Şantajla sansür arasında: Habersiz medyanın halet-i ruhiyesi

Sabit Fikir dergisinin Nisan 2014 sayısında yayınlandı.
Ayşe Çavdar
Mustafa Dağıstanlı, gazetecilik ortamının en sözünü sakınmayan simalarından biri. AKP dönemindeki sansür ve otosansür uygulamalarını, önceki dönemlerde atılan tohumları da analiz etmek suretiyle anlattığı 5N1Kim adlı kitabında da sözünü sakınmadı. Kitabında, yaygın eğilimin aksine, politikacıları ya da patronları değil asıl olarak gazetecileri de sorumlu tutuyor kötüye gidişten. Teslim oldukları, medya düzeninin “bildiğimiz” işleyiş biçimini değiştirmek için hiçbir şey yapmadıkları ve hatta iş sahibi olmak için mesleğin en temel ilkelerinden vazgeçtikleri için eleştiriyor da kendi çalışma arkadaşlarını. İsimler veriyor, portreler oluşturuyor ve gazeteciliğin temel sorunlarını gazeteciler üzerinden örneklendirerek anlatıyor. Kitabı okurken, “Mustafa gene bir sürü insanı kızdırmış, Allah bilir ne zor günler geçiriyordur” diye düşünmüştüm. Öyle değilmiş, kimse ağzını açıp tek kelime etmemiş, kitapta adı geçenler arayıp sitem ya da kızgınlıklarını ifade etmemişler. Meğer sansürün ve otosansürün sebep olduğu sessizlik sarmalı iliklerimize kadar işlemiş…

Ne diyor kitapta adı geçen insanlar? Kızmışlar mı sana?

Kulağıma bir şey gelmedi. Kimse arayıp bir şey demedi. Doğrusunu istersen böyle olacağını tahmin ediyordum. Ses çıkarmazlar, çünkü bir tartışma çıkmasını istemezler. Toplum olarak genellikle, herşeyin biz hiçbir bedel ödemeden düzelmesini isteriz. Burada da böyle. Şikâyet eden vardır mutlaka, ama dile getirmiyorlar ki, tartışma çıkmasın. Aslında beni paralayabilirlerdi. Razıydım. Ama öyle bir şey de olmadı. Herkes sustu. “Böyle bir şey yaptım, ama koşullar şöyle şöyleydi” diyebilirlerdi. Diyelim Yetvart’ın (Danzikyan), NTV haber merkezinde yönetici olduğu döneme dair bir hikâye anlatıyorum. İyi bir isim Yetvart, ama onun herşeyini bilmiyorum. Bir vaka anlatıyorum. “Haklı adam” ya da “haksız, öyle olmadı böyle oldu” diyebilirdi. Ama kimse bir şey söylemiyor.

Bu da sansürün bir çeşidi olabilir mi?

Bu çok klasik bir sansür yöntemi. Türkiye gibi yerlerde çok da geçerli. Sessizliğin perdesiyle örtmek istiyor herkes. İnternet, sosyal medya olmasaydı, 20 yıl önce yazsaydım bu kitabı, kimsenin haberi bile olmayacaktı. Sosyal medyada biraz tantana yapıldı da insanlar duydular.

O zaman artık sansürün işe yaramadığını söyleyebilir miyiz?

Bir anlamda öyle. Şöyle bir aptallık var tabii ki. Mesela kitapta da anlattığım Cavit Çağlar vakası. Adama hapis cezası verilmiş. NTV bir bültende veriyor, sonra panikle kaldırıyor haberi. Bu “ben aptalım” demek. Çünkü senden başka herkes görüyor bu haberi. Sen de görüyor ama görmezlikten geliyorsun. Adamı korumuş olmuyorsun. Burada da benzer bir durum var. Bir kitap yazılıyor. İnsanlar bunu konuşuyor. Bu yokmuş gibi davranınca, o kitap ortadan kalkmış olmuyor ki. O kitapta anlatılan hikâyelerden de kurtulmuş olmuyorsun.

