Genç Kenan Bengü’yle röportaj: “Ben hırçın bir voleybolcuyum”

Aşağıdaki röportajda sizli bizli konuştuğumuza bakmayın, Kenan’la ortaokuldan beri arkadaşız. (Önceki postada anlatmıştım: https://5ne1kim.wordpress.com/2018/03/13/mehmet-benguyle-roportaj-memet-fuatla-sohbet/)

Kenan uzun yıllar voleybol milli takımının pasörlüğünü ve kaptanlığını yaptı; yanılmıyorsam 40 yaşındalken hala oynuyordu. Start dergisinin Ocak 1988 tarihli 4. sayısında yayınlanan röportajı Kenanlar’ın evinde yapmıştık. Otuz yıl geçmiş üstünden; şimdi ikimiz de bembeyazız.

Kenan, Start‘a her sayıda bir voleybol yazısı da yazacaktı. Beşinci sayıda ilk yazısı yayınlanmıştı; onu da röportajın arkasına iliştiriyorum. Fakat beşinci sayıdan sonra dergi kapandığı için Kenan’ı yazar yapma tutkum kursağımda kalmış oldu.

Buyrun röportaja:

Mustafa17

Mustafa18

mustafa224

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mehmet Bengü’yle röportaj, Memet Fuat’la sohbet

Otuz yıl önce yaptığım bu röportajın önüne birkaç açıklama ve birkaç anı yerleştirmek iyi olacak.

Edebiyatımızın önemli isimlerinden Memet Fuat, aynı zamanda, Türkiye voleybolunun en önemli isimlerinden biri olan Mehmet Bengü’dür. Ben Memet Fuat’ı her iki kimliğiyle de ortaokuldan beri biliyorum.

Memet Fuat (1926-2002), Nâzım Hikmet’in Piraye’sinin oğludur. Daha ortaokulda Nâzım’ın birçok şiirini okumuş, hatta ezberlemiştim. Bizim evde bir şiir merakı, ilgisi vardı; annemle babam evlenmeden önce de her ikisinde varmış. Dayılarım Nazım şiirlerininin tutkunuydu. Nâzım Hikmet’in toplu şiirlerinin (o zaman Türkiye’de toplu eserleri basılmış değildi) Bulgaristan baskısı (1960’ların sonları) vardı mesela dayımda.

Nâzım Hikmet’le bir “bağlantım” daha var: Nâzım ve Laz İsmail 1928’de Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye, Hopa’ya girdiklerinde onları Peronit’te (şimdi adı saçmasapan Çamlıköy) yakalatan kişi, annemin dayısı Sabri Çiçek’ti. (Sabri Dayı’yla yaptığım röportajı da bir ara buradan yayınlarım.)

Memet Fuat’tan önce oğlunu tanıdım ben, Kenan’ı; ortaokul arkadaşımdı. Sabri Dayı’dan bahsetmiştim ona. Kenan’ın annesi, Memet Bey’in karısı İzgen Hanım da lise birde (Şişli Terakki) hem sınıf hem de edebiyat öğretmenimdi (Kenan o sene başka sınıftaydı).

Çok erken (1990) kaybettiğimiz İzgen Hanım benim çok sevdiğim bir insandı. Bakın, öğretmendi, demiyorum. Benim gibi tembel öğrencilere öğretmen beğendirmek, sevdirmek zordur, ama evet, öğretmen olarak da severdim İzgen Hanım’ı, yine de onun ötesinde bir yerdeydi benim için.

İzgen Hanım kompozisyon dersine de geliyordu. “Beşten şaşma, altıyı aşma” ilkesini tutturmaktı benim en kabadayı başarı ölçüm; hatta 4,5 neyime yetmiyordu. Kompozisyon, yazı yazmak yani, Beden hariç bütün dersler gibi sıkıcıydı benim için. Yine de idare ediyorduk işte. Şimdi konusunu hatırlamıyorum, İzgen Hanım bir gün kompozisyon ödevi verdi, yani evde yazıp getirecektik. Ben allem edip kallem edip kompozisyonu babama yazdırdım. (Babamın adı da Kenan’dı ve böyle işlerden pek hoşlanmazdı, ben de pek bulaştırmazdım doğrusu, neyse işte öyle oluverdi.)

İzgen Hanım okuyup not verdiği kağıtları dağıtıyordu. Benimkine bir türlü sıra gelmedi. Nihayet en arkanın bir önünde oturduğum sıraya geldi ve kağıdı verdi: 9,5! Ve “Mustafa, sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Hayır”, diye cevap verdim tereddütsüz, “babam yazdı.”

“Peki” dedi, “dürüstlüğün için bu notu vereceğim sana, ama bir daha böyle yapma, sen yaz; beni babana not verme durumuna düşürme.”

Kenan da voleybolcuydu, Altınyurt’ta oynuyordu. Bir ara genç takımlar Türkiye şampiyonasına gitmiş ve bir hafta okula gelmemişti. Onuncu sınıftaydık yanlış hatırlamıyorsam. Bir teneffüste kantinden kemirecek bir şey almak için Kenan’la sırada bekliyor, lak lak ediyorduk. Müdürümüz Cihat Arcıl coğrafya dersimize giriyordu ve bize rastladı. Kenan’a sınava neden gelmediğini sordu. Kenan da “Türkiye şampiyonası vardı hocam” diye cevap verdi.

Cihat Bey, cevabın tartışmasız belli olduğu edasıyla “Voleybol mu daha önemli, okul mu?” diye sordu.

Kenan, “Voleybol tabii hocam” diye cevapladı, “voleybolcu olacağım ben.”

Memet Fuat, 1960’lardan başlayarak belki de Türk edebiyatının en iyi dergisini çıkarmıştı: Yeni Dergi. Bu dergiden birçok yazar, şair, eleştirmen çıkmıştır. Yeni Dergi‘de bir işinizin yayınlanması neredeyse bir ehliyet yerine geçerdi. Ben Yeni Dergi‘nin bazı sayılarını sahaflardan toplamıştım; artık kapanmıştı ve bulunamıyordu dergi. Sonra bir gün, Memet Fuat’ın elde kalan dergileri ciltletip 50 takım yaptığını ve bunların satılacağını duyunca derhal Kenan’ı aradım ve derdimi söyledim. Üç beş gün sonra Kenan’la buluşup Cağaloğlu’nda, Vilayet’in karşısındaki handa bulunan De Yayınları ofisine gittik, üç takım Yeni Dergi alacaktım. (İştaha bakın!)

Girdiğimizde Memet Bey caddeye bakan aydınlık odada ayaktaydı. Kenan tanıştırdı beni. Memet Bey’in ilk sözü şu oldu: “Bu adamı şimdiye kadar niye getirmedin! Boyu bosu yerinde, sporcu olacak adam.” (Bugünün voleybolunda benden ancak cüce olur.)

Doğrusunu isterseniz, hüsnü kuruntum olabilir ama, benden en iyi sporcu olurdu. Memet Bey’in eline düşme şansını kaçırmış olmam iyi olmadı. Tamamen Kenan’ın suçu!

Lafı çok uzattığımın farkındayım, ama sevdiğim, değer verdiğim, takdir ettiğim, bu dünyaya güzellikler bırakarak gitmiş İzgen Hanım’ı ve Memet Bey’i anmadan edemezdim.

Mehmet Bengü’yle Start spor dergisinin Ocak 1988 tarihli dördüncü sayısı için bir röportaj yapmıştım. (Aynı sayıda Kenan Bengü’yle de yaptım, onu daha sonra yayınlayacağım burada.) Altınyurt Spor Kulübü’nde bir gün geçirdim. Taktik odasında Mehmet Bey’in voleybolcularla konuşmasını izledim, voleybolcular salona gidince spor dışında sohbet ettik, sonra bütün bir antrenmanı Mehmet Bey’in yanında takip ettim. Antrenman maçında, hatırladığım kadarıyla, biraz daha gençlerle daha tecrübeliler oynuyordu. Gençler seti önde götürüyorken Mehmet Bey, “Bak şimdi kaybedecekler seti”, dedi. Bana pek de öyle görünmüyordu doğrusu. “Daha kötü olduklarından değil, yeterince tecrübeli olmadıklarından” diye açıkladı. Haklı çıktı.

Mehmet Bengü’yle röportaj yaptığım, röportaj için konuştuğum, antrenmanı izlediğim bütün bu zaman zarfında bir yandan da Memet Fuat’la sohbet ettik. O sohbetin konusu edebiyat ve edebiyatçılardı. Benim de bir tarafım oradaydı. Belki bu sohbetten kalanları da bir gün yazarım, kim bilir.

Röportajı okuyanların fark edeceği gibi, bambaşka bir dünya vardı o zaman. İki kutuplu dünyada yaşıyorduk, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku hayattaydı. Voleybol da şimdiki gibi değildi; setler 15’er sayılıktı ve sayı almak için önce servisi kazanmanız ve sonra kendi attığınız servisten puan çıkarmanız gerekiyordu.

Unutulmaması gereken bir spor adamının, bir spor anlayışının, spor okulu gibi çalışmış bir kulübün kayıtları var bu röportajda.

Mustafa13

Mustafa14

Mustafa15

Mustafa16

Türkiye içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Türkiye’nin ilk kuşak futbolcularıyla röportajlar

Otuz yıl önce aylık spor dergisi Start‘ta üç sayı süren bir Türkiye futbol tarihi dosyası hazırlamıştım. Bu tarihin kısa bir özetiyle başlıyordu. Prof. Dr. Mehmet Yüce’nin İletişim Yayınları’ndan kapsamlı ve güzel Türkiye Futbol Tarihi kitabı var artık. O yüzden benim özetim pek kıymetsiz. Dosyanın kıymetli olan tarafı, aralarında 1899 ve 1901 doğumluların da bulunduğu ilk kuşak futbolcularla yaptığım röportajlar.

Start dergisini bulmak artık imkansız gibi. Toplam beş sayı çıkmıştı ve bende vardı tabii. Ama beş on sene önce biri istemişti, vermiştim, geri gelmedi. Kime verdiğimi bile unuttum. Geçen yıl İstanbul’daki Atatürk Kitaplığı’na gittim; dergiler ve gazeteler bulunuyor orada. Ama yoktu. Nadir Kitap’ta aradım, sadece Bursa’daki bir sahafta birinci sayısı eksik bir takım vardı. Onu da ben aldım. Bu emektar insanların yitip giden dergiyle yokolmalarının önüne geçeyim diye burada yayınlamayı iyi buldum.

Röportajlarda temel bir eksik var: futbolcularla ilgili biyografik bilgiler. Bu eksiği burada internetten bulabildiğim kaynaklarla kapatmaya çalıştım; ilgili yerlere linkler koydum.

İlk bölüm, Start‘ın Aralık 1987 tarihli 3. sayısından.

Mustafa

Mustafa1

Mustafa2

Mustafa3

Mustafa4

https://rerererarara.net/edip-ossa–30383

http://www.turksports.net/b_oyuncu.asp?tablo=166&kat=3789

Mustafa5

Mustafa6

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2FmZXJfJUMzJTg3YSVDNCU5RmF0YXk

Mustafa7

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQWxhYXR0aW5fQmF5ZGFy

Mustafa8

Niyazi Sel: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTml5YXppX1NlbA

Suphi Batur: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3VwaGlfQmF0dXI

Ocak 1988 tarihli 4. sayı:

Mustafa9

Mustafa10

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVWx2aV9ZZW5hbAMustafa11

Mustafa12

Şubat 1988 tarihli 5. sayı:

Mustafa19

mUSTAFA DAĞ1

Mustafa21

mUSTAFA DAĞ

Türkiye içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çocuk billurluğuyla Savaş, Anavatan, Din

Die_Macht_der_Finsternis_2354-PeraltaVatanseverliğe Karşı kitabından alınmıştır. Kitabı şuradan bedava indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/resources/Vatan.pdf

Tolstoy’un yayınlanmış ilk eseri (diğer çoğu gibi kısmen otobiyografik) Çocukluk, bir çocuğun gözleriyle bakar hayata ve 1910’da, ömrünün son birkaç ayında başlayıp, bitirmeden ve revize etmeden bıraktığı şon çalışmasının adı da Çocukların Bilgeliği’dir. Bu çalışmada, çeşitli başlıklar altında çocukları ve kimi zaman da çocuklarla büyükleri konuşturur Tolstoy.
İlk üç konuşma “Din”, “Savaş” ve “Anavatan: Devlet” üzerine, yani o irrasyonel elementin iki asli tezahürü üzerinedir

SAVAŞ

Gavrila [uşak ve asker yedeği]: Evet, Mişenka, sevgili küçük efendim, hoşça kal! Tanrı bir daha görüşmemize izin verecek mi acaba?
Mişa [efendisinin küçük oğlu]: Gerçekten gidiyor musun?
Gavrila: Tabii! Savaş var ve ben de yedekteyim.
Mişa: Kimle savaş? Kim kime karşı savaşıyor?
Gavrila: Tanrı bilir! Benim anlayacağım şey değil. Gazetelerde birşeyler okudum, hepsini anlayamıyorum. Avusturyak’ın gücendiğini söylüyorlar, bizimkiler şeyleri tuttu diye –neydi adları…
Mişa: Ama sen niçin gidiyorsun? Çarlar dalaştıysa, bırak savaşı onlar yapsın.
Gavrila: Nasıl gitmeyeyim? Çar, Anavatan ve Ortodoks Dini için.
Mişa: Ama gitmek istemiyorsun, değil mi?
Gavrila: Kim karısı ve çocuklarını bırakmak ister? Hem niye böyle iyi bir yerden ayrılmak isteyeyim?
Mişa: Öyleyse niye gidiyorsun? Onlara, gitmek istemediğini ve gitmeyeceğini söyle. Ne yaparlar sana?
Gavrila (güler): Ne mi yaparlar? Zorla sürükleyip götürürler!
Mişa: Ama kim seni sürükleyip götürür?
Gavrila: Benim gibi adamlar tabii –emir altındaki adamlar!
Mişa: Senin gibi adamlarsa, niye seni sürükleyip götürürler?
Gavrila: Kumandanların emri. Emirler verilir ve insan sürüklenip götürülür.
Mişa: Ya onlar da reddederse?
Gavrila: Ellerinden gelmez.
Mişa: Niye gelmez?
Gavrila: Niye mi, çünkü… çünkü kanun böyle.
Mişa: Ne tür bir kanun?
Gavrila: Acayip acayip şeyler söylüyorsun! Seninle fazla çene çaldım. Semaveri son kez hazırlamamın zamanı.

***

ANAVATAN : DEVLET

Karlhen Şmit [9 yaşında]: Prusyamız, Rusların bizden toprak almasına izin vermeyecek!
Petya Orlov [10 yaşında]: Biz de diyoruz ki, önce biz fethettiğimize göre toprak bize ait.
Maşa Orlova [8 yaşında]: “Biz” kimiz?
Petya: Sen daha çocuksun, anlamazsın. “Biz”, ülkemizin halkı demek.
Karlhen: Her yerde böyledir. Bazı insanlar bir ülkeye, bazıları da diğerine aittir.
Maşa: Ben kime aitim?
Petya: Rusya’ya, hepimiz gibi.
Maşa: Ama ya istemezsem?
Petya: İstesen de, istemesen de Russun. Ve her ülkenin kendi çarı ya da kralı vardır.
Karlhen (araya girerek): Ya da Parlamento’su…
Petya: Hepsinin kendi ordusu vardır ve hepsi kendi halkından vergi toplar.
Maşa: Ama niye böyle ayrılmışlar?
Petya: Ne demek? Her ülke farklıdır.
Maşa: Ama niye böyle ayrılmışlar?
Karlhen: E çünkü, her insan kendi anavatanını sever.
Maşa: Neden ayrı olduklarını anlamıyorum. Hep beraber olmak daha iyi olmaz mıydı?
Petya: Oyun oynamak için beraber olmak daha iyi, ama bu oyun değil, önemli birşey.
Maşa: Anlamıyorum.
Karlhen: Büyüyünce anlarsın.
Maşa: Öyleyse büyümek istemiyorum.
Petya: Küçüksün, amaşimdiden inatçısın, hepsi gibi.

***

DİN

Çocuk: Dadı bugün niçin giyinip kuşandı, benim üzerime de bu yeni gömleği geçirdi?
Anne: Bugün bayram olduğu için; ve biz de kiliseye gideceğiz.
Çocuk: Ne bayramı?
Anne: Miraç.
Çocuk: “Miraç” ne demek?
Anne: Efendimiz İsa Mesih göğe ağdı, demek.
Çocuk: “Ağdı” ne demek?
Anne: Yükseldi, demek.
Çocuk: Nasıl yükseldi? Kanatlanarak mı?
Anne: Hayır, kanatlanarak değil. Bayağı yükseldi işte, çünkü o Tanrı ve Tanrı herşeyi yapabilir.
Çocuk: Ama nereye gitti? Babamın bana söylediğine göre, gök aslında sadece boşluk. Orada yıldızlardan başka birşey yok, yıldızların ötesinde yine yıldızlar var ve gök dediğimiz şeyin de sonu yok. Öyleyse o nereye gitti?
Anne (gülerek): Herşeyi anlayamaz insan. İmanı olmalı.
Çocuk: Neye imanı?
Anne: Diğer insanların söylediğine.
Çocuk: Ama tuz saçıldı diye biri ölecek dediğimde, aptalca şeylere inanmamam gerektiğini sen kendin söyledin!
Anne: Çok doğru. Aptalca olan hiçbirşeye inanmamalısın.
Çocuk: Ama neyin aptalca olup, neyin olmadığını nasıl bileceğim?
Anne: Hakiki imana inanmalısın.
Çocuk: Ama hakiki iman ne?
Anne: Bizim imanımız. (Kendi kendine.) Galiba saçmalıyorum. (Yüksek sesle.) Git, babana söyle, çıkıyoruz; atkını da tak.
Çocuk: Ayinden sonra çikolata yiyecek miyiz?

Dünya ve Türkiye, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hey savaşı destekleyenler, Tolstoy size sesleniyor: “Vatanseverlik köleliktir” (milliyetçilik de)

L.N.Tolstoy_Prokudin-Gorsky
Vatanseverliğe Karşı kitabından alınmıştır. Kitabı şuradan bedava indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/resources/Vatan.pdf

Hükümran sınıflar (sadece asıl hükümranlarla memurları değil, sıradışı avantajlara sahip bir konumun keyfini süren tüm sınıflar: kapitalistler, gazeteciler ve sanatçılarla bilimadamlarının çoğu), emekçi yığınlarınkine nazaran sıradışı avantajlara sahip konumlarını, ancak vatanseverliğe yaslanan iktidar sistemi sayesinde koruyabilirler.

Halkı etkileyecek en güçlü araçlar ellerindedir ve daima sebatla kendilerinde ve başkalarında vatansever duyguları beslerler, özellikle de, iktidar erkini ayakta tutan o duygular, o erk tarafından daima en iyi şekilde ödüllendirilenler olunca.

Çünkü, çocukluktan itibaren kendilerine öğretildiği üzere, güç, servet ve şanı en büyük erdemler ve bunları komşularının kaybı pahasına silahla elde etmeyi de en takdire layık iş sayan iki silahlı adam yanyana yaşıyorsa ve bu adamları alıkoyan ahlaki, dinî veya siyasi bir bağ yoksa, o zaman açık değil midir ki, daima savaş arayışında olacaklar, savaşkan ilişkileri olağanlaştıracaklar ve bir kez birbirlerinin boğazlarına sarıldıktan sonra, bir daha ancak, Fransız atasözündeki gibi, pour mieux sauter ayrılacaklar, yani daha iyi gerilip birbirlerinin üzerine daha vahşice atılmak için geri çekileceklerdir?

***
Bireyin bencilliği korkunçtur, ama özel hayatın bencilleri silahlanmış değillerdir, rakiplerine karşı silah hazırlığını veya kullanımını iyi saymazlar; onların bencilliği devlet güçleri ve kamuoyunca kontrol altında tutulur. Elinde silahla, komşusunu bir inekten veya bir hektar tarladan mahrum eden bir kişi, derhal polis tarafından yakalanıp, hapse atılır. Dahası, böyle biri kamuoyunca kınanıp, hırsız ve soyguncu diye anılır. Devletlerdeyse tam tersi: hepsi silahlıdır; üzerlerinde hiçbir nüfuz yoktur; (zaten hiçbir nüfuz ve nasihate aldırış etmemek üzere silahlanmış) güçlü devletlerin asla kabul etmeyeceği besbelli olan, uluslararası kongreler kurma çabaları, kuyruğuna tuz serperek bir kuşu yakalamaya kalkışmaktan daha komik bir girişimdir; ve herşeyden önce, bireyin her şiddet eylemini cezalandıran kamuoyu, kendi ülkesinin gücünü arttırmak maksadıyla diğer halkın mülkiyetine yönelen her gaspıysa övüp, vatanseverlik erdemi diye yüceltir.

***
İnsanlara savaşın melanet olduğunu söyleyin, güleceklerdir; bunu kim bilmez ki? Onlara vatanseverliğin melanet olduğunu söyleyin, çoğu kabul edecektir, ama bir çekinceyle. “Evet, yanlış vatanseverlik bir melanettir; ama bir başka çeşidi var, bizim güttüğümüz çeşidi.” Ama nedir bu iyi vatanseverlik, kimse açıklamaz.

***
İyi vatanseverlik, çoğunun dediği üzere, işgalci olmayabilir, ama yine de her vatanseverlik, işgalci olmayanı bile, ister istemez alıkoymaya yöneliktir; yani, insanlar önceden zaptettiklerini alıkoymak isterler; öyle ki, işgalsiz kurulan tek bir ulus yoktur ve işgal de sadece kendisini gerçekleştiren yollarla, yani şiddet ve cinayetle becerilebilir. Ama vatanseverlik alıkoymaya bile yönelik olmazsa, o zaman da, zapt ve işgal edilen ulusların, Ermenilerin, Lehlerin, Çeklerin, İrlandalıların vs. yeniden yapılanmaya yönelik vatanseverliğidir. Ve bu vatanseverlik en kötülerinden biridir, çünkü en hınçlısı ve şiddeti en fazla tahrik edenidir.

***
Konfiçyüs, boyun eğmeyi reddeden güneyli bir kabileyi ele geçirmek için birliklerine kaç adamlık ve ne şekilde ilave yapması gerektiği hususunda, küçük bir krala şu karşılığı vermişti: “Tüm ordunu lağvet, şu an birliklerine harcadığını halkının eğitimi ve tarımın gelişimi için kullan; o zaman güneyli kabile kralını sürecek ve savaşmadan sana boyun eğecektir.”

***
Demek ki, hayalî değil gerçek vatanseverlik, bugün çoğu insanı gütmekte kullanılan ve insanlığı gaddarca tarumar eden, hepimizin bildiği vatanseverlik, insanın kendi halkı için manevi menfaatler istemesi değildir (insanın sadece kendi halkı için manevi menfaatler dilemesi imkansızdır), halkların hususiyetleri de değildir (bunlar duygu değil, hususiyettir); vatanseverlik, diğer tüm halklar ve devletlerden önce kendi halkı veya devletini yeğleme şeklindeki gayet kati bir duygu ve bunun sonucu olarak o halk veya devlet için elde edilebilecek en büyük refahla gücü –ancak diğer halklar veya devletlerin refahıyla güçleri pahasına ele geçirilebilecek şeyleri– elde etme isteğidir.
Dolayısıyla açıkça görülecektir ki, vatanseverlik bir duygu olarak kötü ve zararlı, bir doktrin olarak da ahmaklıktır, çünkü her halk ve her devlet kendini halkların ve devletlerin en iyisi sayarsa, hepsinin kesif ve zararlı bir gaflet içinde yaşayacağı aşikardır.

***
Hükümran sınıflar orduyu, okulları, dini, basını ve parayı ellerinde tutarlar. Okullarda, kendi halklarını tüm halkların en iyisi ve daima haklı olarak tasvir eden tarihler aracılığıyla çocuklarda vatanseverlik ateşini tutuştururlar; yetişkinler arasında bu duyguyu, nümayişler, yıl dönümleri, abideler ve yalancı vatansever bir basınla tutuştururlar; ve herşeyden önce, diğer milletlere karşı her türlü haksızlık ve gaddarlığı yaparak, onlarda kendi halklarına karşı düşmanlık tahrik ederek ve sonra da bu düşmanlığı, kendi halkında yabancıya karşı düşmanlık uyandırmak için kullanarak, alevlendirirler vatanseverliği.

***
Ve gücü ellerinde tutan iktidarlar, hem diğer milletleri tahrik edebilir, hem de kendilerininkinde vatanseverliği uyandırabilirler ve her ikisini de özenle yaparlar; başka türlü de yapamazlar, çünkü varoluşları bu temel üzerine bina edilmiştir.

Eskiden halklarını diğer halkların saldırılarına karşı savunmak için iktidarlar lazımdıysa da, bugün aksine, iktidarlar milletler arasında varolan barışı suni biçimde bozuyor ve aralarında düşmanlık uyandırıyorlar. Ekmek için sürmek gerektiğinde, sürmek akıllıcaydı, ama tohum ekildikten sonra sürmeye devam etmek besbelli saçma ve zararlıdır. Oysa iktidarların halklarını yapmaya zorladıkları şey tam da budur: varolan ve iktidarlar bulunmasa hiçbir şeyin bozamayacağı birliği bozmak.

***
İnsanlar, bu dehşetli erk aygıtını tesis ediyor, her kim ele geçirebiliyorsa onun ele geçirmesine izin veriyor (ki şans daima, ahlaken en değersiz olanın ele geçirmesinden yanadır), köle gibi ona itaat ediyor ve sonra da bundan melanet çıkmasına şaşıyorlar. Anarşistlerin bombalarından korkarlar da, onları her an en büyük facialarla tehdit eden bu dehşetli organizasyondan korkmazlar.

***
İktidar şiddetini yok etmek için sadece bir şeye ihtiyaç var: o şiddet aracını tek başına destekleyen vatanseverlik duygusunun kaba, zararlı, rezil, kötü ve herşeyden önce ahlaksız bir duygu olduğunu insanların anlamasına. Bu kaba bir duygudur, çünkü en aşağı ahlak seviyesinde bulunan ve diğer milletlerden de, kendilerinin işlemeye hazır oldukları tecavüzleri bekleyen insanlara mahsustur sadece; zararlı bir duygudur, çünkü diğer halklarla avantajlı, neşeli ve barış içindeki ilişkileri bozar ve herşeyden önce, erkin en kötü insanlar eline düşebileceği ve daima düştüğü o iktidar organizasyonunu üretir; rezil bir duygudur, çünkü insanı sadece bir köleye dönüştürmekle kalmaz, gücünü ve hayatını, kendi amaçları için değil iktidarının amaçları için ziyan eden bir dövüş horozuna, bir boğaya veya bir gladyatöre de dönüştürür; ahlaksız bir duygudur, çünkü vatanseverliğin etkisi altındaki her insan, Hıristiyanlığın bize öğrettiği üzere Tanrı’nın bir oğlu olduğunu veya hatta kendi aklının rehberliğindeki hür bir insan olduğunu ikrar etmek yerine, anavatanının oğlu ve iktidarının kölesi olduğunu ikrar eder ve aklıyla vicdanına ters fiiller işler.

***
İktidar bulunmayışı gerçekten, kelimenin olumsuz, düzensiz anlamıyla, anarşiyi kastetseydi bile –ki böyle bir anlamı hiç yoktur– ama o zaman bile, hiçbir anarşik düzensizlik, iktidarların halklarını halihazırda içine düşürdüğü ve düşürmeyi sürdürdüğü durumdan daha kötü olamazdı.

İşte bu nedenle, insanlar için vatanseverlikten ve üzerine bina edilen iktidarların despotizminden kurtulmak en yararlı iştir.

***
Vatanseverliği kızıştırarak sadece durumunuzu kötüleştirirsiniz, çünkü halkınıza vurulan boyunduruk, yalnızca vatanseverliklerin mücadelesinden doğmuştur ve bir milletteki her vatanseverlik tezahürü, diğerinde de ona karşılık gelen bir tepkiyi tahrik eder. Şunu anlayın ki, tüm dertlerinizden kurtulmanız ancak kendinizi köhne vatanseverlik tasavvurundan ve ona dayanan iktidarlara itaatten azat ettiğinizde ve halihazırda hayat bulup, her yandan sizi kendine çağıran ve halkların kardeşçe birliğini öngören o daha yüksek tasavvur bölgesine cesurca girdiğinizde mümkündür.

Dünya ve Türkiye, Türkiye içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Küçük şeytan” Türkiye

İsviçre çakısı1Şimdilerde pek duymuyor olsak da Türkiye’yi yönetenlerin diline pelesenk ettiği bir söz vardı; özellikle Avrupa’dan gelen eleştiriler karşısında: “Ne yapalım, komşularımız, sizinki gibi, İsviçre değil ki.”

Şu Türkiye’yi Kürdüyle, Lazıyla, kaldığı kadarıyla Süryanisi ve Rumuyla İsviçre’nin yanına taşısak iyi olacak galiba, ama İsviçre için değil tabii. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan ‘Eyyy İsviçre!’ diye kükreyecektir, ‘kendine gel, nedir o kanton manton, derhal üniter yapıyı kur, yoksa karışmam. Türkiye sınırlarında herhangi bir tehdite göz yumamaz. Eyy Batı, kimse caydırıcılığımızı test etmesin!’

Bildiğiniz gibi, İsviçre kantonlardan oluşuyor. Üstelik ordusu da yok ve Erdoğan’ın şu anda emperyalizme ve terörizme karşı kahramanca bir yeni kurtuluş savaşı başlattığı Afrin’den birazcık büyük bir ülke alt tarafı. Zaten bütün İsviçre çakıları TSK’nın, bütün İsviçre saatleri de Zafer Çağlayan’ın hakkı. Hadi bakalım! Anlayacağınız, Türkiye gibi bir komşu İsviçre için pek tercih edilebilir görünmüyor.

Türkiye’yi yönetenlerin bu özdeyişini Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras tersinden kurdu geçen hafta. Türkiye’nin ne yapacağı belli olmayan, agresif bir ülke olmasından sızlandı ve Batılı dostlarının böyle bir komşuyla yaşamanın ne demek olduğunu bilmediğini söyledi. Komşuları Türkiye değil de Belçika ve Lüksemburg olduğu için rahat rahat konuşuyorsunuz, demeye getirdi.

Ne demişler, “Ev alma, komşu al”. Gelgelelim, Türkiye bu atasözünü epey çarpıtmış görünüyor. Bir ev edinmiş ve şimdi komşuları da kendi belirlemek istiyor. Önce de bu komşu binanın yöneticisine ‘Defol git, seni orada görmek istemiyor’ dedi ve bir de adamı defetmek için gizli kapaklı, kirli işlere girişti. Şimdi de komşu binanın bazı dairelerinin bin yıllık sahiplerine ‘Sen burada oturamazsın’ diyor.

Neden? Çünkü korkuyor. Çözemediği/çözmediği kendi sorunlarından korkuyor; Aziz Nesin’in ifadesiyle, kendi korkularından korkuyor. 2003 başında, Irak savaşına doğru hızla yol alırken ve AKP lideri Erdoğan bu meşum savaşa ülkeyi sokmak için canhıraş bir şekilde çabalarken “Bizi korkularımız savaşa sürüklüyor” demiştim. Savaşa girmeyi savunanların en temel sebebi, korkuydu. Şöyle formüle etmiştim kabaca:

“Biz girmesek, destek vermesek de savaş çıkacak. Dolayısıyla, biz de katılalım ki, özellikle Kuzey Irak’ta Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşürecek gelişmelere karşı durabilelim, bir Kürt devleti kurulmasını önleyebilelim. Ayrıca, girelim ki, Irak’ın geleceği yeniden şekillenirken biz de planlayıcılar arasında bulunabilelim, o masaya oturabilelim.”

Korku hala aynı! Sadece bu bile ülkenin bir arpa boyu yol gitmediğinin kanıtı. Bir de tabii, bu korku, daha önceki irtica korkusuyla birlikte, toplumun hizada tutulmasına, iktidar sahiplerinin o mevkilerini korumasına (askerin siyaset üstündeki vesayetinin sürmesine de) yarıyordu. Aynı korku, bugünkü iktidar sahibi Erdoğan’ın iktidarı kaybetme korkusunu bastırması, bu feci ihtimali bertaraf etmesi için kullanılıyor. Korkusuz görünen, “eski Türkiye”nin korkularından sıyrıldığını söyleyen bir liderin, gencecik insanları, Özgür Suriye Ordusu denen berbat varlığın şemsiyesi altında bir sürü selefi grubun yanına takıp ya ölüme ya ellerini kana bulamaya gönderme cesaretinin altında işte bu korku, yatmıyor, dimdik ayakta.

Bu eski korku 2003’te halktan destek görmemişti. Belki şöyle söylemek daha doğru, halk bu korkuya rağmen savaşa destek vermemişti. Anketler toplumun neredeyse yüzde 90’ının Erdoğan’ın Türkiye’yi sokmaya heveslendiği bu savaşa karşı olduğunu gösteriyordu.

Elimizde bir anket sonucu olmamakla birlikte halkın çoğunluğunun bugünkü Afrin işgalini desteklediğini sanıyorum. En azından Erdoğan’ın yüzde 50’sinden fazlasının desteklediğinden emin olabiliriz. Bu durum bile, AKP iktidarının 15 yıllık icraatının toplumu getirdiği noktayı gösteriyor: savaş karşıtlığından savaş seviciliğine. (Bu sürecin bir anlatımı şurada: AKP’nin ‘Güçlü Türkiye’ hedefi ve savaş hevesi)

İşin daha da vahim tarafı, bu savaş seviciliğinin güç ile eşleştirilmesi. Erdoğan ve medyası “Güçlü Türkiye” gazını salıp duruyor. Tarihçi Lord Acton, “İktidar çür(üt)ür, mutlak iktidar mutlak olarak çürütür” demişti. Türkiye’de iktidar mutlak olarak çürümüş durumda, ama bu kadarla kalmadı tabii, geniş bir toplum kesimini de çürüttü. Bu kesim pompalanan iktidar/güç (üstelik neredeyse dünya gücü) zehabıyla gemi azıya aldı.

Anladık, hiçbir ülke bölünmek istemiyor, ama bölünme korkusuyla yaşayan bir güçlü ülke olur mu ya da bölünme korkusuyla yaşayan bir ülke güçlü olabilir mi? Öyle bir güç iyi mi? Kürtler ayrılmak istiyor mu istemiyor mu bir yana, büyük toplum kesimlerinin huzur içinde yaşayamadığı, büyük bir baskı altında tutulduğu bir ülke Türkiye.

Erdoğan Türkiyesi, bütün o anti-emperyalizm ve ABD karşıtlığı nutukları eşliğinde karşı olduğu şeyin izinden gidiyor. “Büyük şeytan Amerika”nın izinde şeytan olmaktan kurtulamaz Türkiye, ancak küçük şeytan olabilir ve son Afrin işgaliyle bunu becermiş oldu işte. Ekonomisi, kaynakları ve teknolojisi cevaz verse büyük şeytan olacak ve bunu canıgönülden istiyor.

Bir katliama sebep olacağı aşikar olan (yalan söylemeden yalanlanamayacak ve inkar edilemeyecek bir haber için Robert Fisk’e bakın.) Zeytin Dalı harekatı, başkasının planıyla savaşa giren (karargah şu anda, Ragıp Duran’ın dediği gibi, Moskova’dır) Türkiye’nin güç gösterisidir aynı zamanda ve kesinlikle komşular ile bölge ülkeleri nezdinde Türkiye’nin “küçük şeytan” olarak tescillenmesidir.

Erdoğan istediği kadar nutuk atsın, Afrin’e dalan Zeytin Dalı, Ragıp’ın dediği gibi, “teröristler’e karşı bir saldırı olarak değil, Kürtlere karşı bir harekat olarak algılanıyor. Erdoğan, bir yandan da, ÖSO şemsiyesi altındaki radikal İslamcı gruplar marifetiyle burada yer tutup Suriye’nin kaderinin belirleneceği o melun “masa”da kullanacağı bir koz peşinde. Kendi veya maşaları hakimiyetindeki Afrin’e Türkiye’ye sığınan Suriyelileri yerleştirirse, daha iyisi Şam’da kayısı. Bütün bunların bir getirisi daha olacağını düşünüyor olmalılar: yıkılan Suriye’nin yeniden inşasında, en azından hakim oldukları bölgede, inşaat işlerini kapmak. En iyi bildikleri şeylerden biri.

ABD ve İsrail dış politikasını gözlemleyen uzmanlar, yıllar önce, şunun farkına varmıştı: Ne zaman bir askeri harekata girişseler, ABD ve İsrail silah firmalarının satışları artıyor. Yani savaşlar, silah üreticileri için bir nevi showroom! İnsanların kurban edildiği. Türkiye’nin de ağzı sulanmış herhalde; Başbakan Binali Yıldırım’ın harekatın başında medyaya hiza verirken silahların yerli ve milli olduğunu vurgulamalarını tenbih etmesinin bir sebebi de muhtemelen bu. (Konunun uzmanı değilim, ama SIPRI’nin sitesinde küçük bir gezinti bu silahların en azından bazılarının (mesela ATAK helikopteri ve Altay tanklarının – Afrin’de kullanılıyor mu bilmiyorum – kritik parçalarının başka ülkelerden alındığını gösteriyor.)

İşin doğrusu, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’la birlikte bölgenin en saldırgan ülkesi. Ortadoğu bir sorunlar yumağı, evet, ama Türkiye de sorunlardan biri, sorunlu bir ülke ve sorun yumağını daha da karıştıran bir ülke. Yani, komşularının İsviçre olmamasından yakınması abes, çünkü kendi de İsviçre değil ve ne kendinin ne de komşularının “İsviçreleşmesini” istiyor. Ancak sen huzur ve barış ülkesi olmaya çalışır, bu yönde yürürsen komşularını da buna teşvik edebilirsin. Silahlanma seferberliğiyle, şimdi olduğu gibi ancak hem suçlu hem güçlü olursun ve bu herkes için bela demek.

Türkiye askeri harcamalarını arttırıyor. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre, 2016’da askeri harcamaları 15 milyar dolar; Ortadoğu’da Suudi Arabistan (63.6 milyar dolar) ve İsrail’den (18 milyar dolar) sonra üçüncü. En büyük 100 silah üreticisi içinde iki firması var. 2016’da 227 milyon dolarlık silah ihraç etmiş. Bunun 9 milyon doları “bilinmeyen alıcı(lar)a. Başka ülkelerde askeri üsleri var. Örtülü ödenek harcamaları yükselip duruyor; hayırlı işler yapılsaydı örtülü olmazdı. İçeride çevirdiği dolaplar yetmedi, MİT’e dış operasyonlar için yetkisi arttırıldı. ABD’nin bütün pisliklerini ve sadece pisliklerini örnek alın. Damadın insansız hava araçlarıınn, yandaş medya patronu Ethem Sancak’ın zırhlı araçlarının önü açıldı. Gayri nizami savaş eğitimi veren SADAT el üstünde tutuluyor, kurucusu Erdoğan’ın danışmanı…

Bu yolla “büyük şeytan”ın izinden giden “küçük şeytan”dan başka bir şey olunamaz. Bunlar savunmaya dönük hamleler olamaz. Daha fazla silahlanarak daha büyük tehdit olursunuz ve daha büyük tehditler altında kalırsınız.

“Terör” dediğiniz sorun ise bu yollarla asla çözülemez. Türkiye’nin imrendiği o büyük güce bir bakalım bu pencereden. ABD’nin askeri harcamaları 2016’da 611 milyar dolardı (Türkiye’ninkinin 40 katı); 2018 “savunma” bütçesini arttırıp 692 milyar dolar olarak onaylandı; önceki yıla göre . Ocak 2018 başında bilinmesini istedikleri kadarıyla açıklanan Milli Savunma Doktrini, bu artışı şöyle gerekçelendiriyordu: Daha fazla harcama ABD silahlı kuvvetlerini “daha güçlü”, ABD’yi de “daha güvenli” yapacaktır.

Askeri tarihçi Andrew C Bacevich’in işaret ettiği gibi, Başkan George Bush’un 11 Eylül 2011 saldırılarından sonra “terörizme savaş” ilan ettiğinden beri aynı amaçla 11 trilyon dolar harcamamış ve karşılığında bir zafer kazanmış gibi. ABD bu gücüyle ve “teröre savaş” bahanesiyle dünyayı düzenlemeye, hakimiyetini pekiştirmeye girişti. Afganistan daha beter bir cehenneme döndü ve bu zihniyetle oradan çıkabilme ümidi de yok. Irak’ı işgal etti, yüzbinlerce kişi öldü ve Irak “amacın” tam tersine o terörün kuluçkası haline geldi.

Milli Savunma Doktrini, “Bugün bir stratejik atrofi döneminden çıkıyoruz” diyor. Bacevich, kullanmamaktan, çok fazla oturup çok az hareket etmekten kaynaklanan kas atrofisini (zayıflamasını/erimesini) hatırlatıp şunu diyor:
“Tam tersi doğru. Başkan Bush, Obama ve şimdi de Donald Trump yönetiminde ABD askerleri koşturup duruyor. Tarihte hiçbir ulus birliklerini ABD’nin 2001’den beri gönderdiğinden daha çok yere göndermemiştir. Amerikan bombaları ve füzeleri bir sürü ülkeye yağdı. Dehşet verici sayıda insan öldürdük.”

Amerikan askeri hamlelerini iyi takip eden Nick Turse, yayılımı gayet net şekilde anlatıyor: “ABD Özel Harekat birlikleri 2017 itibariyle 149 ülkede konuşlanmış durumda; yani gezegendeki ülkelerin yüzde 75’inde. 2016’da, Obama döneminde 138 ülkede konuşluydular. “Teröre savaş”ı başlatan Bush döneminin sonuna göre neredeyse yüzde 150’lik artış. Amerikan komandoları Afrika’da, Ortadoğu’da, Asya’da terör gruplarıyla irili ufaklı savaşlarda muharebe ediyor.”

İşte bunlardan birine de Türkiye’yle birlikte Suriye’de selefi grupları destekleyerek, kışkırtarak girmişti. Suriye’nin şimdiki halini söylememe gerek yok. ABD Özel Kuvvetleri’nin sayısı “teröre karşı savaş”la artmaya başlamıştı ve bugün 70 bini buldu.

Sonuç? Terör o gün bugün daha da azmış durumda ve daha da azacak.

Türkiye’nin, Erdoğan’ın peşine takıldığı mantık bu, şanlı Zeytin Dalı harekatı bunun ürünü. Sonuç, ABD’nin ulaştığı sonuçlardan farklı olmayacak. Kürt meselesini yalın bir terör sorunu olarak görürseniz ve yetmiyormuş gibi bir de sağa sola dalarsanız ve elinizin ulaştığı her yere ve her soruna asker, barut, füze yetiştirmeye kalkışırsanız yeteri kadar bela yüklü dünyaya büyük bir bela daha yüklersiniz. Türkiye bunu yapıyor.

Fakat Erdoğan Afrin’de bir zafer kazansa bile, ki çok şüpheli, bu bir zafer değil, kayıp olacak. İşin doğrusu, Afrin saldırısı başladığında bu ülke ve bu toplum kaybetti zaten.

Kürt sorununun silahla çözülemeyeceği birden çok kanıtlanmış durumda. Tekrar kanıtlamaya çalışmanız kanıtları tüketmeyecek. Şimdiye kadar tükettiği ne varsa onları tüketecek. Yüz milyarlarca dolar tüketildi; onlarla neler yapılabilirdi halbuki. Binlerce insan can verdi; binlerce insanın eline kan bulaştı; insan öldürmeyi öğrenmiş ne kadar çok insanla beraber yaşadığımızı bir düşünün. Köyler yakıldı, boşaltıldı; şehirler yıkıldı, bombalandı. İnsanlara zulmedildi, işkence edildi. Demokrasi, olan kadarıyla, tüketildi ve Kürt meselesi konuşup müzakere ederek, demokratik yollarla çözülmeden bu ülkeye demokrasi gelemez. Adalet, ahlak, vicdan, hakşinaslık tüketildi. Yerine konulması zor şeyler bunlar.
Türkiye’nin barış ve huzur ülkesi olmanın yolunu aramaktan başka çaresi yok. Özellikle bu coğrafyada. Emperyalistlerin yöntemleriyle, mantığıyla emperyalistlerle yarışmak, bu oyundan çıkmamak tedrici intihar, yokoluş demek.

Güç iştahıyla şahlanmış kitleler, bugünkü dünyayı yapan hamuru daha da büyüterek yoğurduğunun farkında değil. Bari dünyaya meydan okuyan liderlerinden o çok sevdiği sahnede yerini almasını talep etseler. Hani Fatih Mehmed, İstanbul’un fethi sırasında işler sarpa sarınca hiddetlenir ve askerlerinin önünde atını denize, donanmaya doğru mahmuzlar. Haydi Erdoğan, senin neyin eksik, geç tankların ve ÖSO’nun önüne, şahlandır atını. Aman dikkat et, düşme.

Dünya ve Türkiye, Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Bu yeni yıl önceki yeni yıllara hiç benzemeyecek!

(Bu yazı 10 yıl önce yazılmış, 31 Aralık 31 2008’de Habervesaire’de yayınlanmıştı. Bazı olaylar değişmiş gibi görünse de vaziyet aynı olduğu için tekrar yayınlıyorum. Ama tekrarın asıl sorumlusu iki arkadaşım, Meyda Yeğenoğlu ve Handan Türkeli. Onların uyarıları sayesinde cinsellikle ilgili paragrafı yanlışlardan arındırdım. Böylece daha düzgün bir yazı olarak yayınlamak şart oldu.)

Yeni yıla giriyoruz! Boşuna değil, bunca heyecanla, coşkuyla, telaşla karşılamamız yeni yıl 2009’u. Bu yeni yıl o kadar yeni olacak ki, daha önceki binlerce yeni yıldan daha yeni olacak. O yeni yılların hiçbiri yeni olmamıştı, 2009 öyle yeni olacak ki, önceki yeni yıllara hiç mi hiç benzemeyecek.

Mesela Obama, artık Bush’tan sonra gerçekten gerçek bir tanrının yolunda bir inzan gibi hareket edecek, Hz. İsa’nın sureti gibi dolaşıp davranacak. Batı ülkelerinin liderleri de onun havarileri gibi olacak. Bu yeni dünya, Hz. İsa’nın mucizelerini bile kıskandıracak. Yeni yılda İsa’nın hain havarisi Yuhanna’ya bile yer olmayacak. Sevgili Hz. İsa dünyaya dönme gereği bile duymayacak. Yukarıdan şöyle bir bakıp “Baba, kutsa onları, onlar ne yaptıklarını biliyorlar!” deyip göklerdeki yerine çekilecek.

Eh, Obama doğru yolda gideceğine göre, Irak’taki savaş da, bakın görün, yarın bitecek. Hem sadece Irak’taki savaş mı, bütün savaşlar bitecek. Ne Afganistan’daki kalacak, ne Afrikada’kiler. Afrika’da açlık da kalmayacak, AIDS de. Kemikleri sayılabilir olmayacak çocukları da Afrika’nın.

İşkence bitecek. Hafızalarımızdan silinecek. İnsan insana nasıl zulmeder, onu bile unutacağız. Deprem ve tayfun felaketleri var ya, yüzbinlerce kişiyi öldüren, onlar da silinecek zihnimizden. Yan yana yatırdığı ölü çocuklarını sarılıp okşayarak ağlayan babaların, denizdeki kocalarını, yataktaki bebelerini dalga alıp ölü balıkların koynuna koyduğu için feryat eden annelerin acıları da… Artık acılara son! Deprem, tsunami, kasırga olsa bile hemen insanlar uyarılacak, çünkü her yere ölçüm aletleri konmuş olacak. Hem, hükümetler de insanların mutluluğu için didinecek artık.
İslam alemi ve Müslümanlar da Asr-ı Saadet özleminden sıyrılacak; Hz. Muhammed, arşın 9. katında nurlu bir müjde gibi görünecek ve Burak’ın sırtında uçarak, gıptayla seyredecek manzarayı.

Herkes birer Konfüçyüs, herkes birer Buda kesilecek. Taocu sevişme sanatının ve Kamasutra’nın üstadı olacağız; evet, hepimiz. Hazdan delireceğiz.

İsrail de artık dünkü gibi olmayacak; Uri Avnery başbakan, Mordehay Vanunu savunma bakanı olacak. Filistin devleti de kurulacak. İsraillilerle Filistinliler gerçek birer amca çocuğu gibi birarada barış içinde yaşayacak.

Bütün ülkeler nükleer silahlarını imha edecek, hiçbir silah artık üretilmeyecek, su tabancası dışında hiçbir silah satılmayacak. Başta Amerikan askerleri olmak üzere bütün dünyanın askerleri sanki cennetin bekçileri kesilecek ve öyle davranacak.

Cennet deyince aklıma geldi, Şeytan cennete tükürmüştü, artık dünyada kimse yerlere de tükürmeyecek. Milyonlarca bitki ve hayvan türünün soyunu tüketen insan artık bitkilerle, börtü böcekle, yabani ve munis hayvanatla paylaştığı bu dünyayı kirletmeyecek.

Nehirlerden de zehir akmayacak, artık balıklar toplu ölümlere kurban gitmeyecek. O, neden intihar ettiklerini bilmediğimiz tatlı balinalar var ya, onlar da artık kendilerini kıyılara vurup öldürmeyecek.

O Kanadalılar var ya o Kanadalılar, hani dünyanın en mütekamil insanları, işte onlar da 15 günlük, bir aylık bebek fokları başlarına vura vura öldürmeyi bırakacak artık.

Zaten kutuplar da erimekten vazgeçecek. Küresel ısınma bitecek.

Dünya, Yaradılış’ın tazeliğini kuşanacak tekrar.

Haa, siz Usame bin Ladin’i, El Kaide’yi merak ediyorsunuz. Yok, o da uslanacak. Hoş gerek kalmayacak ama, her ihtimale karşı Hz. Ali’nin kılıcını kuşanacak, Hz. Ömer’in adaletini uygulayacak. Bunlar sizi korkutmasın; vaktini Yunus Emre gibi tekkeye odun taşımakla, en düzgün değneği aramakla geçirecek. Terör falan kalmayacak.

Çeçenler de insanlık tarihinin en munis tabiatlı insanları olacak.

Hem zaten korku olmayacak artık. Kimse kimseden korkmayacağı gibi, vahşi hayvanlardan da korkmayacak.

İşte bunu tahmin edemezdiniz; artık rüyalardan da kalktı korku. Kabus görmeyecek kimse.

Ama üzgünüm, bu yeni yılda ve yeni dünyada, Biri Bizi Gözetliyor türü televizyon programları da olmayacak. Bu zevklerinizden mahrum kalacaksınız. Çünkü gerçek hayatta da kimse kimseyi gözetlemeyecek. İstihbarat servisleri bile işlevsiz kalacak. “Semranım” mı ne diyorsunuz, onun gibi TV kahramanları da olamayacak maalesef. Zaten televizyonlar da aptal kutusu olmaktan, televizyonda çalışanlar da giderek aptallaşmaktan kurtulacak. Her saniyesi insanı zenginleştiren, bunun için yarışan kanallar yayında olacak. Öbürlerine hiç talep olmayacak. Bir kötü haberim daha var size: reklamlar da olmayacak artık; her tür yalan kalkacak ya…

Hem zaten insanlarda öyle bir eleştirel akıl gelişecek ki, Dağlarca ölmüştü ya hani eski yılda, en az onun kadar filozof olacak herkes. Kimse kimseye kül yutturamayacak.

Gazeteler var ya gazeteler, özellikle Türk gazeteleri, harbi gazetecilik yapacak. Eline su dökemeyecek Anglo-Saksonlar bile. Fikir kırıntısı taşımayan, ucuzun ucuzu yazılar yazan köşe yazarlarından da, işadamı mı gazeteci mi belli olmayan editörlerden de kurtulacağız. Gazeteciler, haberciler bir ilkeli olacaklar ki… Gazetelerde ve televizyonlarda çalışan hiçkimse borsada oynamayacak mesela. Borsa olacak tabii, olmazsa sadece yeni yıla değil, cennete girerdik, di mi? Cennete girmiyoruz şimdilik, o da bir dahaki yeni yıla; onun için borsa olacak, şimdilik.

Gazeteciler ve tabii televizyoncularla ilgili bir yenilik daha: Buralarda çalışan herkes, gayet iyi Türkçe bilecek, kurdukları cümleler o biçim oturaklı, sağlam olacak. Seyirci de en küçük Türkçe hatasını hemen farkedip yayıncıya haddini bildirecek.

Bu kadar önemli konunun arasında lafı olmaz, ama benim için çok önemli olduğundan yazayım: Tayyip’in konuşma tarzı tamamen değişecek; artık bağıra çağıra ve o tuhaf, sevimsiz tonlamayla konuşmayacak. Ve tabii zırt pırt her vesileyle de konuşmayacak. Yürüyüşü aynı kalsa da olur. Kendi bileceği şey.

Geliyoruz en önemli konuya: aşk meşk vaziyetleri. Bir kere şunu söyleyeyim; her erkek karısına, ve her kadın kocasına deli gibi aşık olacak ve bu aşk sittin (60 demektir –zaten herkes bunu da bilecek, boşuna açıkladım) sene sonra bile aynı tazeliğini koruyacak. Hiçbir kadın kocasını, hiçbir adam karısını hiçbir şekilde cendereye sokmayacak.

Bir müjde daha: Gönlünüzden, hangi cinsel kimlikten oldukları fark etmez, kimle ne yapmak geçerse can-ı gönülden yapacak ve —işte işin püf noktası burada— hiçbir ağırlık hissetmeyeceksiniz, ki yarın da başka biriyle başka bir şey yapmak isterseniz yine can-ı gönülden yapabilesiniz. İyi mi! (Şu aşk-cinsellik mevzuundan, itiraf edeyim ki, pek emin değilim doğrusu. Belki de birkaç yıl sonraki yeni yılda olacaktır bu dediklerim. Söylediklerim içinde en zoru bu, biliyorsunuz.)

Tabii, herşey yeni olacak, herşey… hepsini burada sayamam, gerek de yok. Hem hepsini söylersem heyecanı kalmaz. Siz de hayal gücünüzü geliştirin biraz –haa, bakın hepimizin hayal gücü de o biçim olacak. Yaşayarak göreceğiz zaten bütün yenilikleri. Yenilikleri takip etmekten yorgun düşeceğiz. Kendimiz de sürekli yenilik üreteceğiz, bir kere kendimizi yenileyeceğiz durmadan.

Ama son bir şey söyleyeyim: Evrende başka hayatlar da var, evet başka canlılar var. Merak etmeyin bizden güzel değiller. En güzel biziz, hep biz olacağız. Ama onlar da değişik. Ve yeni tabii. Çok cazip gelecekler bize, çook! Hani uzaya gönderilen Hubble Teleskopu var ya, o yakaladı görüntülerini ve gönderdi bile dünyaya. Ama görüntülerin buraya ulaşması biraz vakit alacak. Eeee, ehm, 2 Şubat’ta elimizde olacak görüntüler.

İşte böyle… Geçmişi unutun, önünüzde yepyeni bir yıl, yepyeni hayatlar var. Sıkıntılar, sorunlar arkada kaldı. Yeni yıla girdik ya, herşeye sıfırdan başlayacağız. Bu yıl gerçekten yeni olacak, hem de çoook yeni!

Türkiye içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın