Hayran Çiftliği

17.07.2017

Benim ülkem Hayran Çiftliği, evet, hiçbir zaman hayran olunacak bir ülke değildi belki ama şimdiki gibi de değildi pek.

Ülkem bu adı hayran olunacak bir yer olduğu için almamıştı. Tabii, yöneticilerimiz bu yanlış anlaşılmayı çok yararlı buluyor ve isimle ilgili belirsizliğin giderilmesini istemiyordu. Hayran Çiftliği, aslında bir yönetim biçimini niteler. Yurttaşların yöneticilerine hayran oldukları bir sistemdir bu. Pek çok ülke dolaştım, cumhurbaşkanı veya başbakanın resminin insanların cep telefonlarının ekran resmi olduğu başka hiçbir ülkeye rastlamadım mesela. Sizin de rastladığınızı sanmıyorum. Bizde yaygındır. Zaten biz sizin kullandığınız ‘yurttaş’ veya ‘vatandaş’ kelimesi yerine ‘hayran’ kelimesini kullanırız.

Neyse, dünya çapında başarılı bir film yönetmenimizin akıllara durgunluk veren tanımıyla “benim güzel ve yalnız ülkem”deki durumu bir üstadımızın izinden giderek anlatayım en iyisi size.

Bizim Hayran Çiftliği’nin başkanı Önderdoğan tam bir domuz bana kalırsa; “arka ayakları üzerinde yürüyen, ön ayaklarından birinde kırbaç bulunan” bir domuz. George Orwell’in, otoriterlik eleştirisinin başyapıtlarından olan Hayvan Çiftliği‘ndeki domuzları, ama özellikle Napoleon’u kastediyorum.

Orwell, eleştirinin boğulmaya, ilkelerin yoksayılmaya ve ihtiyaca göre değiştirilmeye, gerçeklerin çarpıtılmaya, olguların değiştirilmeye başlaması ile baskı rejiminin kurulmaya başlamasının nasıl elele gittiğini sergiler Hayvan Çiftliği‘nde.

Beylik Çiftlik’te hayvanlar, çiftliğin sahibi Jones’a ve insan çalışanlarına karşı ayaklanır ve yönetimi ele geçirir. Eşitlikçi ilkelerle (bunlar Yedi Emir’dir) yeni bir düzen kurarlar. Çiftliğin adını da Hayvan Çiftliği olarak değiştirirler.

Bizim Hayran Çiftliği’nin yönetimine gelen domuzların ise tabii böyle eşitlikçi ülküleri, hedefleri yoktu, ama yine de bazı ileri adımları programlarına almışlardı: Askeri vesayet rejimi kaldırılacaktı; demokrasi gelişecekti, AB bu bakımdan önemliydi, Kopenhag siyasi kriterlerini özümseyip kendi kriterleri haline getireceklerdi; yargıyı hükümetlerin sultasından çıkarıp bağımsızlaştıracaklardı; komşularla sıfır sorun ilkesine dayalı aktif bir dış politika izleyeceklerdi; hükümetlerle kirli ilişkileri olan medya ortamını yeniden ve düzgün bir şekilde düzenleyeceklerdi; İslam 70 yılın baskısından kurtulacak ve tabii başörtülü kızlarımız gadre uğramayacaktı; ama aynı zamanda gayrımüslim vatandaşlara dinlerini serbestçe yaşayabilecekleri bir ortam da sağlanacaktı; A. ve K. sorununu çözeceklerdi (“açılım”); Ermenilerle helalleşeceklerdi; Hayran Çiftliği’nin etnik, dini, kültürel çeşitliliği bir zenginlikti…

Sonra bir ara, zaten büyük bir güç sahibi olarak yönettikleri çiftliğe yeni bir sistem getirmek istediler, bir tür başkanlık sistemi. Kadim devlet geleneklerimize bu sistemin daha uygun olduğunu söylüyorlardı ve bir halk oylamasıyla bunu tescillediler. Ülkenin adını da değiştirdiler: Yeni Hayran Çiftliği.

Biraz kafamız karışmadı değil; yeni olan aynı zamanda kadimdi. Üşenmedim, sözlüğe baktım; kadim, düpedüz eski demekti. Yani yeni sistem eskiydi, ama galiba şöyle söylemek daha doğru, eski yeniydi. Bilemiyorum, kendi kararınızı verin işte…

Orwell’in Hayvan Çiftliği’nin yedi ilkesi/emiri ezberleyemeyenler için şu slogana indirgenir: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.” Çünkü iki ayaklı insan, bütün kötülüklerin anasıdır. Özellikle koyunlar için basite indirgenmiş bu özdeyiş çok işe yarar.

Bu özdeyiş numaralarını bütün devletler kullanır. Hayran Çiftliği’nde de eskiden beri çok revaçtadır bunlar. “Ne mutlu Hayranım diyene” de bu tür bir özdeyiştir, şehit edebiyatı da, “Müslüman Müslümanın elinden salimdir” deyişi de, “milli çıkar” klişesi de… Çiftlikbaşkanı Önderdoğan da bunları ve türevlerini tepe tepe kullandı, kullanıyor; bu zehirleri damla damla topluma zerketti, ediyor. Tabii şunlar da var: “Yaradılanı severiz yaradandan ötürü”, “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet” (rabia, işareti de var üstelik)…

Gelgelelim, Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde, daha işin başında zeki domuzlar bir ayrıcalık elde eder: elmalar domuzlarındır; çünkü yöneticilik görevini layıkıyla yerine getirebilmeleri için iyi beslenmeleri lazımdır. O görev layıkıyla yerine getirilemezse, maazallah, Jones (eski düzen) geri gelir. Bu tehdit, bütün itirazları susturur.

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları da iktidara gelince yandaşlarına bir sürü ayrıcalık dağıttı. Yeni ve geniş bir sermaye zümresi oluşturdu. Devlet imkanlarını kullanarak medya gruplarına el koydu. Yeni Hayran Çiftliği için gerekliydi bunlar. Başka çeşitli yollarla (ihaleler, vs) para dağıttı, imkan dağıttı, fırsat dağıttı. İyi bir gazetede çay dağıtma işi verilmeyecek kimseler yazar, yönetici, kanaat önderi oldu çıktı ve onlara da paralar dağıtıldı; tabii, sağda veya solda yetişmiş kimileri de bu köşe ve tv yorumcusu koltuklarında paralandı bir güzel. Böylece şahane bir propaganda teşkilatı kurulmuş oldu. Yıllar sonra ayakkabı kutularından, yatak odalarındaki çelik kasalardan çıkacak servetler edindi kendileri de ve tabii “gemicikler”, vesaire vesaire vesaire…

Önderdoğan da kendi kitlesini “Eski Hayran Çiftliği gelir ha!” tehditiyle hizada tuttu.

Hayvan Çiftliği’nde, kısa sürede, ayaklanmanın iki domuz önderi, entelektüel diyebileceğimiz Snowball ile sıkı örgütçü Napoleon arasında çekişme başgösterir. Napoleon özellikle koyunları etkileme konusunda çok mahirdir. Tartışmaların, konuşmaların en canalıcı yerinde, koyunlar, Napoleon’un muhalifleri üstünde baskı kuracak şekilde “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” diye melemeye başlar.

Napoleon, bir yandan da özel yetiştirdiği köpeklerden kendine sadık bir ‘güvenlik gücü’ gücü kurmuştur. Bu köpekler, muhalifleri yıldırmada, yoketmede ve öbür hayvanları da böylelikle hizaya getirmede hizmet görür.

Çok geçmeden Napoleon, Snowball’u tasfiye eder, dahası onu bir hain, ajan durumuna düşürür. Koyunlar yine vargüçleriyle meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Yeni Hayran Çiftliği’nin domuzları arasında da benzer bir tasfiye süreci çok geçmeden başladı. Tasfiye edilmeyenler de tamamen pasifleştirildi. Parti içindeki koyunlar da, seçmen içindeki koyunlar da (geniş kitle bunlar zaten) “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız” şiarını bağırmaya başladı her kritik durumda.

Hayvan Çiftliği’nde iş, “Napoleon ne dese haklıdır”a varmıştı. Yeni Hayran Çiftliği’nde de “Önderdoğan ne dese haklıdır”a vardı. Önderdoğan’ın kuyruğunda, “götünün kılında”, bedeninde, sözünde, ruhunda bir oldular.

Koyunlar yine meler: “Dört ayak iyi, iki ayak kötü.”

Önderdoğan da meydanlarda durmadan benzer şeyler meletti, meletiyor: “Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız”, “Tek bayrak, tek devlet…”, “Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağan yağmurda, şimdi dinlediğim bütün şarkılarda…”

Hayvanlar, Snowball tasfiye edilene kadar, her Pazar sabahı toplanıp çiftliğin işleyişiyle ilgili kararlar alırdı. Ama artık buna gerek kalmamıştır. Napoleon’un önderliğinde özel bir kurul alacaktır kararları. Tartışma kesinlikle olmayacaktır. Bu karar pek iyi karşılanmasa da hayvanlar sineye çeker; yanlış kararlar alabilecekleri söylenmiştir çünkü ve böyle bir durumda eski düzen (Jones) geri gelir maazallah. Ne de olsa Napoleon ne söylese doğrudur ve yanılmazdır.

Yine de Snowball’un kahramanlıklarını hafızalarından kazımamış olanlar ve hakkını teslim edenler çıkar. Bunların azılıları yargılanır(!) ve Napoleon’un özel yetiştirilmiş köpekleri tarafından parçalanarak idam edilir. Ama toplum içinde bu konuda ikircikli olanlar olduğu anlaşılır. Bu durumda Napoleon’un sözcüsü, emirlerini topluma duyuran domuz, gerekli uyarıyı yapar, hizaya getirme işlevini görür:

“Bu çiftlikteki bütün hayvanları uyayırırım, gözünüzü dört açın. Snowball’un ajanlarının şu anda bile ellerini kollarını sallayarak aramızda dolaştıkları besbelli.”

İtiraz edenlerin ve itiraz edenlere destek olanların idam cezasına çarptırılmasını öngören bir kararname de çıkartır Napoleon.

(Önderdoğan’ın itiraz edenlere ve itiraz edenlere destek verenlere yaptıklarını, adaletsizliklerini, haksızlıkları, hukuksuzlukları, doğa ve insan katliamlarını sayıp dökerek yazıyı şişirmeyeceğim; hergün yeni en az bir örneğini görüyoruz. Dünya basınından takip ediyorsunuzdur.)