Medyanın bugünkü halinde sansürün nasıl bir rolü var?
Sansür, medyanın başlangıcından bu yana var. Ama kahramanca örnekler de var. Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi’den çok önce de öldürülen gazeteciler var. Mesela Ahmet Samim (1884-1910, Osmanlı, Hilal ve Seda-i Millet’te çalışmıştı). Öldürülüyor, çünkü İttihat-Terakki’ci değil. Şimdiki gibi yolsuzluklar var ve o da üstüne gidiyor. İşkencehaneler hakkında yazıyor. Fail-i meçhul bir cinayete kurban gidiyor. Tek parti döneminde de, Demokrat Parti döneminde de var böyle şeyler. Şimdi olmayan şey, bir sağlam gazete. Bunlarla boğuşan bir gazete yok. İngiltere’de, Amerika’da böyle gazeteler bulursun. Onlarda da eleştirilecek birşeyler vardır ama mücadele ettiklerini de görürsün. Bugüne kadar iler tutar bir tarafı bulunabiliyordu medyanın, şimdi hiçbir şey yok. 1980’lerde hiç değilse kavga edebiliyorduk işimizi doğru yapalım diye. Birine bir şey deyince cevap alıyordun, sen de ona cevap veriyordun. Gazetecinin, editörün karakteri de duruma göre işe yarıyordu. Yeni Yüzyıl’a geldiğimde, orada dahi, “burada kavga bile edilemiyor” diye isyan ediyordum. Topu duvara atıyorsun, geri gelmiyor, yok oluyor adeta. Bunun gibi kitapların başına gelen de bu. Birşey yazıyorsun, bir tepki çıkması lazım, çıkmıyor.

Ne oldu peki?
28 Şubat meselesi tamamen bitirdi medyayı. Emir komuta zincirine bağladı, medya kuruluşlarındaki hiyerarşiler kemikleşti. Gazete binaları değişince işler de değişmeye başlamıştı. Gazete binaları çok önemli. Şehir dışına taştılar ama asıl önemlisi yükseldiler. Aralarında yüksek olanlar vardı, ama mesela Hürriyet’in Güneşli’deki binası kadar yüksek değildi hiçbiri daha önce. Daha yatay bir ilişkisi vardı o binaların şehirle. İnsan ilişkileri de daha yataydı medya içinde. Ayrı odalar vs olsa bile gündelik insani ilişki sürdürülebiliyordu. Şimdi öyle değil. Hürriyet’te çalışmadım ama o binanın bir katına özel bir anahtarla giriliyordu. Gazetelerin çoğunda genel yayın yönetmeniyle konuşmak mümkün değil. Kast sistemi oluştu adeta. Feodalleşti medya. Genel yayın yönetmeniyle aynı asansöre bile binemeyeceğin gazeteler var. 1980’lerde böyle değildi. Metin Münir’i görmek zor bir şey değildi, zaten ortalıkta dolanıyordu. 28 Şubat, tamamen kopardı bu ilişkileri. Yukarıdaki -o zaman Genel Kurmay’dı, şimdi başbakan- kontrol istediği için, ona uygun bir hiyerarşik yapının kurulmasını da zorlamış oluyordu.

Bu konuda AKP nasıl bir fark yarattı?
28 Şubat’tan sonra biraz rahatlamıştı işler. Hesaplaşılmamıştı 28 Şubat dönemiyle medyada, ama gevşemişti. Koalisyon hükümeti döneminde herkes çok rahattı. Koalisyon zaten bir denge üzerine kurulduğu için sen de o dengedeki boşluklardan yararlanıyorsun. Medya patronlarının çıkarlarında radikal bir dönüşüm yaşanmamıştı henüz. Hükümetin çeşitli üyeleri çeşitli medya organlarında ilişkileri ölçüsünde bir kontrol mekanizması kurmuşlardı. AKP “bütün dümenlere tek başıma ben bakacağım” dedi. İlk döneminde o kadar güçlü değildi ama güçlendikçe bu eğilimi arttı. 2011’de değişmedi işler, başından itibaren otoriter bir eğilim vardı. 2011’de koptu. TMSF ve BDDK kullanılarak medya kurumları hükümete yakın iş adamlarına transfer edilmiş oldu. Böylece ideolojik kompozisyon değişti. Merkez medya üzerinde de aşırı bir baskı kurdu. Aydın Doğan’a (Doğan Holding’e) verilen vergi cezasını düşün.

Ama saklı da kalmadı bu mekanizmalar, aslında herkes farkındaydı.
Baskıyla iş görmenin bir sınırı var. Çünkü bir kez baskıya başvurdun mu sürekli artırmak zorunda kalıyorsun. İlle de bir şeyler dışarda kalıyor. En son çıkan Mustafa Karaalioğlu (Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni) kaydını düşün. Ona bile baskı yapıyor. AKP’nin 10 yıldır şunu yapıyor: Yüzde 50 ile geldim, milli irade benim, kimseyi de dinleyecek değilim diyen bir başbakana zemin oluşturuyor. Bir de, bütün bu özelleştirme, devletin ekonomiden çekilme eğilimine rağmen, devletin elinde çok büyük bir ekonomik güç var. Özelleştirme yanlısı değilim. Bütün devletlerin elinde vardır ekonomik güç. Ama bir hükümet o gücü canının istediği gibi kullanamaz, denetim mekanizmaları vardır, keyfi kullanım gördükleri zaman dünyayı zindan ederler o hükümete. AKP, bu gücü kullanarak zaten tahrip olmuş bir yapıyı iyiden iyiye çürüttü.

Peki, medyayı bu kadar dert edinmesi Tayyip Erdoğan hakkında ne söylüyor?
Erdoğan’ın şu andaki durumu, AKP’yi iktidara taşıyan gücün inkârından başka bir şey değil. 2002 Kasım seçimlerinden önce AKP karşıtı son derece önyargılı bir medya vardı. Merkez medyadan söz ediyorum. Dindar falan değilim, fakat çürümüş bir sistem olduğunu ben de görüyordum. Oradan yeni bir parti çıkmasını da olumlu karşılıyordum. Üstelik Erdoğan da “değiştim” diyordu. “Değiştim” dediği andan itibaren samimiyetine inandım. Artık onu eski kriterlerine bakarak eleştirmemek gerektiğini söylüyordum. Elbette eleştirilecekti, ama bugün ortaya koyduğu ilkeler çerçevesinde… Merkez medyaya karşı mücadele ettiler, “size rağmen kazanacağız” dediler ve kazandılar. İktidara gelmeden önce medya düzenini değiştireceklerini söylüyorlardı ve haklıydılar. Ama hiçbir şey yapmadılar. Fehmi Koru ile BBC Türkçe servisi, AKP’nin birinci yılında bir söyleşi yaptı. Diyordu ki Fehmi Koru, “Her alanda olumlu adımlar attılar, adım atmadıkları tek alan medya ilişkileri.” Erdoğan ve AKP, merkez medyanın önyargılarını aşarak, ezerek bu noktaya geldiler, böyle bir zafer kazandılar. Ama şimdi, o medyanın kendisine yaptığını şimdi o kendisinden başka herkese yapıyor. Bu sahip olduğu gücü inkâr etmek demek. Çünkü o zaman gücün vardı ve medyaya meydan okuyordun. Demek ki şimdi medyayı baskı altına almaya çalıştığına göre, o güce sahip olmadığını düşünüyorsun. Şu anda Erdoğan, medyanın kurduğu ilişkilere muhtaç bir başbakan görünümü veriyor. Önceden kendi gücü vardı ve o güce güveniyordu. Şimdi gücüne güvenmiyor. Zaten çok düzgün olmayan medya kültürünü de iyice dejenere etti, dibe vurdurdu…

