Medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemez mi?

 

Gürsel Göncü’nün “Nuray Mert ve Akif Beki hadiseleri üzerine bir hatırlatma…” hatırlatma yazısındaki Türkiye’de gazeteciliğin durumuyla ilgili saptamalarına katılıyorum. Gelgelelim, yazının bir yerinde dile getirdiği savı yanlış ve tehlikeli buluyorum.

Gürsel’in savı şu:

“Ayrıca gazetecilik-yöneticilik yapan herkes bilir ki, ne dünyada ne Türkiye’de medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemezler. (…) yayın yönetmeni (…) son karar vericidir.”

Bu ifadeyle sadece özellikle Türkiye’de mevcut manzarayı anlatıyor olsaydı mesele yoktu, fakat Gürsel, bu cümlenin geçtiği paragraftan da anlaşılacağı üzere, bu savın olması gereken şey olduğunu da söylüyor. (Gazetecilik yaptığımız bunca yıl içinde bu görüşü kendisinden defalarca duymuşluğum var.)

Son karar vericinin yayın yönetmeni olması, iyi işleyen, kaliteli bir gazeteyi demokrasiyle idare ediliyor olmaktan çıkarmaz. Gürsel, “son karar verici yayın yönetmeni” konumunu son derece dar bir çerçevede ele alıyor.

Temel bir doğruyla başlayalım: Gazete tam anlamıyla kolektif bir üründür. Düzeltmeninden mihabirine, fotoğrafçısından karikatürcüsüne, grafikerine, editörüne, yayın yönetmenine hergün her çalışanın katkı yaptığı kolektif bir bütün. Başka türlü gazete çıkamaz.

“Son karar sahibi yayın yönetmeni” bu kolektif çabayı gözeterek, bu bütünün uyumlu çalışmasını ve iyi iş çıkarmasını sağlamakla yükümlüdür.

Bir gazetede hergün sabah toplantısı yapılır mesela; o gün nelerin nasıl ele alınacağını, hangi haberlerin kovalanacağını ve nasıl sunulacağını belirlemek üzere. Bu toplantıya katılanlar (bölüm editörleri, haber müdürü, vs.) sadece kendi kocalayacakları haberleri sunmakla yetinmez, başka haberler ve meselelerle ilgili görüşlerini aktarır, tartışmayı ve sonuç olarak gazeteyi zenginleştirirler. “Son karar sahibi yayın yönetmeni” işte bunların ışığında belirler son kararını. Dolayısıyla, yayın yönetmenin son kararı, aslında, tüm gazetedeki görüşlerin bir bileşkesidir. Olmalıdır.

Aksi takdirde böyle toplantılara gerek duyulmaz, her bölüm o gün neleri ele alacağını yazılı olarak yayın yönetmenine iletir, o da son kararını verirdi; son derece kıymetli bir vakit toplantı için harcanmazdı.

Birçok durumda “son karar” gerektiren bir kritik durum da olmayabilir zaten, ama olduğunda da kaliteli ve iyi işleyen bir gazetede o kritik durumla ilgili son karar da ancak böyle verilebilir. Yoksa, yayın yönetmeni yaptım-oldu mantığıyla/tek-adamlığıyla, diktatoryasıyla iş görmez, göremez.

Son kararı biri verecek olsa da, bu kararın sahibi çalışanlar nezdinde meşruiyetini korumak, bu meşruiyeti hergün kazanmak zorundadır. Gazete kolektif bir iş olduğuna göre, gazetenin işleyişi de buna uygun olmalı, yayın yönetmeni de bunu gözetmelidir.

Yayın yönetmeninin herhangi bir önemi ve değeri olmadığını, herkesin bu işi layıkıyla yapabileceğini söylemiyorum şüphesiz. Gazeteyle ve ne yapmak istediğiyle ilgili etraflıca bir fikre sahip olmalı ve irili ufaklı başka fikirlerle o büyük fikri gerçekleştirebilecek donanıma ve vizyona sahip olmalıdır elbette.

Emir-komuta zinciriyle oluşturulmuş yapılarla (Türkiye’de örneği mebzul miktarda var) ve hükümetin dümen suyunda ve direktiflerinde hareket eden yapılarla (Türkiye’de mebzul miktarda var) iyi bir gazete yapılamaz, hatta gazetecilik yapılamaz. Yani, Gürsel’in savı, Türkiye’deki medya ortamını anlatmak bakımından doğru sadece.

Fakat farklı görüşlere sahip olduğumuz bütün bu sorunlar, ne yazık ki, “ölen bir kültür üzerine incelemeler” bahsine aitmiş gibi görünüyor şu anda Türkiye’de. Gazeteciler kendi sorunlarını tartışmaktan kaçıyor.

Hadi iktidar meydancısı medyayı geçtik, “muhalif” medya Gürsel’in dile getirdiği sorunları, eleştirilerini ciddiye alsa, üzerinde düşünse ve tartışsa keşke. Tartışmazsak ne olacağını Gürsel yazısının sonunda gayet net söylüyor:

“O zaman ‘bu noktaya gelmemizde onların da sorumluluğu, günahı var’ diyerek kendimizi idare etmeye devam edelim ve çocuklarımız da bu rezillikleri görerek bizim yolumuzdan yürüsün.”

Yürüsün mü?

Reklamlar
Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

580 devletli dünyaya ne dersiniz?

(Üç bölümlük yazının birinci ve ikinci parçası için.)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Eylül sonunda New York’ta Birleşmiş Milletler’in yıllık toplantılarında konuşurken Kürdistan bağımsızlık referandumuna nasıl kesinlikle karşı olduklarını ve Myanmar’da Arakan müslümanlarına yapılan zulme uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiğini söyledi.

Aynı toplantılarda Vanuatu ve Solomon Adaları liderleri, “kolonyalizmin boyunduruğundan” kurtulması için, Endonezya’ya bağlı Batı Papua’ya kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını istedi.

Batı Papua neden bağımsızlık istiyor peki? Endonezya, 1962’de istila ettiği Batı Papua’da 500 bin yerliyi öldürdü. Binlerce kişi tecavüze uğradı, işkenceye maruz kaldı, hapsedildi, yokedildi. Şu anda da insanlar her an girişilecek askeri “temizlik operasyonları” tehdidiyle yaşıyor. Bu elli yılda Endonezya’nın muhtelif bölgelerinden insanlar göç ettirildi. Öyle ki, şu anda nüfusun yarısı Papua kökenli. En temel insan hakları, mesela ifade özgürlüğü yok. (Batı Papua’nın ibret ve dehşet verici yakın tarihini şuradan İngilizce okuyabilirsiniz. Şu da Katalunya’nın neden ayrılmak istediğini gayet güzel ve sade anlatıyor.)

Batı Papua sadece bir örnek; bağlı oldukları devletlerden kopmak veya kuvvetli özerklik kazanmak isteyen o kadar çok topluluk var ki, bunlara bağımsızlık verildiğinde dünya siyasi haritası bakın şu hali alıyor:

Kaynak: https://nine999jellyfish.deviantart.com/art/World-map-of-separatist-movements-3-376192751

Bütün ayrılıkçı hareketler bağımsızlık kazandığında Avrupa’nın halini daha yakından görmek için de şu haritaya bakınız:

Kaynak: http://www.slate.com/blogs/business_insider/2014/09/18/map_what_europe_would_look_like_if_all_the_separatist_movements_got_their.html

583 devletli bir dünya! Saçma mı geldi? O zaman gelin tersinden bakmayı bir deneyelim. Bugünkü 193 devletli dünya çok daha saçma değil mi? Sadece Batı Papua’da 500 bin insanın öldürüldüğü büyük devletler dünyası? Ayrılma talebi başlı başına bir katliam, çatışma, savaş kaynağı. Peki, neden bunların sorumlusu ayrılmak isteyenler oluyor ille de? Bağımsızlık isteyene bağımsızlık, otonomi isteyene otonomi verilse dünya üzerindeki çatışmaların pek çoğu kendiliğinden sönecek.

Ayrılma, bağımsızlık talepleri kimlik etrafında dönüyor veya öyle gösteriliyor. Bu doğru olsa bile, kimliğin sorun, çatışma nedeni haline gelmesi, aslında ayrılmak isteyenlerin kimliğine sarılmasıyla değil de ayrılmak isteyenleri zaptürapt altına almaya çalışanların kimliklerine sarılmasıyla, dahası, kendi hakim kimliklerini başka kimliklere de dayatmasıyla ilgili daha ziyade.

Bütün ulus-devletler bunu yapar çünkü; hakim unsurun (Türkiye’de Türkün) kimliğini bütün çeşitliliğiyle tüm topluma şamil kılmak ister; bunu yaparken de öbür kimlikleri baskılar. Azınlık kimlikleri baskılamak, o kimliğe/azınlığa dünyayı/hayatı daretmektir; sadece bir kimlik baskısıyla kalmaz iş: ekonomik kısıtlamalar ve siyasi yasaklar uygulanır, cinayetler işlenir, insanlara tecavüz edilir, işkence edilir, bok yedirilir, köyler yakılır, yurtlarını terke zorlanır… Ve tabii, pek çoğu silahlı, nurtopu gibi mücadeleler doğar böylece.

Evet, milliyetçilik berbat bir şey, kimlik hapsedici bir şey ve ayrılıkçı taleplerin pek çoğunda milliyetçilik hakim; kimi sosyalizmle bulamaç olmuş halde. Fakat görmek gerek ki, ayrılıkçıların milliyetçiliğini azdıran, onları kimliklerine hapseden, hükümran etnik unsurun – her zaman ırkçılığa evrilebilecek – milliyetçiliği ve kimliğine esir düşmüş olmasıdır. Milliyetçilik, başka milliyetçilikleri tetikler.

Halbuki, anlaşmaya bağlı gönüllü ayrılıklar kimlikler üzerine abanmayan başka türlü, daha yakın, barışçıl ilişkiler kurmaya elverir.

Erdoğan’ın şimdi Kürdistan referandumu vesilesiyle tekrarladığı, ulus-devlet liderlerinin dilinden düşmeyen “Birliğimizi kimse bozamaz” nutuklarını bir düşünün. Türkiye gerçekten de bir “birlik” manzarası arzediyor mu sizce? Endonezya arzediyor mu, Myanmar arzediyor mu…?

