Evet, sistem kötü; ama siz benim de kötü olduğumu kanıtlamalısınız

16.04.2014’te diken.com.tr’de yayınlandı

Esra Arsan ile Hasan Cömert, Ocak ortasında çıkan 5Ne 1Kim? kitabım için, “baltalar elimizde” mantığıyla uzuuun bir “eleştiri” yazmış (http://www.diken.com.tr/medya/mustafa-dagistanlinin-5ne-1kimi-ben-iyiyim-sistem-kotu-gazeteciligi/) Sapanla saçma atma gayretkeşliğini göstermek ve saçmaları çıkarmak zaman alacak ve epey bir yer tutacak. Benim kitapta ne yapmak istediğimden ve kitabı nasıl hazırladığımdan başlayalım. Esra ile Hasan diyor ki:

    “Dağıstanlı, kendisinin tanık olduğu, yakın çevresinden duyduğu ve arkadaşı olduğunu tahmin ettiğimiz az sayıdaki kişiyle röportaj yaparak elde ettiği örneklerin böylesi bir kitap için yeterli olacağını düşünmüş.”

Esra ile Hasan’ınkiler ‘kesin tahminler’ galiba; ve bu yüzden bilgi yerine geçeceğine inanmış olsalar gerek ki, biraz ileride şöyle bir saptama daha var:

    “(…) yazarın biraz daha iyi araştırmacılık yapması, daha fazla örnek bulması, tanıdığı isimler dışına çıkarak birçok kişiye, özellikle de alanda çalışan ve en çok ezilen muhabirlerin tanıklıklarına başvurması gerektiği çok açık.”

Yanlış tahmin etmişler! Bir röportajda bir gazeteci arkadaş sormuştu ve söylemiştim (az söylemişim); keşke Esra ile Hasan okumuş olsaydı o röportajı, o zaman tahmine yaslanmak zorunda kalmazlardı. Bu kitabı yazmak için 32 (otuz iki) kişiyle konuştum, fazlası vardır, azı yoktur; bu 32 kişinin 12’sini hiç tanımıyordum, bir kere bile görmemiş, konuşmamıştım daha önce, bazılarıyla merhabam vardı sadece, bazılarını da iyi tanıyordum.

Peki, örneklerin yeterli olacağını mı düşünmüşüm? Ben ahaliye medyanın manzarasını göstermek istiyordum, bir “envanter” çıkarmak değildi amacım. “Envanter” çıkarmak, Esra ile Hasan’ın da yazılarında değindikleri gibi bir kurumun, belki gazetecilik fakültelerinin işi. Project Censored dedikleri yere bakın siz de, benden beklediklerinin (gözlerinde fazla büyütmüşler beni) nasıl bir şey olduğunu görün. Ben zaten kitabın “Giriş” bölümünde şunu demişim:

    “Benim ulaşabildiklerimden çok daha çarpıcı, afallatıcı, ibret verici örnekler olduğuna eminim; özellikle yukarı katlarda. Fakat yukarı katlardakiler konuşmuyor. (…) Ben nihayetinde, bir sansür, oto-sansür, baskı envanteri çıkarmaya yeltenmedim. Bazı medya kuruluşlarıyla ilgili örnekler zayıf, bazılarıyla ilgili de hiç yok. Ama ne yapabilirdim? O kurumlardan birilerine ulaştım. Bazıları birkaç şey söyledi, bazıları hiçbir şey. Yine de kitabın manzarayı yansıttığını rahatlıkla söyleyebilirim.”

Hala aynı fikirdeyim; ve gazeteci okurlarımdan aldığım tepkilerin çoğu da kitabın manzarayı yansıttığı yönünde. Gazeteci olmayan okurlar da bilmedikleri bir manzarayla karşılaştıklarını söyledi, yazdı… Esra ile Hasan’ın “Sonuç” bölümünde yazdıkları şu cümle gibi:

    “1980’ler, 90’lar ve 2000’li yıllarda büyük medya kurumlarında, hem de iyi kadrolarla editörlük yapmış deneyimli bir gazeteci olarak Mustafa Alp Dağıstanlı’nın anlattıkları ülkemiz gazetecilik alanına ilişkin okunası örnekler içeriyor.”

Esra ile Hasan, TRT, Anadolu Ajansı bölümlerini beğendiklerini söyledikten sonra iki bölüme daha dikkat çekiyorlar:

    “1990’ların ‘İyi şeyler de oluyor’ (s.60) olarak tarif edilen ‘yükselen değerler’ gazeteciliği aslında ayrı bir kitapta ele alınabilecek nitelikte konu. Kitabın Gezi sırasındaki NTV tanıklıkları (s. 40-41) bölümü güncel örneklerle desteklendiği için mevcut sansür ve otosansür uygulamalarını çok açık ve net bir şekilde özetliyor.”

Bu dediklerinin başka bölümlerde de olduğunu birazdan göstereceğim, ama mesela Hasan’ın da son beş yılını geçirdiği büyük bir medya grubunun başındaki insanın hükümetin tarafını tuttuklarını, sadece tarafsız görünmeye çalıştıklarını, bunun da hükümetin daha çok işine yarayacağını söylemesi gibi örnekler neden söz edilmeye değer gelmemiş Esra ile Hasan’a? Esra’da ve özellikle fiilen gazetecilik yapan Hasan’da başka bir boyut açacak örnekler belki vardır, olmalı; yazarlarsa büyük bir iştahla okuyacağımızı bilmelerini isteriz.

İddialı tahminler
Esra ile Hasan, tahminlerini yazılarının sonunda da daha iddialı bir şekilde sürdürüyor: “5Ne? 1Kim?’in pek çok bölümü adeta sektörden bir kişiyle yapılan diyalog gibi.” Sonra da Mustafa Hoş’la ilgili kitapta aktarılan cümlelerden birini veriyor ve şunu diyorlar: “Şimdi, bu anekdot Dağıstanlı’nın kendi gördüğü, bizzat şahit olduğu bir şey mi, yoksa bunu başkalarından duyarak mı aktardı, bilemiyoruz.”

Kitapta gayet net anlaşılabileceği gibi, Hoş’la ben aynı haber merkezinde hiç bulunmadık. Hoş’la ilgili başka anekdotlar da anlatıyorum. Pek tabii, en az iki, kimi durumda üç ve daha fazla gazeteciden dinlediğim şeyler bunlar. Bu durum, Esra ile Hasan’ın da keşke imasıyla salık verdiği gibi, kendi anlattıklarım hariç, kitabın çok büyük kısmı için geçerli. Ben isimleri açık açık vererek, net hikayeler anlatıyorum. Kitap ortada. Herkes itiraz edebilir.
Ve sonra da şöyle divam ediyorlar:

    “Tek başına bir yazar, ‘Sadece bana inanın’derken, böylesine bir güveni okuyucudan beklemek hakkına sahip mi? ‘Benim sözüme güvenin’ derken, kendisini hangi kıstasla inanılır bir kaynak olarak görmemizi bekliyor (Bunu elbette kendimiz için değil, yazarı hiç tanımayan okur açısından söylüyoruz)?”

Yani, yazarı tanıyan sizler (yazdığınıza binaen Hasan’ın da bir şekilde tanıdığını varsayıyorum) onu inanılır bir kaynak olarak görüyorsunuz. Teşekkür ederim…

Kimi durumlarda mesele iki kişi arasında geçiyor. Mesela muhabir haberini getiriyor, bir editör veya yazıişleri müdürü koymuyor veya tahrif ediyor. Bu durumda, tabii, sansüre uğrayanın dediğini yazdım, sansürcüye sormadım. Dediğim gibi, isimleri açık açık vererek, net hikayeler anlatıyorum. Kitap ortada. Herkes itiraz edebilir ve sonunda okur karar verir kimin inanılır olduğuna.
Hem haklılar hem değil

Esra ile Hasan’ın bir başka eleştirisi şu:

    “… verdiği örnekler 12 yıllık AKP iktidarı dönemini kapsamada büyük sıkıntı yaşıyor. Sözgelimi, ‘Medya kendisini de kısıtlayan işte bu tek adamın yaratılmasında hayati bir rol oynadı’ diye başlayan bölümde bir tane dahi pekiştirici örnek görmüyoruz. Nerdeyse bütün örnekler son iki-üç yılda basın özgürlüğünde gelinen noktayla ilgili (S.86).”

Hem haklılar hem değiller. Haklılar, çünkü daha eskiye giden örnekler, genellikle, benim notlarımdan oluşuyor. Bu da normal bir dereceye kadar, zira hergün ve giderek azgın örneklerle karşılaşan gazetecilerin hafızasında eskiler çok geri plana itiliyor. Ben de, bazı notlar almamış olsaydım, hatırlayamazdım daha eski şeyleri veya o ayrıntıda hatırlayamazdım. Yine de kitapta 2003’ten (s. 51, 79, 81, 114, 169), 2004’ten (s. 75, 89, 127, 128, 151, 179, 227-228), 2005’ten (s. 24-25, 177, 183), 2006’dan (s. 74, 124), 2007’den (s. 103, 108, 208, 217-227), 2008’den (s. 112, 128, 129, 158, 209) örnekler var. 2008’den tam teslimiyeti sergileyen bir örnek var mesela (s. 149), 12 yıllık AKP iktidarının 5. yılından yani; son birkaç yıl sayılamaz.
Esra ile Hasan’ın bu eleştirisindeki “Sözgelimi” diye başlayan cümleyle ilgili bölümde bayağı bir somut örnek aktarıyorum. 2004’ten bile. O bölüm, “pekiştirici örneklerle” 99. sayfaya kadar sürüyor, 86. sayfadan ibaret değil. (Kitabı okumayanlar için söylüyorum.)

Fütursuz cümleler
Esra ile Hasan “derinlikli okuma yapan” insanlar olduklarını söylüyorlar, ama ben, acaba kitabı okumadılar mı veya atlaya atlaya mı okudular, diye merak etmiyor değilim; yoksa şu cümleleri bu fütursuzlukla yazamazlardı:

    “Roboski haberlerinin büyük medyada en az iki gün sansürlendiğini, Ayşenur Arslan’ın da canlı yayın sırasında katliam haberini vermemesi için direkt editör baskısına maruz kaldığını okuyoruz. Peki ama, Roboski’de yaşanan devlet katliamı haberini aktarmak için bölgeye gitmiş muhabirler, kameramanlar acaba neler yaşadı? “Büyük medya çalışanlarına, ‘Gidin buradan, sizi burada istemiyoruz, siz gerçeği yazmıyorsunuz’ diye bağıran Roboskililer karşısında bu muhabirler acaba neler hissetti?
    “Gezi olaylarını izlerken utanca ve öfkeye gark olan muhabirlerin hissiyatını neden Roboski olayında da öğrenemediğimizi merak ediyoruz. Bu muhabirlerin çoğu, bölgede haber yaparken yaşadıkları zorlukları sosyal medyada paylaşmıştı oysa.”

Roboski kitapta birkaç yerde geçiyor, ama Esra ile Hasan’ın asıl üzerinde durduğu şeye cevap olarak 5Ne 1Kim?’in 56. sayfasına (1. baskı) bakalım:

    “Katliamın hemen ertesi günü, akşama doğru 16:00 sularında Roboski’ye varan bir gazete muhabiri, köyde medyaya ‘inanılmaz bir tepki’ olduğunu anlatıyor. Öğlene kadar hiçbir şey, öğleden sonra da asıl olarak Genelkurmay açıklamaları yayınlanmıştı tv kanallarında. ‘Utanıyorsun tabii’ diye devam ediyor muhabir arkadaşım, ‘özellikle böyle durumlarda Kürt olup anaakıma çalışmak çok daha büyük bir utanç oluyor gerçekten. Sürekli, “İşte, şey…” diye açıklamaya çalışıyorsun, “sonuçta biz karar vermiyoruz yayına, haberlerin yayınlanma şekline, zamanına…” Ama insanlar büyük acılar içinde ve “Buraya hangi yüzle geldin!” diyorlar. Çok haklılar.’
    “Medyanın bu vurdumduymaz tavrı, gazetecilik ve gazeteciler için doğrudan sonuçlar doğurur. Nitekim, muhabirler bu yüzden halkın arasına karışamadılar hemen; bir tepeden, evin üstünden cenazelere ve yakınlarına bakmak zorunda kaldılar önce. Cenaze alayına sokulmayı deneyenler oldu. ‘Bekle, gitme’ uyarılarına uymayan genç ve heyecanlı bir fotoğrafçı tartaklandı örneğin, fotoğraf makinesi kırıldı. (Gezi’de tv arabalarının yakıldığını hatırlattı mı size?)
    Medya, ölenlerin yaslı yakınlarına önce yoksayma eziyetini reva görmüştü. Neden sonra biraz ilgilenmiş, çünkü hükümet, daha doğrusu Başbakan Erdoğan ilgilenince onlar da ilgilenmiş, ama tabii bu ilgi Başbakan’ın halet-i ruhiyesine ayarlanmıştı. İşte reva görülen ikinci eziyet de burada kendini göstermişti: bazı medya yöneticileri, Roboskililere özellikle şunu söyletmelerini muhabirlerine tembihlemişti: ‘Tazminat verilsin, kabul ederiz.’ Çünkü hükümet, karlı dağbaşını kızıla boyayan kanı tazminatla yıkamak istiyordu. Roboskililer, tabii, böyle bir şey demedi. En fazla, ‘Özür dilensin, kabul ederiz’ dediler. Hükümet, bunu bile yapmadı.”

İpimi çekiyorlar
Esra ile Hasan, benim de kitapta defalarca vurguladığım bir şeyi, muhabirliğin önemini kafama kakıyor, sonra da ipimi çekiyorlar. Asılın!

Diyorlar ki:

    “Kendisinin de kitabın satır aralarında ifade ettiği gibi, Dağıstanlı hayatında hiç muhabirlik yapmamış.”

Bir kere, ben satır arasında bir şey söylemiyorum, taş gibi somut bir şekilde söylüyorum söyleyeceğimi. Ve “Hayatımda hiç muhabirlik yapmadım” da demiyorum. Onların da alıntıladığı şu lafları ediyorum:

    “İyi bir muhabir olmayı çok isterdim. O zaman siz de çok daha zengin bir kitap okuma şansına sahip olurdunuz. Ben bütün gazetecilik hayatım boyunca editör olarak çalıştım. Evet, haber yaptığım, bunun için çeşitli yerlere gittiğim, yazı yazdığım olmadı değil, ama asıl işim editörlüktü. Onların meziyetlerine hep imrendim.” (s. 27)

Kitabı yazarken de muhabirlik yaptım
Evet, yine aynı şeyi söylüyorum, ama bu hiç muhabirlik yapmadığım anlamına gelmiyor tabii. Bunu muhabirlik sınıfına yükselmek için değil, dışında olmadığımı anlatmak için söylüyorum ve bende o meziyetlerin bir kısmının olmadığını böylelikle gördüğüm için. Kaldı ki, hiç muhabirlik yapmamış olmam, kitabı çöpe atmaları için yeterli bir gerekçe olamaz. Bu kitabı yazarken de muhabirlik yaptım işte. İyi bir muhabir daha iyisini yapardı ama. Bu başka bir sorun aslında, söyledikleri gibi Türkiye’ye has yönleri var, fakat kitabın konusu değil.

Evet, Esra ile Hasan haklı, dünyada “genellikle” çaylak muhabir olarak başlar işe gazeteciler, pişe pişe yürürler. Fakat işte böyle başlamayanlar da var. Yanlış anlamayın (özellikle Esra ve Hasan, size söylüyorum), kendimi kıyaslamak için demiyorum, ama kitapta da bir uzun alıntıda adı geçen Alastair Hetherington, 1956’da Guardian’ın şef editörü olduğunda üç yıldır dış haber editörlüğü yapmaktaydı ve ondan önceki çeşitli gazetelerde de hep editörlük yaptı; mesleğe sub-editör olarak başladı.

Esra ile Hasan’ın benim kitabımı eleştirirken bu meseleye gelip sonra da “Türkiye’de haber merkezlerinin kendine özgü bir hiyerarşisi”ne yürümelerini kinayeli buldum ve kinayeyi sevmem, mertçe konuşmaya bayılırım. Esra ile Hasan, bu hiyerarşide dış habercilerin öbür gazetecilerden üstte konumlandıklarını söylüyor, sonra şöyle devam ediyorlar:

    “Yazarın, dış habercilikten gelen bir gazeteci olarak, haber merkezlerindeki bu yanlış hiyerarşinin temellerine biraz daha derinlemesine ve eleştirel girmesi çok iyi olurdu diye düşünüyoruz. Çünkü bu kitabın en azından Türkiye’de yapılan gazeteciliğe ve gazetecilerin bireysel, kurumsal rol algısına eleştirel bakmak gibi bir kaygısı olduğunu seziyoruz.”

Konumuz sansür ve siyasi baskı
Bu yanlış hiyerarşi bu kitabın konusu değil, ben sansür ve siyasi baskıyla ilgiliyim, “Giriş”te belirttiğim gibi. Bir de kendimle ilgili ek bilgi vereyim: Ben NTV’den önce dış haberlerde hiç çalışmadım; ha, dünyada ne olup bittiğiyle yakından ilgilendim, o başka. Meslek hayatımın sadece üçbüçük yılını dış haberci olarak geçirdim.

Esra ile Hasan, beğenmedikleri şu “anı kitabı”nı yazan bendenizden ne çok şey bekliyor:

    “Özellikle sınırlarımızdaki Irak, Suriye, İran gibi ülkelerde hassas olaylar yaşanırken ve bunlardan dolayı Türkiye’nin iç siyaseti doğrudan etkilenirken, neden ülkemizde hala masa başı dış habercilik yapılır konusuna da bu kitapta değinilmesini beklerdik. Çünkü görülmeyen, yazılamayan, gösterilmeyen her önemli olay-durum aslında bir şekilde sansürlenmiş demektir.”

Yine, atlayarak okuduklarına hükmediyorum; masabaşı haberciliği olmasa da kitabın ele aladığı mesele bakımından Suriye ve Irak’la ilgili örnekler var. Suriye meselesiyle ilgili haberciliğe altı sayfa ayrılmış (153-159, 1. baskı), Irak’la ilgili olarak da 79-83, 124-126 ve 187. sayfalara bakılabilir.

Yanlış anlama sorunu

Fakat daha genel bir sorunumuz var, dediğim gibi: Esra ile Hasan, bu kitabı biraz da yanlış anlamış; benim bütün gazetecilik sorunlarını ele almamı bekledikleri sonucu çıkıyor yazdıklarından. Onlara “Giriş” bölümünü bir daha okumalarını öneriyorum (belki atlayarak okudukları için burayı da kaçırmışlardır). Ama onlar okumayacak; kitabı okumamış ve okumayacaklar için tekrar edeyim: Ben bu kitapta asıl olarak AKP dönemindeki siyasi baskı, sansür, otosansür örnekleriyle ilgilendim. Ama bu işlerin AKP ile başlamadığını, kök salmış bir hastalık, her tarafı kuşatmış bir kangren olduğunu ve sadece siyasi iktidarlara suçu yıkarak temizlenemeyeceğimizi göstermek için daha geriye giden ve siyasi baskıyla ilgili olmayan örnekler de verdim. Esra ile Hasan’ın haklı olarak üzerinde durduğu Coşkun Büktel örneklerini bu yüzden çoğaltmadım, çünkü kitabın odağı başka yere kayardı. İkinci baskı öncesinde de Coşkun Büktel’le bunu tartıştık; o da birçok başka örnek vermemi istiyordu, çünkü uğradığı sansürü görünür kılmak istiyordu. Ama kitabın amacı ve ekseni başkaydı.

Esra ile Hasan ilgilenmek isterse, Esra öğrencilerini seferber edebilirse Türkiye için ibret verici bir sansür röntgeni, hatta MR’ı çekebilirler Coşkun Büktel örnekleriyle. Coşkun Büktel de seve seve herşeyini açar, zaten çoğu yazılı halde duruyor.
Aynı şekilde, sendikalaşma/sendikasızlaşma meselesi de benim odağımda değildi, yine de birkaç yerde değindim. (Bu arada, yazılarında bir soru olarak geçen şeyi Esra’nın bildiğini “tahmin” ediyorum: Ben sendikalı değilim, hiç olmadım. Bunun da konuşmamı engelleyen, hatta zedeleyen bir şey olduğunu düşünmüyorum.)

Bazı şeyleri yok saymışlar
Esra ile Hasan, bazı yerleri okumamış (tabii okumuşlardır da onları yoksaymışlar), bazı şeyleri anlamamış, bazı şeyleri de anlamak istememiş. Şuna bakın:

    “Mesela Dağıstanlı da bir noktada kendi özeleştirisini yaparken ‘Aklıma yatmayan hiçbir şeyi yapmadım (s. 31)’ diye bir cümle kuruyor. Buradan anlıyoruz ki, bir şeyin haber olup olmadığına karar verirken temel dayanağımız o haberin ‘editörün aklına yatmış olması.’
    “Peki ama, gazetecinin o aklına yatmayan şeyin ölçütü nedir? Bunun bir standardı yok mu? Meslek ilkeleri, davranış kodları filan bu noktada hiç mi rol oynamıyor?”

Tabii, “bir” cümle kurmuyorum. “Giriş” bölümündeki bu cümleye kadar gazeteciliğe, habere nasıl baktığımı anlatıyorum ve bence Esra ile Hasan da anlamıştır, anlamadım diyene de rastlamadım. O cümle bütün bunlardan sonra gelen bir cümle olduğu için, en azından emirle iş yapmadığımı söylüyor, haberi evrensel gazetecilik ilkelerine göre değerlendirdiğimi söylüyor.
“Bir” cümle deyip, hiç çıkarılmayacak bir sonuç çıkarıp bunun üzerinden bana gazetecilik dersi (Haber kriterleri nelerdir bakalım?), vermeye kalkan Esra ile Hasan, bu cümlenin geçtiği sayfadan önceki 30 sayfayı okumasalar bile, bu cümlenin geçtiği paragrafı ve sonrasındaki üçünü okuyunca utanırlar mı acaba? Sayfa 31’den aktarıyorum:

    “Gazeteciliğe ilk başladığım zamanlardan beri kendi kendime söylediğim şey şuydu: ‘Söz söyleme özgürlüğünü kısıtlayacak bir şey yapma.’ İfade özgürlüğü, şüphesiz, demokratik gelişmişlikle, hukuki çerçeveyle ilgili bir şey. Ama sadece siyasi iktidarlar ve yasalar kısıtlamıyor söz söyleme özgürlüğümüzü. Biz gazeteciler, öncelikle kendi yaptıklarımız ve yapmadıklarımızla kendi söz söyleme özgürlüğümüzü sakatlıyoruz. Kendi söz söyleme özgürlüğümü kısıtlasaydım bu kitabı yazmaya yüzüm olmazdı. Bu, her istediğim şeyi yapabildiğim anlamına gelmiyor, ama aklıma yatmayan, istemediğim hiçbir şeyi yapmadım.
    “Çalıştığım yerlerden birinin en üst yöneticisi, bir gün benim için, ‘Patron parasıyla solculuk yapıyor’ demiş. Ben sorunların sorun olarak bırakılmasından hoşlanmam, hemen çözmek isterim. Çünkü çözülmemiş sorun, hele böyle dolanan laflar, kendisinden daha büyük bir sorun haline gelir. Bu lafı aktaran kişi, beni de, yöneticiyi de iyi tanıyordu ve yalan söylemesi için hiçbir neden yoktu.
    “Hemen yöneticinin odasına daldım: ‘Benim için “Patron parasıyla solculuk yapıyor” demişsin. Bunu nasıl söyleyebilirsin? Gazetecilikten başka bir şey yapmıyorum. İkincisi, görüşlerimi, fikirlerimi değiştirmem için para almıyorum. Bir iş yapıyorum ve onun karşılığı olarak para alıyorum. Siyasi fikirlerimi değiştirmemi ne hakla bekleyebilirsin?’
    “Bu salvo karşısında ve galiba bu sözleri duymamış gibi yapmak veya sineye çekmek ya da en azından kulağıma küpe olarak tutup kendime çekidüzen vermek yerine, gayet net bir şekilde yüzüne vurduğum için afallayan yönetici, ‘Hayır abi, böyle bir şey demedim. Hiç böyle bir şey der miyim ben?’ diye cevap verdi. ‘İyi o zaman’ deyip çıktım.”

Gürsel Göncü’ye gelince
Esra ile Hasan, Gürsel Göncü’yle ilgili anlattığım iki anekdotla ilgili yazdıkları uzun bölümde her bakımdan saçmalıyor; gazetecilik tartışmasını aşan bir boyuta getiriyorlar meseleyi; ama önce gazetecilikle ilgili temel bir yanlışı derhal düzeltmem gerekiyor, onlar da bir daha düşünsünler düştükleri, mesela, Tayyip Erdoğan zihniyetinden çıkmak için. Bir sürü yave şu paragrafla başlıyor:

    “Bazı gazetecilerin bazı ‘önemli’ haberleri‘görmezden gelme tavrı’ haklı olarak yazarın önemsediği bir konu; hatta kitabın ana meselesi bu. Lakin, gazeteciler o bazı konuları neden ve hangi karar alma süreçlerinden geçerek görmezden geliyorlar? Kamu yararı gözeterek mi? Haber değerlerine ilişkin yaygın paradigmayı esas alarak mı? Kişisel/kurumsal/camiasal yanlılıklarına göre mi? Ülkedeki mevcut gazetecilik kültürüne bağlı olarak mı? Yoksa tamamen siyasal iktidarın veya reklam veren büyük şirketlerin haber içeriklerine müdahalesi çerçevesinde mi?”

Dur! “Kamu yararı gözeterek” saklamak! Başbakan Erdoğan da, ondan öncekiler de, genelkurmay başkanları da kamu yararını gözeterek bazı şeylerin yazılmamasını istedi, istiyor. “Kamu yararı” gerçeğe, gerçeğin söylenmesine karşıysa kamu yararı değildir. “Kamu yararı” gerekçesiyle saklanan herşeyde zehirli ilişkiler, işler ürer. Gerçeğin hilafına kamu yararı olamaz. Size kısa vadede öyle görünür belki, uzun vadede büyük belalar açar bu yaklaşım. Hiçbir şey olamayacağı gibi, “kamu yararı” da sansür gerekçesi olamaz.

Yukarıdaki öbür sorular da sonra yakışıklı bağlanmış:

    “İşte bu haber olan ve olmayan olaylara nasıl karar verildiği hakkında ayrıntılı açıklamalar bekliyoruz yazardan. Çünkü bu konu, ülkemizde sansür ve otosansürün işleyişini anlamamız açısından ziyadesiyle önemli. Habere dair karar alma süreçlerinde nelerin ve kimlerin doğrudan etkili olduğunu net bir şekilde görmeliyiz ki, sansür ve otosansür arasındaki farkı da anlayabilelim.”

Ee, ben de bunları anlatıyorum işte, bilebildiğim ve öğrenebildiğim kadarıyla. Bu bölüm bir alem yahu! (Bir kere de ben tahmin edeyim hadi: bu bölüm Hasan Cömert’in kaleminden çıkmış.) Gürsel’le ilgili satır satır bilgi vermişler, ama benim kitapta Gürsel’le ilgili ne dediğimi bir türlü söylemiyor, bir tek laf etmiyorlar o anekdotlarla ilgili.

Tahminden sonra sezme
Bakın, çok eğlenceli ve mantık silsilesini çok iyi gösteren bir şekilde şöyle gidiyor yazıları:

    “Dağıstanlı’nın Gürsel Göncü’yle kişisel bir husumeti olduğunu kitabı okuyan herkes kolayca sezebilir. Çünkü Dağıstanlı iki ayrı örnek olayda Göncü’nün Kürt meselesine ilişkin gazetecilik anlayışına eleştiri getiriyor.”

Nasıl!? Tahmin’den sonra sıra “sezme”ye gelmiş. Ve tahminlerindeki gibi sezmelerinde de yanılıyorlar; ben kimseye karşı husumet beslemem. Eleştirdiğim, kızdığım insanları da severim. Evet, bu kadar sade. Kitapta adı geçen başka arkadaşlarımı da; saçmalasalar da ve bazıları sistematik olarak saçmalasa da. Ama siz bana neden inanacakmışsınız ki, kapı gibi tahminleriniz ve sezmeleriniz varken?

Husumet varmış! Çünkü eleştiri getirmişim! Siz her eleştiri getirene husumetle bakıyorsunuz demek! Ancak husumet besleyenlerin eleştirdiğini düşünüyorsunuz demek! Ne kadar çok RTE var bu ülkede.
“Husumet var” diyebilmeniz için haksız eleştiri, haksız itham olduğunu söylemeniz, anlatmanız, anlattırmanız gerekirdi. Söz konusu bölümleri somut olarak ele alıp, “Hayır öyle değil, böyle olmuş. Neden çarpıtarak anlatıyorsun? Demek ki husumet var” diyebilmeniz gerekirdi. Husumet?

Sonra da şöyle devam ediyor o paragraf:

    “Ama biz bu eleştirilen gazetecilik anlayışının aslında sansürden veya otosansürden mi, yoksa tamamen gazetecinin bireysel yanlılıklarından mı kaynaklandığını anlayamıyoruz.”

Bu nasıl bir gazetecilik anlayışı?
Ah, işte, gazetecilik bahsinde bana bu “bireysel yanlılıklardan haberi vermeme kriteri” dersini vermelisiniz; duymamıştım. Yeni Yüzyıl gazetesi çıkarken, birkaç kişilik bir yemekli toplantıda, “Diyelim bir köy yakıldığı, boşaltıldığı haberi geldi, ne yapacağız, birinci sayfadan verecek miyiz?” diye sormuştum. 1994’tü ve cayır cayır köy yakılıyordu… Gürsel “Hayır” dedi. Ayrıntısını isteyen kitapta okusun.

Esra ve Hasan’ın bu meseleyi ortaya koyuşu zaten tamamen sorunlu, gazetecilik bakımından da, fikrî dürüstlük bakımından da. Ben “Kürt meselesine ilişkin gazetecilik anlayışı”nı eleştirmiyorum, düpedüz gazetecilik anlayışını eleştiriyorum. Bunları mı öğretiyorsunuz genç gazetecilere, gazetecilik öğrencilerine? “Lazlara ilişkin gazetecilik anlayışı böyledir ama Kürtlere ilişkin gazetecilik anlayışı var ya, o biçimdir!” Peki, bu nasıl bir gazetecilik anlayışı?

Şöyle de tekrar ediyorlar, ısrarlılar ve bunu gazetecelikle ilgili bir nüans, bir incelik sanıyorlar demek:

    “Belli bir olayı, durumu, ‘Yazamayız-haber yapamayız’ diyen gazeteci –bu örnekte Göncü- acaba bu ‘Yazamayız’ düşüncesini kendi kişisel fikri olarak mı, yoksa medyanın ekonomi-politiğini ve haber üzerindeki mevcut baskıları bildiğinden mi dile getiriyor? Bu soruya kitapta yanıt bulamıyoruz.”

Meseleyi Gürsel üzerinden tartışmak Gürsel’e haksızlık burada; benim anlattığım anekdotu aşmış bu iki arkadaş. Biz Gürsel’le birinci sayfadan vermeyi tartışıyorduk, Esra ile Hasan hiç vermemeyi de sindirmişler; “kamu yararı” veya “bireysel yanlılıklardan dolayı”. Bravo! “Kişisel fikri olarak sansür ve baskılar”, “medyanın ekonomi-politiği olarak sansür”, hı? Her ikisi de sansür zaten, şunu kabul eden bir cümle bile kurmamış Esra ile Hasan. Bunları daha önce söyleselerdi, kitaba da alırdım.

Şu cümle de literatüre geçmeli:

    “Yanlış olan işi Göncü’nün bireysel yanlılığı imiş gibi gösterip işin ucunu bırakıyor. Kitabın adındaki ’5ne? 1kim?’ sorusunun yanıtını vermiyor.”

Nasıl izah edelim? Somut olaylar anlatıyorum kitapta ve bu olayların kahramanlarının da isimlerini veriyorum. “Yanlış yaptı, ama onun bireysel yanlışı değil” mi diyeyim? “Toplumun suçu” mu diyeyim? Bu yanlış pistleri “Giriş” bölümünde anlatıyorum zaten. Esra ile Hasan sadece “Giriş”i okusalar yeter, anladım ben.

Ucuz kurnazlık numaraları
Esra ile Hasan, ucuz kurnazlık numaralarına da başvurup duruyor, kafaları acıyacak. Yukarıda Gürsel’den bahsederken Gürsel’in, Gezi isyanında patronajın kapattığı NTV Tarih dergisinin editörü olduğunu, istifa ettiğini sonra basılmayan o sayıyı Metis Yayınları’nın bastığını, vs. anlatıp benim anlattığım anekdota ne kadar uymadığını göstermeye çalışıyor; tabii, kitaptaki anekdotla ilgili “Kürt” kelimesinden başka hiçbir ipucu vermeyerek. Evet, editörü Gürsel olan NTV Tarih iyi bir dergiydi ve iyi bir iş çıkarmıştı o sayıda. (Bugün yaptığım bir hayırlı iş, “sağ melek silgisi” yerine geçip bütün hıyarlıklarımı siler mi?) Şimdi de benzer bir numaraya başvuruyorlar:

    “Yazar, Göncü’ye karşı bu gerilimi o derece ileri götürüyor ki, ‘28 Şubat fatihi’ Zafer Mutlu’yu bile adeta Göncü’den daha özgürlükçü bir gazeteci ilan ediyor (s. 58).”

Hayır, ben böyle genel karşılaştırmalara girmiyorum; sansürcü zihniyetin ne kadar çok ve kolay yayılıp derinleşebileceğini, -tiğini göstermek için somut, tekil olaylardan söz ediyorum. Şeytani bir şeyi bir hatanın karşısına koyarak o hatayı yoksayamazsınız. Esra ile Hasan bu kurnazlığı yapmaya çalışıyor.

Üslup ve dil meselesi
Gelelim üslup ve dil meselesine. Kitabı yazarken birinci derecede önem verdiğim şey, kolay okunur ve kolay anlaşılır olmasıydı. Cümleleri yutmakla uğraşmasın insanlar, diyordum. Aldığım tepkiler, bunu becerdiğimi söylüyor. Ama Esra ile Hasan’ı zaman zaman rahatsız etmiş. Neden ve ne zaman rahatsız ettiğine de şu uzun eleştiri metni içinde iki cümle ayırsalardı, sonra yazacaklarım için yardımları dokunurdu.

İkincisi, mümkün mertebe yaşandığı, konuşulduğu gibi aktarmak istiyordum. Çünkü bu da ilişkilerin nasıl kurulduğunun, işlerin nasıl döndüğünün göstergelerinden biridir. Gazeteci arkadaşlarımdan patron da olsalar, padişah da ön adlarıyla bahsetmeyi bu bakımdan doğru buldum, çünkü onlarla çalışırkenki ilişkim de böyleydi. Bir dünyayı, medya dünyasını da göstermek istiyordum yani. Bana “Mustafa Bey” diye hitap eden arkadaşımı da o hitabıyla bıraktım, “Müdür” diyeni de müdürle… Başkalarının anlattıkları anekdotlarda da onların anlatımına uydum.

Yani Esra ile Hasan’ın söylediklerinin aksine, “bu kişilere gündelik dilde hitap şekli okuyucuyu” bal gibi ve kesinlikle ilgilendirir. Bir yazı, bir kitap yazıyorsanız, yazdığınız herşey ve nasıl yazdığınız, niye öyle değil de böyle yazdığınız okuru kesinlikle ilgilendirir. Her okur iyi bir eleştirmen gibi bunu analiz edip dile dökmeyebilir, ama etkilenir, bunlar sayesinde meseleyi daha iyi veya kötü anlar… Ben okuru medya alemine sokmak istiyordum. Ne kadar becerebildiysem… Ama benim eleştirmenlerim, görüyorum ki, bunlar üzerinde düşünmemişler ve bunları küçümseyerek yazı yazıyorlar.

“Cem Aydın niye Cem, Ferhat Boratav Ferhat” dememin nedeni bu. Esra ile Hasan’ın dediği gibi hiyerarşik konumlanmayla alakası yok; bir de önceden kurulmuş ilişkilerle alakalı. Ayrıca, ben, gazeteciliğin eşitlerarası bir ilişki olduğunu düşünürüm, dilin de bunu yansıtması kötü gelmez bana. Pek tabii herşey yukarıdakilere önadıyla hitap etmekle bitmiyor; keşke bitseydi. Gazetecilik hayatım boyunca “Bey” diye hitap ettiklerim de oldu (mesela Metin Bey, Münir), “Abi” diye hitap ettiklerim de… Ama her durumda, ne düşünüyorsam açıkça söyledim, katılmıyorsam itiraz ettim, evet, dedikleri aklıma yatmadıysa da yapmadım.

Esra ile Hasan “bu dil”den başka bir sonuç çıkarmış: “Sadece yazarın kendisini güçlü olana yakın konumlandırmasından öteye gitmiyor.” Yakın konumlandırsam ne olacak; diyelim NTV’de bir nomenklatura oluştuğunu söylüyordum kitapta ve ben onun içinde yoktum, ama Cem’e “Bey” diye hitap edenler vardı.

Kitapta anlattıklarımdan nerelere nasıl yakın durduğum gayet net anlaşılıyor. Eleştirdiğim insanlar, sevdiğim insanlar ve bu benim için de laylaylom kabilinden bir şey değildi. Ama onları seviyor olmam düşündüklerimi söylememe de engel olmadı. Enis Batur’un bir vesileyle söylediği şu sözü hatırlatayım: “Bu kurumda 1000 kişi çalışıyor. Senin gibi, Cem’in odasına gidip de açıkça her düşündüğünü söyleyen bir kişi daha olmadığını bil.” Enis abartmış olsun, ama çok olmadığını biliyorum.

Üstten bakış mı!
Ama Esra ile Hasan, Cem’le aramızda geçen bir konuşmanın yarısını vererek beni “üstten bakış”la eleştiriyor. Şu ucuz yazı örneğine bakın:

    “Cem Aydın’la karşılıklı yapılan Türk medyası üzerine tespitler ve kaliteli işin tanımını içeren konuşmalar fazla felsefi durmasının -ve belki de böyle olması için aktarılmasının- yanı sıra, ziyadesiyle üstten bir bakış içeriyor. Keza medyanın içler acısı hali bu kadar ortadayken, elitist örneklerle –yurt dışından alınan ayakkabılar üzerine yorumlar gibi- konuyu çerçevelemeye çalışmak ve bunu kitapta havalı bir şekilde sunmaya çalışmak kitabın kendisine çizdiği rolden bambaşka noktada duruyor.”

Cem’le yaptığımız konuşmaların felsefi duran bir tarafı yoktu ve yok. Gündelik örneklerle derdimi anlatmaya çalışıyordum. Esra ile Hasan da bunun “felsefi durma”dığını biliyor bence, ama kendilerince bir zede daha vermek, daha doğrusu basit bir benzetmeye havalı muamelesi yapıp caka sattığıma vehmederek fiyaka bozmak, istedikleri için hemen sonra gelecek tire (- -) içine pas atıyorlar; ama ofsayt. Bu yazı kalitesiyle ancak kumda oynanabilir.

“… fazla felsefi durması için aktarılması”! “Havalı bir şekilde sunmaya çalışmak”! Nasıl geçtiyse öyle anlattım. Ve Esra ile Hasan “havalı” diye sevimsiz ve elitist göstermeye çalışsa da derdimi iyi anlatan bir benzetme.
Kitabın kendisine asla hedef biçmediği meselelerle uğraşmadım diye yukarıda beni eleştiren Esra ile Hasan, şimdi de kalitesizlikten bahsettim diye kitabın dışına çıktığımı söylüyor. Halbuki, kalitesizlik, sansürün dolaysız sonuçlarından biridir.

Hafifletici sebep?
Fakat burada, (yine tahmin edeyim, bence Esra’nın kaleminden çıkmış) bir eleştirinin haklılık payı var, ama “üstten bakış”la değil de, kalitesizlikten, riyakarlıktan bıkmakla ilgili. Türk medyasını takip etmediğimi söylüyordum, onu eleştiriyor. Fakat hafifletici sebep söyleyeyim, Esra belki biraz göz yumar: Dışi haber editörüydüm o zaman, iç haberler de bu bakımdan ilgilendiriyordu beni, Türkiye dış politikasıyla ise yakından ilgileniyordum tabii, Kürt meselesini takip ediyordum, vs..
Geri kalanı ise “Kötü haber tez ulaşır” misali duyuyordum. Memlekette kötü haberden başka bir şey mi var! Ayrıca, bir haber merkezinde çalışıyordum zaten, herşey etrafımda dönüyordu. Ama mesela Irak savaşı arefesinde takip ediyordum Türkiye medyasını, Cengiz Çandar, Gündüz Aktan, bu sitenin editörü Erdal Güven gibi savaş tamtamcılarıyla kavga etmek için.

Esra ile Hasan’ın son itirazı da “(…) ‘gazetecilik’ ve ‘kalite’ kavramlarının emperyalist İngiliz medyasının içeriğine hapsedilmiş olmasına” imiş. Gazeteciliği bir şeye hapsettiğim yok, fakat Esra ile Hasan sürekli beni söylemediğim lafların içine hapsetmeye çalışıyor. “Giriş”te de belirttiğim gibi, bildiğim iyi Batılı örneklerden bahsettim ki, bir kıyaslama imkanı olsun okur için. Ne hapsetmesi! Fakat “emperyalist İngiliz medyası” genellemesiyle ancak Türkiye medyası lağım çukuruna çıkılabilir.

Neden zamanında yazmadım?

Esra ile Hasan da, duyduğum kadarıyla kitapta adı geçen bazıları gibi, neden zamanında yazmadığımı sorguluyor. Çok basit cevapları var bunun.

    1. Sandıkları gibi kahraman değilim ben, tuzum da kuru değil ve geçim derdim var. Buna rağmen gazetecilik hayatım boyunca bol bol istifa etmişliğim de var. NTV’den atılmadan 15 gün önce Cem’e “Arkadaş gibi konuşalım, olmuyorsa olmuyor. Başka bir iş arayayım” dedim. NTV Yayınları’yla ilgili idari, mali sorunları konuşup duruyorduk. Şöyle karşılık verdi: “Abi nereye gideceksin, piyasanın halini biliyorsun, ne işi bulacaksın. Can’ı (oğlum) düşün. N’olur burada kalmanda ısrar etme lüksünü bana tanı.” Tanıdım. 15 gün sonra birkaç kişiyi tutup bütün yayınevini attı; ben dahil. Bu atılışın hikayesini merak edenler şuradan okuyabilir: http://www.habervesaire.com/news/ntv-yayinlari-basarili-bir-basarisizlik-hikayesi-2035.html
    2. Çalışırken karşınıza çıkan durumlarda ne yapıyorsunuz, o önemli. Ben karşıma çıkan her durumda – sansür, otosansür ve gazetecilik ilkelerinin ihlalinden bahsediyorum – hiçbir istisna olmaksızın kavga ettim, itiraz ettim; o zaman yazı yazmak yerine yani. Ve bu itirazlar ve kavgaların işe yaramadığını kesinlikle söyleyemem. En azından böyle bir kitabı yazmama yaradı. Ayrıca, NTV Yayınları’nda, adımı bulaştırmamayı başarsam da, müdahale ettiğim halde engellemeyi başaramadığım iki sansür örneğini de ikinci baskıya koydum. Birinci baskıdan sonra Biamag’dan Elif Akgül’ün sorusuna verdiğim cevabı…
    3. Bunları hiç yazmasaydım, zamanında yazmamış olmamdan daha mı iyiydi sizce?

Gelelim Esra ile Hasan’ın yazılarının başlığında ve sonunda söyledikleri şeye:

    “(…) yazarın bütün bu baskı ve sansür uygulamalarına karşı kendi rol algısını ve editoryal sorumluluğunu sorgulamaması, kitabın netice itibariyle ‘Ben iyiyim, sistem kötü’ noktasında kalmasına neden oluyor. Halbuki, Dağıstanlı’nın “Gazeteciler kendi mesleklerine sahip çıkmıyor” diyerek haklı itirazını yaparken, en azından kendisinin de yıllarca karar mekanizmalarında yer aldığı gazetecilik alanına biraz daha özeleştirel bakması gerekirdi diye düşünüyoruz.”

Evet ben iyiyim, sistem kötü
Kitapta da yazdığım gibi, “sistem kötü”, “sistemin suçu” gibi sahtekarlıklarla, maskaralıklarla kendini temize çıkaramaz, arınamaz Türkiye gazetecileri ve gazeteciliği.
Kitabı yazarken de bu samimiyetsizliğe tevessül etmedim, somut olarak, isim vererek, somut örneklerle anlattım ne anlattıysam. Esra ile Hasan’ınki gibi bir eleştiri ancak Türkiye medyasında olur. Somut hiçbir şey söyleme, fakat ima et, çamur at.
Evet, ben iyiyim, sistem de kötü. Benim gibi iyi başka gazeteciler de var ve sistem kötü, evet. Ben iyiyim, doğru; aksini iddia eden biri varsa, Esra, Hasan veya başka biri, çıkıp somut örnekler vererek söyleyecek, aynen benim korkmadan başkaları için söylediğim gibi.

Reklamlar
Bu yazı 5N1Kim? üzerine yorumlar/yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s