Hayran Çiftliği’nin hayranları arasından çıkmayan vicdan sesi Hayvan Çiftliği’nin hayvanları arasından çıkar, ama sadece vicdan sesidir, başkalarına duyurulamayan bir ses. Clover şöyle düşünür mesela:

“Düşüncelerini dile getirebilse, yıllar önce insan soyunu alaşağı etmek üzere yola çıktıklarında, hedeflarinin asla bu olmadığını söyleyecekti. (…) Oysa nedendir bilinmez, kimsenin düşüncesini açıklamaya cesaret edemediği, her yerde azgın, yabanıl köpeklerin hırlayarak kol gezdiği, yoldaşlarının korkunç suçları itiraf ettirildikten sonra paramparça edilişini seyretmek zorunda kaldıkları bir toplum çıkmıştı ortaya. Ama aklından, ayaklanalım ya da başkaldıralım gibisinden düşünceler geçmiyordu. Şu içinde bulundukları durumun bile Jones’un zamanındakinden çok daha iyi olduğunu ve her şeyden önce insanların çiftliğe geri dönmelerinin önlenmesi gerektiğini biliyordu. Ne olursa olsun yönetime bağlı kalacak, kendisine verilen emirleri harfi harfine yerine getirecek ve Napoleon’un önderliğini kabullenecekti.”

Yeni Hayran Çiftliği hayranları arasında böyle bir vicdan sesine sahip birileri var mı, bilmiyoruz. Duyduğumuz bir ses yok gibi.

İşte bu, Önderdoğan’ın da dilinden düşürmediği, gönlünde yatan “milli irade”dir.

Halbuki, bir ulus çerçevesindeki/çapındaki iradeyi, milletin iradesini kastediyorsak “milli irade”yle, bu, total ve homojen bir şey değildir asla. Hele özellikle cumhuriyetçilik bağlamında konuşuyorsak. Dolayısıyla, milli irade, tek bir vatandaşın iradesini de içerir, tamamlayıcı parçalarından biridir. Sokak protestoları da, seçimler gibi, milli iradenin yansıması, tezahürüdür. Ama Önderdoğan sadece kendi gösterilerini, kendi sokağını, kendi seçmenini ve “kutsal sandık”tan çıkan skoru milli irade olarak görüyor ve yutturmaya çalışıyor. Onun istediği, kastettiği milli irade sapına kadar total, sapına kadar yekparedir. Yani Önderdoğan’ın “milli irade”si düpedüz faşizandır, “Nazi kalıntısı”dır.

Hayvan Çiftliği’ne dönersek, işte Clover’ın vicdan sesinden de öğrendiğimiz üzere, başlangıçtaki ilkeleri de değişiverdi. “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek” ilkesine bir kelime ekleniverdi mesela: “Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.”

Önderdoğan’ın domuzlar partisinin iktidara gelmeden hazırladığı program da gözümüzün önünde tam tersi yerlere vardı: Demokrasinin olan kadarının bile köküne kibrit suyu ekildi; AB düşman, Kopenhag kriterleri zehir oldu; komşularla savaşa vardı iş; “açılım”, “K. sorunu yoktur”a çıktı ve K. şehirleri yerlebir edildi; yargı Önderdoğan’ın avadanlığı haline getirildi; medya Önderdoğan’ın bağırsak gürültülerini bile kutsayan ve yansıtan, yalanlarına yalan katan son derece tehlikeli bir hoparlör olup çıktı…

Bu arada bir değişim daha olur Hayvan Çiftliği’nde; “artık kimse Napoleon’dan sadece ‘Napoleon’ diye söz edemiyordu; resmi bir ağızla ‘Önderimiz Napoleon Yoldaş’ denmesi gerekiyordu”. Domuzlar ona birbirinden yüce unvanlar bulmak için yarışıyordu: “Tüm Hayvanların Babası, İnsanların Korkulu Rüyası, Koyunların Koruyucu Meleği, Yavri Ördeklerin Can Dostu.”

Ama bunlar bile Önderdoğan için yarıştırılan unvanlarla boy ölçüşemez: “Dünya Lideri, Yeni Hayran Çiftliği’nin İstiklal Mücadelesi Lideri, Allah’ın Bütün Vasıflarını Üzerinde Toplayan Lider, Ümmetin Lideri, Halife-i Ruy-i Zemin (Yeryüzünün Halifesi), Yeni Hayran Çiftliği’nin Ebedi Başkanı, Adeta İkinci Peygamber…”

Önderdoğan’ın yüceliğini unvana sığdıramayanlar da başka bir kulvarda yarıştı, yarışıyor: “Ona dokunmak bile inanın bence ibadettir”, “Önderdoğan için canımı bile bağışlamaya hazırım”, “Ona anam, babam, eşim, çocuklarım feda olsun”…

Hayvan Çiftliği’nde başlangıç ilkeleri böylece tamamen değişmiş oldu. Birinci emir “İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin” diyordu mesela. Sonunda hayvanlar, Napoleon’un ve yönetici kadrosunun iki ayak üstünde yürüdüğünü gördü. “Dört ayak iyi, iki ayak kötü” özdeyişi de “Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi”ye dönüşüverdi.

İnsanlarla ilişki de yasaktı, ama kısıtlı bir şekilde başlayan ilişki, beraber içki sofrasında oturup eğlenmeye vardı. Zaten emirlerden biri de “Hiçbir hayvan içki içmeyecek”ti.

Yeni Hayran Çiftliği domuzları ve Önderdoğan da “eski” rejimin olumsuz nesi varsa hepsiyle ilişki kurdu, hatta sonunda domuzların suratının insana benzemesi gibi, onlara dönüştü; hatta daha kötüsü, berbatı, tehlikelisi oldu. (Hep öyleydi, tartışması konumuz değil, başka bir hikaye anlatıyoruz.)

Hayvan Çiftliği’nde nihayet son ilke olan “Bütün hayvanlar eşittir” de değişir: “Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.”

Bütün bu hikayeyi Önderdoğan okusun anlatmadım tabii, o bütün bunları, yani Domuz olduğunu domuz gibi biliyor. Siyaset ve medya zümresinden bazıları da domuz gibi biliyor. Hayvan Çiftliği, bütün Yeni Hayran Çiftliği ahalisine lazım (Önderdoğan’a hayran olmayıp nefret edenlerin bir kısmı da başka önder(ler)e hayran çünkü), şu anda en çok hayranlarına. Hayvan Çiftliği’ni okuyan/okuyacak Yeni Hayran Çiftliği hayranları, manzarayı böyle görmeyecektir, görmüyordur eminim. Orwell’in öbür paşyapıtı 1984’ün de yaşadığımız şu durumla hiçbir paralleliğini kurmaya yanaşmayacaklardır. Çünkü bu kitaplar bir bakıma, dışarıdan dayatılan baskıyı anlatıyor daha ziyade. Onlar bir baskı olmadığını düşünüyor Yeni Hayran Çiftliği’nde. Önderdoğan’ın hık deyip burnundan düşmüşcesine ülkede ifade özgürlüğü, demokrasi, bağımsız basın, bağımsız yargı, özerk kurumlar, adalet olduğunu düşünüyor, savunuyorlar. İçeri atılan gazeteciler ya terörist ya ajan onlar için de. Gözaltına alınan insan hakları savunucuları da ajan ve silahlı terör örgütü üyesi…

Yani bu geniş kitle için Yeni Hayran Çiftliği’nin Hayvan Çiftliği’yle de, 1984’le de hiçbir alakası yok. Burası adeta bir cennet. Madem öyle, onlar için panzehir kitap, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya‘sı. Cesur Yeni Dünya, bütün bu baskıları iliklerine, kılcal damarlarına, beyinlerinin her hücresine kadar içselleştirmiş ve cennette yaşadıklarını sanan bir toplumu anlatıyor.

Ama belki de bu geniş kitlenin bu kitapları okuyacak kadar bile vicdanı ve takati kalmamıştır. İçlerine çektikleri cennet kokusunun aslında lağım kokusu olduğunun farkında değiller ve olmayacaklar.

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Cinayet fışkıracak toprağı sıksan…

24.06.2017 (http://www.diken.com.tr/cinayet-fiskiracak-topragi-siksan/)

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen ‘şehit’olmaktır. Mevcudiyetinin yegane değeri budur.

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, Manisa’da bir ay içinde üç farklı kışlada üç toplu zehirlenme vakası olamazdı. Mayıs sonundaki yemek zehirlenmesinden 1050 asker etkilenmiş, bir asker hayatını kaybetmişti. Zehirlenmeyle ilgili tahlil sonuçları askerlerin ailelerine verilmemişti. Rota Yemekçilik Ticaret A.Ş.’nin tedarik ettiği yemekten şimdi de 3 bin asker zehirlendi ve bazılarının durumu ağır.

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, Cumhuriyet’ten Çiğdem Toker’in işaret ettiği gibi, iki yıl önce HDP milletvekili Levent Tüzel‘in Rota Yemekçilik’in faaliyetleriyle ilgili soru önergesi ciddiye alınır, cevaplanırdı. Ama ne olmuş? “Önerge cevaplanmadığı gibi, bu önergenin haber linkleri de uçmuş…!”

Mevcudiyetinin eğer başka bir değeri olsaydı, 2012’de Afyonkarahisar’da kurallara aykırı depolama nedeniyle mühimmat deposu patlamaz ve 25 asker ‘şehit’ düşmezdi.

Varlığının (mevcudiyetinin) değeri, Türk varlığına armağan olacak kadardır ve armağan olma koşuluyla vardır.

Eğer bir değerin olsaydı, mesela Adana Aladağ’da hiçbir şartı yerine getirmeyen yurtta 12 çocuk yanarak can vermezdi. 2008’de Konya Taşkent’teki Kuran kursunda 17 çocuk da can vermezdi. Varlığın “dindar nesil yetiştirme” hevesine armağan olsun.

Mevcudiyetinin ‘şehit’ olmaktan başka bir değeri olsaydı, pekala siyaset yoluyla, müzakereyle çözülebilecek Kürt sorununu 30 yıl sonra hala ölerek ve öldürerek halletmeye girişmezdi devlet. Övündükleri o genç nüfusun sağladığı ‘müstakbel şehitler ordusu’na güvenmeselerdi, bu nafile yolda yürüyemezlerdi.

Komşu ülkelerde karışıklık çıkarma cesaretini de, oralardaki savaşlara girme cüretkarlığını da senin ‘şehit’ olma değerine dayanarak giriyor devlet.

Başkumandan Tayyip Erdoğan daha birkaç gün önce Jandarma teşkilatının kuruluşunun 178. yıldönümü münasebetiyle işte şunları söyledi: “Sizler şu anda bir tarih yazıyorsunuz ve bu kayıtlara çok farklı bir şekilde geçecektir. Şehitlerimiz bu tarihin inanıyorum ki mezar taşı olmaktan öte köşe taşları olacaktır. Ve medeniyetimizin güç kaynakları oluyorsunuz, çünkü bu ülkenin medeniyeti çok çok güçlü, çok çok farklı. Ve ben bu düşünceler içerisinde birliğinizin, beraberliğinizin daim olmasını özellikle istiyorum. Birbirinizi bu vatan için sevin, birbirinizi Allah için çok sevin.”

Kötü emeller şehitlik kutsamalarıyla, kahramanlıklarla, milli çıkar nutuklarıyla süslüdür her zaman ve dünyanın bütün devletlerinde.

Çok tecrübeli şu adama, dünyayı kana bulamış Nazilerin en önemli figürlerinden Hermann Göring’in 1946’da tutuklu olduğu zaman söylediği şu sözlere bakın şimdi de: “E tabii ki insanlar savaş istemez. Bir çiftlikteki zavallı bir ahmak neden bir savaşta hayatını riske atmak istesin, bundan sağlayabileceği en iyi şey, çiftliğine tek parça halinde geri dönmekken? Doğal olarak, sıradan insanlar savaş istemez; ne Rusya’da, ne İngiltere’de, ne Amerika’da, ne de Almanya’da. Bu malum. Ama, nihayetinde, ülkenin liderleridir siyaseti belirleyen ve demokrasi de olsa, faşist diktatörlük de olsa, Parlamento da olsa veya komünist diktatörlük de olsa, insanları sürüklemek daima basit bir iştir. . . İnsanlar daima liderlerin emrine uydurulabilirler. Kolay. Tek yapmanız gereken, onlara, saldırıya uğradıklarını söylemek ve pasifistleri, vatansever olmadıkları ve ülkeyi tehlikeye soktukları yolunda suçlamak. Bu her ülkede aynı şekilde işler.”

Bugün Türkiye’de gayet güzel işliyor bu. Daha önce başka siyasetçilerin ağızlarından dökülen aynı nitelikteki sözler şimdi Erdoğan’ın ağzından daha bir iştahla, çok daha kuvvetli bir vurguyla ortalığı zehirliyor.

Göring’in söylediğini yapıyor bütün dünyada siyasetçiler; Erdoğan da. İnsanların savaş istemediğini biliyorlar ve ‘din uğruna’, ‘vatan uğruna’ deyip sizi savaşsever, sizi ‘şehit’kılıyorlar. Bu durumu güzelliyorlar.

Albert Einstein şöyle tarif ettiği bu durumu: “Emir üzerine kahramanlık, ahmakça şiddet ve vatanseverlik adı altında giden tüm iğrenç saçmalık – bunlardan nasıl da nefret ediyorum!” Bernard Shaw da “Şehitlik . . . yeteneksiz bir adamın meşhur olabileceği tek yoldur” demişti.

Eğitim sistemi sizi yeteneksiz bırakmaya ayarlıdır, ‘şehit’olmaya amade olasınız diye. Sizde ‘şehit’likten başka bir değer bırakmamak içindir, kendinizde ‘şehit’likten başka bir değer bulamamanız içindir. Eleştirel aklı, özgürce gelişme hakkını sizden sıyırmak içindir. Medyanın da birinci vazifesi budur.

Bu ölüm güzellemesi, şehitlik, başkalarının çocukları içindir. Ölüm güzellemesi yapanlar, ‘şehit’ olma fırsatını kendi çocuklarının elinden almıştır hep, onların ‘şahadet’ yolu tıkalıdır. Erdoğan, aynı konuşmasında, bu güzellemeyi şöyle ifade etti: “Bu mücadelenin sonunda gidilen o makam eğer bir şahadet varsa malum, ondan daha büyük bir makam olmaz. Rabbim inşallah bize de o makamı nasip etsin. Ve onların güler yüzle gittiğini biliyorum ve her an bizim yanımızda olduklarını da biliyorum. Ve sizler zaten bu mesleği seçerken inanıyorum ki o makamı görerek bu mesleği seçtiniz.”

Rabbinden şehitlik makamını kendisine nasip etmesini dileyen adamın her adımını bir koruma ordusuyla attığını da gözden kaçırmayın.

Fransız yazar Alphonse Karr’ın Erdoğan gibilere ne cevap verdiğini biliyor musunuz? “Savaşın kaçınılmaz olduğunu düşünüyorsunuz, öyle mi? Çok güzel! Savaş vazedeni, özel bir ön cephe birliğine, herkesin önünde hücuma, taarruza gönderin!”

Başkumandan Erdoğan birkaç gün önce başka bir vesileyle yine ölüm güzellemesi yaparken yine berbat bir tonlamayla Mehmet Akif’e sığınmıştı: “Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda.”

Hayır! Şu son asker zehirlenmelerinin ve her alana yayılmış açık veya örtük siyasi şiddet örneklerinin (sadece Gezi’de bile ne kadar çok örneğini gördük) gösterdiği gibi, cinayetlerin, katliamların, sistematik ihmallerin, kaçınılabilecekken kaçınılmayan, tam aksine bile isteye çıkarılan savaşların kurbanları fışkıracak toprağı sıksan.

Not: Alıntıları aldığım ‘Vatanseverliğe Karşı’ kitabı şuradanbedava indirilebilir.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Büyük Hakikat Çarpıtıcısı

06.06.2017 (http://www.diken.com.tr/buyuk-hakikat-carpiticisi/)

CERN’deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı’nın protonları çarpıştırma hızından ve kapasitesinden daha yüksek bir derecede gerçekleri çarpıtma becerisine sahip Külliyen Başkan Recep Tayyip Erdoğan, bin küsur günlük ‘tarafsız’ cumhurbaşkanlığı arasından sonra geçen hafta AKP Meclis Grubu’nda şunları da söyledi:

“[T]oplumsal merkezi siyasi merkeze taşıma sözünü vermiştik, bu da tabii Türkiye’nin siyasi hayatında bir ilkti. (…) Bu ülkeye gerçek manada demokrasiyi de, gerçek manada Cumhuriyeti de, gerçek manada refahı da getiren AK Parti olmuştur. (…) AK Parti demokrattır. (…) AK Parti Cumhuriyetçidir. Bunun için bir kişiye, zümreye, hizbe, PKK gibi eli kanlı, FETÖ gibi milletimizin değerlerini istismar eden örgütlere değil, sadece ve sadece cumhura dayanmış millete teslim olmuştur. AK Parti millîdir, yerlidir. (…) AK Parti kucaklayıcıdır.”

Bu iddialar basit hakikat çarpıtmalarından başka bir şey değil. Zaten bütün dünya da farkında. Toplumsal merkezi siyasi merkeze taşıma sözünü daha önce başka partiler de vermişti, başarılı olup olmadıkları ayrı konu. 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti’nin sloganının “Yeter, Söz milletindir” olduğunu hatırlayın yeter. 1980’lerde ANAP da bu iddiadaydı.

Türkiye’ye gerçek manada demokrasiyi AKP’nin getirdiği iddiasına mandalar bile gülüyor. Şimdi kabarık anti-demokratik uygulamalar sicilini sayıp dökmeye gerek yok.

Hiçbir zümreye dayanmadıklarını söylerken ‘FETÖ’yü de anıyor, fakat Fethullah cemaatiyle gerçek manada koyun koyuna bir iktidar on senesi geçirdiklerini sağır sultan duydu, körebe oynayan çocuklar gördü. Aynı adam, yani Erdoğan, Fethullah cemaatini kastedip “Ne istediler de vermedik” demişti.

‘Milli’ olma konusunda da yarışacağı epey bir parti var AKP’nin. İş demokrasiye, insan haklarına, hukuka, ifade özgürlüğüne gelince bu milli olma özelliği kesinlikle baskı yaratır, gerilik yaratır; yaratıyor.

Erdoğan’ın laflarındaki asıl mayın, derin hakikat çarpıtması, sık sık tekrarladığı ‘yerli’lik. Bu çarpıtma, Erdoğan iktidarının zihniyetini, toplumu nasıl kutuplaştırdığını, ayrımcılığını, toplumu tek-tipleştirme arzusunu da yansıtıyor; yukarıdaki alıntıda sözünü ettiği ‘kucaklayıcılığı’ da boşa çıkarıyor.

Bu yüzden, yerli olma meselesi üzerinde duralım biraz. Bu yerlilik ülküsünün kendisi düpedüz bir hakikat çarpıtmasıdır. Kimdir bu yerli? Erdoğan’ın ve hatırı sayılır bir kesimin zihninde Tayyip Erdoğan’dır, AKP’dir, Sünni İslam’dır, Türktür… Bir toplum, bir yer bir çoğuldur. Fikirler, ideolojiler, kültürler, etnisiteler, dinler/mezhepler, anlayışlar … bakımından. Bazan bir tekil gibi davranabilir ve bunu işte böyle ‘yerli’, ‘ari’ vs sıfatlar marifetiyle çoğulluğu dışarı atarak, katlederek, sindirerek becerir; ama buna açık faşizm, Nazizim, vs diyoruz. Bugün de bunun başarıldığı bir örnek olarak Kuzey Kore’yi gösteriyoruz.

Türkiye de, bütün dünya gibi, sınıflı bir toplum ve sınıf bilinci, sınıf mücadelesi kendi tarihimizden de bildiğimiz gibi ‘yerli’ değil; ‘yerli’lerin son derece zararlı gördüğü bir şey. Ne demişti Atatürk: “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz!” Milli güvenlik yüzünden grevleri erteleyip durmak ne demektir mesela? Ethem Sancak yerli, Tekel işçisi yerli değil mi?

Türkiye denen ‘yer’de de birbirinden çok farklı özellikleri olan insanlar, gruplar yaşıyor ve hepsi de yerlidir. Yani cami yerli olduğu gibi cemevi de yerlidir. Yüzde 99’u  Müslüman (kös tepme tantanasıyla vurgulanarak söylenecek/okunacak) olan bu ‘yer’de Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlarla Museviler de yerlidir, hatta mümin Tayyip Erdoğan yerli olduğu gibi benim gibi zındıklar da yerlidir.

‘Yerli Kürt’ Mehdi Eker yerlidir, ama mesela Selahattin Demirtaş yerli değil mi?

Mehmet Barlas gibi bir gazeteci yerli, ama mesela Kadri Gürsel ve 150 gazetecinin yeri hapishane, öyle mi? İçeri atmadıklarınız da hapishane yerlisi olma namzetleri…

Erdoğan, referandum kampanyası sırasında ‘Hayır’cıların da yerli olmadıklarını ilan etmişti. Kısacası, itaat edenler yerlidir, devletin ideolojisine kayıtsız şartsız tabi olanlar yerlidir. Bu zihniyete göre toplum yekpare, masif, homojen bir yapıdır, öyle olmalıdır; dolayısıyla öyle oldurmaya çalışılmalıdır.

Bu yekpare, homojen ‘yerli’lik sadece mekanla ilgili değildir, zaman içinde de öyledir; değişmez, değişmemiş, -sanki bir öz varmış gibi- ‘öz’ünü her şarta karşı korumuş ve korumakta olan bir varlıktır. Bu hesapla Osman Gazi dönemindeki veya 1453’teki Müslüman Anadolulu ile bugünün Türkü aynıdır. Tam bir saçmalık.

Halbuki Osman’ın gazileri arasında düpedüz gerçek yerli Hıristiyanlar da vardı mesela ve beyliği elbirliğiyle kurup yücelttiler. Kanuni dönemi Şeyhülislamı Ebussuud Efendi nasıl yerli idiyse, İsa’nın Muhammed’den daha faziletli olduğunu savunan Molla Kabız da yerliydi. Mutaassıb Kadızadeliler nasıl yerliyse, aynı 17. yüzyılda yaşamış Allah’a inanmayan Lâri Mehmed Efendi de yerliydi. Anadolu’yu müslümanlaştırmış Türkmenler kadar, bu Hıristiyan memlekete, Rum’a, gelip Hıristiyanlaşan, karışık inançlar ve etnisiteler oluşturan, inançlar ve etnisiteler arasındaki geçişkenlikle yoğrulan Türkmenler de yerlileşti. Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Kürtler … Türkler geldiğinde zaten yerliydi. Mustafa Kemal gibi Sultan Vahdeddin de yerliydi. Ve muazzam zenginlikteki Osmanlı toplumu da (içindeki müslümanlık, Türklük ve Müslümanlar, Türkler dahil) başka toplumlar gibi değişip evrilip bugüne geldi.

Kısacası, bir yer, ilişkileriyle, sorunlarıyla, fikirleriyle bir yerdir; dolayısıyla çeşitli yerlilikler yaratır. İktidarın beğenmediği, yerli bulmadığı yerliler, tam da yerli oldukları için vardır, oluşmuştur. Bu yerin sorunlarıyla, ilişkileriyle…

Hem zaten öz bir ‘yerli’ yoktur; yerli’nin içinde yabancı da vardır. Ne kadar geriye gitseniz de dışarıdan etkilenmemiş bir ‘yerli’ bulamazsınız. Hele Anadolu’da.

Tek bir insanın kimliğinin bile birçok unsurla daha da çeşitlendiği bir zamanda ve Anadolu gibi bir mekanda tek-tip yerli güdüklüğüne mahkum etmek istiyor bizi Erdoğan zihniyeti ve iktidarı. Ahmed Arif’in şöyle tanımladığı Anadolu’da:

“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar hamaklar
Havva Anan dünkü çocuk sayılır
Anadolu’yum ben tanıyor musun”

Tanımıyorlar.

Öz bir ‘yerli’ yoktur; bütün ‘yerli‘lerin içinde yabancı da vardır. Hem de çok eskiden beri.

Birkaç yıl önce Erdoğan’ın bir muhtarlar toplantısında sarf ettiği şu cümle de bu zihniyetin ürünü: “Ülkenin ve milletin mukadderatını ilgilendiren konularda başkaları gibi düşünenler, başkaları gibi tavır alanlar kökünden ve değerlerinden kopmuş mankurtlardır, bunu böyle biliniz.”

Bu, Erdoğan’a has bir bakış değil kuşkusuz; ‘milli konular’da daha önce de dillendirilen ve zihnimize nakşedilmeye çalışılan şey buydu. Bu, siyaseti ortadan kaldırmak demektir. Siyasi partiler neden var peki; çeşitli sorunlara çeşitli çözümler arayan siyasi partiler? Ama yoklar. ‘Yerli’ partiler, değişik çözüm arayan partiyi hapse tıkma konusunda elbirliğiyle cansiparane uğraştı.

Üstelik, ‘yerli‘ olduğunu söyleyen bu AKP ve Erdoğan, ülkenin insanına, doğasına, şehrine sömürge valisinden daha hoyrat davranıyor. Dağları binlerce taş ocağıyla gebertilmiş, vadilerinin cansuyu yüzlerce Hidroelektrik santraliyle kesilmiş, ormanları otoyollarla biçilmiş, koyları betonla dondurulmuş, denizleri yollarla çevrilmiş, tarihi ve kültürü kültürsüzlükle didiklenmiş bir Anadolu. Şimdi de zeytinliklerine musallat oldular. Anladıkları yerlilik işte bu.

CERN’in proton ışınlarını hızlandırıp çarpıştırdığı, yerin 100 metre altında 27 kilometrelik tüneli var. Erdoğan’ın da hakikatleri, haberleri, temel değerleri çarpıtan çok geniş bir medyası. Bu medya, işte bu çarpık, zehirli ‘yerli‘liği de zerk edip duruyor.

Hamiş: Tayyip Erdoğan’a okuma ödevi: İki Cihan Âresinde – Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu / Cemal Kafadar. Okuma önerisi değil ha, ev ödevi. Bir dahaki yazıda soracağım, ona göre!

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bildiğimiz Türkiye’nin sonu değil, devamı

24.04.2017 (http://www.diken.com.tr/bildigimiz-turkiyenin-sonu-degil-devami/)

16 Nisan adaletsiz referandumunun hileli sonuçları, bazı yazarların olumsuz anlamda, AKP’lilerin de olumlu anlamda söyledikleri gibi ‘bildiğimiz Türkiye’nin sonu’değil, devamı.

Hemen arkamıza baktığımızda göreceğimiz şey, zaten yaşadığımız şey: Hukukun askıya alınması, dehşetli adaletsizliklerin uygulanması ve toplumun yarısı tarafından bunun hazmedilip desteklenmesi, tek-adam rejimi, yolsuzluklar, içeride ve dışarıda savaş… Bütün bunların hülasası, kıt demokrasi.

Adaletsiz referandumun hileli sonucu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın zaten fiilen uygulamakta olduğu başkanlık rejimini kağıda geçirmiş oldu. Şüphesiz, değişikliklerin kabulüyle yerinde saymayacak Türkiye, mevcut anormallikleri, eski zihniyetin devamı olarak, bir adım daha ileri götürecek.

Bu hileli sonuç, adaletsizlikleri zaten iştahla yutup hazmetmiş olan toplumun geniş bir kesiminin demokrasiyle ve adaletle bir alakasının olmadığını da tescillemiş oldu. O da devam yani.

Kısacası, etrafa pazu gösterme hevesindeki bir otoriter tek-adam rejimini pekiştireceği için sadece Türkiye’nin değil, içinde bulunduğumuz bölgenin başına bela olması kaçınılmaz bu değişiklik, AKP iktidarının ve zihniyetinin hem mantıki hem ideolojik bir sonucu, devamı.

Kampanya döneminden oylamasına kadar referandum süreci ve özellikle şu son yıllarda iyice eğilip bükülmüş olsa da demokratik kurumların, demokratik geleneklerin, teamüllerin nasıl dehşet verici bir şekilde iğreti olduğunu, toplumda nasıl kök salamadığını da gösterdi.

AKP, ilk dönemlerinde kimi değişikliklere yeltendiyse de derin eskinin devamı olduğunu kanıtladı. Kıt demokrasi AKP’yi doğurmuştu, kıt demokrasi ve kıt demokratik kültür AKP’yi bir tek-parti rejimine götürdü. Demokrat Parti’yi de aynı yere götürmüştü; tek-parti dönemi zaten oradaydı.

AKP işte bu eskinin bütün olumsuz yönlerini canı gönülden benimsemiş durumda. Ama tabii AKP yarım asır, bir asır sonranın koşullarında o kıt demokrasiyi daha da kıtlaştırdı ve şimdi devam olarak çok daha kıtlaştıracak.

Fakat aslında AKP’nin 14 yıllık iktidarıyla ve yüzde 51.4’lük ‘Evet’çilerle sınırlayabileceğimiz kadar yüzeysel de değil sorun. Geri kalan ‘Hayır’cı yarının büyük kısmının demokrasiyle alakası da pek şüpheli ve sorunlu.

Meselenin daha derin olduğunu, referandum sonrasında Facebook’ta yazdığı birkaç cümleyle Ali Nesin de bir çırpıda gayet öz bir şekilde burnumuza dayadı:

“‘Ama bu haksızlık’ diyenler geçmişte yaptıkları haksızlıkları gözden geçirsinler. Etme bulma dünyası…”

“Cumhuriyet’in ilk 80 yılında hukuk hüküm sürseydi, bugünkü hukuksuzluklar olabilir miydi?”

Cumhuriyet tarihinden sayısız hukuksuzluk, adaletsizlik örnekleri çıkarabiliriz. Tabii, şimdiki iktidarın çarpık bir şekilde yücelttiği Osmanlı dünyasından da. Hukukun üstünlüğü meselesi hiçbir zaman hakim olmamış, itibar da görmemiş. YSK’daki AKP temsilcisi Recep Özel, bugüne kadar uzanan hukuksuzluğun nasıl hala geçerli olduğunu ve hazmetmemiz gerektiğini şöyle itiraf etti: “Kanunlar bazen hukuka uymayabilir, kanun maddeleri adil olmayabilir.”

Tayyip Erdoğan’ın durmadan ululadığı buradaki kadim gelenek, Fatih Sultan Mehmed’in kanunlarına dayanıyor: Hükümdarın mutlak otoritesine, adalet dağıtıcı hükümdara, sultanın adaletine…

  1. Mehmed’den 230 sene önce İngiltere’de Kral’a kabul ettirilen Magna Carta mesela, herkesin, (kralın da) hukuk önünde eşit olduğunu ve hukukun terazisinde boyunun ölçüsünü alacağını kayda geçiriyordu. Yani bugün hepimizin kabul ettiği(?!) evrensel hukukun temeli.

Sistemler, rejimler, devlet yapıları değişmiş olabilir (Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet), fakat dürüstçe ve cesurca hesaplaşılmadığı için bu kadim gelenek hükmünü bugünlere kadar sürdürdü. Bütün iktidarların (Atatürk de dahil buna) her zaman geçerli ve karşı konulmaz gerekçeleri vardı: İmparatorluktan kopulmuş, cumhuriyet kurulmuştu, özel şartlar içindeydik, toplum Batılılaştırılacak, eğitilecekti, eskiye dönme tehlikesinin bertaraf edilmesi gerekiyordu; komünizm tehditi vardı, şeriat tehlikesi kapıdaydı, bölücülük bacadan girmeye çalışıyordu, dış mihraklar pundunu bekliyordu, milli çıkarlar söz konusuydu, büyük/güçlü Türkiye’yi kurmak istiyorduk…

Sultanın veya iktidarın o an gerekli gördüğü düzenlemeleri, kanunları (kanun hakkında kararname de dejenere edilmiş sultani/örfi hukuktur) hukuk saydık ve aymaya devam ediyoruz. Bu keyfilik içinde bazan mevcut kanunları bile uygulamaz, ihlal edersiniz; yerinde olmadığı, yani o an iktidarın işine gelmediği gerekçesiyle. Aynı, YSK’nın mühürsüz oylar meselesinde ‘yerindelik gerekçesiyle’yaptığı gibi. Halbuki, anayasa profesörü Kemal Özer’in de YSK’nın bu kararını analiz ettiği makalesinde dediği gibi:

“Hukukî değerlendirmede yerindelik mülahazalarına yer yoktur. Hukukta sorunlar, hukuk kurallarının ne dediğine göre çözümlenir. Hukuk kurallarına göre ulaşılan sonucun iyi mi kötü mü, topluma yararlı mı, zararlı mı olduğu hukukun sorunu değildir. Hâkimler, yerindelik denetimi yapmazlar; hukukîlik denetimi yaparlar. Nitekim, Anayasamızın 125’inci maddesi hâkimlerin yerindelik denetimi yapmasını açıkça yasaklamaktadır.”

Ama işte Anayasamızda birşeyler yazıyor olması, onlara uyulduğunu hiçbir zaman göstermemiştir; çünkü kadim geleneğimizin nakaratı anayasanın ahengini her zaman bozmuştur. Bu yüzden hukuk da, demokrasi de bir türlü kurumsallaşamaz.

Bu kadim hukuksuzlukla hesaplaşmayınca, yüzleşmeyince Ali Nesin’in kinayeyle dokundurduğu ‘yapma etme dünyası’ndan kurtulmak mümkün olmaz. Bu tam kısır döngüdür. Biri öbürüne zulmeder, baskı yapar; sonra öbürü iktidara gelince zulmü ortadan kaldırmak, hukuksuzluğu bitirmek yerine berikine zulmeder, baskı yapar. Böylece hukuksuzluk beslenir, adalet duygusu köreldikçe körelir. ‘Yapma bulma dünyası’ mantığı, zihniyeti, söylemi bir neden-sonuç ilişkisi içermez çünkü, bir yüzleşme/hesaplaşma, bir muhakeme içermez. Tabii, aynı şeyi bugün kendini mağdur, baskı altında hisseden CHP kitlesi de düşünmeli ve ‘yerindelik gerekçesiyle’ de olsa, canıgönülden de olsa savundukları o eskiyi sorgulamalı.

Bunu yapmadıkça şimdiki gibi patinajda devam edilecek demektir. Patinaj en uzun yoldur; hiç bitmez, hiçbir yere varmaz.

Bugün meydanlara protesto için çıkanlar (büyük kısmı diyelim) bu patinajdan kurtulmak, bu hesaplaşmayı yapmak için seslerini yükseltiyor.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

CHP varmış gibi görünen bir ‘yok’tur

19.04.2017 (http://www.diken.com.tr/chp-varmis-gibi-gorunen-bir-yoktur/)

CHP, Türkiye’ye, olduğu kadarıyla demokrasiye, demokratik mekanizmalara, seçmenine yaptığı fenalıklara, kurduğu tuzaklara bir yenisini ekledi. YSK’nın referandum sonuçlarına itirazları reddetmesi üzerine aldığı tavırla.

Parti Sözcüsü Selin Sayek Böke, “Referandumun şaibeli sonuçlarını tanımıyoruz, tanımayacağız. Referandum yenilenmelidir, tekrar edilmelidir. CHP bu süreçte üzerine düşen her şeyi yapacaktır” demişti.

Sonra CHP Grup Başkan Vekili Levent Gök, “Meclis’ten çekilecek misiniz” sorusunu şu cevabı verdi: “Toplumun değişik kesimlerinden CHP’ye böyle bir öneri gelmiştir ama yapılan MYK değerlendirmesinde böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varılmıştır.”

‘YSK’dan kararının gerekçesini istemekte aslan kesilen CHP,‘böyle bir kararın uygun olmayacağı kararına varmış’olmasının gerekçesini açıklama konusunda miyav bile demek istemiyor. Halbuki, bu, boynunun borcu.

Çünkü CHP’nin YSK’daki temsilcisi Mehmet Hadimi Yakupoğlu da 13 Nisan’da Sözcü’ye aynı özgüvenle konuşmuştu: “Seçmenlerin yapması gereken tek şey gidip oy kullanmak.”

Çünkü referandumdan bir gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet’e verdiği mülakatta şunları söylemişti: “Hiçbir vatandaş ‘Sandığa gidersem oyumu çalarlar’ endişesine kapılmasın. Sandıkların güvenliğinden CHP olarak biz sorumluyuz ve güvenliği de sağlayacağız.”

Çalmak ne kelime, hükümet her tür dolabı döndürdü, envayi çeşit madrabazlığa başvurdu. Evet, bu kadarını beklemiyordu belki CHP de. Beklemediği oldu. Gelgelelim, CHP’nin tavrında beklediğimiz oldu. Beklemediğiniz kadar ağır ihlaller olduysa yapacağınız şey süt dökmüş kediye dönmek midir? Sudan çıkmış balık kadar olmayı becerip çırpınma refleksi bile gösteremeyecek kadar körelmiş bir parti CHP.

Yarın hukukçularla görüşeceklermiş. Şimdiye kadar neden görüşmediniz acaba? Seçim hilelerinden birine (mühürsüz zarflar) kapıyı açıp teşvik eden YSK’ya YSK’yı şikayet ettiniz nihayetinde; öbür hilelere de itiraz etmenin yanısıra.

Başka hukuki yollar var, evet: Anayasa Mahkemesi’ne gidilecek, sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne.

En andavallılar bile, Anayasa Mahkemesi’nden de referandumu geçersiz kılacak bir karar çıkmasının büyük sürpriz olacağını biliyor; bu sürpriz için dua etmekten başka yapacağımız şey yok. Yine en ahmaklar bile biliyor ki, AİHM’den çıkacak kararı Tayyip Erdoğan tanımayacak. AGİT raporuna verdiği tepki de burnunuza kanca olsun!

Büyük kalabalıklar memleketin birçok şehrinde meydanları dolduruyor kaç gündür; oylarını istiyorlar; CHP liderinin dediği gibi onlar da referandumun hileli sonucunu kabul etmedikleri için. İktidarın gazeteleri, televizyon kanalizasyonları durmadan sokağa çıkanları tehdit ediyor, protestoları gayrimeşru bir şeymiş gibi gösteriyor. Korkuyorlar çünkü.

Fakat dünyada CHP’den ödlek bir parti hiç olmadığı için bu örgütlü pasiflik partisi, sokağın meşruiyetine sahip çıkmaktan, bu yöndeki çağrılara bir karşılık vermekten bile ödü patlıyor.

AKP de CHP’nin korkularıyla esir alınabileceğini bildiği için (dokunulmazlıkların kaldırılmasında olduğu gibi birçok kere test etmişti), “CHP meşru zeminde kalmalıdır” deyip duruyor. Protestonun gayrimeşru olduğu kabulüyle.

Kılıçdaroğlu, BBC’ye YSK’nın aldığı kararın her kesim tarafından protesto edilmesi gerektiğini söyledi, evet, “Protesto etmeye de hakları vardır. Eğer hukukun üstünlüğü kavramı varsa, bu karar çok önemliyse ve bu kavramın evrensel bir değeri varsa hiç kimse bu kavramı yerle bir edemez” dedi.

Fakat bu dilde gizli olan, aslında genetiğine işlemiş tavra dikkatinizi çekerim: “Hakları vardır”, “Her kesim tarafından protesto edilmesi gerekir.” Başkalarından söz ediyor; o başkalarının bir kısmı da kendi seçmeni. Onlarla ve‘Hayır’ verip oyuna sahip çıkmak için meydanları dolduranlarla arasına mesafe koyarak.

Levent Gök’ün yukarıda andığım açıklamasının sonraki cümlesi daha da vahim: “CHP elindeki bütün meşru imkanları kullanarak Gazi Meclis’i sonuna kadar koruma kararı içerisinde olacaktır.”

Ne demek bu?! Bu dilde de sokak protestolarının gayrimeşru olduğu kabulü gizli, onu ima ediyor farkında olmadan ve CHP’nin genetik gerçeğini itiraf etmiş oluyor.

Havanda laf döven CHP ağızları, YSK’nın Meclis’in üstünde olmadığını, ona sıvandığını söylüyordu. Görünen o ki, kağıt üstündeki bu ilke AKP fiiliyatında işlemiyor, birçok başka ilkeler ve kanunlar gibi. Yani, kendi dedikleri gibi, YSK’nın itirazları ret kararıyla Meclis bir kere daha ezilmiş oldu. Bir posa olarak Meclis’i doldurmakla yetinen bir parti CHP.

Üç beş ay önce CHP örgütlü pasifliktir yazısında dediğim gibi, CHP varmış gibi görünen bir yok olduğu için varlığı bir tuzaktır. En ufak bir beklentiniz, boşluğa attığınız bir adımdır.

Bir ülkede ana muhalefet partisi liderinin, kadrolarının sokağa inmesi yabana atılır bir şey değildir, zaten bu yüzden korkuyor ve korkutuyor AKP. Ama sokak CHP’ye muhtaç değil ve boşluğa adım atmıyor.

Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

AKP’nin ‘Güçlü Türkiye’ hedefi ve savaş hevesi

11.04.2017 (http://www.diken.com.tr/akpnin-guclu-turkiye-hedefi-ve-savas-hevesi/)

Suriye cehennemi, İdlib’deki sarin gazı saldırısıyla yüzünü acımasız bir şekilde bir kere daha gösterdi ve korkarım yeni cehennem manzaralarıyla karşılaşmaya devam edeceğiz. Bu cehennem birçok elin birlikteliğiyle yaratıldı. Bu ellerden biri de Türkiye. Fakat bu cehennemin gösterdiği en temel sorunlardan birini görmezden gelme eğilimi hakim: ‘Güçlü/Büyük Türkiye’ olma hırsı.

Bu hırs, bütün ülkeler için, bütün zamanlarda büyük bir sorun olmuş ve sınırları aşan belalar üretmiştir. Bu hırs askeri güçle, savaş hevesiyle, gizli ve açık askeri harekatlarla beraber yürümüş ve büyümüştür.

Tayyip Erdoğan başından beri savaşa teşneydi. ABD ve Britanya öncülüğündeki Irak savaşına Türkiye’nin de katılmasını öngören 1 Mart 2003 tezkeresi Meclis’ten geçsin diye AKP milletvekillerini ikna etmek için canını dişine takmıştı.

Fakat o zamanlar Erdoğan AKP içinde ‘Ulu Reis’ değil, bir bakıma eşitler arasında birinci konumundaydı. Kendi aklı ve vicdanıyla hareket eden milletvekilleri vardı; sonuç olarak, AKP oylamada fire vermişti. Toplumda savaşa karşı olanların oranı yüzde 90’lardaydı. Dahası, AKP’yi destekleyen cılız medya ve yazarları bile savaşa karşıydı.

ABD ve müttefikleri Birleşmiş Milletler’i hiçe sayıp ezerek Irak’ı istilaya girişiyordu; artık mutlak olarak kanıtlandığı üzere, yalanlar üzerine inşa edilmiş bir savaşa (Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, daha sonra, yanıltıldığını ve kendisinin de dünyayı yanılttığını, bu sicili ömrünün sonuna kadar taşıyacağını yazdı) Bu durum o zaman da ayan beyan ortadaydı.

Erdoğan, yüz binlerce insanın öldüğü işte bu savaşa katılmaya can atıyordu. Savaş sonrasında Irak’ın nasıl düzenleneceğine karar verilecek ‘masada olmak’ istiyordu, aynı eski cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1991 Körfez Savaşı’na (o da BM kararlarına aykırıydı) ‘masada olmak’gerekçesiyle katılmak istemesi gibi. Savaş ganimeti olarak başka bir ülkenin, toplumun kaderini tayin etme hakkını kendinde görecek kadar kendinden geçmişlerin güçlü olma hırsı.

Türkiye, ‘komşularla sıfır sorun’ sloganı atıyordu ama gayet çelişkili politikalar uyguluyordu. 2008’de Rusya ile Gürcistan arasında Abhazya ve Güney Osetya için patlak veren savaşa da balıklama atlamıştı (Rusya da komşu sayılır.) Gürcistan’a destek için zırhlı araçlar göndermişti. Sonra da ‘Kafkas Paktı’ adında bir ucube arabuluculuk önermişti. Savaşı kışkırtan birinin arabuluculuk önerme pişkinliği ve riyakarlığı.

Zaman içinde Erdoğan parti içinde tek-adam konumuna yükseldi. Önce alt düzeyde tasfiyelerle başladı bu süreç; partinin ağır topları bunda bir beis görmedi, güçlü iktidarın parçası, ‘Güçlü Türkiye’ hedefinin yılmaz savunucularıydılar; güç gelecek yerden savaşı esirgeyecek değillerdi. Fakat partinin kurucu kadrosundan isimler bile tasfiye edilmekten kurtulamadı.

Bu arada o cılız AKP medyası palazlandı, medyanın büyük bölümü de AKP hükümetinin marifetleri ve devlet bankalarının imkanlarıyla yandaş sermayeye peşkeş çekildi, peşkeş çekilmeyen NTV ve CNN Türk gibi gruplar da hizaya getirildi. Sonuç: Tek ses.

Tek-adam/tek-sesin hakim olması, bu tek-adam savaş heveslisi olduğu için, daha önce Irak savaşında büyük bir itiraz yükseltmiş olan AKP seçmeninin Suriye’de AKP hükümetinin politikalarına razı olmasına yol açmış görünüyor. Toplumun, böyle önemli bir kararda artık bir payı olma imkanını yitirdiğini görmesi de bu rızada muhtemelen rol oynadı. Ne de olsa kendi iradelerini ‘Reis’e teslim etmişlerdi artık; çünkü millet iradesi = tek-adam idi.

İki savaşın farklı olduğunu göz ardı ediyor değilim, ama Türkiye Suriye’de savaşı kışkırtıcı rol oynadı. Suriye meselesinde Türkiye’nin Suudi Arabistan, Katar ve ABD ile birlikte selefi örgütleri eğittiği, donattığı, beslediği, yaralarını sardığı artık ansiklopedilere girmiş bir olgu. Beşar Esad’ı bir çırpıda devireceklerdi. Gerekçeleri çok ulviydi: Suriye’ye demokrasi götürmek. O çok eleştirdikleri Batı emperyalizmi de ‘geri’ ülkelere ‘medeniyet götürüyor’du; masa başında ülkelerin sınırlarını, toplumların kaderlerini belirliyordu.

Bu şeytani politikanın sonuçları Türkiye’nin kendisini de etkiledi; çöken bu politikanın  mimarı kabul edilen eski baş danışman, eski dışişleri bakanı ve eski başbakan Prof. Ahmet Davutoğlu’nu tasfiye ederek Erdoğan ellerini yıkamış saydı!

Yeni politika yine savaşlıydı ama; asker soktu komşusuna, en son Suriyeli aşiretleri savaşçı yapmaya soyundu.

İşin doğrusu, Erdoğan/AKP Türkiyesi, eleştirdiğini sandığı Batı emperyalizminin hık deyip burnundan düşmüş bir zihniyet. Hortlatmak (reenkarne etmek) istedikleri çarpıtılmış Osmanlı bulamacıyla yürürlüğe sokmak istedikleri ucuz hegemonyacılık. Aynı iğrenç jeopolitik oyunu oynayan, etrafındaki her yeri kendi tarihsel, kültürel ve coğrafi arka bahçesi olarak gören küstah aktörlerden biri. İtiraz ettikleri şey oyunun kendisi değil, bu oyunda güçlü aktörün kendileri olmayışı.

Hiçbir dişe dokunur bilgi üretemeyen bir medyayla, zaten cılız olan ama artık tamamen boynu vurulup devletin soytarısı haline gelmiş bir akademiyle, yerlerde sürünen eğitim sistemi ve kalitesiyle, katma değer üretemeyen ekonomiyle, Erdoğan’ın aleti haline sokulmuş idari yapıyla, tek-adamın fetva kurumu derekesine indirilmiş yargıyla, sıfır demokrasiyle, tek sesle ‘güçlü Türkiye’yaratılabileceklerini sanıyorlar işin acıklı tarafı.

Bütün bu nitelikler olmayınca ve güçlü olmaktan anladığınız pazu şişirip sağa sola ağalık taslamak olunca  tehlikeli bir kaba güç gösterisi kalır geriye. Silahlanma hamleleri göklere çıkarılır. Örtülü ödenek şişer. İstihbarat teşkilatını yurt dışında zehirli operasyonlar yürütme yetkisiyle donatırsın. O teşkilatın başkanı, 2014’te en üst düzey devlet görevlilerinin medyaya sızan konuşmalarında, “Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim. Türkiye’ye sekiz füze attırıp savaş gerekçesi üretirim, Süleyman Şah Türbesi’ne de saldırtırız”diyecek noktaya gelir. MİT TIR’ları Suriye’ye gizli kapaklı ağır silahlar taşır. Kıt demokrasinin yaratıp tetiklediği bölünme korkularıyla kendi ülkeni de, komşularını da savaş alanı haline getirirsin.

Silahlı bir güç olarak sorunları ezerek bastıracağını, herkesi hizaya sokacağını sandığın için barış imkan ve ihtimalini berhava edersin. Senin milliyetçiliğinin başkasının milliyetçiliğini, senin silahlanmanın komşunun silahlanmasını teşvik edip azdıracağını düşünemeyecek kadar ahmaklaşırsın. Güçlü olma hırsı gözünü karartmış, ahlakını iğdiş etmiş, aklını başından almıştır çünkü. Başka tür bir oyun kurmayı düşünebilecek çocuk yeterliğini ve masumiyetini reddetmişsindir çünkü. Başkalarının çocuklarını ölüme gönderme rahatlığıyla ve ‘Oyunun kuralı bu’ ilkelliğiyle, herkese zararı olan bu oyunu sürdürürsün.

Erdoğan’ın “Türkiye sadece Türkiye değildir. (…) Yüz milyonlarca Müslümandan sorumludur” demesi, Ege adalarının aslında kendine ait olduğunu kuvvetli bir şekilde ima etmesi, en azından bu zihniyet çerçevesinde, masum açıklamalar değil. (ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson da dün “Dünyanın neresinde olursa olsun masum sivilleri korumaya hazır” olduklarını söyledi. Zaten Trump’ın sloganı da “America Great”. Ne o, rakibimiz ABD galiba, ikinci süpergüç biziz!)

Dozunu giderek arttırdığı bir ‘Kükreyen Nağmeler’ şarkısını tekrar edip duran Erdoğan, İdlib’deki kimyasal saldırıdan sonra 7 Nisan’da çıktığı Hatay sahnesinde de Frenk üzümüyle Bağdat hurmasını toplayıp şunları söyledi:

“Tek başına Hatay’ın gösterdiği fedakarlığın onda birini, yüz  milyarlarca dolarlık bütçeleriyle göstermeyenlere yazıklar olsun. Dünyada garip  gurebaya, fakir fukaraya elini uzatan bir numaralı ülke Türkiye. 16 Nisan, Türkiye’nin işte bu çocuk katilleriyle anladıkları dilden hesaplaşmasının da yolunu açacaktır. 16 Nisan, Türkiye’nin topraklarına göz diken terör örgütlerini koruyanlara sadece sesini yükseltmekle kalmayacağı çok daha kararlı şekilde dur diyeceği bir dönemin de başlangıcı olacaktır.”

Ne yapacak acaba? Kimden bahsediyor? Kürtlerden bahsediyorsa, içeride Kürt şehirlerini yerlebir etti. Seçilmiş milletvekillerini, belediye başkanlarını içeri attı. Suriye’den bahsediyorsa, oradaki selefi hareketlerin hamiliğini yaptı, asker soktu. Ama hayır, Batı ülkelerinden bahsederek söze başlamıştı, onlara ne yapacak acaba, Üçüncü Viyana Seferi’ne mi çıkacak?

Ayrıca, birdenbire Türkiye’nin topraklarına göz diken birilerini icat etti; Türkiye başka bir ülkenin topraklarına girmişken, oradaki savaşı azdıranlardan biriyken.

“Anladıkları dilden hesaplaşmak” ne demek? Senin anladığın dil sadece vurup kırmak, savaşmak zaten. ABD’nin Suriye hava üssünü füzelerle vurması gibi bir dilden mi bahsediyor? Galiba. Ama elinden gelmiyor. Onun için, ABD’nin yetersiz bulduğu hamlesinin dahasını istiyor: “ABD’nin İdlib saldırısına karşı ortaya koyduğu aktif tutumun, bu  yönde gelişmelerin adeta bir başlangıç olmasını diliyorum.”

‘Güçlü Türkiye’ hırsı, Türkiye’yi savaşa karşı olmaktan savaş heveslisi bir ülkeye dönüştürdü, toplumun hatırı sayılır büyüklükteki bir kısmını da peşine takarak. İçerideki savaş da bu yolda büyük rol oynadı.

Barış içinde birarada yaşamak böyle mümkün olmaz. Tarihten biliyoruz. Kimsenin yeterince güçlü olmadığı bir dünya lazım bize. Güçlü ülke insanlarının barış içinde, özgürce, farklılıkları zenginliğe dönüştürerek eğlentili yaşadığı yerdir.

Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı | , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Adaletsizliğin baştacı edilmesi ve inkarın iktidarı AKP

31.03.2017 (http://www.diken.com.tr/adaletsizligin-bastaci-edilmesi-ve-inkarin-iktidari-akp/)

Çocukluğunda bir aile dostlarının tecavüzüne uğrayan bir arkadaşım, ızdırabı ve çaresizliği katmerleyen, kanırtan esas şeyin tecavüzün inkar edilmesi olduğunu söylemişti; sığındığı insanlar tarafından. Aynı fenalığa maruz kalan bir başka tanıdığım da aynı şeyi anlatmıştı. Tecavüz vakalarında inkarın yıkıcılığı literatüre geçmiş, genel kabul gören bir durum. İnkar, yarayı açık bırakıyor, kapanmasını önlüyor, sürekli canlı tutuyor.

Sadece Türkiye toplumuna ve devletine has bir şey değil ama bu ülkede özellikle son yıllarda her alanı sarmış bir tecavüz-inkar sarmalının en abartılı hali yaşanıyor. Arkadaşlarımın inkarın yıkıcılığıyla ilgili sözleri işte bu yüzden geldi aklıma.

Sayısız örnekten sonuncusuna bakalım: Diyarbakır’da Nevruz alanına girmek isteyen oğlumuz Kemal Kurkut’un öldürülmesi.

Devlet, tabii ki, hemen yalan ve inkara başvurdu. Dihaber cinayetin nasıl işlendiğini tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde aktardı. Gazetelerin birinci sayfasında, Evrensel’deki küçük haberi saymazsanız hiçbir şey yoktu (İnternetten birinci sayfalara bakıyorum, matbu gazeteleri görmedim). Sosyal medyada sen-ben-bizimoğlanın feryatlarını saymazsak çıt yok. Evetçi güruh bu insanlık durumuyla da hiç ilgilenmedi. Tayyip mi yüzde 50’den çıkar, yüzde 50 mi Tayyip’ten bilmecesini siz çözüverin artık. İnkarın nasıl işlediğini de Ümit Kıvanç’tan okuyun: “Olay Diyarbakır’da geçmektedir…”

Son 10 yıldır bu ülkede yaşadığımız şey genel olarak toplumsal kamplaşma, kutuplaşma olarak tanımlanıyor. Bu kutuplaşmanın tehlikelerine işaret eden, analizlerinde bu tesbiti odağa alan onlarca yazı gördük. Katılmamak elde değil, fakat bu çıplak ve soğuk tesbit benim ızdırabımı açıklamaya yetmiyor, birkaç adım geride kalıyor. Bu kutuplaşmadan kaynaklanmış olsa bile, cepheleşmiş bu büyük kalabalık içinde insan teki olarak çekirdeğime dokunan, tecavüz eden şeyi açıklamıyor.

Memleket tarihindeki en önemli sivil itiraz, toplumun gövde gösterisi Gezi’nin önce dış mihrak, şimdi de Fetö komplosu sayılması büyük bir inkar değil mi?

Kabataş Yalanı, bu inkarın temel dayanaklarından biri değil mi? Ortaya çıkmış yalanın yalan olduğunun inkar edilmesi? Dolmabahçe’deki Bezmialem Valide Sultan Camii’nde bira içildiğini imam ve eski AKP milletvekili de yalanlamıştı. İmamı görevden aldılar.

Böyle böyle yalanı bu ülkeye hükümdar ettiler. Manzara: bütün yalanları besmeleyle sindiren büyük kalabalıklar.

Ahmet Şık’ın, Kadri Gürsel’in Fetöcülükten, örgüt propagandasından tutuklanması, Ahmet Altan’ın devleti yıkmaya çalışmakla suçlanıp içeri tıkılması, daha nice gazetecinin hapsedilmesi, ajanlıkla, teröristlikle suçlanması…

Ya 17-25 Aralık’ta ortaya dökülen kepazelikler; o yüzde 50 bu kepazeliği, liderlerinin kuyruğundan seyirterek, ‘Fethullahçıların hükümeti devirme komplosu’ zehirli/sihirli değneğiyle nasıl aklayabildi? Birileri hükümeti devirmek için komplo kurmuş olsa bile telefon konuşmalarında ikikereikidört mutlaklığında ortaya çıkan yolsuzluklar, ayakkabı kutularındaki paralar, yatak odalarındaki kasalar nasıl yok sayılabildi? Hükümetin birçok üyesinin bir soygun çetesi gibi faaliyet gösterdiği bu kadar aşikarken. Üstelik foyası ortaya çıkan bu bakanlardan birinin “Bakara makara” diye Allah’ın kelamı saydıkları Kuran’la makara yaptığını sağır sultan bile duymuşken; üstelik Ulu Reis ve şürekasıyla birlikte bu yüzde 50 de çeşitli karikatür ve yazılara “Kutsalımızla, dinimizle alay ettiler, kabul edilemez” avazlarıyla yeri göğü inletirken…

Bunlar bariz adaletsizlikler ve yüzde 50’den çıt yok, inkar ediyorlar. En iyi ihtimalle yüzde 50 gazeteciler de inkarın yıkıcılığıyla terör estiriyor. Kafama üşüşen örneklerle boğulduğum için en iyilerini sayamadığımın farkındayım.

Bunca aşikar adaletsizliklerin büyük bir kitle tarafından canıgönülden benimsenmesinden, sahiplenilmesinden daha fena ve tehlikeli bir şey olamaz. Bütün baskıcı rejimler önce toplumdaki adalet duygusunu yok eder. Sonra her tür adaletsizlik kolayca meşruiyet kazanır, norm haline gelir. Erdoğan ve AKP de bunu yaptı, önce adalet duygusuna tecavüz etti ve sonra hep birlikte bunu inkar ettiler. İlk adaletsizliğe -çeşitli gerekçelerle- itiraz edilmeyince ipin ucu kaçar ve kaçtı.

Kısacası, son derece bariz haksızlıklara bazan bizzat maruz kalıyoruz, bizzat maruz kalmadıklarımız da gözümüzün önünde cereyan ediyor ve taşıyamayacağımız kadar fazla ızdırabı böylece yüklenmiş oluyoruz. Aklımız, zihnimiz, vicdanımız her gün tecavüze uğruyor ve bunlar her gün büyük bir pervasızlıkla, utanmazlıkla inkar ediliyor.

Farkına vardığım, beni asıl rahatsız eden şey, artık gündelik hale gelmiş işte bu tecavüz-inkar mekaniği. Fakat bunu bu şekilde ifade edememiştim, çocuk arkadaşlarımın anlattıkları aklıma gelene kadar.

Bütün bu kamplaşma/kutuplaşma analizleri içinde çaresizlikle debelendim ben de. Daha Gezi sırasında gazetecilere yapılan muameleyi gazeteci ‘yüzde 50’likler’in huzuruna getirmek için, üstelik başlıktan isimlerini vererek yazmıştım: Koru, Ocaktan, Kekeç ve Karaalioğlu size sesleniyorum, beni duyuyor musunuz?

Derdim şuydu: Tamam, Gezi’nin anlamı üzerinde anlaşamıyor olabiliriz, anlaşmayalım, ama şu küçücük ortak zeminde anlaşabiliriz, anlaşmalıyız: Gazeteciler işini yapıyor, sizin işinizi yapmanız, yazınızı yazmanız, başbakanı takip edip haber yazmanız gibi. Dolayısıyla gazetecilerin işlerini yaparken dövülmelerine, gözaltına alınmalarına bir ses çıkarın.

O kişilerin birdenbire benim gibi düşünen gazeteciler olmalarını istemiyordum, beklemiyordum ki; yine AKP’ye oy vermeye, Tayyip Erdoğan’ı ululamaya, gazetelerini AKP’nin propaganda aracı olarak kullanmaya devam edebilirlerdi. En küçük ortak paydada birleşip bir tecavüzün önüne geçilmesini bile değil, çok daha küçük bir ortak noktada birleşip tecavüzün tecavüz olduğunu kabul etmelerini, inkar etmemelerini talep ediyordum sadece. Sessiz kaldılar. İnkar ettiler.

Galiba sebebi şu: Bunu bir kere yaparlarsa, sadece küçük bir örnekte vicdanlarına göre hareket ederlerse, gerisinin çorap söküğü gibi geleceğinden korktular, çünkü sayısız adaletsizlik örneği olduğunu görüyor, biliyordu onlar da. Bunu kabul etmek, kendi vicdanlarına göre davranmak, siyasi pozisyonlarına ve kişisel çıkarlarına aykırıydı çünkü. Kendilerinden, vicdanlarından vazgeçtiler, çıkarlarına sarıldılar. Kendi vicdanına kulak asmayan biri başkasının ızdırabına neden kulak kesilsin ki!

Facebook’ta Tayyip Erdoğan hayranı, AKP oycusu, Evet yolcusu bazı ‘arkadaşlarım’ var. Bazan yazdıklarını görüyorum ve bazan yorumlar yazıyorum, tartışmak istiyorum. Televizyonlardaki konuşma programlarının çöp yığını lafları gibi değil de çerçevesi gayet belli bir meseleyi. Gürültüye getirmeden, sağa sola sapıp kaytarmadan. Dikkatli bir dil kullanıyorum; kışkırtıcı olmaktan kaçınmak istiyorum, derdim galip gelmek(!?) ya da onları ikna etmek, yollarından çıkarmak değil çünkü. Zaten hemen ürküp (ürkmelerinin sebebini az yukarıda söyledim) kaçabileceklerini veya kalkanlarını çıkarıp genel ortam uyarınca cepheleşebileceklerini bildiğim için. Birkaç cümle yazışabiliyoruz, ama meselenin cevherine gelinemiyor. Referandumda ‘Evet’ vermeleri umurumda değil, hatta‘Hayır’ı önemsememe rağmen ‘Evet’ çıkması da umurumda değil. Ben sadece inkar etmeyecekleri, “Evet, bu olmamalıydı” diyecekleri asgari bir nokta bulmaya çalışıyorum, o kadar. İnkarın yıkıcılığından küçücük bir noktada da olsa kurtulmak istiyorum.

İşte yine bu yüzden, konusunu kendilerinin açtıkları, kendilerinin şikayetçi oldukları bir meselede belki tartışabiliriz ve inkara sapmayıp samimiyetle konuşabiliriz umuduyla iki insana (İsmail Kılıçarslan ve İbrahim Kalın) başlıktan isimleriyle seslenerek iki yazı yazdım: Çok bunaldık be İsmail ve İbrahim Kalın nerdesin? Derdim yine aynıydı: Bu ülkede tecavüz kaçınılmaz, bari bir minik noktada inkardan kurtulmak. Olmadı.

Devlet büyükleri, AKP bakanları, sözcüleri, gazete ve televizyon kanalları her gün zihnimize tecavüz ediyor, her konuşmalarıyla, her yaptıklarıyla. Anladık. Bunu yaparken medyanın yüzde 90’ını teslim almış olmalarına güvenmiyorlar sadece, kendi yalanlarına ve medyasının fütursuz çarpıtmalarına kapılmaya amade o büyük kalabalığın inkarcılıktan şaşmayacağına da bel bağlıyorlar. Tanışmıyor olabiliriz ama mesela ‘Face’te yüz yüze geldiğimiz insanlar da bir inkar korosu halinde varoluyor. Küçük bir kalabalık bile istemiyorum ben, bir kişi arıyorum, sadece belli bir küçük konuda inkarı inkar edecek bir kişi. Yok.

Arkadaşlarım bilir, konuşup duruyoruz, mütemadiyen bu meseleden bahsediyorum. Bazı arkadaşlarımla çeşitli gazetecilik projelerini tartışıp/düşünüp duruyoruz, burada sözünü ettiğim şeyi anlatmaya çalışıyorum onlara da. Şüphesiz o büyük medya bombardımanına karşı doğru haber vermeye çalışmayı, gerçeği aramayı kıymetli buluyorum ama benim ızdırabımı dindirmeye ayarlı değil bunlar. Ben de, gördüğünüz üzre, birçok başkaları gibi yazılar yazıyorum. Bunları da (kendiminkileri yani) pek anlamlı bulduğumu söyleyemem. Bizim gibi düşünenlere yazıp duruyoruz. Öbür tarafa ulaşamıyoruz ve ulaşma çabamız da yok.

Aldığım cevap neredeyse tektip: “İmkansız. Ulaşamazsın.”

Olabilir, ama inkar varoluşumu parçalıyor, katlanamıyorum. Ümitsizce de olsa bunu yapmak istiyorum. Ahmet’i yine içeri atıyorlar, parçalanıyorum. Dereleri ıslah edeceğiz diye betonlayıp kanala çeviriyorlar, milyonlarca canlıyı, organizmayı parçalıyorlar, parçalanıyorum. Cerattepe’ye önce hukuku parçalayıp maden açacaklar, parçalanıyorum. Hemşin yaylarını yolla parçalıyorlar, parçalanıyorum. Karaköy’de Yolcu Salonu’nu yıkıyorlar, parçalanıyorum. Nurbanu Sultan Külliyesi’nin dibine yurt yapıyorlar, parçalanıyorum. Kürt illerinde çoluk çocuk demeden insanları bodrumlarda öldürüyorlar parçalanıyorum. Ölen çocuğunun bedenini buzdolabında saklıyor annesi, o çocukla parçalanıyorum. Gencecik çocukları, sadece siyasetle, müzakereyle çözülebilecek bir sorunu kanla bastırmak için ölüme sürüyorlar, parçalanıyorum. Referanduma gidiliyor, hayırcılara gadrediliyor ve o yüzde ellinin bu açık adaletsizliği görmezden gelip inkar etmesi beni parçalıyor. Seçim sandığına neredeyse örtüsü eksik Kabe derecesinde kutsallık atfedenler o sandıktan çıkmış HDP milletvekillerini, belediye başkanlarını içeri atıyor, parçalanıyoruz. ‘Bak Avrupa’da sana miting yaptırmadılar diye feveran ediyorsun ama sen kendi ülkendeki kısıtlamaları görmüyorsun’ kıyaslamasına gerek bırakmayacak derecede bariz bir şekilde ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınmasının sineye çekilmesine, bu inkara parçalanıyorum… Ve yüzde50’den de büyük bir kitle bunları inkar ediyor, parçalanıyorum.

Tiyatro ve edebiyat camiasının aforoz ettiği Coşkun Büktel’in dediği gibi, “Yalancılardan pek değil, bu ülkenin yalancılara teveccühünden nefret ediyorum”. Parçalanıyorum.

İşte bütün bunları geçenlerde can arkadaşım İlhan’la İsmet Baba’da içerken konuşuyorduk. İlhan, bu inkar fenalığının başka bir boyutuna dikkat çekti: “İnkar, tecavüze uğrayan kişinin kendinden, kendi düşüncesinden, duygusundan şüphe etmesine yol açar.”

Çok doğru. Aynı şeyi Ariel Leve, yeni ABD yönetiminin gerçekleri manipüle etmesinden yola çıkarak yazdığı hüzün dolu, öfke dolu, ümitsizlik dolu kuvvetli yazısında, Guardian’da, anlatıyor. Leve, çocukluğunda annesiyle yaşadığı travmatik ilişkide bu inkar yıkıcılığını görmüş. (Kitabında — An Abbreviated Life — bunu anlatmış ama okumadım.) Leve’nin anlattığı şey, bizim İlhan’ın dediği. Buna, yani insanın kendinden şüpheye düşmesine, ‘gaslighting’ deniyor.

Leve, The Gaslight Effect kitabının yazarı Dr Robin Stern’den şöyle aktarıyor bu durumu:

“İnsanlar tacize uğradığında işaret edebileceğiniz çok daha bariz belirtiler vardır. Diyelim ki biri dövüldü veya tehdit edildi, nasıl zarar gördüğünü görmek ve anlamak kolaydır. Ama biri sizi manipüle ettiğinde, kendinizi sorgulamaya varırsınız ve suçlanacak kişi olarak kendinize dikkat kesilirsiniz.”

Leve, yazısının sonunda bazı tavsiyeler sıralıyor, arkadaşlarımın bana söylediklerine benzer: Dikbaşlı, cüretkar olmaya devam; hesap verme mecburiyeti asla olmayacak, ‘gaslighting’ yapan kişi senin bakış açını asla göremeyecek, yaptıklarının sorumluluğunu yüklenmeyecek, “Haklısın” demeyecek; yalanlarla ve yalanı yayanlarla arana sağlıklı bir mesafe koy, konuşmalarda netlik ara, gerçeğe yapış…

Tabii, herkesin inkarın yıkıcılığına maruz kalmaya dair bir hikayesi var. Şimdiki yüzde 50 de dinlerinin inkar edildiğini, dinlerini yaşamalarının inkar edildiğini, başörtüsü yasağı uygulanırken ‘Beyaz Türkler’in bu zulmü inkar ettiğini söylüyor. Peki. Fakat bu durum, inkara uğramışların bugünkü zulmü, baskıyı, hoyratlığı inkar etmelerine, görmezden gelmelerine nasıl haklılık verebilir, bunu nasıl meşrulaştırabilir? Eskiden maruz kalınan zulüm bugün başkalarını zulme maruz bırakma ermiş durumda. Eski zulüm bugün adaleti iğdiş etme serbestisi vermiş büyük bir kitleye; önce kendi adalet duygularını hadım ederek.

Zulme uğramışların, adaletsizlikle ezilmişlerin, aşağılanmışların daha sonra ellerine güç geçince nasıl hınçla başkalarına zulmedebildiğini, başkalarını adaletsizlikle ezebildiğini, aşağılayabildiğini birçok örnekle biliyoruz; kişisel ve toplumsal. En ünlü örnek, İsrail. Soykırım yaşamış insanların çocuklarının kurduğu bu devlet şimdi Filistinlilere zulmediyor. Filistinlileri inkar ediyor. İsrail lobisi, Norman Finkelstein’in şahane kitabı Holocaust Industry‘de anlattığı gibi, Soykırım Endüstrisi’yle Filistinlilere ve tüm dünyaya ‘gaslighting’ uyguluyor. Ama hepsi değil tabii; bu inkarı inkar eden Yahudiler de var ve işte onlar inkarın yıkıcılığına karşı çıkan, hiçbir şey değişmeyecek olsa bile yalanın ve inkarın burnuna gerçeği dayayan kahramanlar. Bizi inkarın yıkıcılığından bir nebze de olsa kurtaranlar. Ailesi Nazi toplama kampından çıkmış Finkelstein gibi, Uri Avnery gibi…

AKP ve yüzde 50’si de İsrail gibi, gadre uğramışların gaddarlığını sergileyip duruyor. Ve içlerinde Finkelstein’in, Avnery’nin tırnağı bile olabilecek kimse görünmüyor; duymuyoruz.

Fakat daha derin sorunlarımız da var. Mayasında büyük bir inkar bulunan bir ülkede yaşıyoruz: Ermeni Soykırımı. ‘Sözde Ermeni Soykırımı’ diye nitelediğimiz ve büyük bir inkar edebiyatı/hamaseti yarattığımız için soykırımı inkar etmenin ayıbını ve ağırlığını idrak edemiyoruz. Birkaç anı okusanız anlarsınız. Bir Ermeni arkadaşınız olsa, mesela Selma, böyle bir inkarla melek yumuşaklığındaki gözüne bakıp çay içemeyeceğinizi anlarsınız. Mesela Bayburt’un bir köyünde dedesinden, ninesinden 1915 öncesi köydeki hayatı dinlemiş biriyle konuşsanız, o insanların nasıl gittiğini, o büyük kiliseye neler olduğunu işitseniz anlarsınız…

Bu büyük inkarın suladığı, inkarın yıkıcılığıyla varolan topraklarda başka bir şey beklemek zor; ancak irili ufaklı başka inkarların boy attığı bir yer burası: Alevilerin inkarı (cemevinin ibadethane olduğu nasıl inkar edilebilir?), Kürt inkarı… Bu yüzden, ‘Türk tipi başkanlık sistemi’nin mucidi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, kendi yaptıklarından hiç haberi yokmuşcasına (kendini de inkar eden biri olduğuna dair sosyal medyada düzinelerce örnek dolaşıyor — ibret verici bir konu), hoşuna giden şeyler yapmayanlara Nazi demesinin yarattığı tepkiyi anlaması imkansız. Nazizimden çekmiş ülkelere ve Yahudi Soykırımı’nı öyle veya böyle mahkum etmiş Almanya’nın başbakanına (‘Orada neo-Naziler var’ kurnazlığına sapmayın).

Pek azına yer verebildiğim, ama saydıklarım ve saymadıklarımın herbirinde tecavüze ve sonra da inkarın yıkıcılığına uğradığım bu inkar listesini kapatayım artık.

“Demokrasi, bu ülkede, ona muhtaç olanların aradığı, savunduğu bir şeydir” mealinde bir şey yazmıştı İsmet Özel yıllar önce, ihtiyaç sahibi iktidar sahibi olunca ondan vazgeçer. Adalete yapılan muamele de aynen bu. Ama bu da yetmiyor anlaşılan, ‘Evet’le adaletin boynunu tam manasıyla vurmaya azimliler.

Muhtemelen katılmayacağı şeyler de söylediğim bu yazıya şiirini alet ettim diye belki de gönül koyacak olan (ne yapalım, şiir şairden güçlüdür, şairin gücü de şiirinin kendisinden güçlü olmasındadır) büyük şair İsmet Özel bir de şunu demişti:

Çözülmüş Bir Sırrın Üzüntüsü

Yaşamaktan öte özür bulamayınca aşka
sonuçları bir bir gözden geçiriyorum
pulluklarla devrilen toprağın ıslaklığındaki can
madenlerin buharından elde edilen büyü
bazı yasak kitapların verdiği dinç duygular
nelerse ki yaşamak sözünü asi kılan
nelerse ki lekesiz, umutlu ve budala.

Denedim. Soğuk sular dökünüp fırladım sokaklara
sorular sordum nice kara sıfatları üstüme alaraktan
ipte boynum, ağzım şehvet yalaklarında
çapraştım, and içip ayna kırdım
doğadan bir vahiy bekledimse boşuna
baktım akşam herkesin kabul ettiği kadar akşamdı
hiç bir meşru yanı kalmamıştı hayatımın.

Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
Kapanmaz yağmurun açtığı yaralar çocuklarda.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın