Türkçe Klavuzu Sorunları ve dil savaşları

26 Şubat 2008’de HaberVesaire’de yayınlandı (http://habervesaire.com/turkce-klavuzu-sorunlari-ve-dil-savaslari/)

Yok, hayır; Lazcanın anadil kabul edilip edilmemesi gibi ciddi bir sorundan bahsetmiyorum. Daha ciddi bir sorundan, bu toplumda yaşayan her grubun anadili olarak kabul edilmiş veya lingua franca olan Türkçenin imla kurallarından bahsediyorum. (Gördüğünüz gibi “yazım” demiyorum.)

Birçoğumuzun haklı ya da haksız, hakiki ya da kuruntu kabilinden seçimlerimiz, takıntılarımız var Türkçe konusunda. Birkaç ay önce, NTV Yayınları’nda işe başlayan Albina (Ulutaşlı), bir şeyi “anımsayıp” “anımsamadığımı” sordu. Ben tabii, onun sorusuna cevap vermeden önce kendimle ilgili bir durumu derhal açıklığa kavuşturma ihtiyacı hissettim: “Ben anımsamam, hatırlarım.”

Beş, on dakika sonra da “Falanca filmi izlediniz mi?” diye sordu. Ben yine en aksi halimle ve aynı ihtiyaçla “Ben film izlemem, seyrederim!” deyiverdim. Ama tabii, işe yeni başlamış bir editör adayı olarak onu izliyorum, sonra da akıbetiyle ilgili bir karar vereceğim! Şüphesiz, “Ben hiçbir Türke Albina demem” derekesinde takıntı sahibi de değilim! Neyse, Albina’yla aramızdaki basit bir mesele, hatta mesele de değil: o izler, ben seyrederim, olur biter.

Daha ciddi sorunlar, geçen sene NTV 2006 almanağını hazırlarken çıktı. Zamana karşı yarışıyorduk ve bir düzeltmen arkadaş da, Nihan (Taştekin –kendisi polisiye romanlar yazarıdır), bizle birlikte 10 gün kadar sabahladı. Gelgelelim, bu fedakârlığı yapan Nihan kimi yazım (bakın, burada da imla yerine yazım’ı kullandım) şekillerinden feragat etmeye katiyen yanaşmıyordu. Beraber sabahladığımız öbür fedakârlar Budak (Akalın) ile Faruk’un (Eren) da ondan aşağı kalır yanları yoktu ve işin berbat tarafı, hepsi bana karşıydı; en azından genellikle.

Mesela “yanısıra” nasıl yazılacaktı? Onlara sorarsanız, ayrı: yanı sıra. Ben de, her zamanki rolümü üstlenip itiraz ediyordum: “yanısıra” ile “yanı masa” ya da yanı iskemle veya yanı sıra arasında bir fark yok mu, olmamalı mı sizce? Bir şeyin yanında sıra olduğunu anlatmaya çalışmıyoruz, bir şeyle birlikte başka bir şey de olduğunu demeye çalışıyoruz. İki kelime yanyana gelip herbirinden ayrı başka bir anlam oluşturuyorsa, bitişik yazılmalıdır bence.

Diyeceksiniz ki, “Evet ama, bağlamdan çıkar mana; başka birçok durumda da bağlama yaslanıyoruz; bağlamdan yararlanamasak, yazımı aynı, anlamı farklı kelimeleri de atmamız gerekirdi”.

İyi de bu yazım şekilleri anlamayı kolaylaştırmak, çabuklaştırmak, yanlış anlamayı önlemek için önemli. Okuru cümleyle, kelimelerle mi yoracağız, o cümlenin içeriğiyle mi? Eh, o zaman imlayı kaldıralım ortadan, nasıl olsa bağlamdan anlaşılır! “Kirbit” desek de olur, nasıl olsa bağlamdan anlaşılır! Pekçok imla kılavuzunun da doğru bir şekilde verdiği gibi “hiçbir”i, “hiçkimse”yi, “herkes”i de ayrı yazalım; bağlamdan anlaşılır nasıl olsa…

Aynı tür sorunlardan çok vardı: “yanısıra”nın peşisıra “peşi sıra”, “ardı sıra”, “aklı sıra” (aklı sıraymış; hımm!.. heralde gönlü de yataktır!) … geliyordu. “Size kalsa heryer, herşey sıra” diyordum ki, hemen yeni bir sorun çıkıyordu: “Heryer değil, her yer; sen her şeyi bitişik yazıyorsun yaa!”

Bu sefer de ben mukabil atağa geçiyordum: “Herşey bitişik değil tabii, ama ‘herşey’ bitişik. Bitişik, çünkü “şey” çok genel, hatta en genel şey, o kadar genel ki, kapsamadığı şey yok. Bu en genel soyutlamayla ne var ne yok hepsini kastediyoruz, dolayısıyla kendi başına bir bütün olmayı hakediyor; heryer de öyle.” [Şimdi, 10 yıl sonra, bu “her şey” ve “her yer” konusunda taviz! Verebilirim sanki; çünkü gerekçem sağlam gibi görünmüyor.]

Sabahladığımız 10 gün boyunca, her akşam aşağı yukarı 10’da bir dil tartışması kıvılcımlanıyor ve kızışarak bir, bazan iki saat sürüyordu. Tartışmanın dozunu arttırarak neredeyse kavgaya yol açan konulardan biri “arttırmak”tı. Onlar bir t’yi atıp “artırmak” yazmaktan yanaydı. Ben çeşitli örnekler veriyordum: arttı – arttırdı, sattı – sattırdı (satırdı mı diyoruz?), çattı – çattırdı (“komutan tüfek çattırdı” mı diyoruz, “çatırdı” mı?)… Sonuç olarak karşılıklı tavizlerle almanağı bitirmeyi becerdik. Onlar kendilerinin daha çok taviz verdiğini düşünüyor haliyle. Belki de öyledir, fakat ben de bağrıma taş basarak verdim tavizleri ve o taşlar hâlâ bağrımda.

Yalnız, son kontrol için ozalitler geldiğinde benim de gözümden kaçan bir sorunu Cem (Aydın -NTV’nin genel müdürü) gördü. Beraber ozalitleri gözden geçiriyorduk ki, bir hışım eline kalemi alıp bir başlığa müdahale etti: En büyük yok oluş. “Yokoluş ayrı olur mu abi, düzeltelim şunu. Varoluş da bitişik değil mi zaten.” Bence de; fakat bu düzeltmeye bizimkileri ikna etmek tabii ki hiç de kolay olmadı, tahmin edebileceğiniz gibi.

Sonra Faruk ayrıldı –hayır, dil kavgalarımız yüzünden değil. Bir süre sonra genç bir arkadaşı editör olarak işe aldık: Emre (Ergüven). (Sabah gelir gelmez, kendine “günaydın” kelimesini tamamlama fırsatını bile tanımadan işinin başına oturup derhal tam konsantrasyona, hatta transa geçebilen bir insan.) Aaa, bir baktık, o da Türkçe konusunda takıntılı ve tabii o da bana karşı; Budak’ın yanında. (Ama onların da anlaşamadığı bir sürü konu var.)

Bu takıntılı olma halinde iyi bir yan var kuşkusuz. Zira, editör dediğin takıntılı biri olmalıdır ve dil, takıntılı olduğu konuların başında gelmelidir. O takıntılar bir tür denetim mekanizması işlevi görür. Haliyle, üzerinde düşünülmüş takıntılardan söz ediyorum. Yoksa, Türk medyasında alışkanlıklarla iş gören sürüsüne bereket “editör” var. (Yanlış hemen sirayet eder ve iptila yaratır; o yanlışı ancak başka bir yanlış, başka bir abuk sabukluk sökebilir. Dil, özellikle titizlendiğiniz bir şey değilse siz de bu yanlışların müptelası olursunuz.)

Tabii, yayınevine bir sürü sözlük gerekiyordu. Budak’la Emre, büyük bir itinayla hazırladıkları plan uyarınca “sen yorulma abi” yöntemini kullanarak beni dışında tutup bu işi canıgönülden yapmaya amade oldular. Ben de hiç ilgilenmedim. Uzun konsültasyonlar yaptılar. Derken, neredeyse bir sandık dolusu kitap geldi bir gün: sözlükler ve imla kılavuzları, ki işte bu ikincilerden hiç haberim yoktu benim. “Sözlükler kalsın, bilmediğimiz kelimelere bakarız, imla kılavuzlarını sallayın bence” dedim.

Kim dinler! Budak eşsiz ve tartışmasız referans kabul edilmesi gerektiğini altı aydır kafama sokmaya çalıştığı (ama kafamın bir türlü almadığı) iki Necmiye Alpay kitabını hemen burnuma dayamakla kalmayıp (burundan almamı sağlamaya çalışıyordu galiba) derhal Türkçe Sorunları Kılavuzu’nu açtı ve sanki bütün iddialarım o anda tebahhur etmiş ve ben de bunu çaresiz kabullenmek zorundaymışım havası vererek, “Bak, her şey ayrı. Her ne kadar ise yazılmaya bile değer bulunmamış; tabii ayrı” dedi.