Zorla, baskıyla biraraya getirilmiş büyük birlikler “birlik” değildir. Bu büyük birlikler ancak baskıyla bir arada tutulabilir; ve kan çıkar. Saçma bulmadığınız 193 devletli dünya işte budur.

Şüphesiz bütün dünya halklarının atomize olmasını ve ırk temelinde ayrılmasını önermiyorum. Ekonomik, siyasi ve kültürel bütünlüğe ve yeterliğe sahip asgari “birlik”ler. En iyi ve en sağlıklı birlik, Kohr’un dediği gibi, parçalanma yoluyla sağlanabilir.

Mesut Barzani’nin KDP’sinin önayak olduğu bağımsızlık referandumunun sorunu da burada; yoksa Kürtlerin bağımsızlığına karşı çıkmak en azından ahlaksızca. Referandum sürecindeki biçimsizlikleri, Barzani’nin siyasi taktiklerini tartışacak değilim; Türkçede iyi bir durum toparlamasını şuradan okuyabilirsiniz. Ben Büyük Kürdistan’a da başından beri anlattığım nedenlerle karşıyım. Yezidilerin, Süryanilerin, bazı karışık etnisiteli bölgelerin kuvvetli özerkliğe sahip olması gerekir. Tabii, Türkiye’dekiler için de. (Kohr’un örnek verdiği zaten büyük olmayan İsviçre’nin kantonlardan oluşması gibi.) Zaten onlar da otonomi istiyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürt olmayan topluluklara karşı başka devletlerin Kürtlere yaptığı muameleyi yapıyor: şuradan, şuradan, şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz. Kuzey Irak’ın zengin etnik/dini çeşitliliğini gösteren şu harita, KDP yaklaşımıyla (köhne ulus-devlet yapısı) nasıl yaşanamayacağını sergiliyor:

Şüphesiz, küçük birimler sihirli değnek değildir ve pıt diye bütün sorunları çözmez, fakat birçok sorunun çözümünü kolaylaştırır.

Söylemek gerekir ki, bütün etnik gruplar bağımsız devlet kurmak istemiyor zaten; güçlü özerklik talep edenler de var. Ayrıca, sadece Batı Papua gibi yoksul ve şiddetli baskıya maruz kalan azınlıklar/bölgeler ayrılık talep etmiyor, Katalunya gibi, İtalya’da Padania (Lega Nord / Kuzey Ligi) gibi, ABD’de Texas gibi müreffeh bölgeler de ayrılma talep edebiliyor.

Böyle bağımsız ve otonom küçüklerden oluşan bir dünyada ülke içinde merkezi iktidarla ilişkiler de, ülke dışında komşularla ilişkiler de kategorik olarak değişecektir, daha eşitlerarası bir hal alacaktır, işbirliği kıymet bulacaktır…

Türkçü bir Façebook arkadaşım, Katalunya’daki bağımsızlık referandumuyla ilgili paylaştığı görüşüyle beni biraz şaşırttı. Ayrılıkçılğa olumsuz bakacağını düşünüyordum. Şunu yazmıştı: “Ben Katalan Halkını destekliyorum. Hem Bask bağımsızlığına da yol açar. Avrupa’nın parçalanması bizim için iyi olur.”

Mantıklı. İri bir ülkenin parçalanması, başka ülkeler için onu tehdit olmaktan çıkarır. Bütün Avrupa’nın parçalanması da. (Kohr’un anlattığı da buydu.) Ama arkadaşımın temennisinde mantık burada bitiyor; o Türkiye’nin iri kalmasından yana; yani İspanya veya başka herhangi bir ülke tehdit yaratmasın, ama Türkiye tehdit imkanına sahip olmaya devam etsin. Hayır; nasıl büyük İspanya tehditse, Türkiye de öyle bir tehdittir, İran da, Almanya da, Çin ve Rusya da…

Tabii, Kohr’un gerekçelerini güncelleştirerek küçük birimler, bölgeselcilikler, şehir devletleri önerenler, bunun zamanının geldiğini savunan epey bir akademisyen, yazar da var. “Şehir devletlerinin dönüşü”nü müjdeleyen Jamie Bartlett, sınırlarıyla, merkezi hükümetleriyle, halkıyla ve hakim otoritesiyle dünyaya giderek ayak uyduramadığını söylüyor. “Ve Marx’ın tesbit ettiği gibi, eğer bir toplumun dayandığı hakim üretim tarzını değiştirirseniz, sosyal ve politik yapı da değişecektir.”

Bartlett tam da bunun artık gerçekleştiğini söylüyor ve bu savını kabaca şunlara dayandırıyor: internet sınırsız, özgür ve kemliksiz bir geleceği haber veriyor, ve şu anda 3 milyar kişi internete bağlı, 2020’de 4 milyarı geçecek; dijital teknoloji ulus-devleti sevmiyor ve sansürden muaf, merkeziyetçi değil; halihazırda milyonlarca insan, merkez bankalarının ve hükümetlerin para arzını kontrol etmesiyle mücadele etmesi için özel olarak tasarlanmış “bitcoin” ve “blockchain” teknolojileri kullanıyor ve sayıları giderek artıyor; üretim teknolojileri giderek daha fazla sayıda insan kendini dünya vatandaşı olarak görüyor; Avrupa 2015’te 1,2 milyon sığınmacı aldı ve bunun yarattığı sorunlarla boğuşuyor, ama iklim değişikliği nedeniyle 200 milyon kişi mülteci konumuna düşecek, devletlerin başetmesi mümkün değil; iklim değişikliği zaten ulus-devleti aşan bir sorun; suçlar da öyle; işler de… Ulus-devlet kontrol üzerine dayanır; ama ne bilgiyi, ne suçları, ne işleri, ne insanların hareketini, ne para arzını kontrol edebiliyor.

“Nihayetinde, ulus-devletler üzerinde mutabakata varılmış mitlerden başka bir şey değildir: bazı özgürlükleri garantilemek için bazılarından vazgeçeriz. Ama bu alışveriş daha fazla iş görmezse ve o mitle ilgili mutabakatımızı bitirirsek, bizim üzerimizdeki gücü kesilir.”

Bartlett, birçok başka yazar gibi, ulus-devletin yerine en iyi adayın şehir devletleri olduğunu söylüyor; Monaco ve Singapur gibi hakim otoriteye sahip şehir devletleri. Üstelik, hiç denenmemiş bir şey değil bu; tarih boyunca varolmuş, bazan güçlenmiş, bazan güçten düşmüş siyasi varlıklar… Yunan şehir devletleri Babil’in, Ur’un yanında dünkü çocuk sayılır.

Dünya, tabiat, insanlar/halklar bu büyük devletleri taşıyamıyor, daha doğrusu, Büyük, büyük bir yük, büyük sorun. Küçük güzeldir gerçekten de ve yararlıdır, yapıcıdır, yaratıcıdır, daha insancadır.

Şüphesiz, ulus-devlet bugünden yarına çökecek değil. Büyük devletler ve Türkiye gibi yarı büyüklüktekiler, tam da büyüklüklerinin verdiği kötücül potansiyelle her tür oyunu oynuyor, oynayacak. Ama işte bir yandan da küçükler ağıyla oluşacak bir dünyaya doğru gidiyoruz. Dolayısıyla, Erdoğan 2071 hayalleri kuradursun, “Tek devlet, tek millet, tek vatan, — dördüncüsü neydi, hah – tek bayrak” nutukları bağıradursun, Türkiye de bu tekçi yapıda kalmayacak.

Dünyanın bütün devletleri, parçalanın!

Dünya ve Türkiye içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Küçük neden güzeldir?

(Üç bölümlük yazının ilk parçası için.)

Ulus-devletin çökmekte olduğu konusu özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 1990’ların başında işlenmişti. Fakat ulus-devlet bu erken öten horozların dediğini boşa çıkarmayı becerdi. Şimdi son yıllarda konu tekrar ve daha geniş bir yazar/düşünür kitlesi tarafından kurcalanmaya başlandı. Leopold Kohr da kimileri tarafından “yaklaşmakta olan merkezkaç hareketin habercisi” olarak niteleniyor.

Bu merkezkaç (decentralization) hareket küresel kapitalizmin, liberal demokrasilerin, temsili demokrasinin kiriziyle ilgili şüphesiz, ama Kohr’un izinden gidersek, bunları da aşan, daha doğrusu bunların bir kısmını oluşturan “büyük ölçek”le doğrudan bağı var.

Büyük ölçek, büyük ülke, güçlü iktidar – Cerattepe örneğinde göstermeye çalıştığım gibi – siyasi karar alma mekanizmalarını ulaşamayacağımız bir yüksekliğe taşıyor.

2013’teki Gezi Direnişi bunun ifadesiydi bir bakıma. Gezi Direnişi’ne katılanların kompozisyonu ne olursa olsun, harekete geçirici temel motif, karar alma mekanizmalarının demokratikleştirilmesi, hayatımızın ve bu hayatı sürdüğümüz ortamın her alanını belirleyen siyasetin tabana, Gezi Parkı’nın şahsında hayat ağacının kök saldığı yere indirilmesi talebiydi. Sesimizi duyuramayacağımız ve sesimizi duymaya tenezzül dahi etmeyen, bunu da açık açık ifade eden (“İstediğiniz kadar yırtının…”) iktidara karşı.

İsyan, ana ekseniyle, bunun isyanıydı ve başka yerlerde de görülen İşgal hareketlerinin halkalarından biriydi. Occupy Wall Street, batık bankaların halkın paraları peşkeş çekilerek kurtarılmasına karşı bir hareket olarak ortaya çıkmasına rağmen, yozlaşan, merkezileşen, ticarileşen siyasetin Wall Street gökdelenlerinin tepesinden Zuccotti Park’a indirilmesini talep ediyordu. Seçimlere katılım oranının gayet düşük olduğu, seçmen (halk) ile partiler arasındaki mesafenin alabildiğine açıldığı, bu mesafeyi halkla ilişkiler şirketlerinin doldurduğu ve aday belirlemenin neredeyse tamamen bir halkla ilişkiler faaliyeti haline geldiği, siyaset ile ulusaşırı şirketlerin kucak kucağa varolduğu Amerikan siyasal sistemine karşı bir başkaldırıydı Occupy Wall Street. İhtiyaç duyulan köklü değişimi gerçekleştirmekten uzak siyaset alanına isyandı.

İşte bu yüzden, refah bakımından, demokratik kültür ve kurumlar bakımından çok daha geri, tarihsel ve toplumsal olarak çok farklı bir dünyadaki Tahrir kalkışmasıyla buluşuyordu. Mısır’daki siyasi merkeziyetçilik ‘demokratik’ kurumlarla ‘yeteri’ kamufle edilmiş de değildi; düpedüz diktatoryal bir rejimdi. Ve oradaki isyan da siyasetin piramit tepesinden Tahrir Meydanı’na, halkın ayağına indirilmesini talep ediyordu. Arap aleminde şahit olduğumuz –şimdilik başarısız- öbür intifadaların talebi de son tahlilde aynıydı.

Bu kalkışmaların hepsinde gençler başı çekiyordu. İsyanın gövdesini örgütlü ‘eleman’lardan ziyade siyasete soğuk durmalarıyla ‘ünlü’ gençler oluşturuyordu. Kalkıştıkları o mücadelenin içinde başka türlü bir siyasallaşma süreci yaşıyorlardı. Bir siyasi programları yok; özlemleri, öfkeleri vardı. Anarşizan eğilimler gösteriyorlardı. Lideri olmayan bir hareketi sürdürme ve sosyal medyanın bütün imkanlarının yanında, en eski iletişim biçimlerini kullanıyor, eşitlerarası ilişkiler kuruyor, farklılıklarını korumakla birlikte bir çatışma vesilesine de çevirmemeyi beceriyorlardı.

Küresel bir sarsılmaya yol açma potansiyeli taşıyan bu hareketlerin dinamiklerini nasıl bir tarihsel çerçeveye oturtabiliriz? Rus tarihçi-gazeteci Daniil Kotsyubinsky, 2012’de yayınlanan zihin açıcı makalesinde ilgi çekici bir yol haritası çiziyor. “Yakın tarih”, diyor, Kotsybinski, “1918’deki Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, 21-23 yıllık döngülerle ilerliyor. İkinci Dünya Savaşı 1939’da, 21 yıl sonra çıktı; ve 1945’teki bitiminden 21-23 yıl sonra, 1968’de zirvesine ulaşan ve halkın zihniyet dünyasını bir kere daha radikal biçimde değiştiren bir gençlik devrimi başladı. Ardından, benzer bir süre sonra, 1989-1991’de perestroika zirvesine ulaştı, Berlin Duvarı çöktü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yıkıldı ve iki kutuplu dünya sona erdi. Eğer gerçekten böyle bir kronolojik yasa varsa, sonraki devrimin zamanı 2012’de geldi ve zirvesi de 2014.”

Kriz ve durgunluk dönemlerinin de aynı zemini paylaştığını söyleyen Kotsyubinsky, her durumda, ilerleme fikrinin köklü bir dönüşüm ihtimaline ve adil bir dünya düzeni kurulacağına inançtan kaynaklandığına işaret ediyor. Başkaldıranlar, “Sistem’i bireyin çıkarlarını yok saymakla, totaliter baskıyla ve sosyal yabancılaştırmayla suçladılar” diyor. Bu dönemlerde total yalanlar ve total baskıyla (dolaysız ve – para sayesinde – dolaylı olarak) insanların manevi özgürlüğünün gasp edildiğine, sadece maddiyatla tanımlanan anlamsız küsurat haline getirildiğine işaret ediyor. İşte bu homurdanma, sızlanma dönemlerini, “kısa bir devrimci ‘mania’ patlaması izliyor. Ne eksik ne fazla, 21-23 yılda bir”. Peki, neden?

“Cevap net”, diyor Kotsyubinsky: “Her 21-23 yıl sonunda, istikrarsız bir dönemde büyüyen –ekonomik esaretin, manevi boşluğun, siyasi riyakarlığın, bilgi kirliliğinin vb.’nin o malum psikolojik travmalarına maruz kalan– bir başka küresel nesil ortaya çıkıyor. Bu durgunluk dönemlerinin çocukları radikal değişimlerden korkmuyor, tersine, böyle değişimler için can atıyorlar ve gerçekliğe ilişkin hayal kırıklıkları ve huzursuzlukları sahte bir faydacılık ve zoraki bir iyimserlik maskesine bürünen anne babalarınca da bu yolda cesaretlendiriyorlar –ne de olsa, bu anne babalar kendi gençliklerindeki devrimlerin adil bir dünya yaratmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Durgunluğun çocukları büyüdüklerinde celallenip bir anda toplumsal bir yangına yol açıyorlar. Bu çok hızlı gerçekleşebiliyor, çünkü cicim aylarından sonraki durgunluğun yarattığı depresyon dönemlerinde biriken öfke çok kolay alev alır.”

Kotsyubinsky’ye göre, 2011’le başlayan son dönüşüm döneminin meyvası ayrılıkçılık/bölgeselcilik olacak. Yani bir bakıma bildiğimiz anlamda ulus-devletin sonu, ölçeğin küçülmesi. Bölgeselciliğin en çok Avrupa Birliği içinde gelişmiş olduğunu, ama Rusya’dan başlayacak bir çözülmenin çığır açıcı olduğunu söylüyor.

Kostyubinsky, İşgal hareketinin, kelimenin en geniş, doktriner olmayan anlamıyla en iyi anarişzm olarak tanımlanabileceğini söylüyor… “Ve ulusal yönetimlerin krizde, yerel siyasi protestoların yükselişte olduğu bu küreselleşme çağında henüz okunmamış anarşist teori sayfası her zamankinden daha uygun bir hale gelebilir. Has anarşistler, devleti eleştirirken aslında yönetsel iktidara değildi, sadece otoritaryanizme meydan okuyordu. Hedefleri bu otoriteyi yıkmak değil, halka mümkün olan en yakın yönetim modelini yaratmaktı.”

Kostyubinsky’nin meseleyi bu noktaya getirmesinin bir sebebi var tabii: Kropotkin. Anarşizmin teorisyeni Pyotr Kropotkin, siyasi organizsoyunun en iyi formu olarak komünü öneriyor ve buna en yakın tarihsel örnek olarak Avrupa’nın özgür şehirlerini görüyordu. Kostyubinsky, bu yaklaşımı bugün anarşizmden ziyade bölgeselcilik olarak tanımlamanın daha uygun olacağını söylüyor.

Kostyubinski’nin anlatımını takip edersek, Kropotkin tüm insanlık tarihini bir döngüler serisi olarak görüyordu ve burada şehirler ve komünler gibi küçük yerel birimler yaratıcı ve geliştirici bir rol oynarken, geniş devletler ve imparatorlukların yıkıcı ve parazitimsi olduğunu düşünüyordu.

Roma İmparatorluğu’nu, kelimenin en keskin anlamıyla, örnek bir devlet olarak görüyordu. “Roma herşeyin merkeziydi.” Roma yıkıldıktan sonra, bölgesel siyasi formların özgür yaratıcı gelişimine dayalı yeni bir tarihsel döngü başlamıştı; 12. yüzyıl boydan boya bütün Avrupa’da kentli komunitelerin ayaklanmasına sahne olmuştu. 16. yüzyılda ise ortaya çıkan mutlakiyetçi devletler Orta Çağların bölgeselci medeniyetlerini ve özgür şehirler federasyonunu yerlebir etmişti.

Kropotkin’e göre iki seçenek vardı: “Ya devlet kişisel hakları, yerel hayatı ezer ve iktidarını insan aktivitesinin her vechesine genişletir, ki bu, bir tiranlığı bir başkasıyla değiştirmekten başka işe yaramayan iktidar mücadelelerini tetikler, ya da devlet ortadan kaldırılmalıdır. Eğer bu olursa, enerjik bireysel ve grup inisiyatifleri ve gönüllü mutabakatlar binlerce yerleşim merkezinde yeni bir hayatın başlangıçları için zemin sağlar. Seçim sizin!”

Yedi yıl kadar önce bir kitap projesi için ziyaret ettiğimiz Prof. Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu’da Beylikler döneminin tarihçiler, araştırmacılar tarafından ihmal edildiğini, yeterince üzerinde durulmadığını, halbuki bu dönem Anadolusunun muazzam bir kültürel zenginlik barındırdığını söylemişti.

Selçukluların iç meseleleri ve nihai olarak da 13. yüzylıl ortasında Moğol saldırıları sonucu Anadolu Selçukluları darmadağın olmuş, büyük merkezi iktidarın fiilen ortadan kalkmasıyla Anadolu irili ufaklı yerel siyasi yapılarla (beyliklerle) bezenmişti. Ahmet Yaşar Hocanın sözünü ettiği zenginlik işte bu şartların ürünüydü. Ocak’ın saptaması bana hemen yukarıda sözünü ettiğim Kohr’un, küçük siyasi birimlerin yarattığı ve yaratabileceği zenginliği vurgulayan kitabını çağrıştırmıştı.

Bir de Henry S. Lucas’ın A Short History of Civilization kitabı aklıma gelmişti. Lucas antik Yunan medeniyetinin en temel özelliğinin çeşitlilik olduğunu söylüyordu. Bu özelliğin ortaya çıkmasında da coğrafyanın önemli bir rol oynadığını hatırlatıyordu. (Kuşkusuz, coğrafya her topluluğun hayatında önemli rol oynadı.) Yunan medeniyetinin coğrafyası, ormanlarla ve alçak dağlarla kaplı Ege’nin iki yakasında ve adalarında, genellikle birbirlerinden büyük ölçüde kopuk sayısız küçük bölgeden oluşuyordu. Herbiri belirgin bir kişiliğe sahipti. Dahası, deniz öylesine içlere kadara sokuluyordu ki, aşırı uzun bir kıyı şeridi ve sayısız liman vardı. Bu sayede, en uzak bölümlerin bile denize erişimi vardı ve bu her parçanın dış dünyayla ilişkisine imkan veriyordu. Coğrafyanın bu parçalı/bölünmüş yapısı izole şehir devletlerinin gelişmesini sağladı.

Son on gün içindeki iki bağımsızlık referandumu (Irak Kürdistanı ve Katalunya) işte bu anlattıklarımı bir kere daha düşündürdü bana. Ama dahası var.

Dünya ve Türkiye, Kürt meselesi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Büyük, sorun

(Üç bölümlük yazının ikinci ve üçüncü parçaları için.) 

Bir yerde bir yanlışlık varsa orada bir şey fazlasıyla büyük demektir.

Leopold Kohr

 

Irak Kürdistanı’ndaki ve Katalunya’daki bağımsızlık referandumları, ayrı bir varlık (devlet, federasyon, kanton, özerklik, vs) kurma meselesini başka bir perspektifle tartışmaya vesile olmalı.

Ulus-devlet mantığı içinde düşünmeye, hissetmeye o kadar kapılmışız ki, bunun doğurduğu cehennemî sonuçları göremiyoruz; dahası, ya sanki dünya kurulduğundan beri ulus-devletler, milli kimlikler, ulusal sınırlar içinde yaşadığımızı sanıyoruz ya da tarihin en mükemmel aşaması olarak ulus-devlette ilelebet demir atacağımızı düşünüyoruz. Hepsi yanlış.

Ülkelerin parçalanması, küçülmesi iyi bir şey. Her isteyenin ayrılma veya federatif yapılar kurma hakkı vardır, olmalıdır; ayrılmak isteyene engel olma hakkı kimsede yoktur, olmaladır. Daha küçük siyasi-sosyal birimler kurmalı, ölçeği küçültmeliyiz. Çünkü Büyük, beladır, başlı başına tehlikeli ve kötülük üretici bir şeydir; “küçük güzeldir”.

Büyük bir ülkenin devleti de, ordusu da, ekonomisi de, sorunları da büyüktür; bu büyüklükler geometrik olarak artar; ve sonuç olarak iktidar denen şeyi büyütür ve insandan uzaklaştırır. Bununla ters orantılı olarak toplum büzülür, etkisizleşir; insan ezilir, çaresizleşir. Kendi sorunlarımıza yabancılaşırız, elimizden kaçar bu sorunlar, çözümler de. Büyük iktidarın tekelindedir bunlar.

Artvin Cerattepe’deki madencilik çok iyi bir örnek derdimi anlatmak için, oradan gidelim. Cerattepe’de maden çıkaracak şirket, Erdoğan’a yakınlığı gayet iyi bilinen Mehmet Cengiz’e ait. Ama Artvinlilerin madenciliğe karşı ayaklanmasının AKP düşmanlığıyla, Erdoğan nefretiyle alakası yok; 25 yıldır mücadele veriyorlar.

Şimdi şunu soruyorum: Diyelim ki, madenin bulunduğu Cerattepe Türkiye gibi iri bir ülkenin değil de çok daha küçük bir ülkenin içinde olsaydı. Mesela Artvin Cumhuriyeti. Bu durumda bu maden işletilebilir miydi, izin çıkar mıydı buna?

Kesinlikle hayır. Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorum peki? Şundan: Şu anda Türkiye’de olduğu gibi Artvin’de de (bütün ilçeleri ve köylerini de dahil ederek konuşuyorum) Erdoğan’ın her dediğini gözü kapalı destekleyenler olmasına rağmen bir referandum yapılsa, sonuç hayır çıkar Artvin’de madenle ilgili. Üstelik şunu da hesaba katın: Artvin Cumhuriyeti varolsaydı eğer, onların başında Erdoğan gibi bir ‘bela’ olmayacaktı, o “bela” sadece kendi sınırlı ülkesinde esip gürleyebilecekti. (Bu bela meselesine biraz sonra geleceğim.)

Bu durumda sorun şimdiki kahredici hale de gelmeyecekti zaten. Artvinliler yaşadıkları yere sahip çıkacak, kendi aralarında tartışacak ve ‘Bu işi yapmayalım’ kararı verecekti. Artvin Millet Meclisi’nin de halkının sesine kulak asmaması imkansıza yakın zor olacaktı.

Halbuki ne oldu? Yirmi beş yıllık mücadele yoksayıldı, Artvinliler yoksayıldı, bilirkişi raporu ve mahkeme kararı yoksayıldı; sonra da satılık bilirkişiler ayarlandı, mahkeme heyeti uygun hakimlerden oluşturuldu ve Erdoğan iktidarının istediği yargı kararı çıkartıldı. (Meselenin bu yönüne girmeyeceğim; isteyen şuradan durumu öğrenebilir.)

Bu dediklerime gelebilecek itirazları gözden geçirelim:

  1. Kabahat Erdoğan/AKP’nin. Yargı kararlarına saygı duysaydı, yargı bağımsızlığını yoketmeseydi, yargı bağımsızlığı çalışsaydı böyle olmazdı.
    Evet ama Artvinlilerin itirazı yeni değildi; yani AKP’den önceki iktidarlar da Artvinlileri uğraştırıp durmuştu. Başka bir örnek, Bergama Ovacık’taki altın madeni bu bakımdan çok daha iyi bir örnek; AKP’ye gelene kadar bütün iktidarlar mahkeme kararlarını yok sayıp o siyanürlü madeni işletti. ‘Erdoğan belası’ meselesini bir kere daha ileri atıyorum.
    Ayrıca, yargı bağımsızlığının çok daha sağlam olduğu büyük demokrasilerde de benzer sorunlar var.
  2. Madenin çıkarılacağı yer biraz zarar görebilir, ama ülke ekonomisine büyük katkısı olacak.
    Bu savda birkaç temel ve kritik sorun var ve hepsini de ya Büyük yaratıyor ya da sınır tanımayan büyüme/kalkınma zihniyeti, ki bu da büyüklükle ilgili. İlk olarak şunu söyleyelim: Tabiatı bir maliyet kalemi olarak hiç hesaba katmayıp ihmal edilebilir, hatta sonsuz bir kaynakmışcasına fütursuzca harcanabilir görmek başlıbaşına büyük bir sorun (Bakınız: Schumacher’ın meşhur Küçük Güzeldir kitabı). Büyük’ün mantığı budur. Ayrıca, aynı mantık, orada yaşayan insanları (bir yerin insanlarını ve insanların yerini) de ihmal ediyor; ülke ekonomisine katkısı olacak diye. Artvinliler, katkı ne olursa olsun yaşadıkları yerin heba edilmesine karşı; mutluluklarını burada görüyorlar. Ülke, insanlarının mutluluğunu gözetmiyorsa büyük bir sorun var demektir. Büyük, budur işte. O Büyük genelin çıkarı için birilerinin evini başına yıkıyorsunuz. Sınırlarımız Artvin Cumhuriyeti olsaydı, hem buna hakkınız olmayacaktı hem gücünüz yetmeyecekti. Artvinliler o bakırı ve altını orada bırakıp kendi yağlarıyla kavrulmayı tercih edecekti. Başka durumlarda da sizin eviniz başınıza yıkılmayacaktı, kendi küçük cumhuriyetinizde.
    İkincisi, ekonomist Schumacher’ın Küçük Güzeldir’de söylediği gibi, “General Motors için iyi olanın ABD için de iyi olacağını garantileyen ‘gizli el’e Adam Smith’in bile bu denli imanı yoktu”. Yani, Mehmet Cengiz’in çıkaracağı madenin Türkiye için iyi olacağını nereden çıkardınız?
  3. Toplumun tamamı heryerdeki sorunla ilgilenemez.
    Doğru. Ama sözünü ettiğim sorun da bu işte. Zaten büyük Türkiye toplumunun çok büyük kısmının umurunda değil Cerattepe ve Artvinliler; orada yaşamıyorlar zaten, hiç görmeyecekler, vs. Ama umurunda olmayan, ilgisi ve bilgisi olmayan bu büyük kitle, hiç görmediği, yaşamadığı, yaşamayacağı bir yerin mahvedilmesine, o coğrafyayla hayati ilgisi olan insanların mağdur edilmesine karar verebiliyor. ‘Kararı onlar vermiyor, hükümet veriyor’, dediğinizi duyar gibiyim. Ama işte o büyük kitle büyük bir iktidar yaratılmasının en büyük sebeplerinden biri. Denetlenemeyecek kadar büyük. Kendisini yaratan insanlardan kopacak, onları yoksayacak kadar uzak, ulaşılmaz.
    Bu büyük ülkenin büyük ve vurdumduymaz iktidarına baskı oluşturabilmek için Artvinliler büyük Türkiye toplumunda bir ilgi yaratmaya çalışıyor çaresizce. Nafile. Ülkeleri Artvin Cumhuriyeti olsaydı, işleri çok daha kolay olacaktı.
  4. Erdoğan gibi bir ‘bela’ Artvin Cumhuriyeti’nde de iktidara gelebilirdi.
    Artvin’de zor biraz tabii ama olabilirdi. Gelgelelim, bu durumda sadece Artvin’e bela olabilirdi. Cerattepe’yi mahvedebilirdi sadece; Alakır, Munzur, kuzey ormanları … kurtulabilirdi. Halbuki şimdi 780 bin kilometrekarenin ve hatta sınıraşan yerlerin, dünyanın başına bela ve bu belalardan dünyada çok var. Büyük, büyük bela demektir ve defetmesi de zordur.
    Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin özünü oluşturan kitabı Common Sense’e (Türkçede “Ortak Akıl” ve “Sağduyu” olarak iki yayınevi tarafından basılmış) Thomas Paine (1737-1809) hükümet/yönetme meselesiyle giriyor.
    Paine, bir hükümete/yönetim aygıtına ihtiyaç duymayacak kadar küçük bir topluluğun uygun bir ağaç altında toplanıp ortak konuları tartışabileceğini, ilk yasalarının sadece “Düzenlemeler” başlığı altında toplanabileceğini, topluluk nezdinde itibarsızlaşmaktan başka bir cezanın olmayacağını söylüyor.
    “Böyle bir mecliste herkes, doğal bir hak olarak, bir sandalyeye sahiptir. Gelgelelim, topluluk büyüdüğünde aynı şekilde sorunlar da artacaktır ve bireyleri birbirinden koparacak uzaklık, sayılarının küçük, yaşam alanlarının yakın ortak sorunlarının az ve önemsiz olduğu zamandaki gibi hepsinin her durumda toplanmasına müsait olmayan bir hale gelecektir.”
    İşte bu noktada “doğrudan demokrasi” dediğimiz şeyden kopuyoruz. Paine’i takip edersek, yine de çok uzaklaşmış sayılmayız. Evet, topluluk genişlediği için yasama işini yürütmek üzere belli sayıda insan görevlendirilir, ama bunlar yine de kendilerini oraya atayanlarla aynı kaygıları paylaşır, tüm topluluk oradaymışcasına davranır.
    Eğer topluluk büyümeye devam ederse, temsilcilerin sayısını arttırmak gerekir ve topluluğun her bir parçasının yararını gözetebilmek için nüfus uygun parçalara bölünür, her parça belli sayıda temsilci gönderir. Ve seçilenler kendilerine seçenlerinkinden ayrı bir çıkar asla edinemesin diye sağduyu seçimlerin sık yapılmasını emreder. Böylece seçilenler birkaç ay içinde geri dönüp yine seçenlerin bünyesine katılır, topluma sadakatleri garantiye alınır.
    “Ve bu sık değişim topluluğun her parçasıyla ortak bir çıkar oluşturacağından, doğal olarak birbirlerini karşılıklı destekleyecekler, işte yönetimin gücü ve yönetilenlerin mutluluğu buna dayanır.”

Peki, ya topluluk çok büyürse, mesela 80 milyonluk bir Türkiye olursa? Bu 80 milyonu 550 kişi temsil eder(!) ve Paine’in yukarıda anlattığı temsil modelinin tamamen dışına çıkarız; temsilin temsili gibi bir oyun haline gelir iş. Doğrudan demokrasiye ne kadar yakın olursak o kadar iyi.

İşte ‘Erdoğan belası’ meselesine geldik şimdi. Bela gerçekten de Erdoğan mı? Evet, Erdoğan bir bela şüphesiz; benim gibi birçokları için. Birçokları içinse velinimet. Erdoğan’ı değil de, bela olarak Atatürk’ü, Stalin’i, Aung San Suu Kyi’yi, George Bush’u, Hitler’i, vs görenler için de aynı şey geçerli.

Bu büyüklük meselesini Breakdown of Nations kitabında enine boyuna inceleyen siyaset bilimci Leopold Kohr (1909-1994), iktidarın temerküz etmesinin yarattığı tehlikeyi, “saldırganlığın güç/iktidar teorisi” başlığı altında kabaca şöyle açıklıyor:

Su 100 santigrad derecede kaynar, zeytinyağı 298 derecede, civa da 356,7 derecede kaynar; velhasıl herşeyin bir kaynama noktası vardır ve mutlaka kaynar. Atomu zenginleştirirsiniz, kritik eşiğe (critical mass) gelene kadar bir şey yoktur, ama o eşiği aşınca kimyasal tepkimeye girer ve nükleer patlamaya yol açar… İktidar da böyledir işte; güçlenir güçlenir ve kritik eşiği aşınca, kaynama noktasına gelince tahripkar hale gelir. Hiçkimse ve hiçbir yapı bundan muaf değildir. Kaynama noktaları, kritik eşikleri, yani yozlaşma ve tahripkar olma eşikleri değişebilir ama herkes bir noktada buraya gelir.

Üstelik, bunun kültürel veya ekonomik gelişmişlikle, siyasi ideolojilerle de ilgisi olmadığını söylüyor Kohr ve kültürel düzey, entelektüel zenginlik, ekonomik refah bakımından zamanının en önde ülkelerinde iktidarların yaptığı vahşetlerden çıldırtıcı örneklerle bu tezini kanıtlıyor.

Peki, nedir bu tahripkar, toplumun başına bela olma birimi? Böyle bir birim, bir eşik var mı? Var. Misilleme yapılamayacak nokta. Yani iktidar o kadar güçlenecek ki, karşısında misillemede bulunabilecek bir güç kalmayacak. Bugünkü Türkiye’nin durumu, Erdoğan iktidarının geldiği nokta çok iyi bir örnek.

Büyük/geniş ülkenin her şartta böyle bir güç/iktidar temerküzüne yol açtığını gösteren Kohr’un klasikleşmiş kitabı bundan ibaret değil kuşkusuz. Büyüklüğün, büyük ülke olmanın sosyal, siyasal, ekonomik veçhelerde nasıl kötücül sonuçlar yarattığını ve neden küçük ölçekli ülkelerden oluşan bir dünya kurmanın gerekli olduğunu billur gibi sergiliyor.

İspanya İç Savaşı’nda muhabir olarak bulunmuş, yine gazeteci olarak oraya giden George Orwell’le yakın arkadaşlık kurmuş Kohr bu kitabını ilk 1957’de, ikinci kez de bir sonsöz ekleyerek 1978’de yayınladı.

Bu yıl kitabın yeni baskısı yapıldı. Şaşırtıcı değil, zira ayrılıkçılık, bölgeselcilik, şehir devletleri, kısaca küçük ülke meselesi üzerinde geniş bir literatür oluşmuş durumda son yıllarda.

Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum

Hayran Çiftliği

17.07.2017

Benim ülkem Hayran Çiftliği, evet, hiçbir zaman hayran olunacak bir ülke değildi belki ama şimdiki gibi de değildi pek.

Ülkem bu adı hayran olunacak bir yer olduğu için almamıştı. Tabii, yöneticilerimiz bu yanlış anlaşılmayı çok yararlı buluyor ve isimle ilgili belirsizliğin giderilmesini istemiyordu. Hayran Çiftliği, aslında bir yönetim biçimini niteler. Yurttaşların yöneticilerine hayran oldukları bir sistemdir bu. Pek çok ülke dolaştım, cumhurbaşkanı veya başbakanın resminin insanların cep telefonlarının ekran resmi olduğu başka hiçbir ülkeye rastlamadım mesela. Sizin de rastladığınızı sanmıyorum. Bizde yaygındır. Zaten biz sizin kullandığınız ‘yurttaş’ veya ‘vatandaş’ kelimesi yerine ‘hayran’ kelimesini kullanırız.

Neyse, dünya çapında başarılı bir film yönetmenimizin akıllara durgunluk veren tanımıyla “benim güzel ve yalnız ülkem”deki durumu bir üstadımızın izinden giderek anlatayım en iyisi size.

Bizim Hayran Çiftliği’nin başkanı Önderdoğan tam bir domuz bana kalırsa; “arka ayakları üzerinde yürüyen, ön ayaklarından birinde kırbaç bulunan” bir domuz. George Orwell’in, otoriterlik eleştirisinin başyapıtlarından olan Hayvan Çiftliği‘ndeki domuzları, ama özellikle Napoleon’u kastediyorum.

Orwell, eleştirinin boğulmaya, ilkelerin yoksayılmaya ve ihtiyaca göre değiştirilmeye, gerçeklerin çarpıtılmaya, olguların değiştirilmeye başlaması ile baskı rejiminin kurulmaya başlamasının nasıl elele gittiğini sergiler Hayvan Çiftliği‘nde.

Beylik Çiftlik’te hayvanlar, çiftliğin sahibi Jones’a ve insan çalışanlarına karşı ayaklanır ve yönetimi ele geçirir. Eşitlikçi ilkelerle (bunlar Yedi Emir’dir) yeni bir düzen kurarlar. Çiftliğin adını da Hayvan Çiftliği olarak değiştirirler.

Bizim Hayran Çiftliği’nin yönetimine gelen domuzların ise tabii böyle eşitlikçi ülküleri, hedefleri yoktu, ama yine de bazı ileri adımları programlarına almışlardı: Askeri vesayet rejimi kaldırılacaktı; demokrasi gelişecekti, AB bu bakımdan önemliydi, Kopenhag siyasi kriterlerini özümseyip kendi kriterleri haline getireceklerdi; yargıyı hükümetlerin sultasından çıkarıp bağımsızlaştıracaklardı; komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı aktif bir dış politika izleyeceklerdi; hükümetlerle kirli ilişkileri olan medya ortamını yeniden ve düzgün bir şekilde düzenleyeceklerdi; İslam 70 yılın baskısından kurtulacak ve tabii başörtülü kızlarımız gadre uğramayacaktı; ama aynı zamanda gayrımüslim vatandaşlara dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bir ortam da sağlanacaktı; A. ve K. sorununu çözeceklerdi (“açılım”); Ermenilerle helalleşeceklerdi; Hayran Çiftliği’nin etnik, dini, kültürel çeşitliliği bir zenginlikti…

Sonra bir ara, zaten büyük bir güç sahibi olarak yönettikleri çiftliğe yeni bir sistem getirmek istediler, bir tür başkanlık sistemi. Kadim devlet geleneklerimize bu sistemin daha uygun olduğunu söylüyorlardı ve bir halk oylamasıyla bunu tescillediler. Ülkenin adını da değiştirdiler: Yeni Hayran Çiftliği.

Biraz kafamız karışmadı değil; yeni olan aynı zamanda kadimdi. Üşenmedim, sözlüğe baktım; kadim, düpedüz eski demekti. Yani yeni sistem eskiydi, ama galiba şöyle söylemek daha doğru, eski yeniydi. Bilemiyorum, kendi kararınızı verin işte…

Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin yedi ilkesi/emiri ezberleyemeyenler için şu slogana indirgenir: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.” Çünkü iki ayaklı insan, bütün kötülüklerin anasıdır. Özellikle koyunlar için basite indirgenmiş bu özdeyiş çok işe yarar.

Bu özdeyiş numaralarını bütün devletler kullanır. Hayran Çiftliği’nde de eskiden beri çok revaçtadır bunlar. “Ne mutlu Hayranım diyene” de bu tür bir özdeyiştir, şehit edebiyatı da, “Müslüman Müslümanın elinden salimdir” deyişi de, “milli çıkar” klişesi de… Çiftlikbaşkanı Önderdoğan da bunları ve türevlerini tepe tepe kullandı, kullanıyor; bu zehirleri damla damla topluma zerketti, ediyor. Tabii şunlar da var: “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü”, “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” (rabia, işareti de var üstelik)…

Gelgelelim, Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde, daha işin başında zeki domuzlar bir ayrıcalık elde eder: elmalar domuzlarındır; çünkü yöneticilik görevini layıkıyla yerine getirebilmeleri için iyi beslenmeleri lazımdır. O görev layıkıyla yerine getirilemezse, maazallah, Jones (eski düzen) geri gelir. Bu tehdit, bütün itirazları susturur.

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları da iktidara gelince yandaşlarına bir sürü ayrıcalık dağıttı. Yeni ve geniş bir sermaye zümresi oluşturdu. Devlet imkanlarını kullanarak medya gruplarına el koydu. Yeni Hayran Çiftliği için gerekliydi bunlar. Başka çeşitli yollarla (ihaleler, vs) para dağıttı, imkan dağıttı, fırsat dağıttı. İyi bir gazetede çay dağıtma işi verilmeyecek kimseler yazar, yönetici, kanaat önderi oldu çıktı ve onlara da paralar dağıtıldı; tabii, sağda veya solda yetişmiş kimileri de bu köşe ve tv yorumcusu koltuklarında paralandı bir güzel. Böylece şahane bir propaganda teşkilatı kurulmuş oldu. Yıllar sonra ayakkabı kutularından, yatak odalarındaki çelik kasalardan çıkacak servetler edindi kendileri de ve tabii “gemicikler”, vesaire vesaire vesaire…

Önderdoğan da kendi kitlesini “Eski Hayran Çiftliği gelir ha!” tehditiyle hizada tuttu.

Hayvan Çiftliği’nde, kısa sürede, ayaklanmanın iki domuz önderi, entelektüel diyebileceğimiz Snowball ile sıkı örgütçü Napoleon arasında çekişme başgösterir. Napoleon özellikle koyunları etkileme konusunda çok mahirdir. Tartışmaların, konuşmaların en canalıcı yerinde, koyunlar, Napoleon’un muhalifleri üstünde baskı kuracak şekilde “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” diye melemeye başlar.

Napoleon, bir yandan da özel yetiştirdiği köpeklerden kendine sadık bir ‘güvenlik gücü’ gücü kurmuştur. Bu köpekler, muhalifleri yıldırmada, yoketmede ve öbür hayvanları da böylelikle hizaya getirmede hizmet görür.

Çok geçmeden Napoleon, Snowball’u tasfiye eder, dahası onu bir hain, ajan durumuna düşürür. Koyunlar yine vargüçleriyle meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları arasında da benzer bir tasfiye süreci çok geçmeden başladı. Tasfiye edilmeyenler de tamamen pasifleştirildi. Parti içindeki koyunlar da, seçmen içindeki koyunlar da (geniş kitle bunlar zaten) “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız” şiarını bağırmaya başladı her kritik durumda.

Hayvan Çiftliği’nde iş, “Napoleon ne dese haklıdır”a varmıştı. Yeni Hayran Çiftliği’nde de “Önderdoğan ne dese haklıdır”a vardı. Önderdoğan’ın kuyruğunda, “götünün kılında”, bedeninde, sözünde, ruhunda bir oldular.

Koyunlar yine meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Önderdoğan da meydanlarda durmadan benzer şeyler meletti, meletiyor: “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek bayrak, tek devlet…”, “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda, şimdi dinlediğim bütün şarkılarda…”

Hayvanlar, Snowball tasfiye edilene kadar, her Pazar sabahı toplanıp çiftliğin işleyişiyle ilgili kararlar alırdı. Ama artık buna gerek kalmamıştır. Napoleon’un önderliğinde özel bir kurul alacaktır kararları. Tartışma kesinlikle olmayacaktır. Bu karar pek iyi karşılanmasa da hayvanlar sineye çeker; yanlış kararlar alabilecekleri söylenmiştir çünkü ve böyle bir durumda eski düzen (Jones) geri gelir maazallah. Ne de olsa Napoleon ne söylese doğrudur ve yanılmazdır.

Yine de Snowball’un kahramanlıklarını hafızalarından kazımamış olanlar ve hakkını teslim edenler çıkar. Bunların azılıları yargılanır(!) ve Napoleon’un özel yetiştirilmiş köpekleri tarafından parçalanarak idam edilir. Ama toplum içinde bu konuda ikircikli olanlar olduğu anlaşılır. Bu durumda Napoleon’un sözcüsü, emirlerini topluma duyuran domuz, gerekli uyarıyı yapar, hizaya getirme işlevini görür:

“Bu çiftlikteki bütün hayvanları uyayırırım, gözünüzü dört açın. Snowball’un ajanlarının şu anda bile ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaştıkları besbelli.”

İtiraz edenlerin ve itiraz edenlere destek olanların idam cezasına çarptırılmasını öngören bir kararname de çıkartır Napoleon.

(Önderdoğan’ın itiraz edenlere ve itiraz edenlere destek verenlere yaptıklarını, adaletsizliklerini, haksızlıkları, hukuksuzlukları, doğa ve insan katliamlarını sayıp dökerek yazıyı şişirmeyeceğim; hergün yeni en az bir örneğini görüyoruz. Dünya basınından takip ediyorsunuzdur.)

Hayran Çiftliği’nin hayranları arasından çıkmayan vicdan sesi Hayvan Çiftliği’nin hayvanları arasından çıkar, ama sadece vicdan sesidir, başkalarına duyurulamayan bir ses. Clover şöyle düşünür mesela:

“Düşüncelerini dile getirebilse, yıllar önce insan soyunu alaşağı etmek üzere yola çıktıklarında, hedeflarinin asla bu olmadığını söyleyecekti. (…) Oysa nedendir bilinmez, kimsenin düşüncesini açıklamaya cesaret edemediği, her yerde azgın, yabanıl köpeklerin hırlayarak kol gezdiği, yoldaşlarının korkunç suçları itiraf ettirildikten sonra paramparça edilişini seyretmek zorunda kaldıkları bir toplum çıkmıştı ortaya. Ama aklından, ayaklanalım ya da başkaldıralım gibisinden düşünceler geçmiyordu. Şu içinde bulundukları durumun bile Jones’un zamanındakinden çok daha iyi olduğunu ve her şeyden önce insanların çiftliğe geri dönmelerinin önlenmesi gerektiğini biliyordu. Ne olursa olsun yönetime bağlı kalacak, kendisine verilen emirleri harfi harfine yerine getirecek ve Napoleon’un önderliğini kabullenecekti.”

Yeni Hayran Çiftliği hayranları arasında böyle bir vicdan sesine sahip birileri var mı, bilmiyoruz. Duyduğumuz bir ses yok gibi.

İşte bu, Önderdoğan’ın da dilinden düşürmediği, gönlünde yatan “milli irade”dir.

Halbuki, bir ulus çerçevesindeki/çapındaki iradeyi, milletin iradesini kastediyorsak “milli irade”yle, bu, total ve homojen bir şey değildir asla. Hele özellikle cumhuriyetçilik bağlamında konuşuyorsak. Dolayısıyla, milli irade, tek bir vatandaşın iradesini de içerir, tamamlayıcı parçalarından biridir. Sokak protestoları da, seçimler gibi, milli iradenin yansıması, tezahürüdür. Ama Önderdoğan sadece kendi gösterilerini, kendi sokağını, kendi seçmenini ve “kutsal sandık”tan çıkan skoru milli irade olarak görüyor ve yutturmaya çalışıyor. Onun istediği, kastettiği milli irade sapına kadar total, sapına kadar yekparedir. Yani Önderdoğan’ın “milli irade”si düpedüz faşizandır, “Nazi kalıntısı”dır.

Hayvan Çiftliği’ne dönersek, işte Clover’ın vicdan sesinden de öğrendiğimiz üzere, başlangıçtaki ilkeleri de değişiverdi. “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesine bir kelime ekleniverdi mesela: “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

Önderdoğan’ın domuzlar partisinin iktidara gelmeden hazırladığı program da gözümüzün önünde tam tersi yerlere vardı: Demokrasinin olan kadarının bile köküne kibrit suyu ekildi; AB düşman, Kopenhag kriterleri zehir oldu; komşularla savaşa vardı iş; “açılım”, “K. sorunu yoktur”a çıktı ve K. şehirleri yerlebir edildi; yargı Önderdoğan’ın avadanlığı haline getirildi; medya Önderdoğan’ın bağırsak gürültülerini bile kutsayan ve yansıtan, yalanlarına yalan katan son derece tehlikeli bir hoparlör olup çıktı…

Bu arada bir değişim daha olur Hayvan Çiftliği’nde; “artık kimse Napoleon’dan sadece ‘Napoleon’ diye söz edemiyordu; resmi bir ağızla ‘Önderimiz Napoleon Yoldaş’ denmesi gerekiyordu”. Domuzlar ona birbirinden yüce unvanlar bulmak için yarışıyordu: “Tüm Hayvanların Babası, İnsanların Korkulu Rüyası, Koyunların Koruyucu Meleği, Yavri Ördeklerin Can Dostu.”

Ama bunlar bile Önderdoğan için yarıştırılan unvanlarla boy ölçüşemez: “Dünya Lideri, Yeni Hayran Çiftliği’nin İstiklal Mücadelesi Lideri, Allah’ın Bütün Vasıflarını Üzerinde Toplayan Lider, Ümmetin Lideri, Halife-i Ruy-i Zemin (Yeryüzünün Halifesi), Yeni Hayran Çiftliği’nin Ebedi Başkanı, Adeta İkinci Peygamber…”

Önderdoğan’ın yüceliğini unvana sığdıramayanlar da başka bir kulvarda yarıştı, yarışıyor: “Ona dokunmak bile inanın bence ibadettir”, “Önderdoğan için canımı bile bağışlamaya hazırım”, “Ona anam, babam, eşim, çocuklarım feda olsun”…

Hayvan Çiftliği’nde başlangıç ilkeleri böylece tamamen değişmiş oldu. Birinci emir “İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin” diyordu mesela. Sonunda hayvanlar, Napoleon’un ve yönetici kadrosunun iki ayak üstünde yürüdüğünü gördü. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” özdeyişi de “Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi”ye dönüşüverdi.

İnsanlarla ilişki de yasaktı, ama kısıtlı bir şekilde başlayan ilişki, beraber içki sofrasında oturup eğlenmeye vardı. Zaten emirlerden biri de “Hiçbir hayvan içki içmeyecek”ti.

Yeni Hayran Çiftliği domuzları ve Önderdoğan da “eski” rejimin olumsuz nesi varsa hepsiyle ilişki kurdu, hatta sonunda domuzların suratının insana benzemesi gibi, onlara dönüştü; hatta daha kötüsü, berbatı, tehlikelisi oldu. (Hep öyleydi, tartışması konumuz değil, başka bir hikaye anlatıyoruz.)

Hayvan Çiftliği’nde nihayet son ilke olan “Bütün hayvanlar eşittir” de değişir: “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

Bütün bu hikayeyi Önderdoğan okusun anlatmadım tabii, o bütün bunları, yani Domuz olduğunu domuz gibi biliyor. Siyaset ve medya zümresinden bazıları da domuz gibi biliyor. Hayvan Çiftliği, bütün Yeni Hayran Çiftliği ahalisine lazım (Önderdoğan’a hayran olmayıp nefret edenlerin bir kısmı da başka önder(ler)e hayran çünkü), şu anda en çok hayranlarına. Hayvan Çiftliği’ni okuyan/okuyacak Yeni Hayran Çiftliği hayranları, manzarayı böyle görmeyecektir, görmüyordur eminim. Orwell’in öbür paşyapıtı 1984’ün de yaşadığımız şu durumla hiçbir paralleliğini kurmaya yanaşmayacaklardır. Çünkü bu kitaplar bir bakıma, dışarıdan dayatılan baskıyı anlatıyor daha ziyade. Onlar bir baskı olmadığını düşünüyor Yeni Hayran Çiftliği’nde. Önderdoğan’ın hık deyip burnundan düşmüşcesine ülkede ifade özgürlüğü, demokrasi, bağımsız basın, bağımsız yargı, özerk kurumlar, adalet olduğunu düşünüyor, savunuyorlar. İçeri atılan gazeteciler ya terörist ya ajan onlar için de. Gözaltına alınan insan hakları savunucuları da ajan ve silahlı terör örgütü üyesi…

Yani bu geniş kitle için Yeni Hayran Çiftliği’nin Hayvan Çiftliği’yle de, 1984’le de hiçbir alakası yok. Burası adeta bir cennet. Madem öyle, onlar için panzehir kitap, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya‘sı. Cesur Yeni Dünya, bütün bu baskıları iliklerine, kılcal damarlarına, beyinlerinin her hücresine kadar içselleştirmiş ve cennette yaşadıklarını sanan bir toplumu anlatıyor.

Ama belki de bu geniş kitlenin bu kitapları okuyacak kadar bile vicdanı ve takati kalmamıştır. İçlerine çektikleri cennet kokusunun aslında lağım kokusu olduğunun farkında değiller ve olmayacaklar.

Türkiye içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cinayet fışkıracak toprağı sıksan…

24.06.2017 (http://www.diken.com.tr/cinayet-fiskiracak-topragi-siksan/)

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen ‘şehit’olmaktır. Mevcudiyetinin yegane değeri budur.

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, Manisa’da bir ay içinde üç farklı kışlada üç toplu zehirlenme vakası olamazdı. Mayıs sonundaki yemek zehirlenmesinden 1050 asker etkilenmiş, bir asker hayatını kaybetmişti. Zehirlenmeyle ilgili tahlil sonuçları askerlerin ailelerine verilmemişti. Rota Yemekçilik Ticaret A.Ş.’nin tedarik ettiği yemekten şimdi de 3 bin asker zehirlendi ve bazılarının durumu ağır.

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, Cumhuriyet’ten Çiğdem Toker’in işaret ettiği gibi, iki yıl önce HDP milletvekili Levent Tüzel‘in Rota Yemekçilik’in faaliyetleriyle ilgili soru önergesi ciddiye alınır, cevaplanırdı. Ama ne olmuş? “Önerge cevaplanmadığı gibi, bu önergenin haber linkleri de uçmuş…!”

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, 2012’de Afyonkarahisar’da kurallara aykırı depolama nedeniyle mühimmat deposu patlamaz ve 25 asker ‘şehit’ düşmezdi.

Varlığının (mevcudiyetinin) değeri, Türk varlığına armağan olacak kadardır ve armağan olma koşuluyla vardır.

Eğer bir değerin olsaydı, mesela Adana Aladağ’da hiçbir şartı yerine getirmeyen yurtta 12 çocuk yanarak can vermezdi. 2008’de Konya Taşkent’teki Kuran kursunda 17 çocuk da can vermezdi. Varlığın “dindar nesil yetiştirme” hevesine armağan olsun.

Mevcudiyetinin ‘şehit’ olmaktan başka bir değeri olsaydı, pekala siyaset yoluyla, müzakereyle çözülebilecek Kürt sorununu 30 yıl sonra hala ölerek ve öldürerek halletmeye girişmezdi devlet. Övündükleri o genç nüfusun sağladığı ‘müstakbel şehitler ordusu’na güvenmeselerdi, bu nafile yolda yürüyemezlerdi.

Komşu ülkelerde karışıklık çıkarma cesaretini de, oralardaki savaşlara girme cüretkarlığını da senin ‘şehit’ olma değerine dayanarak giriyor devlet.

Başkumandan Tayyip Erdoğan daha birkaç gün önce Jandarma teşkilatının kuruluşunun 178. yıldönümü münasebetiyle işte şunları söyledi: “Sizler şu anda bir tarih yazıyorsunuz ve bu kayıtlara çok farklı bir şekilde geçecektir. Şehitlerimiz bu tarihin inanıyorum ki mezar taşı olmaktan öte köşe taşları olacaktır. Ve medeniyetimizin güç kaynakları oluyorsunuz, çünkü bu ülkenin medeniyeti çok çok güçlü, çok çok farklı. Ve ben bu düşünceler içerisinde birliğinizin, beraberliğinizin daim olmasını özellikle istiyorum. Birbirinizi bu vatan için sevin, birbirinizi Allah için çok sevin.”

Kötü emeller şehitlik kutsamalarıyla, kahramanlıklarla, milli çıkar nutuklarıyla süslüdür her zaman ve dünyanın bütün devletlerinde.

Çok tecrübeli şu adama, dünyayı kana bulamış Nazilerin en önemli figürlerinden Hermann Göring’in 1946’da tutuklu olduğu zaman söylediği şu sözlere bakın şimdi de: “E tabii ki insanlar savaş istemez. Bir çiftlikteki zavallı bir ahmak neden bir savaşta hayatını riske atmak istesin, bundan sağlayabileceği en iyi şey, çiftliğine tek parça halinde geri dönmekken? Doğal olarak, sıradan insanlar savaş istemez; ne Rusya’da, ne İngiltere’de, ne Amerika’da, ne de Almanya’da. Bu malum. Ama, nihayetinde, ülkenin liderleridir siyaseti belirleyen ve demokrasi de olsa, faşist diktatörlük de olsa, Parlamento da olsa veya komünist diktatörlük de olsa, insanları sürüklemek daima basit bir iştir. . . İnsanlar daima liderlerin emrine uydurulabilirler. Kolay. Tek yapmanız gereken, onlara, saldırıya uğradıklarını söylemek ve pasifistleri, vatansever olmadıkları ve ülkeyi tehlikeye soktukları yolunda suçlamak. Bu her ülkede aynı şekilde işler.”

Bugün Türkiye’de gayet güzel işliyor bu. Daha önce başka siyasetçilerin ağızlarından dökülen aynı nitelikteki sözler şimdi Erdoğan’ın ağzından daha bir iştahla, çok daha kuvvetli bir vurguyla ortalığı zehirliyor.

Göring’in söylediğini yapıyor bütün dünyada siyasetçiler; Erdoğan da. İnsanların savaş istemediğini biliyorlar ve ‘din uğruna’, ‘vatan uğruna’ deyip sizi savaşsever, sizi ‘şehit’kılıyorlar. Bu durumu güzelliyorlar.

Albert Einstein şöyle tarif ettiği bu durumu: “Emir üzerine kahramanlık, ahmakça şiddet ve vatanseverlik adı altında giden tüm iğrenç saçmalık – bunlardan nasıl da nefret ediyorum!” Bernard Shaw da “Şehitlik . . . yeteneksiz bir adamın meşhur olabileceği tek yoldur” demişti.

Eğitim sistemi sizi yeteneksiz bırakmaya ayarlıdır, ‘şehit’olmaya amade olasınız diye. Sizde ‘şehit’likten başka bir değer bırakmamak içindir, kendinizde ‘şehit’likten başka bir değer bulamamanız içindir. Eleştirel aklı, özgürce gelişme hakkını sizden sıyırmak içindir. Medyanın da birinci vazifesi budur.

Bu ölüm güzellemesi, şehitlik, başkalarının çocukları içindir. Ölüm güzellemesi yapanlar, ‘şehit’ olma fırsatını kendi çocuklarının elinden almıştır hep, onların ‘şahadet’ yolu tıkalıdır. Erdoğan, aynı konuşmasında, bu güzellemeyi şöyle ifade etti: “Bu mücadelenin sonunda gidilen o makam eğer bir şahadet varsa malum, ondan daha büyük bir makam olmaz. Rabbim inşallah bize de o makamı nasip etsin. Ve onların güler yüzle gittiğini biliyorum ve her an bizim yanımızda olduklarını da biliyorum. Ve sizler zaten bu mesleği seçerken inanıyorum ki o makamı görerek bu mesleği seçtiniz.”

Rabbinden şehitlik makamını kendisine nasip etmesini dileyen adamın her adımını bir koruma ordusuyla attığını da gözden kaçırmayın.

Fransız yazar Alphonse Karr’ın Erdoğan gibilere ne cevap verdiğini biliyor musunuz? “Savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorsunuz, öyle mi? Çok güzel! Savaş vazedeni, özel bir ön cephe birliğine, herkesin önünde hücuma, taarruza gönderin!”

Başkumandan Erdoğan birkaç gün önce başka bir vesileyle yine ölüm güzellemesi yaparken yine berbat bir tonlamayla Mehmet Akif’e sığınmıştı: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.”

Hayır! Şu son asker zehirlenmelerinin ve her alana yayılmış açık veya örtük siyasi şiddet örneklerinin (sadece Gezi’de bile ne kadar çok örneğini gördük) gösterdiği gibi, cinayetlerin, katliamların, sistematik ihmallerin, kaçınılabilecekken kaçınılmayan, tam aksine bile isteye çıkarılan savaşların kurbanları fışkıracak toprağı sıksan.

Not: Alıntıları aldığım ‘Vatanseverliğe Karşı’ kitabı şuradanbedava indirilebilir.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Büyük Hakikat Çarpıtıcısı

06.06.2017 (http://www.diken.com.tr/buyuk-hakikat-carpiticisi/)

CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın protonları çarpıştırma hızından ve kapasitesinden daha yüksek bir derecede gerçekleri çarpıtma becerisine sahip Külliyen Başkan Recep Tayyip Erdoğan, bin küsur günlük ‘tarafsız’ cumhurbaşkanlığı arasından sonra geçen hafta AKP Meclis Grubu’nda şunları da söyledi:

“[T]oplumsal merkezi siyasi merkeze taşıma sözünü vermiştik, bu da tabii Türkiye’nin siyasi hayatında bir ilkti. (…) Bu ülkeye gerçek manada demokrasiyi de, gerçek manada Cumhuriyeti de, gerçek manada refahı da getiren AK Parti olmuştur. (…) AK Parti demokrattır. (…) AK Parti Cumhuriyetçidir. Bunun için bir kişiye, zümreye, hizbe, PKK gibi eli kanlı, FETÖ gibi milletimizin değerlerini istismar eden örgütlere değil, sadece ve sadece cumhura dayanmış millete teslim olmuştur. AK Parti millîdir, yerlidir. (…) AK Parti kucaklayıcıdır.”

Bu iddialar basit hakikat çarpıtmalarından başka bir şey değil. Zaten bütün dünya da farkında. Toplumsal merkezi siyasi merkeze taşıma sözünü daha önce başka partiler de vermişti, başarılı olup olmadıkları ayrı konu. 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin sloganının “Yeter, Söz milletindir” olduğunu hatırlayın yeter. 1980’lerde ANAP da bu iddiadaydı.

Türkiye’ye gerçek manada demokrasiyi AKP’nin getirdiği iddiasına mandalar bile gülüyor. Şimdi kabarık anti-demokratik uygulamalar sicilini sayıp dökmeye gerek yok.

Hiçbir zümreye dayanmadıklarını söylerken ‘FETÖ’yü de anıyor, fakat Fethullah cemaatiyle gerçek manada koyun koyuna bir iktidar on senesi geçirdiklerini sağır sultan duydu, körebe oynayan çocuklar gördü. Aynı adam, yani Erdoğan, Fethullah cemaatini kastedip “Ne istediler de vermedik” demişti.

‘Milli’ olma konusunda da yarışacağı epey bir parti var AKP’nin. İş demokrasiye, insan haklarına, hukuka, ifade özgürlüğüne gelince bu milli olma özelliği kesinlikle baskı yaratır, gerilik yaratır; yaratıyor.

Erdoğan’ın laflarındaki asıl mayın, derin hakikat çarpıtması, sık sık tekrarladığı ‘yerli’lik. Bu çarpıtma, Erdoğan iktidarının zihniyetini, toplumu nasıl kutuplaştırdığını, ayrımcılığını, toplumu tek-tipleştirme arzusunu da yansıtıyor; yukarıdaki alıntıda sözünü ettiği ‘kucaklayıcılığı’ da boşa çıkarıyor.

Bu yüzden, yerli olma meselesi üzerinde duralım biraz. Bu yerlilik ülküsünün kendisi düpedüz bir hakikat çarpıtmasıdır. Kimdir bu yerli? Erdoğan’ın ve hatırı sayılır bir kesimin zihninde Tayyip Erdoğan’dır, AKP’dir, Sünni İslam’dır, Türktür… Bir toplum, bir yer bir çoğuldur. Fikirler, ideolojiler, kültürler, etnisiteler, dinler/mezhepler, anlayışlar … bakımından. Bazan bir tekil gibi davranabilir ve bunu işte böyle ‘yerli’, ‘ari’ vs sıfatlar marifetiyle çoğulluğu dışarı atarak, katlederek, sindirerek becerir; ama buna açık faşizm, Nazizim, vs diyoruz. Bugün de bunun başarıldığı bir örnek olarak Kuzey Kore’yi gösteriyoruz.

Türkiye de, bütün dünya gibi, sınıflı bir toplum ve sınıf bilinci, sınıf mücadelesi kendi tarihimizden de bildiğimiz gibi ‘yerli’ değil; ‘yerli’lerin son derece zararlı gördüğü bir şey. Ne demişti Atatürk: “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz!” Milli güvenlik yüzünden grevleri erteleyip durmak ne demektir mesela? Ethem Sancak yerli, Tekel işçisi yerli değil mi?

Türkiye denen ‘yer’de de birbirinden çok farklı özellikleri olan insanlar, gruplar yaşıyor ve hepsi de yerlidir. Yani cami yerli olduğu gibi cemevi de yerlidir. Yüzde 99’u  Müslüman (kös tepme tantanasıyla vurgulanarak söylenecek/okunacak) olan bu ‘yer’de Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlarla Museviler de yerlidir, hatta mümin Tayyip Erdoğan yerli olduğu gibi benim gibi zındıklar da yerlidir.

‘Yerli Kürt’ Mehdi Eker yerlidir, ama mesela Selahattin Demirtaş yerli değil mi?

Mehmet Barlas gibi bir gazeteci yerli, ama mesela Kadri Gürsel ve 150 gazetecinin yeri hapishane, öyle mi? İçeri atmadıklarınız da hapishane yerlisi olma namzetleri…

Erdoğan, referandum kampanyası sırasında ‘Hayır’cıların da yerli olmadıklarını ilan etmişti. Kısacası, itaat edenler yerlidir, devletin ideolojisine kayıtsız şartsız tabi olanlar yerlidir. Bu zihniyete göre toplum yekpare, masif, homojen bir yapıdır, öyle olmalıdır; dolayısıyla öyle oldurmaya çalışılmalıdır.

Bu yekpare, homojen ‘yerli’lik sadece mekanla ilgili değildir, zaman içinde de öyledir; değişmez, değişmemiş, -sanki bir öz varmış gibi- ‘öz’ünü her şarta karşı korumuş ve korumakta olan bir varlıktır. Bu hesapla Osman Gazi dönemindeki veya 1453’teki Müslüman Anadolulu ile bugünün Türkü aynıdır. Tam bir saçmalık.

Halbuki Osman’ın gazileri arasında düpedüz gerçek yerli Hıristiyanlar da vardı mesela ve beyliği elbirliğiyle kurup yücelttiler. Kanuni dönemi Şeyhülislamı Ebussuud Efendi nasıl yerli idiyse, İsa’nın Muhammed’den daha faziletli olduğunu savunan Molla Kabız da yerliydi. Mutaassıb Kadızadeliler nasıl yerliyse, aynı 17. yüzyılda yaşamış Allah’a inanmayan Lâri Mehmed Efendi de yerliydi. Anadolu’yu müslümanlaştırmış Türkmenler kadar, bu Hıristiyan memlekete, Rum’a, gelip Hıristiyanlaşan, karışık inançlar ve etnisiteler oluşturan, inançlar ve etnisiteler arasındaki geçişkenlikle yoğrulan Türkmenler de yerlileşti. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kürtler … Türkler geldiğinde zaten yerliydi. Mustafa Kemal gibi Sultan Vahdeddin de yerliydi. Ve muazzam zenginlikteki Osmanlı toplumu da (içindeki müslümanlık, Türklük ve Müslümanlar, Türkler dahil) başka toplumlar gibi değişip evrilip bugüne geldi.

Kısacası, bir yer, ilişkileriyle, sorunlarıyla, fikirleriyle bir yerdir; dolayısıyla çeşitli yerlilikler yaratır. İktidarın beğenmediği, yerli bulmadığı yerliler, tam da yerli oldukları için vardır, oluşmuştur. Bu yerin sorunlarıyla, ilişkileriyle…

Hem zaten öz bir ‘yerli’ yoktur; yerli’nin içinde yabancı da vardır. Ne kadar geriye gitseniz de dışarıdan etkilenmemiş bir ‘yerli’ bulamazsınız. Hele Anadolu’da.

Tek bir insanın kimliğinin bile birçok unsurla daha da çeşitlendiği bir zamanda ve Anadolu gibi bir mekanda tek-tip yerli güdüklüğüne mahkum etmek istiyor bizi Erdoğan zihniyeti ve iktidarı. Ahmed Arif’in şöyle tanımladığı Anadolu’da:

“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar hamaklar
Havva Anan dünkü çocuk sayılır
Anadolu’yum ben tanıyor musun”

Tanımıyorlar.

Öz bir ‘yerli’ yoktur; bütün ‘yerli‘lerin içinde yabancı da vardır. Hem de çok eskiden beri.

Birkaç yıl önce Erdoğan’ın bir muhtarlar toplantısında sarf ettiği şu cümle de bu zihniyetin ürünü: “Ülkenin ve milletin mukadderatını ilgilendiren konularda başkaları gibi düşünenler, başkaları gibi tavır alanlar kökünden ve değerlerinden kopmuş mankurtlardır, bunu böyle biliniz.”

Bu, Erdoğan’a has bir bakış değil kuşkusuz; ‘milli konular’da daha önce de dillendirilen ve zihnimize nakşedilmeye çalışılan şey buydu. Bu, siyaseti ortadan kaldırmak demektir. Siyasi partiler neden var peki; çeşitli sorunlara çeşitli çözümler arayan siyasi partiler? Ama yoklar. ‘Yerli’ partiler, değişik çözüm arayan partiyi hapse tıkma konusunda elbirliğiyle cansiparane uğraştı.

Üstelik, ‘yerli‘ olduğunu söyleyen bu AKP ve Erdoğan, ülkenin insanına, doğasına, şehrine sömürge valisinden daha hoyrat davranıyor. Dağları binlerce taş ocağıyla gebertilmiş, vadilerinin cansuyu yüzlerce Hidroelektrik santraliyle kesilmiş, ormanları otoyollarla biçilmiş, koyları betonla dondurulmuş, denizleri yollarla çevrilmiş, tarihi ve kültürü kültürsüzlükle didiklenmiş bir Anadolu. Şimdi de zeytinliklerine musallat oldular. Anladıkları yerlilik işte bu.

CERN’in proton ışınlarını hızlandırıp çarpıştırdığı, yerin 100 metre altında 27 kilometrelik tüneli var. Erdoğan’ın da hakikatleri, haberleri, temel değerleri çarpıtan çok geniş bir medyası. Bu medya, işte bu çarpık, zehirli ‘yerli‘liği de zerk edip duruyor.

Hamiş: Tayyip Erdoğan’a okuma ödevi: İki Cihan Âresinde – Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu / Cemal Kafadar. Okuma önerisi değil ha, ev ödevi. Bir dahaki yazıda soracağım, ona göre!

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın