Gazeteci Dağıstanlı: Türkiye Orwell’in 1984’üne döndü!..

(http://www.medyagunlugu.com/manset/739-gazeteci-d-turkiye-orwell%E2%80%99in-1984%E2%80%99une-dondu-%E2%80%93-mg-ozel.html)

dagggMedya Günlüğü’nün “Pazartesi Söyleşileri”nin bu haftaki konuğu gazeteci Mustafa Alp Dağıstanlı. Kısa süre önce “5NE 1KİM – Medyanın mutfağından sansür-otosansür hikayeleri” kitabı çıkan Dağıstanlı pek çok gazete ve kanalda çalışmış olmasına karşın özellikle NTV’nin “mutfağı”nı en iyi bilen gazetecilerin başında geliyor. Bu nedenle, Gezi olayları sırasında sert eleştirilere hedef olan kanalın geçirdiği değişimi bizzat yaşamış, tanıklık etmiş. İktidarın medyaya ağır bir baskı uyguladığını söyleyen Dağıstanlı söz özgürlüğü anlamında durumun vahim olduğunu, hatta Türkiye’nin George Orwell’in ünlü siyasi kurgu romanı “1984”le yarışır hale geldiğini belirtiyor. Gazetecilerin çalıştıkları kurumlarda “direnç noktaları” yaratması gerektiğini söyleyen Dağıstanlı, Medya Günlüğü’nün sorularını şöyle yanıtladı:

Güncel bir konuyla başlayalım… Önce Sabah-ATV’nin kurulması için havuz oluşturulduğu yolundaki haberler çıktı. Hemen ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Habertürk’teki bir altyazının kaldırılması için Fas’tan müdahale ettiği anlaşıldı. Bir gazeteci olarak bu iki konuyu duyunca tepkiniz ne oldu?

Sabah’ın daha önce Dinç Bilgin’den alınması, Turgay Ciner’e gitmesi, Çalık’ın alması, bunlar da şaibeli işlerdi. Benim bildiğim, okuduğum şu: Çalık Sabah’ı hiç para vermeden, bir kamu bankasından sağladığı krediyle aldı, sonra sattı para kazandı! Belki de AKP döneminde medyadaki bu el değiştirmelerin tamamına bakmak lazım. Çok el değiştirme var. TMSF el koydu, daha sonra bunlar hükümete yakın işadamlarına pazarlandı. Bu kabul edilir bir şey değil. Batı demokrasisi dediğiniz yerde böyle bir şey olmaz, çok kör gözüm parmağına bir iş. Fakat AKP’nin genel olarak medyada yaratmak istediği ortama çok uygun. Her şeyi kontrol etmek istiyorlar. Hani basketbolda iki oyun düzeni vardır ya, “tam saha pres” veya “adam adama markaj”. Bunlar ikisini birden uyguluyor, yani hem tam saha pres yapıyorlar hem de adam adama! Bunu bir teşbih için söylemiyorum, kelimenin gerçek anlamında herkes ve her şey takip ediliyor! Bu Habertürk olayıyla da ilgili.

TRT’de çalışan bir arkadaşım şöyle bir şey anlatmıştı: Gezi sıralarında Başbakan mitingler yapıyor. MHP Genel Başkanı Bahçeli de sanıyorum Bursa’da miting yapıyor. TRT ikisini de haber olarak kullanıyor. Ayrıca internet sitesine koyuyorlar. Fakat Erdoğan haberi 900 vuruşluk bir habermiş, Bahçeli haberi 2100 vuruşluk. Ve bir Pazar günü Başbakanlık’tan arıyorlar, “Bu ne rezalet!” diye. Aslında TRT’de de, Anadolu Ajansı’nda da büyük temizlik yapıldı. Yine de kontrolden kaçanlar olabiliyor! Dolayısyla o Erdoğan haberini kimin yazdığını tespit ediyorlar! Bu ayrıntıda çalışıyorlar. Başbakan’ın Fatih Saraç’ı arayıp “Altyazıyı çekin” demesi, ben kitabımı yazarken böyle şeyler duyduğum için beni şaşırtmadı. Fakat bayağı ibret verici bir örnek. McCarty döneminde böyle bir şeyler olurdu, belki de o zaman bile böyle şeyler olmazdı ki, çok baskıcı bir dönemden söz ediyoruz. Sürdürülmesi imkansız bir durum bu. Bu kadar ayrıntıya bakılması. İnanılmaz bir şey. Baskıyla iş yaptığınız zaman, zaten o daha fazla baskı yapmayı gerektirir. Bir yerde patlar. Ama şu anda TRT, Anadolu Ajansı ve merkez medya tamamen AKP’nin propaganda aygıtı olmuş durumda. Son Cemaat-AKP kapışmasından sonra Cemaat medyası da hedefe geldiği için Doğan medyası biraz rahatladı, cesaretlendi ve eleştiri dozunu biraz arttırdı gibi geliyor bana…

BİR ADIM ÖTESİ KUZEY KORE

Buradan yeni kabul edilen internet yasaklarına geçelim…Az önce “Bu kadar baskı sürdürülebilir değil” demiştiniz. Bu yasaklar gerçekten uygulanabilir mi?

Teknik olarak uygulanabilir. Siz de görmüşsünüzdür gazetelerde Çin’le mukayese edilir duruma geldik. Zaten onun bir gömlek ötesi de Kuzey Kore. Biz şu anda Kuzey Kore’ye yaklaşıyoruz. Hukuka uydurulabilir ama hukuki olmak başka bir şey, meşruiyet başka bir şey. Bizi çok geri götürür. Abdülhamid istibdatına dönmüş durumdayız. Üstelik araçlar daha da geliştiği için belki de daha da beter. Fakat bu araçlar imkanlar da sağlıyor. Fikrini, tepkini dile getirme ihtiyacın var. Sen bunu kapattığın zaman, “Konuşma!” diyorsun. Konuşsa rahatlayacak ya da ne olacaksa olacak ama sen bütün ifade kanallarını kestiğin zaman bir şiddet ortamından başka bir şey yaratamazsın. Çok sevdiğim Bernard Shaw’un bir lafı vardır, “Katl sansürün ekstrem biçimidir” diye. Başka türlü olamaz. “Kopenhag Kriteri”diyorsun, “Avrupa Birliği’ne gireceğiz”diyorsun, “Ankara Kriteri yapacağız” diyorsun, “Ankara Kriteri” buymuş demek ki! Bununla yaşanamaz. Nereden bakarsan bak, bütün eksiğine gediğine rağmen Tanzimat’tan bu yana, ilk gazetenin çıktığı 1829’dan bu yana iyi kötü mücadele edilmiş, sıkıntılar çekilmiş, gazeteciler öldürülmüş… Böyle bir yerden gelmiş buraya. Tek parti döneminin baskılarını atlatmış… Şimdi daha iyi bir noktaya gelmemiz gerekirken yeni iletişim teknolojilerinin yarattığı imkanları da kısıtlamaya çalışıyorsun. Bunun bir adım sonrası kahvehanelere girip orada konuşanları tokatlamak ya da içeri almaktır. Geçenlerde Facebook’ta gördüm. Başbakan’ın konvoyu geçiyor. Yol kenarındakilerden biri bağırıyor. Korumalar duruyor bir genci gözaltına almaya çalışıyorlar. Annesi direniyor, “Ne yaptı?” diye soruyor. Korumalardan biri “Ben duydum Başbakan’a küfretti” diyor. Düşünsenize! Orwell’in 1984’üyle yarışır bir yere geldik. Sadece internette kalan bir isyan bir sonuca yol açmaz. Ama  Mısır’da, başka ülkelerde ve İran’da olduğu gibi haberleşmeyi sağlar tabii, isyan için örgütlenmeyi… Fakat bu aynı zamanda insanların kendilerini ifade alanıdır. Sen bunu da yasaklarsan geriye bir tek sokak kalır. Yolsuzluk var üstüne gitmiyorsun. Evden kasalar çıkıyor, savcıları soruşturuyorsun, “dış mihraklı komplo” falan diyorsun. Her taraftan sıkıştırılmış insanlar.

Üç yaşında ölmüş çocuğunu çuvalla taşıyor adam. Fotoğrafı filan çıkıyor medyada.. “Yapma” diyorsun. Sus ve acını duyurma. Olamaz böyle bir şey. Sonuç olarak, sorduğunuz internet yasası hükümete karşı sesleri kısmaya yönelik. Zaten büyük kürsüleri yok bu insanların. Küçük küçük kürsüleri var. Herkes durduğu yerden, internetten bağırıyor. Onu da kapatıyorsun… Demokratikleşmenin 5. paketini açıklayacaklarmış. Demokratikleşmenin ilk adımı ifade özgürlüğüdür, lamı cimi yok. Yani İmralı’dan falan başlayacak bir şey değildir bu. Önce bunu yapacaksın. Sonra öbür hamleler gelecek. Kimse fikrini söyleyemezse, sen dikte edeceksin demek, “Sizi demokratikleştiriyorum” diyeceksin. “Demokratikleşme”diyoruz, “demokratikleştirme” demiyoruz. Yasayla demokratikleşme olmuyor. Çatlar bu…

“BASKIYI GÖSTERMEK İÇİN…”

Peki, 5Ne 1 Kim’i neden yazdınız?

Bu kitabı baskıyı göstermek için yazdım. Hep şunu duyuyordum: Birileri “Baskı var” diyordu, hükümet yanlısı gazeteciler de “Ne baskısı.? Başbakan hakkında bile herkes istediğini söylüyor”diyordu. Başbakan hakkında Sözcü gazetesinde, Birgün’de herkes istediğini söylüyordu ama onlar zaten marjda yer alan gazeteler. Yani büyük kitlelerin takip ettiği merkez medya, işte TRT, NTV, CNN Türk, Habertürk… O merkeze büyük bir baskı var ve o baskının inkar edilemeyecek bir şekilde görünmesini istiyordum. Bu birincisi. İkincisi, hükümet baskısı tamam da gazetecilerin de, genel olarak gazetecilik camiasının da doğrudan sorumluluğu var. Bunları da ortaya koymak istiyordum. O yüzden anlattığım her hikayeyi isim vererek anlattım. Herkes sorumluluğunu üstlenmeli. Eylemlerinden sorumlu olmayan bir birey olabilir mi? Ben her haltı yiyeceğim, hırsızlık yapacağım ama bana hırsız denmeyecek! Olabilir mi böye bir şey? Dolayısıyla bunun bilinmesi gerekiyor. Büyük bir riyakarlık var. Meyhane masasında atıp tuttuğun gibi gazetecilik yapmıyorsun. Gazetede çalışırken hiç olmazsa mücadele edeceksin. Fakat ben son 10 yılda mücadele eden kimseyi görmedim ya da çok az insan gördüm. Onları rahatsız ve tahrik etmek istiyorum. Çünkü ben bu meselelerin tartışılmasını istiyorum. Gazetecilik herkesi ilgilendiren bir meslek. Gazetecilerin kendi iç tartışmaları aslında bütün halkı ilgilendiren bir tartışmadır. Televizyonlarda hiç gazetecilikle ilgili bir tartışma programı görüyor musunuz? Yok hükümet şunu yaptı, bunu yaptı. Peki, “Biz ne yaptık” diye bir tartışma neden yok? Bu tartışmaya ön ayak olsun istedim ama ümitsizim, kitap basıldıktan sonra sadece iki yazı çıktı kitapla ilgili. Biri sizin de okuduğunuz Aslı Tunç’un yazısı. Hoşuma gitmeyen şeyler de olabilir, önemli değil. Bu meselenin tartışılması lazım. Hiç kimse bir şey demiyor. Kitapta adı geçenlerden tıs yok.

BBC KALİTESİNİ YAKALAMAK

Kitabınızın büyük bölümü NTV ile ilgili. Bir yerde, dönemin Genel Müdürü Cem Aydın’a söylediğiniz, “Gazeteciliğin bütün kurallarına uymadan kaliteli iş yapmaya çalışıyorsun” benzeri bir söz var, detayını anlatır mısınız..

Kitapta uzun uzun anlatıyorum, benim NTV Dış Haberler Servisi’nden alınmama yol açan bir olay vardı. Haber Merkezi’nde bir tartışma oldu “terörist” deme dememe konusunda. Ben denilmemesinden yanaydım. Daha önce Yayın Kurulu’nda da uzun bir tartışma yaşamıştık. Ben bu tartışmalardan sonra da bildiğimi yaptım. Cem, “Bırak istersen dış haber editörlüğünü” dedi. Olur, dedim. Konuştuk… “Gözünü seveyim burası BBC değil” dedi. Fakat aslında BBC’yi beğenir ve önemser kendisi. Ben de, “BBC uyguladığı evrensel gazetecilik ilkeleri nedeniyle BBC. Bu ilkeler olmazsa BBC olmaz. Sen o ilkeleri istemiyorsun ama o kaliteyi istiyorsun”dedim. Böyle bir şey olamaz. Olsaydı NTV bu hale gelmezdi. Gezi direnişi sırasında millet kapıya yığılmazdı kaliteli bir şey yapılsaydı. Söylediğim şey buydu.

BAKAN’IN İKİ DUDAĞI ARASINDA…

NTV açısından dönüm noktası, kırılma anı hangisiydi? Mutlaka bu Gezi öncesine giden bir süreç. Gezi belki bardağı taşıran damlaydı ama oraya gelirken hangi olaylar yaşandı? Siz hangi olaylara tanıklık ettiniz?

Şöyle oldu… Hani telefonlar geliyor ya, işte “Başbakan telefon etti”deniyor ya, Cem “Bana telefon ettirtmeyin, Başbakan, patronlar beni aramasın…”diyordu… Bu yeni bir şey değil, 2001’de NTV’ye bir program önermiştik; Alev Er, Defne Asal ve ben. Yani daha ortada AKP yoktu. Cem o zaman da, “Bunu yaparsak bir sürü telefon gelir”dedi. Yani bu AKP ile ortaya çıkmış bir problemden bahsetmiyoruz, fakat AKP çok güçlü bir iktidar olarak geldiği ve giderek güçlendiği için, yapısı, kültürü böyle olduğu için, yani tek adam rejimine evrildiği için o baskı giderek arttı. Ben Haber Merkezi’nde çalışırken yine baskı vardı ama bu yoğunlukta değildi. Şunu hatırlıyorum: AKP iktidarının ilk dönemlerinde “Kıbrıs’ta bir adım önde”diye bir açılım yapacaklarını söylediler. NTV genel olarak devlete yakın bir televizyondu bence. Zaten eski rejim, yani AKP öncesi siyasi parametreler, Denktaş çizgisini destekliyordu ve NTV de buna biraz yakındı. AKP orada çok belirgin bir politika uygulamaya başlayınca bocalama oldu. Bir yandan bu normal. Hükümet bir politika uygular, sen ona muhalifleri ekrana çıkarırsın, haber değeri taşıyan unsurları ekrana taşırsın. Orada hafif bir direnç oldu, hemen hükümetin peşine takılmadılar. Fakat ardından, AKP de iyice yerleşince teslimiyet başladı. İyi hatırlıyorum, AKP’nin kazandığı 2002 kasım seçimlerini duyururken NTV bence gazeteciliğe sığmayacak, taraflı, AKP karşıtı bir üslupla vermişti haberleri. İş ondan sonra değişti. Tek bir olay olmadı, adım adım gitti. Şöyle bir şey de var: Diğer patronlar gibi NTV’nin sahibinin de medya dışında bir sürü işi var, zaten NTV’yi sonradan aldı. İşte onlar teslimiyette doğrudan etkili oldu.

2003’te Başbakan’ın, bakanların mal varlığı tartışması çıkmıştı. O zaman Cem bir konuşmamızda bana, “Haber yapacak mesnetli şeyler var elimizde ama Garanti Bankası’nın kaderi bir Bakan’ın, Başbakan demiyorum, bir Bakan’ın iki dudağının arasında” demişti, Unakıtan’dan bahsediyordu. Neden? 2001’de finans krizi vardı, bankacılık sistemi çökmüştü, Kemal Derviş reformlarıyla düzeltilmeye çalışılıyordu ama daha tam düze çıkılmamıştı. Hala hassas bir durum vardı. O yüzden, ”Bankanın kaderi Bakan’ın iki dudağı arasında” diyordu. Bunlar da teslimiyette etkili oldu tabii. Başka patronlar için de geçerliydi muhtelemen, işte şu özelleştirme var, Galataport var (Ferit Şahenk) orayı almak istiyor, otoyolların özelleştirilmesi, Milli Piyango var, araç muayyene istasyonları var… Yani havuçlar ve sopalar var. Bunlarla da ikna ettiler, adam ettiler, dövdüler, hizaya getirdiler. En çok hizaya gelenlerden biri de Ferit Şahenk oldu.

EN ÇOK KAZANAN PATRON

Bu işlerden iyi anlayan bir finansçı arkadaşım ki, önemli bir gazeteci bana, “Nasıl hizaya gelmesin, AKP döneminde en çok kazanan patron” demişti. Bütün bunlarla adım adım gelindi. Gezi sırasında Cem çalışanlardan özür diledi, “Hata ettik, dengesizlikler içinde denge bulmaya çalıştık. Şimdi her zamanki gibi doğru gazetecilik yapacağız” dedi! Her zaman doğru gazetecilik yapmadın ki! Onun için buraya geldik. Doğru gazetecilik yapsan buraya gelmeyecektik zaten. Sonunda iş Gezi rezaletine kadar vardı.

Fakat şunu düşünün, 34 kişinin öldüğü Roboski’yi de vermedi bunlar! Roboski Kürdistan’ın dibinde diye mi vermiyorsun? Tabii, Gezi çok büyük, kıyaslanabilecek gibi değil ama can kaybı bakımından o da kepazelik, insanları bombalıyorsun. Faleketlerle ölçüyoruz. Sizin dediğiniz gibi sadece tek Gezi’ymiş olarak algılamamak lazım. Sonuçta cumhuriyet Türkiyesi’nin en önemli sivil kalkışmasını vermeyen bir haber kanalı haline geldi öbürleriyle beraber. Gezi’ye giden yol 3 yıl önce 5 yıl önce böyle döşendi.

HALKIN GÜVENİ PARÇALANDI

Gezi döneminde evet medyaya yönelik genel bir öfke vardı ama tepkinin aslan payını NTV aldı. Neden?

NTV, 4-5 sene öncesine kadar Türkiye’nin en kıymetli 5 markasından biriydi. Bütün eksiğine gediğine rağmen. Sansasyona kaçmayan, haberi düzgün vermeye çalışan bir kanaldı. TRT’nin falan borazan olduğu yerde NTV teslim olmasına rağmen bir şeyi gösteriyordu, en azından ortadan vermeye çalışıyordu ki, bu da kıymetsiz bir şey değil. Fakat direnmeyip denge aradığın zaman ve karşındaki giderek daha çok baskı uyguladığı zaman bitersin. Gazetecilik denge işi değildir. Dengeye geldiğin zaman giderek daha geri bir noktada dengeyi buluyorsun. Şöyle bir örnek vereyim, 1 metrelik bir cetvelin üzerindesin. Bir baskı geldi geriledin, 90. Santimde denge buldun! Direnç göstermeyince yeni baskı geldi, bir bakıyorsun 10. hatta 0.santimde denge bulmuşsun, o artık bir denge değildir. Sırtın duvara dayanmış. Seni hiç kıpırdayamayacağın gayet sabit bir dengeye getirmişler demektir!

NTV’nin tarafsız imajı yıkıldı. Bir sürü insan için o imaj aslında daha önce yıkılmıştı fakat Gezi’deki  tutum vazoyu tamamen dağıttı. Bir de bu insanlar güvenmişti NTV’ye, o güveni parçalamış oldu. CNN Türk mesela Irak savaşında Amerikan yanlısı bir yayın yapmıştı, yani kötü bir imaja sahipti. O dönemde NTV Irak’ta daha doğru bir yerdeydi bence. Bunlar da etkili oldu.

DİRENÇ NOKTALARI YARATMAK

Gezi sırasında gazetecilere, “Simit sat onurlu yaşa” diye bağrılmıştı. Tabii, zor bir durum. Bir yandan gazetecilerin bakmak zorunda olduğu aileleri var ama diğer yandan  yastığa başını koyduğunda vicdan azabı çekmek var. Yöneticiler tamam da sıradan muhabirler ne yapmalıydı ya da ne yapmalı sizce?

Kolay bir problem değil. Bir yerde çalışıyorsun muhabir olarak. Etki gücün çok az. Biraz diri, tecrübeli gazeteciler zaten haberi başka türlü yapıyor ama onların haberleri de verilmiyebiliyor. Böyle çok örnek var fakat onlar bir yere kadar diretebilir, hiçbir sonuç vermese bile kavga edebilir ki ben bunu önemsiyorum. Bu, haberin düzgün çıkmasını sağlamasa bile bir direnç noktasıdır. Bunu bile demeyen, “Tamam abi, emrin olur paşam” diye iş yapan muhabirler var gazetelerde, televizyonlarda. Çalıştığımız yerde bir toplu iğne başı kadar kadar da olsa direnç noktaları yaratmalıyız. Cüceler ülkesindeki Gulliver gibi, bir sürü yerden bağlıyorlar. Bu direncin de bir gücü var. İnternetin de var. Belki bu gücü gördükleri için bunu yapıyorlar. Büyük bir şey yaparsan işten atarlar, peki, ama en azından hoşuna gitmeyen bir konuda hoşnutsuzluğunu belirtebilirsin. Senden bazı şeyleri talep etmeye utansın, zorlansın, ayıplandığını bilsin. Senin içinden, küfrettiğini hissetsin! Hükümet fiziki baskı uyguluyor, sen de psikolojik baskı yaratabilirsin. Bunlar önemsiz şeyler değil.

BİLGİDEN KORKUYORLAR

Medyada bir kalitesizlik sorunu olduğuna katılıyor musunuz? Çok basit bir örnek: Televizyonlardaki altyazılar hatalarla dolu. Hatalı altyazılar düzeltilmeden saatlerce sürüyor…

Bu benim de değinmek istediğim bir konuydu… Adam gibi habercilik yapmayınca ucuzluğa yönelmeye başlıyorsun. O zaman da o ucuz işler için “ucuzluğun ustaları” gazetelerde, televizyonda işbaşına gelmeye başladı. Hep duyduğumuz şu: “İşleri sulandıralım, hafifletelim, halk zaten bir şeyden anlamaz.” İkincisi, “sansür” dediğimiz şey bilgiyi bastırır. Bilgili adamı istemez, çünkü bilgili adam tehlikelidir. Standartı o kadar düşürmek istiyorlar ki, işi herkes yapabilsin. Bilgili insan bulmak kolay değil. İyi gazeteciler başka işler yapıyor. Bilginin hükümran olmasını istemiyorlar, o zaman bilgililer başa bela! Herkes kaliteli iş yapamaz, yapan adamın ise gücü olur.

Gazetecilik ilkeleri uygulanmadan kalite yakalanamaz. Bir de dediğiniz gibi Türkiye’nin durumuna da bağlı. Her şey kötü, eğitim kötü, binalar kötü, çirkin, ne çıkabilir ki zaten? Benim NTV Dış Haberler’deyken tespit ettiğim buydu: Kalite istemiyorlar. Ülkenin “en iyi” haber kanalında durum buydu. O zaman böyle forsu filan sarsılmış da değildi., buna rağmen böyle düşünüyorlardı. İçeride gördüğüm buydu.

Peki, medyanın geleceği konusunda karamsar mısınız?

Karamsarım. Konvansiyonel medyadan bahsediyorsak, yani gazeteler ve televizyonlar, patronların başka işleri var. Çünkü pahalı bir operasyon bu. Kuvvetli, bağımsızlık bir gazetecilik damarı yok… Aklıma şöyle bir örnek geliyor. İngiliz Guardin gazetesi bir kişiye aitti, daha sonra Scott Vakfı’na devredildi. Gazetenin bu sermaye yapısı zaten editoryal bağımsızlığı gözetilerek oluşturulmuş. 60 yıl Guardian’ı yöneten, editörüğünü yapan, sonra da sahibi olan C.P. Scott ölüyor. İki oğlu var. Büyük oğlu da bir yıl sonra ölüyor. O zaman İngiltere’de veraset vergisi çok yüksek. Bunun üzerine aile gazetenin ekonomik ve editoryal bağımsızlığını koruması için hisselerini vakfa hibe ediyor. Bir milyon sterlinlik bir şey bu. Bunu neden anlatıyorum? Aydın Doğan’ın böyle bir şey yaptığını düşünün mesela.

Economist dergisi de editoryal bağımsızlığını korumak için başka bir yöntem bulmuş. Bizde böyle gelenek, böyle kurumlar yok. Dolayısıyla, söylediğin her şey kağıt üzerinde kalıyor. Bunun çok değişeceğini sanmıyorum ben. Zor. Şimdi yeni imkanlar var, mesela internet; ama orada da hem geçim kaygısı olduğu hem de gazetecilik unutulduğu için kim, ne gazeteciliği yapacak? “Biz bağımsız gazetecilik yapıyoruz” diyen yerler var internette ama bence orada da gazetecilik yok. Karamsarlığımı pekiştiren bu.

“NEDEN İŞSİZİM?”

2011 yılında NTV Yayınları’ndan ayrıldınız. Aradan 3 yıl geçti. İşsizsiniz. İş arıyor musunuz? Neden işsizsiniz?

Ben meşhur bir gazeteci değilim fakat işin mutfağında çalışanlar bilir, duymuşlardır beni. Sağa sola sorup öğrenebilirler. İşte o öğrendikleri şey çok hoşlarına gidecek şey değil. Beni, hele şu ortamda işe alacak hiç kimse yok. Ben de gitsem 1-2 gün durabilirim ancak. Böbürlenmek için söylemiyorum, aklıma yatmayan şeyi yapamıyorum. Çok hiyerarşik yapılar var, emir komuta zinciri içinde gidiyor. Gazetelerin, televizyonların kalitesizliğinden bezmiş durumdayım. Doğrusunu isterseniz öyle bir iş aramıyorum, o işler de beni aramıyor…

Ben 28 Şubat’ın gazetecilik açısından da çok kritik olduğunu düşünüyorum. O zamana kadar bir sürü yerden kafam bozulunca istifa ettim. Fakat 28 Şubat’a kadar iş bulma sorunum hiç yoktu. İş aramıyordum. Şöyle diyorlardı: “Tamam, Mustafa sivri biri, ama işi bilir.” Gazetecilik konusunda ukalayım ben fakat iş bildiğim biliniyordu. İş bilen adama ihtiyaç vardı. Fakat 28 Şubat tamamen emir komuta zincirine bağladı. İtiraz falan istenmiyordu. 28 Şubat gazetecilik açısından da milat oldu. AKP 28 Şubat’tan şikayetçi, ama o zaman kurulan mekanizmayı dağıtmadı, kullanıyor. Şimdi 28 Şubat öncesine göre çok daha bilgiliyim fakat talep yok…

Portre/Mustafa Alp Dağıstanlı

Gazeteciliğe 1986 yılında Sabah Dergi Grubu’na başladı. 1990’lı yıllarda Güneş’te ve  Cumhuriyet’te ve Yeni Yüzyıl’da çalıştı, Atlas Dergisi’ne katkıda bulundu.  Show TV’de, Kanal D’de, ATV’de görev yaptı. 2002’de NTV’ye girdi, Dış Haberler Servisi’nde çalıştı. 2005-2011 arası NTV Yayınları’nda çalıştı. 2011 Mayıs ayında bu yana işsiz.

17.2.2014

Reklamlar
Bu yazı 5N1Kim? üzerine yorumlar/yazılar içinde yayınlandı. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s