“Oolum,” diye cevapladım, “şu anda ihtiyaç duyulan kitap Türkçe Sorunları Kılavuzu değil, Türkçe Kılavuzu Sorunları! Benim şiarım Şiar Yalçın. Onun Doğru Türkçe kitabını da Metis Yayınları bastı üstelik. (Fırsat çıkmışken onu da söyleyeyim bari, ben asla yanıt vermem, ama mutlaka cevap veririm. Bütün ırkçılıklardan ettiğim gibi, dil ırkçılığından da nefret ettiğim için böyle öztürkçeciliğe hiç katlanamam, güdükleştirici, fakirleştirici, yavanlaştırıcı bulurum bu gayretkeşliği. İsteyen tabii “yanıt”ı da kullansın, ama “cevap”ın unutulmasına, tedavülden kalkmasına katlanamıyorum; “sözcük”ün “kelime”yi silmesine de, “mesele”nin her zaman “sorun” olmasına da…)

Muhtemelen tahmin ettiğiniz üzere, “hernekadar” da sorun olmuştu. Çin’in kalkınma hamlesini anlatan Ejderin Şahlanışı kitabının redaksiyonunu yaparken “hernekadar”ı –bence olması gerektiği gibi– bitişik yazmıştım. Grafikerimiz Budak, asıl işi tabii ki benim düzeltmelerimi denetlemek ve yapacağım Türkçe komikliklerinden kitaplarımızı korumak olduğu için, bu bitişik “hernekadar”ı anında tesbit etti; ve hemen bir şey daha etti: itiraz. Hatta, bunun işe yaramayabileceğini düşünüp bir adım ileri gitti ve neredeyse yalvardı: “Abi n’olur yapma, insanları bize güldürme!” Üzülerek itiraf etmeliyim ki, bu tavizi verdim. Verdiğim için hicap duyduğuma emin olun. Ama vermeden önce de söyleyeceğimi söyledim: “Oolum, ayrı yazılınca her – ne – kadar ne demek? Saçma bir şey; her’in, ne’nin ve kadar’ın bu cümlenin başında ne işi var? Yazar ‘hernekadar’ demekle ‘bütün bunlar şöyle şöyle olsa da, buna uymayan başka bir durum var’ demek istiyor.”

Fakat kime anlatacaksın! Bu tartışmadan beş, on gün sonra Şiar Yalçın’ın Doğru Türkçe’sine tekrar bakarken gördüm ki, o da benim gibi bitiştirilmesinden yana.
Türkçelerinden benim gibi asla fedakârlık etmeyen bu arkadaşlar, her seferinde, imla kılavuzlarını önüme çıkarmaya yelteniyor, bazan da düpedüz çıkarıyorlardı. Ben de her seferinde beni onlarla ikna edemeyeceklerini, kandıramayacaklarını söylüyordum. Zaten, belli durumlarda o kılavuzların herbiri farklı noktalara götürüyor insanı.
Hem, evet, imla kılavuzları onların yanındaydı, ama ben de düpedüz desteksiz değildim, hiç değilse bazı edebiyatçılar da benim yanımdaydı. Tabii, her konuda anlaşamamakla birlikte Enis (Batur) ve Sevin’in (Okyay) tercihleri benimkilerle genellikle uyuşuyordu. Zaten daha fazlası da beklenemez. Beklenemeyeceğini gayet iyi biliyorum.

1994’te Yeni Yüzyıl gazetesini çıkarmaya hazırlanırken de bu imla meselesi gündeme gelmişti. Orada da takıntılıların sayısı bir hayli fazlaydı. Başı üç kişi çekiyorduk: Alev Er, rahmetli Necdet Saraç ve ben. Sonunda anlaşıp Yeni Yüzyıl için kendimiz bir imla kılavuzu hazırlamaya karar vermiştik ve bu işi de gönüllüce ve layıkıyla yapabilecek kişinin kültür-sanat editörümüz, şair Refik Durbaş olduğunda anlaşmıştık. Refik kabul etmiş ve hazırlamıştı da bir kılavuz. Ne var ki, imla konusunda birbirine enikonu yakın olan biz üç kişi arasında bile bölünmeler, anlaşmazlıklar başgöstermişti. Sonuç olarak, herkes kendi yaptığı işte kendi kılavuzuna göre hareket etmişti. Neyse…
Yayınevinde tartışmalar zaman zaman alevlenerek sürdü. Bir gün evden Ataç kitabını (TDK Yayınları, 1962) getirdim. Bir otorite arıyorsak, (aslında ben aramıyordum) şüphesiz ona da bakmalıydık. Ataç da bu imla meselesi üzerine kafa yormuş ve yazmıştı. (İmla yerine “sağ yazı” diyor.) Ben, tabii ki, Ataç’ın da bazı kullanımlarına karşıydım, uyuşmuyordu benimkilerle. Fakat bu imla meselesinin ne kadar içinden çıkılmaz bir şey olduğunu da gayet güzel anlatıyordu. Budak’la Emre’yi karşıma alıp Ataç’tan okumaya başladım:

Bir sözü kimimiz bir türlü, kimimiz başka bir türlü yazıyormuşuz; bu düzensizliğin önüne geçmeliymişiz artık, bırakılamazmış bu böyle: yazımız değişmez kurallara bağlanmalıymış da ulusun bütün okur-yazar kişileri hep bir örnek yazmalılarmış. (…) Bir kişinin bir sözü kendi bildiği gibi, kendi dilediği gibi yazmasını hani neredeyse bir baş kaldırma, yurda karşı bir suç sayacaklar da işleyenin susturulmasını, kısığa alınmasını, belki de ipe çekilmesini isteyecekler.

Ben bu yaşa geldim, bu ülkede Tevfik Fikret ile Halit Ziya’nın arapçası, farsçası bol, firenkçeye çalan türkçesinden tutun da bugün bizlerin kurmağa çalıştığımız arı türkçeye dek türlü diller gördüm, okur-yazarlarımızın bir sağ yazı kuralları belleyip de onlara uyduklarını görmedim. Biz oldum bittim gönlümüzün dilediği gibi yazarız. (…) Öylesine bir düzensizlik, bir karışıklık vardı yazımızda … Vardı da ne oldu sanki? Gene de okuduğumuzu anlamaz mıydık? Kişinin deyişi (üslûbu) ta kendisidir derler; bırakın, yazışı da kendini göstersin. Doğrusunu söyleyeyim, bizim daha yazı birliğine varamamış olmamıza üzülmek şöyle dursun, seviniyorum. Yazalım, bildiğimizce, dileğimizce yazalım, bir gün gelir bu iş kendiliğinden düzeliverir.

Kendi kendine düzelmesine bırakmak istemeyince ya bir kişinin, ya bir kurulun (heyetin), hepimizin uyacağımız kurallar koymağa yetkili olacağını taplamak (kabul etmek) gerekir. Böyle bir yetke (sulta) tanımayı erenliyor muyuz? (razı mıyız)? Ben kendim için söyleyeyim hayır. Benim de sağ yazı üzerine düşüncelerim var, şimdilik birini bırakamam, birinden dönemem; onları dinlemeyen, onları taplamayan bir kimsenin, bir kurulun koyacağı kuralları da ben dinlemem, ben taplamam. (…)
İşte: Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı İmlâ Kılavuzu vardır; ara sıra açıp baktığım olur, orada bulduğum biçim işime gelirse alırım, gelmezse almam. (…)

Başka ülkelerde birtakım kurullar olurmuş, onlar sözcükler yapıp sağ yazı saptarlarmış (tesbit ederlermiş). Örneğin bütün Fıransız okur-yazarları Acedemie Française’in buyruklarına uyarlarmış … Doğru; ancak şu var: Acedemie Française üyeleri kendiliklerinden mi kural çıkarırlar? “Biz böyle olmasını istiyoruz, böyle yazacaksınız” mı derler? Onlar da geçmişin büyük yazarlarına uyarlar: “Bu söz iki yüzyıldır, dört yüzyıldır böyle yazılmış, biz de böyle yazalım” derler. Racine’den, Bossuet’den, Voltaire’den örnek gösterirler. Onlar kural koymaz, geleneği sürdürmeğe, yaşatmağa çalışır. Bizde ise sağ yazı işinde bir gelenek yoktur; olabilir mi? Biz Arap ücüklerini (harflerini) bırakıp Latin ücüklerini alalı daha yirmi yıl oldu, yirmi yılda gelenek kurulur mu? Ben üç yüzyıldır yaşayan bir kurala, doğru bulmasam da, uyabilirim: “ulusun bunca büyük yazarları ona uymuşlar, ben de ses çıkarmayayım” derim; “yirmi yıldır böyle yazılıyor” demek ise yetmez. Kimseyi gücendirmek istemem: bugünkü yazarlarımız arasında Racine’den, Bossuet’den, Voltaire’den çok büyük kimseler vardır, inanırım, inanırım ya ne yapayım ki daha yenidirler, sözlerinde geleneğin verdiği güç yoktur.
Bizim değişmez, kesin bir sağ yazımız olabilir mi? Bu gidişle olabileceğini sanmıyorum. (Ataç, s. 143, Ulus gazetesinde 19.11. 1947’de yayınlanan “Sağ Yazı” başlıklı yazı)

Tabii, durum Ataç’tan bu yana daha da kötüleşti. En azından, o zaman yazı-çizi işiyle uğraşanların, hatta uğraşmayıp sadece okur-yazar olanların dille ilgili, Türkçeyle ilgili bir dertleri, kaygıları, tercihlerine katılalım katılmayalım özenleri vardı. Yirmi yılı aşkındır gazetecilik yapıyorum, ben bu işlere başladığımda bile durum daha iyiydi. Şimdi artık bu kaygıyı ve özeni taşıyan editör ve muhabir bulmak bile zor.