Peki bu durum haber merkezlerine nasıl yansıyor? Oralarda nasıl bir halet-i ruhiye var?
Bir muhabir arkadaş, “Bilen adam istemiyorlardı” diyor. Bilen adam başa bela. Düzgün cümle kurma, iyi bir haber yazma gibi temel meselelerde korkunç bir kötüye gidiş var. Bu bence halet-i ruhiye meselesiyle bağlantılı. Nitelikli insanı kovmakla işin kalitesinde düşüş olduğu izlenimi vermek istemiyor. Bu yüzden asgari niteliklerin üstüne çıkmamaya özen gösteriyor. Kaliteli bir gazete ya da televizyon tehlikeli bir şey. Çünkü kaliteli bir gazetenin çıkabildiği yerde çalışan insanlar kolayca kontrol edilemez. Bu koşullar altında gazeteye, televizyona yönetici olan adam şunu diyor: “Ben bu kadar iyi değilim, aslında bunu yapamam, ama buradayım. O zaman sesimi çıkartmayayım.” 1980’lerde bir gazetenin yazı işlerinde çalışması imkânsız insanlar bir yerlere geliyor kolayca. Bu durum AKP’den önce başladı, ama şimdi kural haline geldi. İkincisi, karar mekanizmaları hiyerarşik olduğu ve yukarıdan kontrol edildiği için bazı şeyler kendiliğinden gizleniyor. Bir haber var mesela, patronun çıkarlarını da ilgilendiriyor, muhabir kendiliğinden “biz bunu kullanamayız ki zaten” diyor. Sansüre gerek kalmıyor. Üçüncüsü de haber merkezlerindeki sessizlik. Tartışma çok kıymetli bir şey. Bir toplantıda çatışan iki fikir ortaya çıkabiliyorsa bir zenginliktir. Ama aynı zamanda başka fikirlerin ifade edilebilmesini de sağlar. Ama bu istenmiyor artık, kimse konuşamıyor, ortaya çıkan her fikir boğuluyor. Tartışmanın ötesinde münakaşa da önemlidir. Yapıcı değildir, belki ama gene de önemlidir, çünkü o da bir diyalog ve birbirini tanıma halidir. Münakaşa eden insanlar diğerlerinin de kendilerini ifade edebilmeleri için cesaret verirler. Artık bu da mümkün değil artık.

Medyanın gücü verdiği haberlerden değil, vermediği haberlerden kaynaklanıyor o zaman?
Aynen öyle. AKP’den önce başlayan bir şey. Artık haberi vermeyerek güçleniyorsun.

Şantaj bu.
Kesinlikle öyle. Vermediği haberlerle güç kazanmak istiyor. ANAP dönemindeki gazetecilik tamamen böyleydi. Ama şu anda hükümet o kadar güçlü ve başbakan da o kadar pervasız ki vermediğin haberle de gözüne giremezsin onun.

Sansür artık iyiden iyiye anlamsız, çünkü haber sansürlendikçe yaygınlaşıyor neredeyse. Gazeteciler de özgürleşiyor galiba bu sayede. İşlerini yapabilmek ve bağımsız olmak için bir irade gösteriyorlar.
Evet, böyle bir irade var. Fakat çeşitli zorluklar da var. Bu insanların bu işleri yaparak geçinmeleri mümkün değil. Sermaye desteği almayacaklarsa, toplumdan destek almaları lazım. Ama bunun için de önce kendilerini ispatlamaları gerekiyor. Mesela ben opendemocracy.com’a her ay bağışta bulunuyordum çalışıyorken. Çünkü işime yarıyordu, çok şey öğreniyordum. Dünyada böyle örnekler çok. Türkiye’de böyle bir kültür oluşmuş değil. Zaman gerekiyor. Bizdeki örneklerde, mesela t24.com’da başka kaynaklardaki haberlerin aynısı yayınlanıyor, fark yorumlardan ibaret. Yoruma destek alamazsınız, çünkü yazarın öznel durumudur. Habere destek ister ve alırsınız, çünkü haber kamusal bir maldır aslında. Hem çok da pahalıdır, yatırım yapılmadan olmaz. Yani mesele sert yazı yazmaktan ibaret değil. Dolayısıyla çözülmesi gereken çok sorun var ve bunun için de gazeteciliği tartışmaya açmamız lazım.

Reklamlar
Bu yazı 5Ne1Kim? hakkında Dağıstanlı ile yapılan ropörtajlar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s