İmla kılavuzlarının sayısı arttı; bu tabii ki farklılıklar da getiriyor. Fakat bazı bakımlardan yaklaştılar birbirlerine: asıl olarak da bana karşı olmaları bakımından! Bakıyorum, benim bitişik yazdığım ne kadar şey varsa hepsi ayırıyor. Hiçbir gücün bana mesela “yanısıra”yı ayrı yazdıramayacağını söyleyip duruyorum. Sonra Budak çıkıp “Necmiye Alpay abi, Necmiye Alpay…” diyor. Ben de, Ataç gibi, bu kılavuzların sultasını asla kabul etmiyorum. Otoyolda ters yönde ilerleyen Laz gibiyim; fıkraya göre, bu Lazı takip eden helikopterden şu uyarı sesi duyulur: “Otoyolda ters yönde giden bir araç var!” Laz da bnu duyunca söylenir: “Ne biri, ne biri!”

Ama artık kılavuzları sıra sıra (bakın burada gerçekten sıradan bahsediyorum) odaya dizdiklerinde, şu Budak’ın dil ilahesine bir bakayım, dedim. Kitabı beğendim. Uğraşılmış, iyi hazırlanmış, faydalı bir eser; öğrencilerin, yazı işiyle uğraşanların, hiç olmazsa gazetecilerin (televizyoncuların da) ellerinin altında bulundurması gereken bir kitap. Yalnız, tabii ki itirazlarım var.

Mesela, bütün kılavuzlarda olduğu gibi, NA da “birarada”yı, “biraraya” getirmeyi ayrı yazıyor ki bence yanlış. Ben çünkü iki araya getirmek istiyorum! Ya da o araya değil de, şu araya getirmek istiyorum! Şaka bir yana, mesela, ağzımdan yel alsın, bir deprem olsa ve öğretmen, çocukları okuldan bahçeye çıkarma fırsatı bulsa, onları bir arada tutmaya çalışmaz, kesinlikle çalışmamalıdır, çünkü bir arada maazallah üstlerine bir şey düşebilir, bir duvar çökebilir, vs. Bir deprem anında aralardan uzak durulmalıdır. Ama öğretmen, çocukları bahçede kesinlikle birarada tutmaya çalışmalıdır. Paniğe kapılıp dağılacak çocukların başlarına bir şey gelmesini önlemek için. NA’ın yazımı, aralardan birini anlatır, “bir gün”ün günlerden birini anlattığı gibi, ama bitişik yazmakla (birarada) kastedilen beraberliktir. NA da “önüm, arkam, sağım, solum sıra” diyenlerden!

Neyin nasıl yazılacağı gerçekten de arapsaçına dönmüş durumda. Sorunlu veya değil, ama kesinlikle soruna işaret eden bir örnek; NA’dan: “cansiperane: Bu sözcük Farsçadan geliyor. Aslı ‘cansiparane’ olduğu için, doğrusunun da ‘cansiparane’ olduğunu düşünenler var. Ancak, Türkçede böyle değil, ‘cansiperane’ biçiminde yerleşti. Yazım Kılavuzu’nda da, Türkçe Sözlük’te de böyle.” (Doğrusunun açıklaması için: Doğru Türkçe, Şiar Yalçın, Metis Yayınları.)

Bu ifadede bence dili de aşan sorunlar var: bir şeyin aslı ile doğrusu farklı olabilir mi; ya da şöyle sorayım: bir şeyin aslı doğru olmayabilir mi, yanlış olabilir mi? Bu felsefi sorunu burada bırakıyorum, ama bu sorunlu ifade yerine NA’ya şunu öneriyorum: “Aslı ve doğrusu ‘cansiparane’ olduğu için, ‘cansiparane’ yazılması gerektiğini düşünenler var, ama Türkçede ‘cansiperane’ biçiminde yerleşti.” Kitaptaki açıklamasının bu konuda NA’yı bir iç huzuruna kavuşturduğunu düşünmüyorum nedense. Bu ifadenin, yazarını tatmin etmeyen bir ruhu var bana göre ve kendini hissettiriyor.

Ayrıca, her yerleşen yanlışı kabul edip bağrımıza basacak mıyız? Başka örnekler vereyim: Nasıl olsa yerleşti diye –Şiar Yalçın’ın ısrarla üstünde durduğu gibi- antik Yunan’da yaşamış Damokles’in adını “Demokles” mi yapacağız? Nasıl olsa yerleşti diye “mütevazı”yı artık “mütevazi” mi yazacağız? (NA doğrusunu öneriyor.) Nasıl olsa yerleşti diye “kalemşor”u artık “kalemşör”mü yazacağız; o zaman NA neden “kalemşor”da ısrar ediyor? Ya da artık yerleşti ve herkes öyle söylüyor diye “muzdarip” mi, yoksa NA’nın ve bütün kılavuzların söylediği gibi “mustarip” mi ya da Şiar Yalçın’ın dediği gibi “muztarip” mi yazacağız? NA yerleşmiş “muzdarip”i kabul etmezken, yerleşmiş yanlış “cansiperane”yi niçin ve nasıl kabul ediyor?

Ayrıca, bu yerleşmiş yanlışların sonu yok. Biraz değişik bir örnek ama yine de huzurunuza getirmek istiyorum: artık iyice yaygınlaşıp yerleşen “ifadesinde bulundu” (“söyledi” demek istiyorlar) gibi saçmalıkları “doğru” ve kullanılabilir mi sayacağız? Bir de tabii, yanlış, Yazım Kılavuzu’nda da olsa, Türkçe Sözlük’te de olsa yanlıştır.
NA gibi yerleşmiş olma kriterini benimseyen, ama daha tutarlı bir örnek de Acar Burak Bengi. (Nurullah Ataç da temel olarak bu tavırda.) Bengi, çevirmenliğini ve editörlüğünü yaptığı, çarpıcı ve sarsıcı Vatansevirliğe Karşı (Lev Nikolayeviç Tolstoy, Yokuş Yayınları, 2007) kitabının başında “Çeviri Hakkında” başlığı altında şunları söylüyor:

Bazı kelimelerin (“pantalon” yerine “pantolon”, “yekûn” yerine “yekün”, “bağırsak” yerine “barsak”, “ağabey” yerine “abi”, “ıstırap” yerine “ızdırap” gibi) sözlüğe uymayan yazımları, benim bilinçli tercihlerimdir; “ıstırap” veya “ağabey” gibi kelimeler Türkçede yoktur, sadece Türkçe sözlükte vardır. Kimsenin “ıstırap” veya “ağabey” dediğini duymuyorum. Bunlar Türkçede “ızdırap” ve “abi”ye evrilmiştir. Hele “ağabey” kelimesini, sadece doğru yazmak değil, bilinçlerden de bir an önce kazımak şart, zira kardeşler arasında “ağa-beylik” (ve şüphesiz her tür ağalık), kanserojen bir bilinç genidir. Aynı şekilde, “camii”, “tevazuu” gibi kullanımlar da Türkçeden düşmüştür; “Bilmemne Kilisesi” dediğimiz gibi, “Bilmemne Camisi” demeliyiz ve diyoruz. Yine aynı şekilde, “artırmak” diye bir saçmalık da Türkçe değildir, kimilerinin uydurduğu bir garabettir bu, Türkçe olan “arttırmak”tır.

Bengi, bu kullanımlara “yanlış” demiyor, “evrilme” diyor. Tabii ki bu mantığı anlıyorum, fakat kendi hesabıma kelimelerin aslına ve doğrusuna sadık kalmaktan kendimi alamıyorum. Böyle öğrenmişim, kulağımda böyle yer etmiş, vazgeçemiyorum. Yine de, aslından uzaklaşmış ve “Türkçeleşmiş” birçok kelimeyi ben de kullanıyorum. Ama hiçbir zaman “Süleymaniye Camisi” demiyorum, “Süleymaniye Camii” diyorum; “kimya sanayisi” demiyorum, “kimya sanayii” diyorum. Fakat, bu da benim istisnam, “abi” konusunda Bengi’ye sonuna kadar katılıyorum ve “ağabey”in bilinçlerden kazınması gerektiğini düşünüyorum.

Neyse, Ataç haklı, bu işin içinden çıkamayacağız, en iyisi herkes istediği gibi yazsın. Ama burada da asıl sorun, istediği gibi yazanların, tercihleri konusunda kafa yorup yormadığı. Yoksa, cehaletin tahakkümü altında boğuluruz. İlkokul düzeyinde (son 30-40 yılda bu düzey de geriledi) Türkçesiyle “Ben böyle yazıyorum, yerse!” durumuyla da karşılaşabiliriz. Yine de herkesin gönlünce yazması bir çözüm belki, fakat bir yayınevi ne yapsın?

Ne yaptıklarını Enis’e sormuştum; Yapı Kredi Yayınları’nda veya başka yayınevlerinde. Enis, “Kendi yazılarımı, kitaplarımı kendi kılavuzuma göre yazıyorum. YKY’de de her yazarın kendi kuralına uyduk” dedi. Tabii, bariz Türkçe hatalarını düzeltiyorlarmış.

Peki, çevirilerde ne yapacağız? Her çevirmenin kuralına mı uyacağız? Çevirmenler de genellikle bir imla kılavuzunu bellemiş; en çok Ana Yazım Kılavuzu’nu benimsiyorlar sanırım. Ben bu kılavuzların sultasını kabul etmiyorum, edemiyorum, yanlış bulduğum birçok şey var onlarda. Göz göre göre yanlışın galebe çalmasına göz mü yumayım? Ama galiba, çevirmen ısrarlıysa, tercihlerinde bilinçliyse ona da uymalıyız, çünkü Türkçe metnin sahibi o; çevirmen umursamazsa bildiğimizi yaparız.

On yıl kadar önce, büyük bir dergi grubunda çalışıyordum. İşim gereği dergileri denetliyordum. Bir akşam, bir kadın dergisinin kapak provasında bir hata gördüm. Kapakta “kılavuz” kelimesi geçiyordu, ama “klavuz” olarak; bu da İngilizcenin etkisi midir, bilmiyorum. Hemen bir yetkili aradım ve aslen teknik işlerden sorumlu genel müdür yardımcısını buldum o saatte. Kapakta hata olduğunu, derhal müdahale etmek gerektiğini söyledim. Kapağı gösterdim ama bir şey farketmedi. “Kılavuz,” dedim, “ı’sız yazılmış!” “Her ikisi de olmaz mı?” diye karşılık verdi.

 

Reklamlar
Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Genç Kenan Bengü’yle röportaj: “Ben hırçın bir voleybolcuyum”

Aşağıdaki röportajda sizli bizli konuştuğumuza bakmayın, Kenan’la ortaokuldan beri arkadaşız. (Önceki postada anlatmıştım: https://5ne1kim.wordpress.com/2018/03/13/mehmet-benguyle-roportaj-memet-fuatla-sohbet/)

Kenan uzun yıllar voleybol milli takımının pasörlüğünü ve kaptanlığını yaptı; yanılmıyorsam 40 yaşındalken hala oynuyordu. Start dergisinin Ocak 1988 tarihli 4. sayısında yayınlanan röportajı Kenanlar’ın evinde yapmıştık. Otuz yıl geçmiş üstünden; şimdi ikimiz de bembeyazız.

Kenan, Start‘a her sayıda bir voleybol yazısı da yazacaktı. Beşinci sayıda ilk yazısı yayınlanmıştı; onu da röportajın arkasına iliştiriyorum. Fakat beşinci sayıdan sonra dergi kapandığı için Kenan’ı yazar yapma tutkum kursağımda kalmış oldu.

Buyrun röportaja:

Mustafa17

Mustafa18

mustafa224

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Mehmet Bengü’yle röportaj, Memet Fuat’la sohbet

Otuz yıl önce yaptığım bu röportajın önüne birkaç açıklama ve birkaç anı yerleştirmek iyi olacak.

Edebiyatımızın önemli isimlerinden Memet Fuat, aynı zamanda, Türkiye voleybolunun en önemli isimlerinden biri olan Mehmet Bengü’dür. Ben Memet Fuat’ı her iki kimliğiyle de ortaokuldan beri biliyorum.

Memet Fuat (1926-2002), Nâzım Hikmet’in Piraye’sinin oğludur. Daha ortaokulda Nâzım’ın birçok şiirini okumuş, hatta ezberlemiştim. Bizim evde bir şiir merakı, ilgisi vardı; annemle babam evlenmeden önce de her ikisinde varmış. Dayılarım Nazım şiirlerininin tutkunuydu. Nâzım Hikmet’in toplu şiirlerinin (o zaman Türkiye’de toplu eserleri basılmış değildi) Bulgaristan baskısı (1960’ların sonları) vardı mesela dayımda.

Nâzım Hikmet’le bir “bağlantım” daha var: Nâzım ve Laz İsmail 1928’de Sovyetler Birliği’nden Türkiye’ye, Hopa’ya girdiklerinde onları Peronit’te (şimdi adı saçmasapan Çamlıköy) yakalatan kişi, annemin dayısı Sabri Çiçek’ti. (Sabri Dayı’yla yaptığım röportajı da bir ara buradan yayınlarım.)

Memet Fuat’tan önce oğlunu tanıdım ben, Kenan’ı; ortaokul arkadaşımdı. Sabri Dayı’dan bahsetmiştim ona. Kenan’ın annesi, Memet Bey’in karısı İzgen Hanım da lise birde (Şişli Terakki) hem sınıf hem de edebiyat öğretmenimdi (Kenan o sene başka sınıftaydı).

Çok erken (1990) kaybettiğimiz İzgen Hanım benim çok sevdiğim bir insandı. Bakın, öğretmendi, demiyorum. Benim gibi tembel öğrencilere öğretmen beğendirmek, sevdirmek zordur, ama evet, öğretmen olarak da severdim İzgen Hanım’ı, yine de onun ötesinde bir yerdeydi benim için.

İzgen Hanım kompozisyon dersine de geliyordu. “Beşten şaşma, altıyı aşma” ilkesini tutturmaktı benim en kabadayı başarı ölçüm; hatta 4,5 neyime yetmiyordu. Kompozisyon, yazı yazmak yani, Beden hariç bütün dersler gibi sıkıcıydı benim için. Yine de idare ediyorduk işte. Şimdi konusunu hatırlamıyorum, İzgen Hanım bir gün kompozisyon ödevi verdi, yani evde yazıp getirecektik. Ben allem edip kallem edip kompozisyonu babama yazdırdım. (Babamın adı da Kenan’dı ve böyle işlerden pek hoşlanmazdı, ben de pek bulaştırmazdım doğrusu, neyse işte öyle oluverdi.)

İzgen Hanım okuyup not verdiği kağıtları dağıtıyordu. Benimkine bir türlü sıra gelmedi. Nihayet en arkanın bir önünde oturduğum sıraya geldi ve kağıdı verdi: 9,5! Ve “Mustafa, sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Hayır”, diye cevap verdim tereddütsüz, “babam yazdı.”

“Peki” dedi, “dürüstlüğün için bu notu vereceğim sana, ama bir daha böyle yapma, sen yaz; beni babana not verme durumuna düşürme.”

Kenan da voleybolcuydu, Altınyurt’ta oynuyordu. Bir ara genç takımlar Türkiye şampiyonasına gitmiş ve bir hafta okula gelmemişti. Onuncu sınıftaydık yanlış hatırlamıyorsam. Bir teneffüste kantinden kemirecek bir şey almak için Kenan’la sırada bekliyor, lak lak ediyorduk. Müdürümüz Cihat Arcıl coğrafya dersimize giriyordu ve bize rastladı. Kenan’a sınava neden gelmediğini sordu. Kenan da “Türkiye şampiyonası vardı hocam” diye cevap verdi.

Cihat Bey, cevabın tartışmasız belli olduğu edasıyla “Voleybol mu daha önemli, okul mu?” diye sordu.

Kenan, “Voleybol tabii hocam” diye cevapladı, “voleybolcu olacağım ben.”

Memet Fuat, 1960’lardan başlayarak belki de Türk edebiyatının en iyi dergisini çıkarmıştı: Yeni Dergi. Bu dergiden birçok yazar, şair, eleştirmen çıkmıştır. Yeni Dergi‘de bir işinizin yayınlanması neredeyse bir ehliyet yerine geçerdi. Ben Yeni Dergi‘nin bazı sayılarını sahaflardan toplamıştım; artık kapanmıştı ve bulunamıyordu dergi. Sonra bir gün, Memet Fuat’ın elde kalan dergileri ciltletip 50 takım yaptığını ve bunların satılacağını duyunca derhal Kenan’ı aradım ve derdimi söyledim. Üç beş gün sonra Kenan’la buluşup Cağaloğlu’nda, Vilayet’in karşısındaki handa bulunan De Yayınları ofisine gittik, üç takım Yeni Dergi alacaktım. (İştaha bakın!)

Girdiğimizde Memet Bey caddeye bakan aydınlık odada ayaktaydı. Kenan tanıştırdı beni. Memet Bey’in ilk sözü şu oldu: “Bu adamı şimdiye kadar niye getirmedin! Boyu bosu yerinde, sporcu olacak adam.” (Bugünün voleybolunda benden ancak cüce olur.)

Doğrusunu isterseniz, hüsnü kuruntum olabilir ama, benden en iyi sporcu olurdu. Memet Bey’in eline düşme şansını kaçırmış olmam iyi olmadı. Tamamen Kenan’ın suçu!

Lafı çok uzattığımın farkındayım, ama sevdiğim, değer verdiğim, takdir ettiğim, bu dünyaya güzellikler bırakarak gitmiş İzgen Hanım’ı ve Memet Bey’i anmadan edemezdim.

Mehmet Bengü’yle Start spor dergisinin Ocak 1988 tarihli dördüncü sayısı için bir röportaj yapmıştım. (Aynı sayıda Kenan Bengü’yle de yaptım, onu daha sonra yayınlayacağım burada.) Altınyurt Spor Kulübü’nde bir gün geçirdim. Taktik odasında Mehmet Bey’in voleybolcularla konuşmasını izledim, voleybolcular salona gidince spor dışında sohbet ettik, sonra bütün bir antrenmanı Mehmet Bey’in yanında takip ettim. Antrenman maçında, hatırladığım kadarıyla, biraz daha gençlerle daha tecrübeliler oynuyordu. Gençler seti önde götürüyorken Mehmet Bey, “Bak şimdi kaybedecekler seti”, dedi. Bana pek de öyle görünmüyordu doğrusu. “Daha kötü olduklarından değil, yeterince tecrübeli olmadıklarından” diye açıkladı. Haklı çıktı.

Mehmet Bengü’yle röportaj yaptığım, röportaj için konuştuğum, antrenmanı izlediğim bütün bu zaman zarfında bir yandan da Memet Fuat’la sohbet ettik. O sohbetin konusu edebiyat ve edebiyatçılardı. Benim de bir tarafım oradaydı. Belki bu sohbetten kalanları da bir gün yazarım, kim bilir.

Röportajı okuyanların fark edeceği gibi, bambaşka bir dünya vardı o zaman. İki kutuplu dünyada yaşıyorduk, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku hayattaydı. Voleybol da şimdiki gibi değildi; setler 15’er sayılıktı ve sayı almak için önce servisi kazanmanız ve sonra kendi attığınız servisten puan çıkarmanız gerekiyordu.

Unutulmaması gereken bir spor adamının, bir spor anlayışının, spor okulu gibi çalışmış bir kulübün kayıtları var bu röportajda.

Mustafa13

Mustafa14

Mustafa15

Mustafa16

Türkiye içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Türkiye’nin ilk kuşak futbolcularıyla röportajlar

Otuz yıl önce aylık spor dergisi Start‘ta üç sayı süren bir Türkiye futbol tarihi dosyası hazırlamıştım. Bu tarihin kısa bir özetiyle başlıyordu. Prof. Dr. Mehmet Yüce’nin İletişim Yayınları’ndan kapsamlı ve güzel Türkiye Futbol Tarihi kitabı var artık. O yüzden benim özetim pek kıymetsiz. Dosyanın kıymetli olan tarafı, aralarında 1899 ve 1901 doğumluların da bulunduğu ilk kuşak futbolcularla yaptığım röportajlar.

Start dergisini bulmak artık imkansız gibi. Toplam beş sayı çıkmıştı ve bende vardı tabii. Ama beş on sene önce biri istemişti, vermiştim, geri gelmedi. Kime verdiğimi bile unuttum. Geçen yıl İstanbul’daki Atatürk Kitaplığı’na gittim; dergiler ve gazeteler bulunuyor orada. Ama yoktu. Nadir Kitap’ta aradım, sadece Bursa’daki bir sahafta birinci sayısı eksik bir takım vardı. Onu da ben aldım. Bu emektar insanların yitip giden dergiyle yokolmalarının önüne geçeyim diye burada yayınlamayı iyi buldum.

Röportajlarda temel bir eksik var: futbolcularla ilgili biyografik bilgiler. Bu eksiği burada internetten bulabildiğim kaynaklarla kapatmaya çalıştım; ilgili yerlere linkler koydum.

İlk bölüm, Start‘ın Aralık 1987 tarihli 3. sayısından.

Mustafa

Mustafa1

Mustafa2

Mustafa3

Mustafa4

https://rerererarara.net/edip-ossa–30383

http://www.turksports.net/b_oyuncu.asp?tablo=166&kat=3789

Mustafa5

Mustafa6

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQ2FmZXJfJUMzJTg3YSVDNCU5RmF0YXk

Mustafa7

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvQWxhYXR0aW5fQmF5ZGFy

Mustafa8

Niyazi Sel: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvTml5YXppX1NlbA

Suphi Batur: http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvU3VwaGlfQmF0dXI

Ocak 1988 tarihli 4. sayı:

Mustafa9

Mustafa10

http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvVWx2aV9ZZW5hbAMustafa11

Mustafa12

Şubat 1988 tarihli 5. sayı:

Mustafa19

mUSTAFA DAĞ1

Mustafa21

mUSTAFA DAĞ

Türkiye içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Çocuk billurluğuyla Savaş, Anavatan, Din

Die_Macht_der_Finsternis_2354-PeraltaVatanseverliğe Karşı kitabından alınmıştır. Kitabı şuradan bedava indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/resources/Vatan.pdf

Tolstoy’un yayınlanmış ilk eseri (diğer çoğu gibi kısmen otobiyografik) Çocukluk, bir çocuğun gözleriyle bakar hayata ve 1910’da, ömrünün son birkaç ayında başlayıp, bitirmeden ve revize etmeden bıraktığı şon çalışmasının adı da Çocukların Bilgeliği’dir. Bu çalışmada, çeşitli başlıklar altında çocukları ve kimi zaman da çocuklarla büyükleri konuşturur Tolstoy.
İlk üç konuşma “Din”, “Savaş” ve “Anavatan: Devlet” üzerine, yani o irrasyonel elementin iki asli tezahürü üzerinedir

SAVAŞ

Gavrila [uşak ve asker yedeği]: Evet, Mişenka, sevgili küçük efendim, hoşça kal! Tanrı bir daha görüşmemize izin verecek mi acaba?
Mişa [efendisinin küçük oğlu]: Gerçekten gidiyor musun?
Gavrila: Tabii! Savaş var ve ben de yedekteyim.
Mişa: Kimle savaş? Kim kime karşı savaşıyor?
Gavrila: Tanrı bilir! Benim anlayacağım şey değil. Gazetelerde birşeyler okudum, hepsini anlayamıyorum. Avusturyak’ın gücendiğini söylüyorlar, bizimkiler şeyleri tuttu diye –neydi adları…
Mişa: Ama sen niçin gidiyorsun? Çarlar dalaştıysa, bırak savaşı onlar yapsın.
Gavrila: Nasıl gitmeyeyim? Çar, Anavatan ve Ortodoks Dini için.
Mişa: Ama gitmek istemiyorsun, değil mi?
Gavrila: Kim karısı ve çocuklarını bırakmak ister? Hem niye böyle iyi bir yerden ayrılmak isteyeyim?
Mişa: Öyleyse niye gidiyorsun? Onlara, gitmek istemediğini ve gitmeyeceğini söyle. Ne yaparlar sana?
Gavrila (güler): Ne mi yaparlar? Zorla sürükleyip götürürler!
Mişa: Ama kim seni sürükleyip götürür?
Gavrila: Benim gibi adamlar tabii –emir altındaki adamlar!
Mişa: Senin gibi adamlarsa, niye seni sürükleyip götürürler?
Gavrila: Kumandanların emri. Emirler verilir ve insan sürüklenip götürülür.
Mişa: Ya onlar da reddederse?
Gavrila: Ellerinden gelmez.
Mişa: Niye gelmez?
Gavrila: Niye mi, çünkü… çünkü kanun böyle.
Mişa: Ne tür bir kanun?
Gavrila: Acayip acayip şeyler söylüyorsun! Seninle fazla çene çaldım. Semaveri son kez hazırlamamın zamanı.

***

ANAVATAN : DEVLET

Karlhen Şmit [9 yaşında]: Prusyamız, Rusların bizden toprak almasına izin vermeyecek!
Petya Orlov [10 yaşında]: Biz de diyoruz ki, önce biz fethettiğimize göre toprak bize ait.
Maşa Orlova [8 yaşında]: “Biz” kimiz?
Petya: Sen daha çocuksun, anlamazsın. “Biz”, ülkemizin halkı demek.
Karlhen: Her yerde böyledir. Bazı insanlar bir ülkeye, bazıları da diğerine aittir.
Maşa: Ben kime aitim?
Petya: Rusya’ya, hepimiz gibi.
Maşa: Ama ya istemezsem?
Petya: İstesen de, istemesen de Russun. Ve her ülkenin kendi çarı ya da kralı vardır.
Karlhen (araya girerek): Ya da Parlamento’su…
Petya: Hepsinin kendi ordusu vardır ve hepsi kendi halkından vergi toplar.
Maşa: Ama niye böyle ayrılmışlar?
Petya: Ne demek? Her ülke farklıdır.
Maşa: Ama niye böyle ayrılmışlar?
Karlhen: E çünkü, her insan kendi anavatanını sever.
Maşa: Neden ayrı olduklarını anlamıyorum. Hep beraber olmak daha iyi olmaz mıydı?
Petya: Oyun oynamak için beraber olmak daha iyi, ama bu oyun değil, önemli birşey.
Maşa: Anlamıyorum.
Karlhen: Büyüyünce anlarsın.
Maşa: Öyleyse büyümek istemiyorum.
Petya: Küçüksün, amaşimdiden inatçısın, hepsi gibi.

***

DİN

Çocuk: Dadı bugün niçin giyinip kuşandı, benim üzerime de bu yeni gömleği geçirdi?
Anne: Bugün bayram olduğu için; ve biz de kiliseye gideceğiz.
Çocuk: Ne bayramı?
Anne: Miraç.
Çocuk: “Miraç” ne demek?
Anne: Efendimiz İsa Mesih göğe ağdı, demek.
Çocuk: “Ağdı” ne demek?
Anne: Yükseldi, demek.
Çocuk: Nasıl yükseldi? Kanatlanarak mı?
Anne: Hayır, kanatlanarak değil. Bayağı yükseldi işte, çünkü o Tanrı ve Tanrı herşeyi yapabilir.
Çocuk: Ama nereye gitti? Babamın bana söylediğine göre, gök aslında sadece boşluk. Orada yıldızlardan başka birşey yok, yıldızların ötesinde yine yıldızlar var ve gök dediğimiz şeyin de sonu yok. Öyleyse o nereye gitti?
Anne (gülerek): Herşeyi anlayamaz insan. İmanı olmalı.
Çocuk: Neye imanı?
Anne: Diğer insanların söylediğine.
Çocuk: Ama tuz saçıldı diye biri ölecek dediğimde, aptalca şeylere inanmamam gerektiğini sen kendin söyledin!
Anne: Çok doğru. Aptalca olan hiçbirşeye inanmamalısın.
Çocuk: Ama neyin aptalca olup, neyin olmadığını nasıl bileceğim?
Anne: Hakiki imana inanmalısın.
Çocuk: Ama hakiki iman ne?
Anne: Bizim imanımız. (Kendi kendine.) Galiba saçmalıyorum. (Yüksek sesle.) Git, babana söyle, çıkıyoruz; atkını da tak.
Çocuk: Ayinden sonra çikolata yiyecek miyiz?

Dünya ve Türkiye, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Hey savaşı destekleyenler, Tolstoy size sesleniyor: “Vatanseverlik köleliktir” (milliyetçilik de)

L.N.Tolstoy_Prokudin-Gorsky
Vatanseverliğe Karşı kitabından alınmıştır. Kitabı şuradan bedava indirebilirsiniz: http://yokus.yolasite.com/resources/Vatan.pdf

Hükümran sınıflar (sadece asıl hükümranlarla memurları değil, sıradışı avantajlara sahip bir konumun keyfini süren tüm sınıflar: kapitalistler, gazeteciler ve sanatçılarla bilimadamlarının çoğu), emekçi yığınlarınkine nazaran sıradışı avantajlara sahip konumlarını, ancak vatanseverliğe yaslanan iktidar sistemi sayesinde koruyabilirler.

Halkı etkileyecek en güçlü araçlar ellerindedir ve daima sebatla kendilerinde ve başkalarında vatansever duyguları beslerler, özellikle de, iktidar erkini ayakta tutan o duygular, o erk tarafından daima en iyi şekilde ödüllendirilenler olunca.

Çünkü, çocukluktan itibaren kendilerine öğretildiği üzere, güç, servet ve şanı en büyük erdemler ve bunları komşularının kaybı pahasına silahla elde etmeyi de en takdire layık iş sayan iki silahlı adam yanyana yaşıyorsa ve bu adamları alıkoyan ahlaki, dinî veya siyasi bir bağ yoksa, o zaman açık değil midir ki, daima savaş arayışında olacaklar, savaşkan ilişkileri olağanlaştıracaklar ve bir kez birbirlerinin boğazlarına sarıldıktan sonra, bir daha ancak, Fransız atasözündeki gibi, pour mieux sauter ayrılacaklar, yani daha iyi gerilip birbirlerinin üzerine daha vahşice atılmak için geri çekileceklerdir?

***
Bireyin bencilliği korkunçtur, ama özel hayatın bencilleri silahlanmış değillerdir, rakiplerine karşı silah hazırlığını veya kullanımını iyi saymazlar; onların bencilliği devlet güçleri ve kamuoyunca kontrol altında tutulur. Elinde silahla, komşusunu bir inekten veya bir hektar tarladan mahrum eden bir kişi, derhal polis tarafından yakalanıp, hapse atılır. Dahası, böyle biri kamuoyunca kınanıp, hırsız ve soyguncu diye anılır. Devletlerdeyse tam tersi: hepsi silahlıdır; üzerlerinde hiçbir nüfuz yoktur; (zaten hiçbir nüfuz ve nasihate aldırış etmemek üzere silahlanmış) güçlü devletlerin asla kabul etmeyeceği besbelli olan, uluslararası kongreler kurma çabaları, kuyruğuna tuz serperek bir kuşu yakalamaya kalkışmaktan daha komik bir girişimdir; ve herşeyden önce, bireyin her şiddet eylemini cezalandıran kamuoyu, kendi ülkesinin gücünü arttırmak maksadıyla diğer halkın mülkiyetine yönelen her gaspıysa övüp, vatanseverlik erdemi diye yüceltir.

***
İnsanlara savaşın melanet olduğunu söyleyin, güleceklerdir; bunu kim bilmez ki? Onlara vatanseverliğin melanet olduğunu söyleyin, çoğu kabul edecektir, ama bir çekinceyle. “Evet, yanlış vatanseverlik bir melanettir; ama bir başka çeşidi var, bizim güttüğümüz çeşidi.” Ama nedir bu iyi vatanseverlik, kimse açıklamaz.

***
İyi vatanseverlik, çoğunun dediği üzere, işgalci olmayabilir, ama yine de her vatanseverlik, işgalci olmayanı bile, ister istemez alıkoymaya yöneliktir; yani, insanlar önceden zaptettiklerini alıkoymak isterler; öyle ki, işgalsiz kurulan tek bir ulus yoktur ve işgal de sadece kendisini gerçekleştiren yollarla, yani şiddet ve cinayetle becerilebilir. Ama vatanseverlik alıkoymaya bile yönelik olmazsa, o zaman da, zapt ve işgal edilen ulusların, Ermenilerin, Lehlerin, Çeklerin, İrlandalıların vs. yeniden yapılanmaya yönelik vatanseverliğidir. Ve bu vatanseverlik en kötülerinden biridir, çünkü en hınçlısı ve şiddeti en fazla tahrik edenidir.

***
Konfiçyüs, boyun eğmeyi reddeden güneyli bir kabileyi ele geçirmek için birliklerine kaç adamlık ve ne şekilde ilave yapması gerektiği hususunda, küçük bir krala şu karşılığı vermişti: “Tüm ordunu lağvet, şu an birliklerine harcadığını halkının eğitimi ve tarımın gelişimi için kullan; o zaman güneyli kabile kralını sürecek ve savaşmadan sana boyun eğecektir.”

***
Demek ki, hayalî değil gerçek vatanseverlik, bugün çoğu insanı gütmekte kullanılan ve insanlığı gaddarca tarumar eden, hepimizin bildiği vatanseverlik, insanın kendi halkı için manevi menfaatler istemesi değildir (insanın sadece kendi halkı için manevi menfaatler dilemesi imkansızdır), halkların hususiyetleri de değildir (bunlar duygu değil, hususiyettir); vatanseverlik, diğer tüm halklar ve devletlerden önce kendi halkı veya devletini yeğleme şeklindeki gayet kati bir duygu ve bunun sonucu olarak o halk veya devlet için elde edilebilecek en büyük refahla gücü –ancak diğer halklar veya devletlerin refahıyla güçleri pahasına ele geçirilebilecek şeyleri– elde etme isteğidir.
Dolayısıyla açıkça görülecektir ki, vatanseverlik bir duygu olarak kötü ve zararlı, bir doktrin olarak da ahmaklıktır, çünkü her halk ve her devlet kendini halkların ve devletlerin en iyisi sayarsa, hepsinin kesif ve zararlı bir gaflet içinde yaşayacağı aşikardır.

***
Hükümran sınıflar orduyu, okulları, dini, basını ve parayı ellerinde tutarlar. Okullarda, kendi halklarını tüm halkların en iyisi ve daima haklı olarak tasvir eden tarihler aracılığıyla çocuklarda vatanseverlik ateşini tutuştururlar; yetişkinler arasında bu duyguyu, nümayişler, yıl dönümleri, abideler ve yalancı vatansever bir basınla tutuştururlar; ve herşeyden önce, diğer milletlere karşı her türlü haksızlık ve gaddarlığı yaparak, onlarda kendi halklarına karşı düşmanlık tahrik ederek ve sonra da bu düşmanlığı, kendi halkında yabancıya karşı düşmanlık uyandırmak için kullanarak, alevlendirirler vatanseverliği.

***
Ve gücü ellerinde tutan iktidarlar, hem diğer milletleri tahrik edebilir, hem de kendilerininkinde vatanseverliği uyandırabilirler ve her ikisini de özenle yaparlar; başka türlü de yapamazlar, çünkü varoluşları bu temel üzerine bina edilmiştir.

Eskiden halklarını diğer halkların saldırılarına karşı savunmak için iktidarlar lazımdıysa da, bugün aksine, iktidarlar milletler arasında varolan barışı suni biçimde bozuyor ve aralarında düşmanlık uyandırıyorlar. Ekmek için sürmek gerektiğinde, sürmek akıllıcaydı, ama tohum ekildikten sonra sürmeye devam etmek besbelli saçma ve zararlıdır. Oysa iktidarların halklarını yapmaya zorladıkları şey tam da budur: varolan ve iktidarlar bulunmasa hiçbir şeyin bozamayacağı birliği bozmak.

***
İnsanlar, bu dehşetli erk aygıtını tesis ediyor, her kim ele geçirebiliyorsa onun ele geçirmesine izin veriyor (ki şans daima, ahlaken en değersiz olanın ele geçirmesinden yanadır), köle gibi ona itaat ediyor ve sonra da bundan melanet çıkmasına şaşıyorlar. Anarşistlerin bombalarından korkarlar da, onları her an en büyük facialarla tehdit eden bu dehşetli organizasyondan korkmazlar.

***
İktidar şiddetini yok etmek için sadece bir şeye ihtiyaç var: o şiddet aracını tek başına destekleyen vatanseverlik duygusunun kaba, zararlı, rezil, kötü ve herşeyden önce ahlaksız bir duygu olduğunu insanların anlamasına. Bu kaba bir duygudur, çünkü en aşağı ahlak seviyesinde bulunan ve diğer milletlerden de, kendilerinin işlemeye hazır oldukları tecavüzleri bekleyen insanlara mahsustur sadece; zararlı bir duygudur, çünkü diğer halklarla avantajlı, neşeli ve barış içindeki ilişkileri bozar ve herşeyden önce, erkin en kötü insanlar eline düşebileceği ve daima düştüğü o iktidar organizasyonunu üretir; rezil bir duygudur, çünkü insanı sadece bir köleye dönüştürmekle kalmaz, gücünü ve hayatını, kendi amaçları için değil iktidarının amaçları için ziyan eden bir dövüş horozuna, bir boğaya veya bir gladyatöre de dönüştürür; ahlaksız bir duygudur, çünkü vatanseverliğin etkisi altındaki her insan, Hıristiyanlığın bize öğrettiği üzere Tanrı’nın bir oğlu olduğunu veya hatta kendi aklının rehberliğindeki hür bir insan olduğunu ikrar etmek yerine, anavatanının oğlu ve iktidarının kölesi olduğunu ikrar eder ve aklıyla vicdanına ters fiiller işler.

***
İktidar bulunmayışı gerçekten, kelimenin olumsuz, düzensiz anlamıyla, anarşiyi kastetseydi bile –ki böyle bir anlamı hiç yoktur– ama o zaman bile, hiçbir anarşik düzensizlik, iktidarların halklarını halihazırda içine düşürdüğü ve düşürmeyi sürdürdüğü durumdan daha kötü olamazdı.

İşte bu nedenle, insanlar için vatanseverlikten ve üzerine bina edilen iktidarların despotizminden kurtulmak en yararlı iştir.

***
Vatanseverliği kızıştırarak sadece durumunuzu kötüleştirirsiniz, çünkü halkınıza vurulan boyunduruk, yalnızca vatanseverliklerin mücadelesinden doğmuştur ve bir milletteki her vatanseverlik tezahürü, diğerinde de ona karşılık gelen bir tepkiyi tahrik eder. Şunu anlayın ki, tüm dertlerinizden kurtulmanız ancak kendinizi köhne vatanseverlik tasavvurundan ve ona dayanan iktidarlara itaatten azat ettiğinizde ve halihazırda hayat bulup, her yandan sizi kendine çağıran ve halkların kardeşçe birliğini öngören o daha yüksek tasavvur bölgesine cesurca girdiğinizde mümkündür.

Dünya ve Türkiye, Türkiye içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“Küçük şeytan” Türkiye

İsviçre çakısı1Şimdilerde pek duymuyor olsak da Türkiye’yi yönetenlerin diline pelesenk ettiği bir söz vardı; özellikle Avrupa’dan gelen eleştiriler karşısında: “Ne yapalım, komşularımız, sizinki gibi, İsviçre değil ki.”

Şu Türkiye’yi Kürdüyle, Lazıyla, kaldığı kadarıyla Süryanisi ve Rumuyla İsviçre’nin yanına taşısak iyi olacak galiba, ama İsviçre için değil tabii. Çünkü Recep Tayyip Erdoğan ‘Eyyy İsviçre!’ diye kükreyecektir, ‘kendine gel, nedir o kanton manton, derhal üniter yapıyı kur, yoksa karışmam. Türkiye sınırlarında herhangi bir tehdite göz yumamaz. Eyy Batı, kimse caydırıcılığımızı test etmesin!’

Bildiğiniz gibi, İsviçre kantonlardan oluşuyor. Üstelik ordusu da yok ve Erdoğan’ın şu anda emperyalizme ve terörizme karşı kahramanca bir yeni kurtuluş savaşı başlattığı Afrin’den birazcık büyük bir ülke alt tarafı. Zaten bütün İsviçre çakıları TSK’nın, bütün İsviçre saatleri de Zafer Çağlayan’ın hakkı. Hadi bakalım! Anlayacağınız, Türkiye gibi bir komşu İsviçre için pek tercih edilebilir görünmüyor.

Türkiye’yi yönetenlerin bu özdeyişini Yunanistan Başbakanı Aleksis Çipras tersinden kurdu geçen hafta. Türkiye’nin ne yapacağı belli olmayan, agresif bir ülke olmasından sızlandı ve Batılı dostlarının böyle bir komşuyla yaşamanın ne demek olduğunu bilmediğini söyledi. Komşuları Türkiye değil de Belçika ve Lüksemburg olduğu için rahat rahat konuşuyorsunuz, demeye getirdi.

Ne demişler, “Ev alma, komşu al”. Gelgelelim, Türkiye bu atasözünü epey çarpıtmış görünüyor. Bir ev edinmiş ve şimdi komşuları da kendi belirlemek istiyor. Önce de bu komşu binanın yöneticisine ‘Defol git, seni orada görmek istemiyor’ dedi ve bir de adamı defetmek için gizli kapaklı, kirli işlere girişti. Şimdi de komşu binanın bazı dairelerinin bin yıllık sahiplerine ‘Sen burada oturamazsın’ diyor.

Neden? Çünkü korkuyor. Çözemediği/çözmediği kendi sorunlarından korkuyor; Aziz Nesin’in ifadesiyle, kendi korkularından korkuyor. 2003 başında, Irak savaşına doğru hızla yol alırken ve AKP lideri Erdoğan bu meşum savaşa ülkeyi sokmak için canhıraş bir şekilde çabalarken “Bizi korkularımız savaşa sürüklüyor” demiştim. Savaşa girmeyi savunanların en temel sebebi, korkuydu. Şöyle formüle etmiştim kabaca:

“Biz girmesek, destek vermesek de savaş çıkacak. Dolayısıyla, biz de katılalım ki, özellikle Kuzey Irak’ta Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşürecek gelişmelere karşı durabilelim, bir Kürt devleti kurulmasını önleyebilelim. Ayrıca, girelim ki, Irak’ın geleceği yeniden şekillenirken biz de planlayıcılar arasında bulunabilelim, o masaya oturabilelim.”

Korku hala aynı! Sadece bu bile ülkenin bir arpa boyu yol gitmediğinin kanıtı. Bir de tabii, bu korku, daha önceki irtica korkusuyla birlikte, toplumun hizada tutulmasına, iktidar sahiplerinin o mevkilerini korumasına (askerin siyaset üstündeki vesayetinin sürmesine de) yarıyordu. Aynı korku, bugünkü iktidar sahibi Erdoğan’ın iktidarı kaybetme korkusunu bastırması, bu feci ihtimali bertaraf etmesi için kullanılıyor. Korkusuz görünen, “eski Türkiye”nin korkularından sıyrıldığını söyleyen bir liderin, gencecik insanları, Özgür Suriye Ordusu denen berbat varlığın şemsiyesi altında bir sürü selefi grubun yanına takıp ya ölüme ya ellerini kana bulamaya gönderme cesaretinin altında işte bu korku, yatmıyor, dimdik ayakta.

Bu eski korku 2003’te halktan destek görmemişti. Belki şöyle söylemek daha doğru, halk bu korkuya rağmen savaşa destek vermemişti. Anketler toplumun neredeyse yüzde 90’ının Erdoğan’ın Türkiye’yi sokmaya heveslendiği bu savaşa karşı olduğunu gösteriyordu.

Elimizde bir anket sonucu olmamakla birlikte halkın çoğunluğunun bugünkü Afrin işgalini desteklediğini sanıyorum. En azından Erdoğan’ın yüzde 50’sinden fazlasının desteklediğinden emin olabiliriz. Bu durum bile, AKP iktidarının 15 yıllık icraatının toplumu getirdiği noktayı gösteriyor: savaş karşıtlığından savaş seviciliğine. (Bu sürecin bir anlatımı şurada: AKP’nin ‘Güçlü Türkiye’ hedefi ve savaş hevesi)

İşin daha da vahim tarafı, bu savaş seviciliğinin güç ile eşleştirilmesi. Erdoğan ve medyası “Güçlü Türkiye” gazını salıp duruyor. Tarihçi Lord Acton, “İktidar çür(üt)ür, mutlak iktidar mutlak olarak çürütür” demişti. Türkiye’de iktidar mutlak olarak çürümüş durumda, ama bu kadarla kalmadı tabii, geniş bir toplum kesimini de çürüttü. Bu kesim pompalanan iktidar/güç (üstelik neredeyse dünya gücü) zehabıyla gemi azıya aldı.

Anladık, hiçbir ülke bölünmek istemiyor, ama bölünme korkusuyla yaşayan bir güçlü ülke olur mu ya da bölünme korkusuyla yaşayan bir ülke güçlü olabilir mi? Öyle bir güç iyi mi? Kürtler ayrılmak istiyor mu istemiyor mu bir yana, büyük toplum kesimlerinin huzur içinde yaşayamadığı, büyük bir baskı altında tutulduğu bir ülke Türkiye.

Erdoğan Türkiyesi, bütün o anti-emperyalizm ve ABD karşıtlığı nutukları eşliğinde karşı olduğu şeyin izinden gidiyor. “Büyük şeytan Amerika”nın izinde şeytan olmaktan kurtulamaz Türkiye, ancak küçük şeytan olabilir ve son Afrin işgaliyle bunu becermiş oldu işte. Ekonomisi, kaynakları ve teknolojisi cevaz verse büyük şeytan olacak ve bunu canıgönülden istiyor.

Bir katliama sebep olacağı aşikar olan (yalan söylemeden yalanlanamayacak ve inkar edilemeyecek bir haber için Robert Fisk’e bakın.) Zeytin Dalı harekatı, başkasının planıyla savaşa giren (karargah şu anda, Ragıp Duran’ın dediği gibi, Moskova’dır) Türkiye’nin güç gösterisidir aynı zamanda ve kesinlikle komşular ile bölge ülkeleri nezdinde Türkiye’nin “küçük şeytan” olarak tescillenmesidir.

Erdoğan istediği kadar nutuk atsın, Afrin’e dalan Zeytin Dalı, Ragıp’ın dediği gibi, “teröristler’e karşı bir saldırı olarak değil, Kürtlere karşı bir harekat olarak algılanıyor. Erdoğan, bir yandan da, ÖSO şemsiyesi altındaki radikal İslamcı gruplar marifetiyle burada yer tutup Suriye’nin kaderinin belirleneceği o melun “masa”da kullanacağı bir koz peşinde. Kendi veya maşaları hakimiyetindeki Afrin’e Türkiye’ye sığınan Suriyelileri yerleştirirse, daha iyisi Şam’da kayısı. Bütün bunların bir getirisi daha olacağını düşünüyor olmalılar: yıkılan Suriye’nin yeniden inşasında, en azından hakim oldukları bölgede, inşaat işlerini kapmak. En iyi bildikleri şeylerden biri.

ABD ve İsrail dış politikasını gözlemleyen uzmanlar, yıllar önce, şunun farkına varmıştı: Ne zaman bir askeri harekata girişseler, ABD ve İsrail silah firmalarının satışları artıyor. Yani savaşlar, silah üreticileri için bir nevi showroom! İnsanların kurban edildiği. Türkiye’nin de ağzı sulanmış herhalde; Başbakan Binali Yıldırım’ın harekatın başında medyaya hiza verirken silahların yerli ve milli olduğunu vurgulamalarını tenbih etmesinin bir sebebi de muhtemelen bu. (Konunun uzmanı değilim, ama SIPRI’nin sitesinde küçük bir gezinti bu silahların en azından bazılarının (mesela ATAK helikopteri ve Altay tanklarının – Afrin’de kullanılıyor mu bilmiyorum – kritik parçalarının başka ülkelerden alındığını gösteriyor.)

İşin doğrusu, Türkiye, İsrail ve Suudi Arabistan’la birlikte bölgenin en saldırgan ülkesi. Ortadoğu bir sorunlar yumağı, evet, ama Türkiye de sorunlardan biri, sorunlu bir ülke ve sorun yumağını daha da karıştıran bir ülke. Yani, komşularının İsviçre olmamasından yakınması abes, çünkü kendi de İsviçre değil ve ne kendinin ne de komşularının “İsviçreleşmesini” istiyor. Ancak sen huzur ve barış ülkesi olmaya çalışır, bu yönde yürürsen komşularını da buna teşvik edebilirsin. Silahlanma seferberliğiyle, şimdi olduğu gibi ancak hem suçlu hem güçlü olursun ve bu herkes için bela demek.

Türkiye askeri harcamalarını arttırıyor. Stockholm International Peace Research Institute (SIPRI) verilerine göre, 2016’da askeri harcamaları 15 milyar dolar; Ortadoğu’da Suudi Arabistan (63.6 milyar dolar) ve İsrail’den (18 milyar dolar) sonra üçüncü. En büyük 100 silah üreticisi içinde iki firması var. 2016’da 227 milyon dolarlık silah ihraç etmiş. Bunun 9 milyon doları “bilinmeyen alıcı(lar)a. Başka ülkelerde askeri üsleri var. Örtülü ödenek harcamaları yükselip duruyor; hayırlı işler yapılsaydı örtülü olmazdı. İçeride çevirdiği dolaplar yetmedi, MİT’e dış operasyonlar için yetkisi arttırıldı. ABD’nin bütün pisliklerini ve sadece pisliklerini örnek alın. Damadın insansız hava araçlarıınn, yandaş medya patronu Ethem Sancak’ın zırhlı araçlarının önü açıldı. Gayri nizami savaş eğitimi veren SADAT el üstünde tutuluyor, kurucusu Erdoğan’ın danışmanı…

Bu yolla “büyük şeytan”ın izinden giden “küçük şeytan”dan başka bir şey olunamaz. Bunlar savunmaya dönük hamleler olamaz. Daha fazla silahlanarak daha büyük tehdit olursunuz ve daha büyük tehditler altında kalırsınız.

“Terör” dediğiniz sorun ise bu yollarla asla çözülemez. Türkiye’nin imrendiği o büyük güce bir bakalım bu pencereden. ABD’nin askeri harcamaları 2016’da 611 milyar dolardı (Türkiye’ninkinin 40 katı); 2018 “savunma” bütçesini arttırıp 692 milyar dolar olarak onaylandı; önceki yıla göre . Ocak 2018 başında bilinmesini istedikleri kadarıyla açıklanan Milli Savunma Doktrini, bu artışı şöyle gerekçelendiriyordu: Daha fazla harcama ABD silahlı kuvvetlerini “daha güçlü”, ABD’yi de “daha güvenli” yapacaktır.

Askeri tarihçi Andrew C Bacevich’in işaret ettiği gibi, Başkan George Bush’un 11 Eylül 2011 saldırılarından sonra “terörizme savaş” ilan ettiğinden beri aynı amaçla 11 trilyon dolar harcamamış ve karşılığında bir zafer kazanmış gibi. ABD bu gücüyle ve “teröre savaş” bahanesiyle dünyayı düzenlemeye, hakimiyetini pekiştirmeye girişti. Afganistan daha beter bir cehenneme döndü ve bu zihniyetle oradan çıkabilme ümidi de yok. Irak’ı işgal etti, yüzbinlerce kişi öldü ve Irak “amacın” tam tersine o terörün kuluçkası haline geldi.

Milli Savunma Doktrini, “Bugün bir stratejik atrofi döneminden çıkıyoruz” diyor. Bacevich, kullanmamaktan, çok fazla oturup çok az hareket etmekten kaynaklanan kas atrofisini (zayıflamasını/erimesini) hatırlatıp şunu diyor:
“Tam tersi doğru. Başkan Bush, Obama ve şimdi de Donald Trump yönetiminde ABD askerleri koşturup duruyor. Tarihte hiçbir ulus birliklerini ABD’nin 2001’den beri gönderdiğinden daha çok yere göndermemiştir. Amerikan bombaları ve füzeleri bir sürü ülkeye yağdı. Dehşet verici sayıda insan öldürdük.”

Amerikan askeri hamlelerini iyi takip eden Nick Turse, yayılımı gayet net şekilde anlatıyor: “ABD Özel Harekat birlikleri 2017 itibariyle 149 ülkede konuşlanmış durumda; yani gezegendeki ülkelerin yüzde 75’inde. 2016’da, Obama döneminde 138 ülkede konuşluydular. “Teröre savaş”ı başlatan Bush döneminin sonuna göre neredeyse yüzde 150’lik artış. Amerikan komandoları Afrika’da, Ortadoğu’da, Asya’da terör gruplarıyla irili ufaklı savaşlarda muharebe ediyor.”

İşte bunlardan birine de Türkiye’yle birlikte Suriye’de selefi grupları destekleyerek, kışkırtarak girmişti. Suriye’nin şimdiki halini söylememe gerek yok. ABD Özel Kuvvetleri’nin sayısı “teröre karşı savaş”la artmaya başlamıştı ve bugün 70 bini buldu.

Sonuç? Terör o gün bugün daha da azmış durumda ve daha da azacak.

Türkiye’nin, Erdoğan’ın peşine takıldığı mantık bu, şanlı Zeytin Dalı harekatı bunun ürünü. Sonuç, ABD’nin ulaştığı sonuçlardan farklı olmayacak. Kürt meselesini yalın bir terör sorunu olarak görürseniz ve yetmiyormuş gibi bir de sağa sola dalarsanız ve elinizin ulaştığı her yere ve her soruna asker, barut, füze yetiştirmeye kalkışırsanız yeteri kadar bela yüklü dünyaya büyük bir bela daha yüklersiniz. Türkiye bunu yapıyor.

Fakat Erdoğan Afrin’de bir zafer kazansa bile, ki çok şüpheli, bu bir zafer değil, kayıp olacak. İşin doğrusu, Afrin saldırısı başladığında bu ülke ve bu toplum kaybetti zaten.

Kürt sorununun silahla çözülemeyeceği birden çok kanıtlanmış durumda. Tekrar kanıtlamaya çalışmanız kanıtları tüketmeyecek. Şimdiye kadar tükettiği ne varsa onları tüketecek. Yüz milyarlarca dolar tüketildi; onlarla neler yapılabilirdi halbuki. Binlerce insan can verdi; binlerce insanın eline kan bulaştı; insan öldürmeyi öğrenmiş ne kadar çok insanla beraber yaşadığımızı bir düşünün. Köyler yakıldı, boşaltıldı; şehirler yıkıldı, bombalandı. İnsanlara zulmedildi, işkence edildi. Demokrasi, olan kadarıyla, tüketildi ve Kürt meselesi konuşup müzakere ederek, demokratik yollarla çözülmeden bu ülkeye demokrasi gelemez. Adalet, ahlak, vicdan, hakşinaslık tüketildi. Yerine konulması zor şeyler bunlar.
Türkiye’nin barış ve huzur ülkesi olmanın yolunu aramaktan başka çaresi yok. Özellikle bu coğrafyada. Emperyalistlerin yöntemleriyle, mantığıyla emperyalistlerle yarışmak, bu oyundan çıkmamak tedrici intihar, yokoluş demek.

Güç iştahıyla şahlanmış kitleler, bugünkü dünyayı yapan hamuru daha da büyüterek yoğurduğunun farkında değil. Bari dünyaya meydan okuyan liderlerinden o çok sevdiği sahnede yerini almasını talep etseler. Hani Fatih Mehmed, İstanbul’un fethi sırasında işler sarpa sarınca hiddetlenir ve askerlerinin önünde atını denize, donanmaya doğru mahmuzlar. Haydi Erdoğan, senin neyin eksik, geç tankların ve ÖSO’nun önüne, şahlandır atını. Aman dikkat et, düşme.

Dünya ve Türkiye, Kürt meselesi, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın