En mantıklısı orduyu lağvetmek

Mustafa Alp Dağıstanlı

“Mantık sizi A’dan B’ye götürür. Muhayyile ise heryere.” Albert Einstein böyle demiş.

Muhayyilemin beni götürdüğü yer şu: Orduyu lağvedelim!

Evet, orduyu lağvedelim; gizli ya da açık, köhne veya postmodern darbelerden kurtulmanın en garantili yolu bu.

Hükümet 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra şöyle bir sihirli formül yaratmayı düşünüyor: ‘Orduyu öyle bir şekilde yeniden tasarlayalım ki, hem güçlü olsun hem güçsüz. Bize karşı güçsüz olsun, düşmana karşı güçlü.’ Düşman, dış düşman olabileceği gibi, Kürtler veya madencilik faaliyetiyle katledilecek Cerattepe’de direnen Artvinliler gibi iç düşman da olabilir.

Bu, güçlü orduya sahip veya sahip olmak isteyen bütün ülkeler için böyledir. Şiddet üreten her ülke güçlü ordu yaratma peşindedir. En büyük şiddeti ABD ürettiği için en güçlü ordu da onun. Bütün ülkelerin askeri harcamalarının toplamı bir trilyon 663 milyar dolar; sadece ABD’ninki 596 milyar dolar. (Kaynak: SIPRI https://www.sipri.org/research/armament-and-disarmament/arms-transfers-and-military-spending)

Arada ton geçişleri olmakla birlikte iki temel ayrım var: Bir uçtaki örnek olan Amerika Birleşik Devletleri’nde ordu siyasi iktidarın denetimindedir; ama ‘askeri-endüstriyel kompleks’ iş görür. Bu ülkelerde darbeler olmaması siyasi kültürle, siyasi yapılarla, demokrasi düzeyiyle, geleneklerle de ilgilidir şüphesiz.

Öbür uçta ise, Kuzey Kore’de olduğu gibi, siyasi iktidarla ordu zaten aynıdır; darbelere gerek yoktur, kim kime darbe yapacak! Darbe, orduyla çakışmış iktidar klikleri arasındaki mücadelenin araçlarından biridir. Türkiye gibi arada ama askerin varlığını kuvvetli hissettirdiği ‘darbe ülkeleri’ var bir de. Bunların bir kısmı birinci, bir kısmı ikinci gruba yakındır.

Türkiye birinci gruba yakın gibiydi, ama nereye yaklaşacağı biraz bulanık şu anda. AKP çizgisi, Türkiye’yi İsrail benzeri bir yere yaklaştıracak gibi görünüyor. Savaş sanayiine yapılan yatırımlarla ‘askeri-endüstriyel kompleks’in hegemonyası sağlanacak. İki kamu firması, Aselsan ve Turkish Aerospace Industries (TUSAŞ -Türk Havacılık ve Uzay Sanayii), SIPRI’nin en büyük 100 silah üreticisi arasına girmiş durumda; ilki 73., ikincisi 89. sırada. (Büyük bela, yani Büyük Türkiye yaratmak istiyorlar. Bütün dünya için son derece tehlikeli bir durum. Ama tabii, ‘emperyalistlere günlerini göstereceğiz’, ‘onların karşısına dikileceğiz’, ‘milli çıkarlarımızı koruyacağız’, ‘1918’de açılan parantezi kapatacağız’ gibi ahmakça emperyal heveslerle bu yönelimi canı gönülden destekleyenler çoğunlukta.)

Velhasıl, AKP, o askeri-endüstriyel kompleksi besleyecek, ürünlerine talip olacak ve kullanacak güçlü bir ordu istiyor. Ama darbe de yapamamasını diliyor. Şimdi bulduğu formülün siyasi denetimi arttırarak bu işe yarayacağını kestiriyor. Bu düzenlemelerin ordunun askeri yeteneğini olumsuz etkileyeceğini söyleyenler çıkmaya başladı; o işi uzmanlarına bırakalım.

Ama şimdi varılan formül ve RTE/AKP’nin zihniyeti, ordunun siyasi etkilere daha açık olacağını gösteriyor. Kurumların özerkliklerini bir bela olarak görüyor RTE/AKP; ordununkini daha büyük bela… Denebilir ki, ordunun kendisi bir siyasi ‘etki’ olacağına siyasi etkilere açık olsun. Zaten bu çabaları faydasız bulmamın sebeplerinden biri, bu kafayla sürekli iki ucu boklu değnek pozisyonu yaratılması.

Yürürlükte olan ‘mantık’ bizi bu noktaya getiriyor. Ben muhayyilemin peşinden gidip orduyu lağvetmeyi öneriyorum. Bu öneri o değnekten sadece daha iyi değil, tek çözüm.

Diyeceksiniz ki, darbe güncel bir sorun ama daha büyük sorunlarımız var, daha büyük belalar kapıda bekliyor ve orduyu lağvedersek hemen kapıdan bacadan içeri dalarlar.

Ordunun lağvedilmesi önerisine karşı çıkarılan ilk gerekçe şu: “Ülkemizi işgal ederler hemen.” İlk gerekçenin bu olduğunu biliyorum, çünkü birkaç sene öncesine kadar, bir üniversitede verdiğim seçmeli derste “Ben padişah olunca orduyu lağvedeceğim, ne dersiniz?” diye sorardım öğrencilere. Büyük çoğunluğun ilk tepkisi bu olurdu. Tabii, benim deli olduğumu düşündüklerini saklamaya çalışan muzip tebessümlerini saymazsak.

Korktukları şey belki de en korkulmayacak şeydi. Örnekler var tabii, ama bir ülkeyi işgal etmek o kadar da kolay bir şey değildir. Askeri olarak imkan dahilinde olup olmadığından bahsetmiyorum. Mesela Türkiye, Kıbrıs ‘Rum Kesimi’ni işgal edebilir mi? Askeri gücü Türkiye ile karşılaştırıldığında yok sayılabilir Kıbrıs. Hele bir edin bakalım! Uluslararası ilişkiler, bağlantılar, bağımlılıklar, güç dengeleri buna izin vermez. Güçlü olmanız tek başına yetmez. İşgal etmeye kalkarsanız büyük belalar açarsınız başınıza. Haa ABD kadar güçlü olmak istiyorsunuz…

Ayrıca, işgalden korkan ‘mantık’ düşkünü ‘gerçekçi’lere hatırlatırım ki, bu ülkede devlet kendi vatandaşlarına işgal kuvvetlerinin yapmayacağı fena muameleleri de yapmıştır, yapmaktadır. Milli ordunun da sayesinde. İşgalin bir hukuku vardır; işgalci güç bu uluslararası hukuka uymak zorundadır. İşler uygun yürümez tabii genellikle. Ama Türkiye devleti göstermelik olarak bile bir hukuka uymak gereğini duymuyor.

Orduyu lağvetmekteki zorluk işgal tehlikesinden kaynaklanmıyor. (Hükümet şimdi Fetullahçıların ülkeyi işgale kalktıklarını söylüyor; gördüğünüz gibi, ordunun varlığıdır iç-işgali de mümkün kılan.) Zorluk, ülkelerinin işgal edilmesinden korkan milyonların, zihinlerinin işgal edilip edilmediğiyle ilgili hiçbir endişe taşımıyor olmasında. Güçlü orduyla güçlü ülke olmaya çalışmak, milli çıkar edebiyatıyla huşuya gelmek, etrafında ve bölgende ve ‘inşallah’ tüm dünyada hükümran olmaya heveslenmek karşı olduğunu söylediğin emperyalist zihniyetin dümen suyunda olmak demektir. O ilişkileri yeniden üretmek demektir; dışına çıkmaya yarayan bütün kapıları pencereleri kapamak demektir. Zihnin işgal edilmiş demektir. Komplo teorileri kurup ah ulan ne de zeki olduğunu, büyük oyunu çözdüğünü düşünüp rahatlamakta; senin sandığın, aslında herkesin dilinde pelesenk olmuş muazzam komplo teorine kulak asmayanları da aptal diye aşağılayarak kendini yükseltmekte serbestsin.

Orduyu lağvetmek için siyasi irade ve bir zihniyet devrimi gerekir. O kadar da zor değil! Sorunları silahla, güçle çözemeyeceğinizi anlamanız için hem kendi tecrübeleriniz hem başkalarının tecrübeleri dağ gibi yığınlar halinde önünüzde duruyor.

Sorunları şiddetle çözme eğilimindeki her iktidar kuvvetli silahlı güçleri (asker, polis) hazır tutma sevdasındadır. Eşitsizlik üreten her yapı, askeri güce ihtiyaç duyar; askeri gücün toplumun mümkün mertebe her kesimi tarafından sorgusuz sualsiz meşru kabul edilmesini sağlamak ister. Sistem şiddet ürettiği için orduya ihtiyaç duyar ve ordu da şiddet üreterek daireyi tamamlar, böylece döngüyü sürdürür; iş yumurta-tavuğa döner.

Türkiye daha bebeklikten, anaokulundan, ilkokul birinci sınıftan itibaren sistematik olarak şiddet aşılıyor çocuklarına. İtaat bütün kötülüklerin anası ve babasıdır; çocuklara öğretilen ilk şey itaattir bu ülkede. İtaat, şiddetin en verimli kaynağıdır. Büyüklere itaat, milli ve dini hassasiyetlere itaat, devlete itaat… Bu toplum ‘erkek millet’tir, kadın erkeğe itaat etmelidir. Zaten ilk burada başlar ayrımcılık. Erkek, şiddettir. Bu kültür, bu toplum, bu devlet cinsiyetler arasında eşitsizlik yaratarak, o barışı kırarak başlatır hayata çocukları. Barış, öncelikle farklılıkları bilmek, tanımak, onlara saygı göstermekle mümkün. Türkiye ‘aynılar cenneti’dir. Sünniyle aynıysan, erkekle aynıysan, Türkle aynıysan, şimdiki durumda Sultan Recep Bey’in fikri ve kişiliğiyle aynıysan… Aynı olmayanlar, olmak istemeyenler ise itaat etmelidir: Kadın ve diğer bütün cinsel kimlikler erkeğe, bütün dini kimlikler (ve tabii allahsızlar da) Sünni kimliğe, bütün etnik kimlikler Türke, bütün fikirler devlete, iktidara, lidere… İtaat edenler ‘asli unsur’la aynılaşabildikleri ölçüde cenneti hakederler.

Bütün o ders kitapları, bütün müfredat ayrımcılık, eşitsizlik, haksızlık ve şiddet aşılar. Yıllaryılı aşılar. İşte böyle olduğu için de babalar, amcalar, erkek kardeşler kızlarını ve kızkardeşlerini öldürür, kocalar karılarını öldürür. Cinsellik saldırganlığın berisine gelemez; erkek, saldıramadığını öldürür, saldırabildiğini de bazan saldırdıktan sonra öldürür; başkasının cinselliğini başka erkeğe yar etmemek için öldürür; bu toplum sevişenleri öldürür. Bu toplum sevinenleri öldürür, ama sevinenler de sevinirken başkalarını öldürür. Kartopu oynayan insanı öldürür. Devlet işkencede öldürür, olmayan rögar kapağında öldürür, her tür ayrımcılık yaparak ve kendine uygun ayrımcılıkları koruyarak öldürür. Ama şiddet, zaten sadece ölüm/öldürmek değildir…

Zaten bu ülkenin kahramanları şöyle veya böyle asker, kahramanlıkları da asıl olarak askeridir; şiddet aşılar yani. Fethedersin sorunu çözersin; zaferden sonra bağışlar veya bahşedersin sorunu çözersin; savaşla çözemezsen demek ki yeteri kadar güçlü değilsindir, ‘açılan parantezleri güçlenince tekrar kaparsın’ (fethedersin) sorunu çözersin… Dolayısıyla orduya ihtiyacın vardır, güçlü bir orduya, giderek daha güçlü orduya, giderek… Şiddet şiddeti getirir, yeni sorunlar getirir…

Toplum, iliklerine işlemiş bu şiddetle yaşar, hareket eder. Devlet ve iktidarlar da muhtaç oldukları şedit kudreti ve şiddet meşruiyetini toplumun iliklerinde bulur. İşte bu şiddet mantığının bir sonucu olan Kürt meselesini silahla çözme vahşiliği onyıllardır sonuç vermiş değil, vermeyecek. Kendi şehirlerinizi yerlebir etmeyi sürüdürürsünüz bu ‘mantık’la. Bu ‘mantık’la giderek daha güçlü orduya ihtiyaç duyarsınız. Silahlanmaya harcadığınız para yetmez, durmadan artar ve kendi vatandaşınıza karşı yürüttüğünüz savaş maliyeti tırmanır durur. ‘İç barış’ dediğiniz şey muhayyilenizin bir ürünü, bu ‘mantık’la hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir hedef olarak kalır. İşte o zaman 600 bin kişilik orduya, 400 bin kişilik polise ihtiyaç duyarsınız.

O güçlü ordu, o güçlü orduyu kullanan kutsal siyasi şiddetin Kürtleri ezip sindirme çabasına seyirci kalıp rıza gösteren, meşruiyet sağlayan ahali, itiraza yeltendiğinde kendi maruz kalacağı şiddeti de hazırlamış, ona da meşruiyet kazandırmış oldu. Devletin gözyumulan her şiddeti, bir ‘başkası’nın mağdur edilmesine meşruiyet kazandırarak tuhaf bir durum yaratır: toplumun birçok kesimi aynı siyasi şiddettin mağduruyken, devlet birbirinin mağduriyetine seyirci kalanların sağladığı münferit meşruiyetlerle bir meşruiyet ağı oluşturur. İşte bu ağ da şiddeti, yani mantıksız olanı mantıklı kılar toplum için.

AKP iktidarının her tür itirazı şiddetle, polis ve asker ordusuyla fütursuzca, pervasızca, gaddarca bastırmaya girişebilmesinin sebebi ve kaynağı budur. (Beterin beteri ve derinin derini ve eskinin eskisi var: Ermeni kıyımını yok saymak, sadece eski bir acıya razı olmak değil, mevut şiddete de meşruiyet kazandırmak demektir; ve bugünkü şiddet ortamının daha geniş kaynağı odur…)

Tabiatı korumak için barış içinde mücadele eden ve hukuki bir sonuçla yaşam alanlarını kuratarmayı uman insanlara jandarmayla, polisle saldırırsanız, hukuki zemini eğip bükerek veya tamamen ortadan kaldırarak zulme başvurursanız, vatanınızı yabancı işgalden korunmak için tuttuğunuz ordunuzla ve öbür silahlı güçlerinizle doğayı (vatan parçalarını) katletmeye devam edersiniz. Katliam için, hukuku tanımamak için orduya ihtiyaç duyarsınız. İç barış yine çıkmaz ayın son çarşambasına kalır.

İktidarın çeşitli kararlarını beğenmeyip, hiçe sayılmayı kabul etmeyip sokaklara çıkarak taleplerini ve protestolarını dile getiren insanları askerinizle, polisinizle öldürerek, saldırarak susturmaya, bastırmaya çalışırsanız katil olmaktan kurtulamazsınız. Orduya, silaha ihtiyaç duyarsınız tabii, itiraz edenleri içeri tıkmak ve/ya öldürmek için.

Sizden olmayanlara, sizin gibi olmayanlara, sizin gibi yaşamayanlara eşit haklar ve fırsatlar tanımazsanız iç barış Kaf Dağı’nın ardındadır, ulaşılamaz. Alevileri düşünün mesela. Bu gaddar ayrımcılık ve vahşi eşitsizlikler şiddet kaynağıdır. Ve bu hakları bahşedemezsiniz, teslim edilmesi gereken haklardır bunlar. Zaten bahşetme konumunun varlığı, iç barışın, demokrasinin önündeki en büyük engeldir. ‘Bahşetme demokrasisi’ orduya ihtiyaç duyar. Bahşettiğinizle yetinmeyenleri hizaya sokmak gerekir.

Ve bunları yaparken, zaten şiddet arzusu şırınga edilerek yetiştirilen topluma ekstra şiddet tavsiye edersiniz, insanları şiddete teşvik edersiniz. Çoğu durumda sırf şiddet kullanarak yaparsınız bunu; ve medyanızla, bütün ideolojik aygıtlarınızla şiddete güzellemeler düzerek, sorunlarınızı böyle çözebileceğiniz konusunda sürekli ve güçlü bir kanaat oluşturarak; kimi zaman da toplumu düpedüz şiddete davet ederek (“Yüzde elliyi zor tutuyorum!”).

Uzaklaşmadan konuşalım. Suriye’de Türkiye’nin de, öbür ülkelerin de silahlı rejim değiştirme çabası bir cehennem yaratmaktan öteye gitmedi. Ayrıntılara girmiyorum. Uluslararası ilişkilerinizi, özellikle komşularınızla ilişkilerinizi rekabet, üstünlük kurma ‘mantık’ına oturtursanız güçlü orduya ihtiyacınız olur ve başınız beladan kurtulmaz.

‘Abi komşularımız İsviçre değil ki…’ mantığı minik bir zihniyet, ahlak ve zeka devrimini gerektiriyor zaten. Anla! sen de İsviçre gibi bir komşu değilsin bir kere ve senin komşuların da aynı şeyi senin için söylüyor. Sen silahlanmayan bir komşu olsan başkalarını silahlanmaya teşvik etmezsin. Komşuları veya bir bögeyi savaş alanı olmaktan çıkarmanın yolu, daha da silahlanmak değil, silahlanmamaktır. Herkes birden silahsızlanmıyor diye hiçbir aktörün silahsızlanmaması düpedüz aptallıktır, mantıksızdır ve silahlanmayı azdırır. Ama bu türden bütün mantıksızlıklarda olduğu gibi burada da öyle büyük ticari çıkarlar vardır ki, mantıksızlık çok mantıklıdır.

Türkiye, silahlanmaya en çok para harcayan onbeşinci ülke dünyada: 2015 rakamlarıyla 15.275 milyar dolar. Birinci sıradaki ABD ile arasındaki fark Sahra çölü kadar tabii. Ama Türkiye, silahlanma harcamalarının Gayri Safi Milli Hasıla’ya oranının yüksekliği bakımından yedinci, kamu harcamaları içinde silahlanma payının yüksekliği bakımından ise sekizinci sırada. (Kaynak: SIPRI https://www.sipri.org/research/armament-and-disarmament/arms-transfers-and-military-spending)

Hani İsviçre gibi olmayan komşularımız var ya, onlardan hiçbiri, Rusya’yı saymazsak, savaşmaya bizim kadar para harcamıyor. Bölge diye düşünürseniz Suudi Arabistan ve İsrail bizden yüksek. Ama tabii Ortadoğu silahlanmaya çok para harcayan bir bölge… Ve bu bölgede, biliyoruz ki, silahlanmak işgalden kurtulmanın da bir yolu değil, barış tesis etmenin de.

Yapmamız, talep etmemiz gereken şey, şu ana kadar bu ülkede hiç yapılmamış olan: sorunların çözümünde halka danışılması, karar alma mekanizmalarının insanlara alabildiğince açılması, her tür eşitsizliğin giderilmesi, itirazların dikkate alınması, her durumda diyalog ve uzlaşma yolunun aranması…

Konuşarak değil, çünkü bundan Türkiye’de siyaset sınıfının ve devletin anladığı şey, sadece kendisinin konuşmasıdır; diyalog kurarak, dinleyerek, müzakere ederek, saygı göstererek, anlamaya çalışarak sorunları çözmeye başladınız mı, buna karar verdiniz mi, orduyu lağvetme işlemine de başlayabilirsiniz yavaş yavaş. Zaten giderek ihtiyaç duymazsınız. Orduyu lağvetmek akşamdan sabaha olacak bir şey olmasa da ipe un sermeye de gerek yok.

Düşmanlıkları giderici politikalar geliştirmek, hamleler yapmak hiç de zor değildir. Ama öyle ‘dindar nesil yetiştiriciliği’yle, çocukların beyinlerini bazı değerlerin nakşedileceği bir tabla olarak görmekle, milli hassasiyetlere saygı kutsallamasıyla olmaz bu; o kafayla ancak düşmanlık ekersiniz, katliam biçersiniz.

Ordusuz bir ülke olamayacağı, bunun düşünülemeyeceği konusunda kandırıyorlar hepimizi. Çünkü savaştan para kazanıyorlar, silah üretip para kazanıyorlar, bunlar üzerinden büyük bir ekonomi dönüyor, ayrıca en az 200 bin kişi ordudan maaş alıyor, ayrıcalıklardan yararlanıyor, vs.. (Dört yüz bin kadar polis de cabası; asıl olarak halka baskı yapmak için en az 600 bin kişi devletten maaş alıyor; başımıza bela olsunlar diye vergilerimizle silahlı insanlar besliyoruz.) Silahlı örgütler için diyorlar ya, “Silah bırakamazlar, silahla varolmuşlar, varlık koşulları bu” diye, ordular da böyledir ve daha fazla böyledir.

Ordular bizi tehditlerden, tehlikelerden, düşmanlardan korumaz; ordular tehdittir, tehlikedir, düşmanımızdır.

Büyük bir şeyden bahsettiğimin farkındayım, fakat sade bir sorunun cevabını adım adım arayıp adım adım ilerlenebilir. Ece Ayhan’ın sorusunun cevabını: “Düzayak, çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?”

Einstein’ın sözüne dönersek… O sözdeki mantık, gerçekten de mantık. Bu yazıda sözünü ettiğim ‘silahlanalım ki güçlü bir ülke olalım, herkes bizden korksun’ bir mantık değil, bir zihniyet, bir klişe, bir kandırmaca. Ve aslında mantıksız. Aslında mantıklı olan şey, çok açık biçimde, orduyu lağvetmek. Başkalarının da kendi ordularını lağvetmesini beklemeden hem de.

Orduyu lağvetmeyi ‘hayal’, benim gibi düşünenleri ‘ayağı yere basmayan kaçık hayalperestler’ gibi gösteren şey bu önerinin mantıksız olması değil; mantıksız bir şeyin, yani ordunun, olmazsa olmaz, vezgeçilemez bir şey olarak bize yutturulması; böylelikle akıllarımızın çalınması. Orduyu lağvetmenin değil, yine Einstein’ın bir sözüyle söyleyelim, “önyargıları parçalamanın atomu parçalamaktan zor” olması.

Orduyu lağvetmenin gerçekçi olmadığını söyleyeceksiniz şimdi de. Acaba? Bir düşünün bakalım ‘gerçekçilik’ terimiyle de bir sıkıntımız yok mu? Gerçekçi olmak, gerçeğin içinde hapsolmak ve çıkmayı da düşünmemek, istememek demek midir?

Gerçekçilik, içinde yaşadığımız berbat gerçekten çıkmak, kurtulmak için gerekli bir şeydir, ona yarar; o berbat gerçekte çakılmayı, hapsolmayı sindirmemize değil. Gerçekçi olmadan çıkış yollarını bulamayız. Gerçekçi olduğum için orduyu lağvetmeyi öneriyorum; çünkü gerçek şu ki, ordu ölüm getiriyor, ordu sorunları kaba güçle çözme yanılgısını besliyor, ordu şiddeti teşvik ediyor, ordu darbe yapıyor, ordu kaynakları tüketiyor, ordu çocuklarımızı ve başkalarının çocuklarını alıyor, ordu düşman üretiyor…

Bu sorunlar Türkiye’ye has değil şüphesiz; kapitalizm, eşitsizlik ve şiddet üretir. Ama eşit biçimde yayılmıyor bu eşitsizlikler ve şiddet. ‘Bazı ülkelerde darbe oluyor da bazı ülkelerde neden olmuyor?’ sorusunun cevabı da burada zaten. ‘Ordu üzerinde sivil’ denetim denen şey, şimdi AKP’nin alelacele getirmeye çalıştığı şey, öyle herşeyden bağımsız, fileye konulup taşınacak ve monte edilecek bir şey değil. O denetime uygun kurumlarınız, özerk yapılarınız yoksa olacak iş değil. Demokrasi nasıl sadece kağıt üstünde olmuyorsa, iyi bir anayasa yazmakla sağlanamıyorsa, bir parlamento açıp belli aralıklarla seçimler yapmak asgari demokrasi için bile nasıl yetmiyorsa ordunun bir kısmını şuraya, başka bir kısmını oraya bağlamakla da ordu üstünde denetim kurmanız zor.

Ordu üstünde denetim kurabilmeniz için demokratik kurumlarınızın gelişkin olması lazım. Erkler ayrılığının sağlıklı işlemesi lazım. Hukukun üstünlüğünün ihlal edilememesi lazım. Her tür fikre hürmet etmeniz lazım, Sultan Recep Bey’e edilen ‘hakaret’lere bile. Her tür eleştirinin korkusuzca söylenebileceği bir ortam yaratmanız lazım… AKP hükümeti ve Sultan Recep Bey sultası, şöyle böyle yürüyen kurumları ve yapıları bile kötürüm etti; işleyişlerini tamamen çürüttü; zaten kıt olan özerkliklerini kökünden kesti. Karikatürleri dava ederek en dikenli karikatürün tasvir edebileceğinden daha gülünç duruma ve bir iğneli fıçıya düşürdü kendini Recep Bey; tabii Türkiye’yi de böylelikle küme düşürdü.

Sultan Recep Bey iktidarı, en iyi ihtimalle, nefret ettikleri İsrail’in, ABD’nin izinde ama onların fena halde dejenere bir versiyonunu yaratacak. Dolayısıyla ortaya İsrail ile Kuzey Kore arasında, müsamere Osmanlısı kıyafetli bir ucube çıkacak. Herkesin başına bela olacak bir ucube.

Halbuki Kuzey Kore ile ABD/İsrail arasında başka konumlar da var. Küresel Barış Endeksi’nde en yukarıda bulunan ülkeler, askeri harcamaları en az olan ülkeler. İlk beş şöyle: İzlanda, Danimarka, Avusturya, Yeni Zelanda, İsviçre. İlk 20, hatta ilk 40 arasında askeri harcamaları Türkiye’den yüksek sadece bir iki ülke var. Türkiye ise 162 ülke arasında 135. sırada; İsrail 148., ABD 94. Bu ülkede barış teferruat görüldüğü için bir de ayrılık örneği vereyim. Çekoslavakya 1993’te barışçı bir şekilde Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olarak iki devlete ayrılmıştı. Barış Endeksi’nde Çekya 10., Slovakya 23. sırada. (Institute For Economics and Peace, http://economicsandpeace.org/wp-content/uploads/2015/06/Global-Peace-Index-Report-2015_0.pdf)

Son 200 yıldır hiçbir ülkeyle savaşmamış İsveç’le mesela savaşlar başkenti Avusturya tabii çok farklı. Ama barış ülkeleri liginde yanyanalar (İsveç 13.) Türkiye de bu ligi hedeflemeli, büyük güç olmayı değil. Hükümet, ‘kadim devlet’ uçkurundan Türkiye denen çukura düşmüş şimdiki politikalarıyla toplumu da, bölgeyi de felaketlere sürükleyecek gibi görünüyor.

Halbuki yapılması gereken şey, ‘pozitif barış’ programı uygulamak. Nedir bu? Barışçı bir toplum yaratmak ve sürdürmek için davranışlar, kurumlar, yapılar geliştirmek. Böyle bir perspektifle düşünülmüş politikalar başka birçok alanda iyileşmeye yol açar. Institute For Economics and Peace, ‘pozitif barış’ı sekiz sütun üstüne oturtuyor: Sağlam iş ortamı, yüksek düzeyde beşeri sermaye, düşük düzeyde yolsuzluk, bilginin özgürce akışı, komşularla iyi ilişkiler, başkalarının haklarını tanıma, iyi işleyen yönetim, kaynakların eşit dağılımı.

Bilinmedik şeyler değil tabii, ama bunları geliştirmek barışçı bir toplum yaratmada kesinlikle işe yarıyor. Türkiye, bir düşünün, bu sekiz sütunun hiçbirine sahip değil. Onun için yerlerde sürünüyor zaten. Bin odalı saray yapmakla, bir milyon silahlı adam beslemekle sürünmekten kurtulunamıyor.

Bize ciddi bir barış programı lazım. Ama galiba kimse barışı samimi olarak istemiyor.

 

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

CHP’nin ödü okuna karıştı

Diken25/07/2016

http://www.diken.com.tr/chpnin-odu-okuna-karisti/

Aynı yolda aynı taşa defalarca takılıyorsan yola, taşa, karanlığa bahane bulma. Görüşten, bilişten, bilinçten, ahmaklıktan ve ahlaksızlıktan düştüğünü bil. Bu tanıma uyan başka aktörler de var tabii ama en kıdemlileri, en layığı CHP.

Kanlı darbe girişimine karşı Taksim Meydanı’na çıkmasına izin verilen CHP’nin lideri, partisi dışındaki grupların da katılımıyla bu kutsal meydanın gövde gösterdiği gün, Sultan Recep Tayyip Erdoğan’ın Külliyensaray davetini kabul etti. Recep Bey, teşekkür etmek için AKP, CHP ve MHP’nin liderlerini ayağına çağırıyor.

Bu saate kadar o saray için bunca laf etmişsin, zinhar gitmem demişsin, mangalda kül bırakmamışsın; şimdi ‘Olağanüstü bir durum var’ gerekçesiyle bütün bu dediklerini kendin yuttuğun gibi, herkesin de yutmasını bekliyorsun. Bu yeni olağanüstü durum, senin ilkelerini gözardı etmeni gerektirmiyor. Ama hala kendisine ‘darbeci’ diyecekler diye ödü okuna karışan CHP yönetimi, darbecilerin asıl hedefinin Saray değil, Meclis olduğuna bile gözünü kapamış.

Kapamasaydı, Cumhurbaşkanı’nı Meclis’te buluşmaya çağırırdı. Cumhurbaşkanı’nın parlamentoyu ikincil dereceye düşürmesine, başkanlık sistemini dayatmasına karşı Meclis’i yüceltmek, savunmak isteyen sen değil miydin?

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, “Darbe girişimi parlamenter demokratik sisteme karşı yapılmıştır” deyip başkanlık sistemine karşı mesajlar verecekmiş. Bu mesajı daha önce de verdi zaten, ama şimdi saraya gitmeyip Meclis’i göstererek daha iyi vermez miydi o mesajı?

Bakmayın öyle altı oku falan olduğuna, CHP ilkesiz bir partidir, yeter ki tapıncakları Atatürk’e laf etmeyin, her şeyi hazmeder, her yola uyar. O oklar kendisine batmaktan başka işe yaramaz; demokrasiye karşı kullanılmadığı zamanlar.

Yurtiçinden ve yurtdışından yazılan darbe sonrası analizleri, siz de fark etmişsinizdir, artık kendini tekrarlamaya başladı. Darbeyi Allah’ın bir lütfu olarak gören Sultan Erdoğan bir karşı darbeye yürüyor, otokratik yönetimini perçinleyecek, tek-adam idaresini pekiştirecek, Fetöcü şemsiyesi altına sığınıp muhalifleri baskılayacak, zaten insan hakları sözleşmesini askıya aldı, olağanüstü hal ilan edip zaten yüzde 90 kendi emrindeki hukuku iyice elinin kiri yapacak, bonapartizm ile faşizm arasında salınan bir Türkiye var önümüzde (Benim okuduğum en iyi analiz, Cihan Tuğal’ın ve ne yazık ki, İngilizceTuğal’ın darbeden önce yayınlanan yazısı da  gayet açıklayıcıydı ve güncelliğini koruyor.

Zaten darbe sonrasında yazdığı analiz de onun devamı gibiydi. Ayrıca şu röportajına da bakılabilir. Birileri çevirip yayınlasın diye söylüyorum).

Şimdi, böyle bir manzara ve yakın gelecek karşısında bu ahmaklığı yapıyor CHP bir de. Ve tam bir ilkesizlik örneği olarak HDP’nin bu teşekkür davetine dahil edilmemesine itiraz etmiyor. ‘HDP yoksa ben de yokum’ demiyor. Normal şartlarda HDP’den de uzak duruyorsun, peki; ama işte hiç yapmayacağını söylediğin bir şeyi ‘olağanüstü şartlar’da yapıyor, kaçak dediğin saraya gidiyorsun. Bu memlekette birlik beraberlik sağlanacaksa eğer, ilk gidilmesi gereken adres Kürtler. Asıl olarak onların oylarıyla varolmuş, senin kutsal Meclis’ine girmiş bir parti var.

Başarısız kanlı darbenin mağduru görünümlü demokrasi haklayıcı muzaffer başkomutan Sultan Recep Bey’in tuzağına ve kucağına düştü yine CHP. Oyunu zaten Recep Bey/AKP kurduğu için normal bu durum. Fakat HDP’yi davet etmeme tutumu da aynı taşa takılıp düşen CHP’nin hak ettiği sıfatları hak ediyor.

Recep Bey, Kürt sorununu darbe yapmaya kalkışan orduyla çözeceğini düşünüyordu ve düşünmekle kalmamış, hayli zamandır şehirleri yerlebir ederek, insanları sığındıkları bodrumlarda öldürerek başlamıştı bu işe. Eh, artık bu orduya güvenilemeyeceğini anlamış olmalısın ve sosyal bir sorunu silahla çözmenin imkansız olduğunu da sana söyleyen birileri olduğuna göre bundan sonra başka yollar denemelisin. O başka yollar, seçilmiş vekillerle, siyasi partilerle ilişki kurmakla başlar. Hele darbe yapmaya kalkışan askerlerin olduğu bir ortamda.

Sultan Recep Bey, darbeyi haber almakta beceriksiz, haber aldığı darbeyi hükümete iletmekte daha da beceriksiz bir istihbarat teşkilatıyla, onun gizli eylemleriyle yurtdışı operasyonlara girişmiş, Suriye’de rejim değiştirmeye kalkışmış, Rojava’da Kürtlerin bir varlık oluşturmasının önüne geçmeye çalışmış, dahası selefi gruplar marifetiyle Kürtleri geriletmeye soyunmuştu. Ciddi ve samimi siyasi görüşmeler yapmak yerine Abdullah Öcalan’a muhatap olarak MİT’i tayin etmişti.

Bu konuda da burnu sürtülmüş olmalı ve ders çıkarmış olmalıydı. Ama hayır, ders çıkarmak bu sultanın hasletlerinden biri değil. Bu sultanın hasleti, ‘Başarılı olamadık, demek ki yeteri kadar baskı uygulayamadık’ dersi çıkarmak. HDP’yi davet etmemesi bunu gösteriyor.

Roboski katliamını da, Rus uçaklarının düşürülmesini de Fetöcü askerlere yükleme kurnazlığıyla siyasi olarak arınmaya yeltenmek de önümüzdeki günlerin zifirinin habercisi.

İşte hukukun tamamen rafa kaldırıldığı, daha karanlık bir ufkun ayan beyan göründüğü, gözünün üstünde kaşın var demenin başı belaya sokacağı, Gezi Parkı’ndan Cerattepe’ye, Munzur’dan Kamilet ve Alakır vadisine kadar yaşadığımız tüm coğrafyanın hükümet destekli şirketlerin saldırısı altında olduğu bir ortamda CHP, eğer bu sorunların en azından bir kısmını önemsiyorsa, bir direnç hattı çekilmesine yardımcı olmak için bir şey yapabilir (mi?).

Yapacağı ilk şey HDP ile yakınlaşmak. ‘Olağanüstü şartlar’ın hatırına, en azından. Güçlü bir direniş hattı yaratmanın başka yolu yok. Beklenen yeni saldırı çok daha güçlü olacak çünkü.

Peki, CHP Kürt meselesinde bir adım ilerleyebilir mi acaba, Kürtlerin uğradığı zulmü, hukuksuzluğu görecek ve topluma (en azından kendi yüzde 25’ine) gösterecek bir adım, bayağı küçük bir adım yani? Başarısız darbenin yarattığı olağanüstü şartları olağanüstü bir imkana çeviren Sultan Recep Bey’in (AKP’si ve ‘zor tuttuğu yüzde 50′siyle beraber) hamlelerinin yarattığı ve yaratacağı olağanüstü şartlarda HDP’yle yan yana gelebilir mi acaba CHP?

CHP’nin bunu yapması zor galiba, ama CHP’lilerin bunu yapması çok daha zor; benim taşradan görebildiğim bu. Yine de olağanüstü şartlar insanları, toplulukları, partileri değiştirebilir, dönüşüme zorlayabilir.

HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş şunu derken haklı:“Darbe girişiminin sonuçlarını henüz yeterince idrak edemediklerinin göstergesidir. Türkiye’de demokrasinin anahtarı HDP’dir, HDP’nin temsil ettiği toplumsal kesimlerdir. Darbeyi tetikleyen de, Kürt sorununu askere-orduya havale etmiş olan anlayıştır. Şimdi bir kez daha HDP yokmuş gibi davranarak bir ‘Türk milli cephesi’ etrafında sorunları çözeceğiz derlerse kendileri bilir, ama bu yaklaşım çok yanlış ve eksik.”

CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu da demokrasi eksikliği yüzünden de bu darbe noktasına gelindiğini söylemişti. Doğru. Sultan Recep Bey’in ve bütün Türkiye sağının bir türlü görmek istemediği şeylerden biri yine bu eksik ve yanlışlarla çok ilgili. 27 Mayıs darbesi de Demokrat Parti demokratik bir parti olduğu, memlekete demokrasi geldiği için başımıza gelmemişti. Düpedüz anti-demokratik bir yönetim vardı ve yönetime karşı girişilen şey de anti-demokratikti, askeri darbeydi işte.

Darbe ile seçilmiş yönetimi eşitlemek için söylemiyorum şüphesiz bunu; ama darbe karşısındaki güçlerin otomatik olarak demokrat mertebesine yükseltilmesi, Demirtaş’ın da sözünü ettiği yanlışı ve eksiği görmemizi engelliyor.

Ama bunu engelleyen asıl şey darbedir. Tayyip Erdoğan, daha önce de pek çok kez yazdığım gibi, sadece Türkiye için değil, bölge için, ve eğer yeterli güce ulaşırsa (‘Büyük Türkiye’) dünya için bir tehlikedir.

Ama bu seçilmiş tehlikenin darbeyle uzaklaştırılması, bu tehlikeyle, tek-adam zihniyetiyle, itaat kültürüyle, demokratik uygulamaları ‘gerektiğinde’ rafa kaldırma alışkanlığıyla hesaplaşmamızı önlüyor. Tehlikeyi uzaklaştırmış olmuyor.

Bu zihniyetle, bu köhne siyasi kültürle, bu berbat toplumsal yapıyla mücadele etmenin yollarını bulmaktan başka çare yok. Bunlarla gündelik hayatın her alanında hesaplaşmadan, yüzleşmeden bu işi beceremeyiz.

Hem kişisel hem toplumsal bir iş var önümüzde; zor iş.

NOT: Bir okur bir tweet’le, bir okur da mail atarak uyarıp bir yanlışımı düzeltti. Yazıda CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun Erdoğan’ın sarayıyla ilgili tutumunu ‘Zinhar gitmem demiştin’ diye özetlemiştim. Bunun böyle olmadığını gösteren bir haberi, okurumuz  ‏@ardacoskunoglu tweet atmış; Kılıçdaroğlu şunu demiş: “Daha önce söylemiştim; yasaların öngördüğü bir görev varsa gidilir. Türkiye açısından çok olağanüstü bir durum çıkarsa gidilir. Başka bir şey çıkmaz. Görev almak yasaların gereğidir. Savaş çıkarsa, Allah muhafaza, ‘Yok ben Saray’a gitmeyeyim’ diyemezsiniz. Ülkenin çıkarlarını düşünerek gideceğiz.”

Yanlış yanlıştır, Kılıçdaroğlu’ndan, CHP’de ve okurlardan özür dilerim. Uyaran okurlara da teşekkür borçluyum.

Fakat bu yanlış, yazının söylediği şeyi boşa çıkarmıyor. Olağanüstü koşullarda olduğumuz doğru, ama iki tarafı keskin bıçak olarak: başarısız darbe ve RTE’nin sonraki hamleleri. RTE’yi Meclis’e davet etmek ve HDP’yi de dahil etmeyi şart koşmak bu olağanüstü koşullarda olağanüstü önemliydi.

 

Türkiye içinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir ödleklik abidesi olarak CHP

Eceli gelen müstebit en uysal, en sünepe düşmanını azdırırmış. Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan’ın yaptığı en büyük hata, CHP’yi “gereğinden fazla” şeytanlaştırması oldu. Üstelik bunu Kürt meselesi üzerinden yaptı. Yani, CHP’den en büyük yardımı aldığı konuda.

CHP insanların sokağa dökülmesinden hortlak görmüş gibi korkar. En kabadayısından kerhen ve göstermelik bir destek sergiler. Türkiye’nin en köklü partisidir, ama belki doğru sıfat ‘köklü’ değil, ‘köhne’dir. Şu son birkaç aydır olanlar karşısındaki tavrı durumu anlamamız için yeter.

Ensar Vakfı’nda patlayan ve her tarafa yayılmış oluğu bir kere daha sağda solda birçok örnekle sergilenen çocuk tecavüzleri karşısında konuşmaktan başka bir şey yapmadı.

İktidar partisi laikliği fasafiso yaptı, cumhuriyeti kuran parti mangalda kül bırakmadı.

Müstebit, ‘Anayasa ne derse desin’ dedi, CHP de söylenip, dellenip durdu.

Köhne değil de gerçekten köklü bir parti olsaydı sadece bu durumlar karşısında bile büyük bir dinamizm gösterir, örgütünü harekete geçirir, toplumun isyana amade öbür kesimlerini de yanına alır ve protesto nasıl olurmuş ele güne gösterir, Türkiye’yi Recep’e (halkın içinden çıkmış cumhurbaşkanı olduğu için kendisine enön adıyla hitap edebileceğimizi sanıyorum) ve AKP’ye dar ederdi.

CHP’nin en ileri adımı, mutedil protesto eylemlerine itidal telkin etmektir. Bu, en iyi tarafı. CHP bir meseleyi sahiplendiyse, ve siz de bunu ciddiye aldıysanız, şapa oturdunuz demektir. CHP bir kaybedenler kulübü değildir, onu demek istemiyorum, mecvut konumları kendilerine yetenlerin çöplüğüdür. CHP kaybettirenler partisidir. Neyse…

CHP bir ödleklik abidesi olduğunu dokunulmazlık meselesindeki tavrıyla göstermiş oldu. İlkelerle değil, korkularla hareket ettiğini kanıtlamış oldu. Parti içinde büyük bir tartışma kopmuş olması bir hayatiyet belirtisi. Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve kurmayları bu hayatiyet belirtisini de boğmaya çalışarak Recep ve AKP’ye hayal edemeyecekleri bir destek verdiler, veriyorlar.

Bu noktada bile Recep-AKP CHP’yi şeytanlaştırmaya, Kılıçdaroğlu’nu hedef göstermeye devam etti. İşte bu aşırı fazlaydı ve fazla. CHP milletvekilleri ve seçmeni arasında başka bir çizgiyi savunanlar olsa da Meclis grubunun herhalde çoğunluğu, ama asıl CHP seçmeni Recep’in şu andaki Kürt politikasına pek de karşı değil. Karşı olsaydı, Kürtler ‘Ey Türkiye’nin batısı olan bitene sessiz ve seyirci kalmayın’ diye feryat etmezdi; çünkü seyirci kalmayıp ses çıkaran küçük azınlık CHP’li olmayan solcular.

Daha ne yapsaydı CHP hükümet için? ‘Dokunulmazlığın kaldırılmasına evet demezsek bizi terör destekçisi olarak sunarlar!’ diyerek siyasi cesametini ortaya koyan bu parti, Recep-AKP’nin Kürt politikasındaki emniyet sübabıdır, aslında en büyük dayanağıdır. MHP açıktan ırkçı bir tutum ve dil takındığı için iktidarın ondan devşirebileceği belliydi her zaman: desteğin yanında oy. Asıl CHP, ses çıkarmayarak bu vahşi Kürt politikasını her zaman olduğu gibi meşrulaştırıcı bir rol oynadı. Türkiye’nin batısının suskun olmasını sağlayan MHP değil, CHP’dir, onun ideolojisidir.

Şimdi bu süt dökmüş kedi CHP’sini, bu pısırık CHP’yi bile, haksız bir ithamla, kükreyerek sokağa dökülme noktasına getirmek, Recep için çok büyük hata. Recep-AKP’ye diş bileyen, evlerde/kahvelerde onu küfürsüz ve bedduasız anmayan irice bir kitleyi bir de üstelik iktidarı kerhen de olsa desteklediği bir konuda birilerine dövdürmek, tehdit ettirmek, toplum içine çıkamayacak duruma getirmeye çalışmak, kendi emniyet sübabını yırtıp atmak anlamına gelir. Ve tabii, işin seyri değişmezse CHP sokağa dökülebilir, onu CHP’li olmayanlar da destekleyebilir ve Recep-AKP önünü alamayacağı, en azından çok zorlanacağı çatışmalı bir ortamda bulabilir kendini.

Kılıçdaroğlu’na mermi gösterilmesi, Recep’in ve adamlarının ağzından dökülenler, mermiyi atan adamın savcılıkça bırakılması, CHP’nin bundan böyle kendi güvenliklerini sağlayacaklarını açıklaması… Bunlar daha da gergin bir ortamın oluşabileceğinin işaretlerini taşıyor.

İş artık ilkeler doğrultusunda hareket etme ve başkaldırma noktasını aşıp CHP’nin (ve liderinin) toplum içinde varlık göstermesini tehdit eden, engellemeye yönelik adımlara kadar varmış durumda. İşte bu yüzden CHP bu sefer ‘afkuran köpek ısırmaz’ kuralına göre davranmayabilir.

Kemal Tahir, Mustafa Kemal ile İsmet Paşa’yı karşılaştırırken şu örneği verir: M. Kemal, Latin harflerine geçme kararını başbaşa görüşmelerinde söyleyince, İsmet Paşa şiddetle karşı çıkar. Böyle radikal bir hamleyi kolayca göze alamaz. Fakat karar bir kere alındıktan ve alfabe değiştirildikten sonra İsmet Paşa yazışmalarını asla eski yazıyla yapmamış, Mustafa Kemal ise hiç de böyle bir titizlik göstermemiştir. Kemal Tahir bu örneğin de gösterdiği gibi Mustafa Kemal’in “devrimci”, İsmet Paşa’nın ise “devlet adamı” olduğunu söyler.

Kemalizm içi bir tartışmaya dönmek değil amacım, fakat CHP hep devlet adamı rolünü biçti kendine ve ne toplumu harekete geçirebildi ve ondan beslenebildi, ne de kendini abad edebildi. Devlet başkalarının elinde çarçur olmuşken ve oluyorken bile “asıl devletadamı”nın kendisi olduğunu düşündü. AKP devletin sahibi oldu, parti-devlet oldu; berbat bir durum. CHP olmadığı halde kendini devletin sahibi sanıyor; acıklı (sahibi CHP olduğu zamanlar da berbattı).

Kemal Tahir haklıysa, bu kadar Mustafa Kemal tapınmasına rağmen, CHP’nin önce o “devrimci” ruhu boğduğunu söylemek çok yanlış olmayacak gibi. Üstelik, bu devrimci ruh boğazlama işi Atatürk’ün gözetiminde başlamıştı. Tabii, şöyle de denebilir: o ‘devrimcilik’ o kadardı. “Armut dibine düşer” de diyebilirsiniz. O koca Osmanlı ağacından düşen en güçlü armut o kadardı.

Yanlış anlaşılmasın, CHP’den herhangi tür bir devrimcilik veya devrimcik beklemiyorum; can havliyle, varlığını korumak için hamle yapabileceğini söylüyorum. Zavallı oraya kadar sıkıştı çünkü.

Benim anladığım devrimciliği ise Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar’da Coşkun Ermiş’e söyletiyor:

“Güneş daha doğmadan beni uyaran kimdir

Devrim eğer durmadan koşuyorsa devrimdir.”

Türkiye içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Gazetecilerin Gezi’yle imtihanı

Ocak 2014’te çıkan 5Ne1Kim? – Medyanın mutfağından sansür-otosansür hikâyeleri kitabımda Gezi İsyanı’nda tv kanallarının sergilediği gazetecilik sefaleti bir bölüm oluşturuyordu. O bölümü, isyanın yıldönümünde buraya da koymak istedim, kitabı okumayanlar da okusun diye ve bu ortamda da el altında bulunsun diye. O esnada NTV, CNNTürk ve HaberTürk haber merkezlerinde…

 

NTV veya CNN Türk ya da herikisi birden Gezi olaylarında başından beri gazetecilik yapsaydı, yani olayları sansürlemeden, çarpıtmadan verseydi, hatta ilk günden verseydi durum ne olurdu?

Başbakan ve hık deyicisi bakanlar ve bürokratlar ve “yeni merkez medya” büyük bir fütursuzlukla yalan söyleyemezdi. AKP, kendi seçmen tabanını dallıbudaklı bir yalanın etrafında bütünleştiremezdi ve toplum da cart diye ikiye yarılmazdı. Hükümet, dehşet verici bir gaddarlıkla şiddet kullanamazdı. (“Polis şiddeti” tanımını eksik, saptırıcı buluyorum. Gezi olaylarında olan şey, doğrudan siyasi şiddetti, hükümet şiddetiydi. Gaddarca şiddete başvuran polis, hükümetin caniyane talimatlarını uyguluyordu.) Beş genç gösterici ve bir genç polis ölmezdi. Hükümet pozisyonunu sürdüremezdi.

Bunların hiçbiri olmazdı, çünkü halk neler olup bittiğini kendi gözleriyle görebilir, tartabilir, idrak edebilirdi. Bu kanalların işlerini yapmayarak ne olup bittiğini saklaması, AKP partizanı medyanın ortalığı yalanlarla doldurmasına fırsat verdi, zemin sağladı. Toplumun bir kesimi de o cepheleşme içinde partizan medyaya yapıştı.

Bir yandan da Türkiye medyasından büyük bir kaçışa/kopuşa şahit olduk. Merkez medyadan ümidini tamamen kesenler zaten işin başından beri sosyal medyadan aldılar haberleri. Geziciler daha da ileri gidip kendi radyo ve televizyonlarını kurdu. Yurttaş gazeteciliğine giriştiler. Bir yandan da sosyal medyadan dünya medyasına seslendiler. Türkiye medyasının kulak asmadığı çağrılara dünya medyası cevap verdi ve Gezi’den canlı yayınlara bile giriştiler. Dünyanın dörtbir yanından birçok tv, radyo kanalı ve gazete Gezi’deydi.

Peki, merkez medyada neler oldu?

Gezi’nin en büyük kahrını, çilesini sokaktaki denge ile haber merkezindeki denge arasında bir başka denge kurmaya çalışan muhabirler çekti. Canlı yayın yaptıkları araba parçalandı. Protestoların ilk Cumartesi günü yaşananlar bunun en iyi örneğiydi. Polis Taksim Meydanı’ndan çekilmiş, AKM’nin önünde dizilmişti. Boşaltılan meydana ilk girenlerden biriydim fotoğrafçı arkadaşım Fatih Pınar’la birlikte. “Galiba artık saldırmayacaklar; hükümet de daha yumuşak adımlarla bu işi ele alacak” diye düşünmeye başlamıştık. Hatta birinin elime tutuşturduğu hiçbir işe yaramayan uyduruk maskeyi ve bir şişe dolusu Talcidli suyu bir yere bırakmıştım. Ayağımda sandaletlerle neredeyse plajda dolaşır gibiydim. İnsanlar boş meydanı yavaş yavaş doldurmaya başladı. Merdivenlerin önündeki yoldaydım. Aniden çok da genç sayılmayacak biri elindeki molotofvari şeyi yaktı ve dizili polislere doğru koşmaya başladı. Kalabalık, “Yapma ulan, yapma!” diye bağırdı, fakat alanın o tarafı henüz dolmamıştı ve adam rahatça koşup elindekini attı. Polislere ulaşamadı, ama polis aniden gaz bombalarını yağdırmaya başladı alana. İşte o gün NTV de oradan yayın yapıyordu. NTV’nin arabasını farketmiştim ve eski arkadaşlarımı görürüm diye o tarafa doğru seyirtmiştim. Medyaya küfrün bini bir paraydı ve bundan en çok nasibini alan da NTV’ydi. Kimi göstericiler, alandaki gazetecilere ana avrat dümdüz gidiyordu. Biri bas bas bağırıyordu: “Orospu çocuğuuu! Oradan maaş almaya utanmıyor musun!”

Bu durum, aslında öbür haber kanalları için de geçerliydi. Başka bir kanaldan bir arkadaşım, kendisine sözlü olarak sataşanlara, yine göstericilerin içinden bazılarının itiraz ettiğini anlattı. Bir muhabir arkadaşım da “Yayınlarımın çoğu yarıda kesildi” diye anlattı sonradan bana. “Bu da çok muhalif konuşma yapıyor olmamızdan değildi galiba. Zaten kanal durmadan, ‘Ortadan şeyler söyleyelim, galeyana getirecek laflar etmeyelim’ diye baskı yapıyordu. Etraftan yağan küfürlerin duyulmaması için kesiyorlardı yayını muhtemelen. Durumu yansıtan iyi bir şey söylesek de artık bir kere kötü olmuştuk.”

Benim gibi birçok insan da, “Bizim buradaki gazetecilerle işimiz yok. Onların suçu değil bu. İşlerini yapmaya çalışıyorlar. Yayın aracıyla işimiz yok. Yapmayın çocuklar!” diye azgınları dizginlemeye çalışıyordu, ama nafile… NTV’nin arabasını yaktılar ve sonra herkes geçip önünde fotoğraf çektirdi.

NTV haber merkezi Gezi’den önce de gayet gergin ve mutsuzdu. Gazetecilik yapılmadığını herkes biliyordu. Bu yapılmayan gazeteciliğe canı gönülden hizmet eden birkaç kişi vardı, ama genel hava, bir zillete katlanıldığını yansıtıyordu. Gezi herşeyi en azından ikiye katladı. NTV’den bir arkadaş şöyle anlattı durumu:

“31 Mayıs Cuma öğlen insanlar gaz yiyor, biz ‘Yakın Plan’da 2020 Olimpiyatları’nı konuşuyoruz! Benim dişlerim ağrıdı gıcırdatmaktan. Bir arkadaşın ağzının içi yara oldu. Ve ekrana bakıp sürekli küfrediyoruz. Paydos olur olmaz da maskeyi, sirkeyi, deniz gözlüğünü alıp Harbiye’ye gittim. (…) Olacak şey değil, ama o kadar çaresiziz ki, insanı öyle yaralıyor ki. İşini yapmıyor çünkü kanal. O kadar terane kopuyor. (…) Mesela ben Halk TV ile Beyoğlu’nun sokaklarında, sabahın üçünde tanıştım. Halk TV diye bir şey olduğunu bilmiyordum. Bir tv veriyor en azından. Hicap içinde izliyorsun.”

NTV’de başka birimde çalışan bir arkadaşın anlattıkları da bu çaresizliği ve muhabirlerin çabasını gösteriyor: “Cumartesi günü [1 Haziran], Ergün’ü [Güven, NTV muhabiri] aradım, Taksim’den o yayın yapmıştı önceki gün sabah zar zor. Olabildiğince sade, ama oradaki kalabalığın kimlerden oluştuğunu, her türden insan olduğunu, kendiliğinden toplandıklarını … söyledi. Daha komplo teorileri de üretilmiyordu o zaman. ‘Ağzına sağlık, sağol; en azından doğru dürüst bir tane yayın oldu’ dedim. Ergün çok moral buldu. Komik bir şey ama, olanı söylediği için ben onu tebrik ediyorum. O da ‘Çok uğraştık bu yayını yapabilmek için sorma, daha kötü olabilir’ dedi.”

Başka bir muhabir arkadaş da NTV’ye duyulan tepkiyi şöyle aktarıyor: “NTV logosuyla alana çıkmak mümkün değildi; elimde siyah mikrofonla röportajlar yapıyordum. ‘Nereden?’ diye sorduklarında, yalan da söyleyemiyorum, ‘NTV’den ne yazık ki’ diyordum. Kimi gülüyor, kimi ‘Ben NTV’ye konuşmam’ diyordu.”

Dışarıda göstericilerin, haber merkezinde ise yönetimin baskısı vardı. Haber koordinatörü Nermin Yurteri yazılan her haberle bizzat ilgileniyordu. Birçok yeri çıkarıyor, eklemeler yapıyordu. Hassas bir dönemdi, bu işler editörlere bırakılmıyordu. Editörler ufak tefek redaksiyon yapıyordu sadece. Ekrana yansıyacak herşey çok önemliydi, çünkü hükümetten haber merkezine, doğrudan Nermin Yurteri’ne durmadan telefonlar geliyordu.

Medyaya ve özellikle NTV’ye protestolar öyle bir hal aldı ki, 3 Haziran Pazartesi günü binlerce gösterici Maslak’taki NTV binasının önünde toplandı. Göstericiler para salladı, tencere çaldı. “Artık hiçbir şey olmamış gibi davranamazlar”, “Parasını versek bize de haber yapar mısın NTV?”, “Bu da mı haber değil NTV?”, “Satılmış medya”, “Her yer Taksim, her yer direniş” diye bağırıyordu.

Cem (Aydın, Doğuş Yayın Grubu’nun başı), Ömer (Özgüner, NTV yayın yönetmeni) gibi kanal yöneticileri aşağı indi. Binanın ön cephesini kaplayan camdan kalabalığı seyrediyorlardı. Dışarıda üç beş güvenlik görevlisi vardı. Kitle hiç saldırgan değildi, aklıbaşında insanlardan oluşuyordu; kapıya doğru yürümeye başladılar. Güvenlik kapıya doğru çekildi. Yöneticiler sonra üst kattaki Kahve Dünyası’na çıkıp kalabalığı oradan izlemeye başladı. NTV çalışanlarından biri Ömer’e “Polis çağıracak mısınız?” diye sordu. Ömer, “Yok, olmaz o” dedi. “Bizim de aklımıza geliyor. Ama yayın yapmamız lazım, başka hiçbir şekilde olmaz, yoksa camları da kırıp gelecek insanlar” dedi.

Kalabalık bir açıklama yapmak istiyor ve bu konuşmanın canlı yayınlanmasını talep ediyordu. Kanal yönetimi kabul etti ve apartopar bir yayın yapıldı. NTV spikeri Erhan Ertürk, “Medyanın tavrı protesto ediliyor. Biz de protesto ediliyoruz” dedi. Hatta hiç olmayan bir şey oldu. Canlı yayınlarda NTV mikrofonu her zaman muhabirin elinde olur, konuşana verilmez. Bu kez mikrofon göstericilerin temsilcisine verildi. Ama konuşanın sesi ekranda duyulamadı. Bunun üzerine kalabalık o yayını geçerli saymadı. Ses sisteminde gerçekten de bir arıza vardı. Canlı yayın tekrarlandı. NTV çalışanlarından da göstericilere destek yağdı. Cem’e yakın kimi yöneticiler bile sandalyelere çıkıp kalabalığı alkışladı.

Bu son olay, sadece çalışanlarda değil, kanal yönetiminde de büyük bir huzursuzluk oluştuğunun göstergesiydi. Şimdiye kadar sürdürdükleri yayın çizgisinde ısrar edilemeyeceğini gördüler. Gezi’de ne olup bittiğini vermeyen medyaya karşı taşan tepki, kendini en bariz biçimde NTV’ye ve bağlı olduğu Doğuş Grubu’nun bütün birimlerine duyulan ve ilan edilen nefrette göstermişti. Bu artık sadece kanal yönetimi için değil, holding yönetimi için de yoksayılamayacak bir durumdu.

O günün akşamı NTV binasında bir toplantı yapıldı. Toplantıya Ferit Şahenk’le beraber holdingden Şadan Gürtan ve Süleyman Sözen, yayın grubundan da Erman Yerdelen, Cem Aydın, Ahmet İren katıldı. Sonraki adımlar işte bu toplantıda kararlaştırıldı. Biraz daha doğru bir habercilik çizgisine geçilmeye çalışılacaktı. Hükümete de, “Haber çizgisinde biraz değişikliğe gidiyoruz gibi görünse de yanınızdayız” kabilinden bir mesaj verilecekti.

Ertesi gün (4 Haziran) Cem, NTV çalışanlarını konferans salonunda topladı ve şu konuşmayı yaptı:

“Yaşanan son gelişmelerin tüm medyayı olduğu gibi NTV çalışanlarını da üzdüğünün farkındayım. Eleştiriler büyük oranda haklıdır. Bunu herhangi bir nedenle değil vicdanımla söylüyorum. Mesleki sorumluluğumuz açısından bize düşen, olanı olduğu gibi vermektir. Bu, yaşadığımız en büyük kriz. Aslında bir süredir doğru bir yayın yapmıyorduk, belki Gezi olayı olmasa daha da devam edecektik böyle, ama artık daha iyi bir habercilik yapmak zorundayız. Hükümetten gelen baskıları göğüslemeye çalışarak, herkese daha eşit mesafede duracağımız bir yayın politikası izlememiz gerekiyor. Dengesizlikler içinde denge arayışı tüm medyayı olduğu gibi bizi de etkiledi. İzleyicilerimiz ihanete uğramış gibi hissetti, bu konuda onları haksız bulmak mümkün değil. İnsanlar haber almak istediklerinde bunu bizden almalıdır; çünkü aksi takdirde büyük bir bilgi kirliliği yaşandığını görüyoruz. NTV toplumun bütün kesimlerinin hassasiyetini ve evrensel habercilik ilkelerini gözeterek haber kanalları arasındaki öncülüğünü sürdürecektir. Bu, izleyicimizle olan güven ilişkimizi tazelemek için bize bir fırsattır. Her zamanki gibi işimizi en iyi şekilde yapacağız.”

Çalışanlardan biri şunu sordu: “Yine baskı gelecek, ne kadar direnebileceksiniz, ne kadar değişebilecek yayın?”

Cem şu cevabı verdi: “Yapabildiğimiz kadar yapacağız. Yapamazsak zaten ben de böyle devam etmeyeceğim.”

Salon alkışlarla çınladı.

Kameraman bir arkadaş da söz aldı: “Cumartesi (1 Haziran) Taksim Meydanı’nda NTV aracını parçaladıkları zaman oradaydım. İzlemek zorunda kaldım. Aracın parçalanmasına değil, ama yıllarca emek verdiğimiz NTV logosunun insanların ayaklarının altında kalmasına çok üzüldüm. Bizim bu markada çok emeğimiz var. Bu duruma düşmemeliydi NTV. Bize özür borcunuz var.”

Cem, “Özür dilerim” dedi. Salon bir kere daha alkışlarla doldu. Toplantıya katılanlardan kimine göre, “Söylediklerine ne Cem inanıyordu, ne biz inanıyorduk.” Alkışlar, bir bakıma ve belki de asıl olarak, layıkıyla gazetecilik yapma arzusunun bir ifadesiydi. Bunca yıl işlerini yapmaya çalışırken geçim derdi yüzünden türlü kepazeliklere katlanmak, gözyummak, katılmak zorunda kalmak bu insanların kişiliklerini de ezip durmuştu. Sevdikleri bir işi sevmedikleri şekillerde yapmak zorunda kalmışlardı. Yani, Cem’in dediğinin aksine, “işlerini her zamanki gibi en iyi şekilde” yapmamışlardı. Zaten Cem’in dediği gibi yapılmış olsaydı o da özür dileyecek bir duruma düşmeyecekti. Yine de Cem’in özrü, bu fedakârlıklarının teslim edilmesi, kişiliklerinin bundan böyle ezilmemesi, özgürleşmeleri anlamına geliyordu.

Bir de şu var tabii: madem seyirciler haklıydı ve onların baskısıyla özür dilenecek noktaya gelinmişti, o özür ekranda seyircilerin karşısında dilenmeliydi. Ancak böyle bir özür bir taahhüt yerine geçebilirdi, öncelikle çalışanları inandırabilirdi.

Olsun. Cem’in konuşmasından sonra NTV asıl işini yapmaya çalıştı. Bir arkadaş anlatıyor: “Normalde NTV’de reytingler %1 civarında çıkıyor; %3 oldu mu göbek atıyorlar. Sürekli, ‘Bunu nasıl geliştiririz?’ muhabbeti var. Cem’in özür dilediği gün, ilk ‘Yakın Plan’ programında Cengiz Çandar, Bekir Ağırdır çıktı… Haberleri gazeteci gibi vermeye çalışıyoruz… Gezi’deki hayatı anlatan programlar yapıyoruz… Reyting %8. Bazı akşam yayınlarında %10,5’a ulaştı. NTV tarihinde görülmeyen şeyler.”

Cem’in bu konuşmayı yaptığı saatlerde Başbakan Erdoğan da Fas’a uçmaya hazırlanıyordu. Sonraki iki gün içinde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile Başbakan yardımcısı ve hükümet sözcüsü Bülent Arınç, Gezi meselesini daha yumuşak şekilde ele alan bir yaklaşım sergiledi. Başbakan’ın yokluğunda bu iş sükunetle halledilecek izlenimi yaygındı. NTV’de de gazetecilik işe yarıyor, reytingleri yükseltiyordu.

Fas’tan dönen Erdoğan, Cuma geceyarısından sonra 01:45’te İstanbul Yeşilköy Havaalanı’na indi. Binlerce AKP taraftarı oradaydı, ama asıl önemlisi, bakanlar kurulu eksiksiz olarak havaalanında toplanmıştı ve Erdoğan orada zehir zemberek bir konuşma yaptı. Kılıçlarını bileyip çıkarmıştı. Gezicilerin üstüne gidecekti. Gül ile Arınç’a da laflarını yalatmış oldu.

Hükümet öyle yeni yayın çizgilerine hiç alışık değildi, gazeteciliğin de alemi yoktu. Telefonlar açıp, eski Başbakanlık muhabiri, o sıra NTV’de haber koordinatörü olan Nermin Yurteri’ne yükleniyorlardı: “Göstericileri canlı yayında nasıl verirsiniz!” diye. Nermin, özürden sonraki yayın çizgisi konusunda Cem’e açıktan itiraz etmedi, ama hükümetten gelen baskılar ve telefonlarda Cem’i işaret etti. “Ben yumuşatmaya çalışıyorum ama…” Baskılar dayanılamaz duruma geldiğinde Cem’e iletti. Cem de Hüseyin Çelik’le konuştu. Ama birkaç gündür tutulan yayın çizgisinin sürdürülemeyeceği açıktı. Başbakan çileden çıkmıştı. 12 Haziran Çarşamba akşamı Cem, Ferit Şahenk’e ancak bu kadar eğilebileceğini söyledi, “Benden bu kadar” dedi. Yapılacak bir şey yoktu, Erdoğan’ın gazabından kurtulmak gerekiyordu. Cem ceketini alıp çıktı.

Cem ayrıldıktan sonra Başbakan’dan Ferit Şahenk için randevu alan da Nermin’di ve NTV’nin eski yayın çizgisine dönmesi konusunda da o aracı oldu. (NTV’nin başına getirilmekle de ödüllendirildi.) Başbakanlık, NTV’ye dışarıdan destek (yani “mış gibi” yapan değil de “otantik” yandaş “gazeteci” desteği) vermeyi önerdi, ama kanal yönetimi bunu kabul etmedi, kendi bünyelerindeki insanlarla devam edeceklerini söyledi. Böylelikle, Nuh Yılmaz, Akif Beki gibi ihtimallerden kurtuldular. Yayın politikasında da Gezi öncesi çizgiye devam edeceklerini bildirdiler. Hükümete bağlı kalacaklarını, ekonomi politikalarına destek vermeyi sürdüreceklerini belirttiler. Fakat hükümetin gerilimi fazla tırmandırdığını, uzlaşı yolunu seçmenin bütün kesimlerin yararına olduğunu da ilettiler.

NTV, 15 Haziran’da hızını alamayıp, büyük ihtimam gösterdiği BBC Türkçe Servisi’nin bültenine de sansür uygulayarak tüy dikmiş oldu. BBC’nin haberi, Gezi protestoları ve medyayı ele alıyordu. Bunun üzerine BBC Küresel Haber Dairesi Başkanı Peter Horrocks, NTV’yle anlaşmalarını askıya aldıklarını ilan etti: “BBC, NTV’nin bugün yayımlanmak üzere hazırlanan ‘Dünya Gündemi’ programını yayımlamama kararı üzerine NTV’yle ortaklığını derhal yürürlüğe girmek üzere askıya almıştır. BBC’nin yayıncılığına herhangi bir müdahale kesinlikle kabul edilemez. Türkiye’deki durumun uluslararası kaygı yarattığı bir dönemde BBC’nin tarafsız yayıncılık hizmeti bütün okurları, izleyicileri ve dinleyicileri için yaşamsal önem taşımaktadır.”

O esnada CNN Türk’te …

Gezi’de ilk büyük polis saldırısının başladığı 31 Mayıs Cuma’nın akşamı CNN Türk ekranına penguen belgeselinin çıkması, aslında önceden belirlenmiş yayın akışıydı. Belgesel gece 1’de yayınlandı. Ama olayların en kızışmış olduğu zamanlardı ve bir haber kanalının üstelik burnunun dibinde olanbitenle ilgili haber vermeyip normal yayın akışına devam etmesi olacak şey değildi.

Ertesi gün, cumartesi, kadınların çalışma yaşamına daha çok katılmasına öncülük eden Beyonce’nin konserini canlı yayınlayacaktı CNN Türk. Bu yüzden, gün boyu kadınlarla ilgili program hazırlamıştı; Türkiye’den de örneklerle kadın meselesi irdelenecekti. O penguen belgeseli de iki kere gün içinde girecekti. Ama olaylar devam edince penguenlerden ve kadın programlarından vazgeçildi. Başlangıçta ilk bir iki saat bütünüyle muhabirin kendi meşrebine göre yayın yapıldı. Fakat çok geçmeden yönetim işe ağırlığını koydu ve canlı yayın ekibini çekti. (Şu yöneticiler olmasa iyi gazetecilik yapma imkânı doğacak sanki.)

Hükümetin de işi zor tabii, böyle kontrolden kaçan gazeteciler olabileceği için herkesi gözlemek, gözetlemek zorunda. Sosyal medyayı (Twitter ve Facebook) insanların ne olup ne olmadığını anlama aracı olarak kullanan hükümet, Gezi sürecinde CNN Türk çalışanlarının tweetlerini içeren bir rapor hazırlamış ve CNN Türk çalışanlarının solcu olduğuna hükmetmişti. Bu “tesbit”i de Ankara bürosu ve dolayısıyla kanal yönetimiyle “paylaşmıştı”. Kanal, tweet’ler konusunda bütün çalışanları uyardı.

Haber merkezinde çalışanlar büyük bir yeis içindeydi. Protesto mail’leri, telefonları yağıyordu. Bir arkadaş vaziyeti şöyle özetledi: “Gezi sürecinde gerçekten haber merkezi bomboktu. Zira hemen herkes uykusuz, ya sokakta protestodaydı ya da çalışıyordu. Çaresizlik duygusu hakimdi, çünkü haber geliyor ama kullanılamıyordu. Ben ‘atanamayan öğretmenlerden’ sonra ilk kez kamuoyu baskısının bu kadar etkili olduğunu gördüm. Öğretmenler çevresi, olağanüstü kamuoyu yaratma becerisi ve örgütlülüğüyle kendilerini dayatmış ve CNN Türk haberler yapmak zorunda kalmıştı. Ama Gezi’de büyük baskıya rağmen bir şey yapılamıyor olmasının kahrediciliği vardı.”

Protestoların çığ gibi büyümesi, kanalı yönetilemez bir noktaya sürükleyince saat başı haberlerde Gezi’yi görmeye başladı CNN Türk. Öbür kanallar o kadar sefildi ki, CNN Türk’e bir övünç payı düştü: Kamerayı meydana dayayıp, veya DHA görüntüsünü ham haliyle ekrandan akıtıp, muhabirlerine veya başkalarına telefon bağlantıları yapan Halk TV’den sonra en çok gün/saat ortalamasında Gezi haberine yer veren ikinci kanal olmak… Ama içerik yoktu, koftu. Hükümetin canını sıkacak şeylerden uzak duruluyordu; hükümeti ve Erdoğan’ı doğrudan hedefleyen slogan ve yazılar ayıklanıyordu.

Aslında, tartışma programları bakımından öbür haber kanallarından biraz daha iyiydi CNN Türk. Yine de Gezicileri ekrana çıkaran birkaç kişiden biri olan “360 Derece” programının sunucusu Şirin Payzın, yıllık izin bahanesiyle uzaklaştırıldı. Olayın tüm sıcaklığıyla sürdüğü o günlerde, merkez medyadaki tek muhalif sesi, Rıdvan Akar’ın “Hayatın Tanığı” programının Gezi bölümünü ise basın bültenleriyle ilan etmelerine rağmen yayınlamadı CNN Türk. Fakat mesele dışarı taştı ve sosyal medyada vaveyla koptu: Rıdvan Akar’a sansür mü uygulanıyordu? CNN Türk yönetimi belki de ikinci penguen vakasından korktuğu için 8 Haziran’da Rıdvan’ın Gezi belgeselini yayınladı ve çok yüksek reyting aldı!

Meydanlara çıkan muhabirlerin CNN Türk mikrofonları/yazıları kaldırılarak yayın yapılabiliyordu. Kimine göre, “muhabirlerin can güvenliği yoktu”. CNN Türk’ün şansı, binasının merkezden uzak olmasıydı, yoksa NTV benzeri protestolardan nasibini o da alacaktı. O nasibi alamadığı için özür dileme ihtiyacı duyan da çıkmadı. Ama belki de özür dileyecek kadar bir gazetecilik tortusu bile kalmamıştı.

CNN’den konuştuğum arkadaşlara göre, Haber Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Boratav’ın “asli işi haber yapmak ve rating aldırmak değil, hükümetle kavga yaratabilecek haberi önlemek”. Bunu kanıtlamak için de gündelik bir sürü ayrıntı anlatmak yerine, yine Doğan Grubu’na ait Kanal D’nin rahat ve özgürce girdiği haberlerin CNN Türk’te yayınlanmadığını söylemekle yetiniyorlar: Tuzluçayır, Hatay, ODTÜ, vs..

N’abertürk

Öbür “büyük” haber kanalı Habertürk’te olanlar da pek farklı değildi. Oranın muhabirleri de Habertürk logolu mikrofon kullanmıyordu. Yayınlarda, haberlerde Gezi protestolarını sürekli marjinal örgütlerin üzerine yıkmaya çalışıyordu Habertürk. Özellikle polisin AKM’deki bayrakları, pankartları söktüğü gün merkezden muhabirlerin kulağına durmadan söylenen şey de buydu.

Polisin Taksim Meydanı’nı boşalttığı gün (16 Haziran) Genel Yayın Yönetmeni Abdullah Kılıç (Zaman’dan gelmişti), Marmara Oteli’nin bir odasından gördüğü manzarayı canlı telefon bağlantısıyla anlatıyordu. Habertürk’teki arkadaşların söylediğine göre, Abdullah Kılıç, aslında haber merkezindeki odasından konuşuyordu!

TRT dahil bütün kanallarda ilerleyen aylarda da Gezi protestoları yüzünden onlarca gazeteci işten atıldı.

Gezi olaylarındaki medyanın tavrı, Bernard Shaw’un ünlü “Katl, sansürün ekstrem biçimidir” sözünün en basit ve somut bir kanıtıydı. Gezi sansürü insanları öldürdü, sakat bıraktı, yaraladı. Büyük toplum kesimleri nezdinde yalanın galebe çalmasına sebep olarak toplumu da sakatladı. Bu yüzden, daha sonra dilenen özürler en azından eksik kaldı ve mertçe de değildi. Medya ve bu medyayı yönetenler bu duruma aniden ve büyük bir “ihanet”le gelmedi. Yıllar boyu, işlerini yaparken ettikleri küçük küçük ihanetlerle geldiler, Gezi gibi büyük ve önemli bir olayı veremeyecek duruma. Adım adım gazetecilikten vazgeçerek… İleriki bölümlerde, penguenleri Antarktika’dan Gezi’ye getiren bu yolun taşlarının nasıl döşendiğini göreceğiz.

Bu durum bana Stanley Kramer’in 1961 yapımı şahane filmi “Judgment at Nuremberg”i (Nüremberg Yargılaması) hatırlatıyor. Filmin son sahnesi konumuzla gayet ilgili bence. Muhteşem bir oyuncu kadrosunun şahlandırdığı bu film, dört Alman hukukçunun Nazi rejimine hukuksal ve yargısal payanda işlevi görmekten yargılanışını ele alıyor. Yargıç, “Bu davada suçlamaların temelini basit cinayetler ve hunharlıklar oluşturmuyor. Suçlama, ulus çapında ve hükümet eliyle yürütülen bir gaddarlık ve adaletsizlik sistemine, tüm medeni milletlerin kabul ettiği her tür ahlaki ve yasal prensibi ihlale bilinçli olarak katılmaktır” diyerek sanıklara ömürboyu hapis cezası verir. Amerikalı Yargıç Haywood (Spencer Tracy), memleketine dönmek için havaalanına gitmeye hazırlanırken sanıklardan Ernst Janning’in (Burt Lancaster) kendisini görmek istediğini öğrenir. Janning, Nazi döneminden önce hukuk alanındaki çalışmaları ve kitaplarıyla uluslararası şöhret kazanmış biridir. Yargıç Haywood, Janning’in hücresine gider. İki güçlü karakter arasında şu diyalog geçer:

— Yargıç Haywood … gelmenizi istememin nedeni… O insanlar… o milyonlarca insan… İşin oraya varacağını asla bilmiyordum. Buna inanmalısınız. Buna inanmalısınız.

— Herr Janning… masum olduğunu bildiğiniz ilk insanı ölüme mahkûm ettiğinizde, iş oraya gelmişti.

Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Mavi balina Müstebit’i nasıl yuttu?

Mustafa Alp Dağıstanlı

Bir İspermeçet balinasını Arhavi açıklarında görünce, memlekete demokrasi geldiğini düşündüm. İspermeçet başını çıkarıp “O kadar da değil,” dedi, “sizin ülkeye demokrasi gelmesi, Karadeniz’e balina gelmesinden çok çok daha zor. Sabır!”

Cumartesi sabahı bisikletle komşu Arhavi’nin pazarına gitmiştim. Hava güzeldi. Onyedi zürafanın getirdiği Afrika güneşi vardı. Zürafalarla beraber Hopa’ya doğru yola koyulduk. Büyük Türk medeniyetinin kıyıları doldurup otoyol yapması sayesinde, bisikletle giderken İspermeçet balinasının beni denizden takip ettiğini takip edebiliyordum.

Hopa’ya vardığımızda, zürafalar etrafı keşfe çıktı, ben de deniz doldurulduğu için güdük kalmış iskeleye gittim ve ucundaki babalardan birine oturdum. İspermeçet balinası neşeyle yüzüyor, muzipçe kuyruğunu şaplatıp beni ıslatıyor, heybetli ve sevgi dolu gövdesiyle sıçrayıp sudan çıkıyor, bir kahkaha atıp Kızıldeniz’i geç, Karadeniz’i yararcasına tekrar suya gömülüyordu.

“Sorularım var!” diye seslendim bir sıçramasında. Suyunu püskürtürken, “Sor” deyiverdi.

“Sokakta – denizde de – gülmek, kahkaha atmak, hele senin gibi dişi bir balinanın kahkaha atması hiç hoş karşılanmıyordu, yasaklanıyordu neredeyse…” dedim.

Başını sudan çıkarıp “Buna ancak kuyruğumla gülebilirim” diye cevap verdi ve başını tekrar suya sokarken kuyruğunu dikip titretti.

“Biz senin için buradayız Alpciğim” diye devam etti, “hayattan ve aşktan konuşalım. Boş ver o berbat konuları. Ne kadar iyi yazsan nafile yazılarla yorgun düşmüşsün. Kaç zamandır bir şey yazamadığının sen de farkındasın herhalde. Zorlamaya gerek yok. Daha iyilerini yazanlar var; onlar da nafile olsa bile… Bilmediğin şeyler var.”

Neler olmuştu acaba? Son gazeteye baktığımın, tv seyrettiğimin üzerinden çok geçmemişti aslında. Halkın yarısının taptığı, diğer yarının yarısının da nefretli bir imrenmeyle baktığı, partisindeki insanların beyinlerini by-pass ederek beyincikten bağlandığı bir Müstebit’imiz vardı bizim.

Balina içgüdüsü olsa gerek, kafamdan neler geçtiğini anlamış olacak ki, “Onu bizim Mavi balina yuttu” dedi İspermeçet balinası, “artık kafana takmana gerek kalmadı”.

Hayretten küçük dilimi yutacaktım. Aklıma o efsane geldi. Hani Yunus peygamberi büyük bir balık yutmuş, allahına yalvarmasıyla da onu sağ salim bir karaya kusmuştu ya… “Lütfen ciddi olabilir miyiz sevgili İspermeçetçiğim” diye serzenişte bulundum, “halkımız için, hatta dünya için önemli bir mevzu bu. Mitolojik hikayelerle, dini menkıbelerle hafifsemesen…”

Fakat “Çıkarmayacak mı?” diye de sormaktan da kendimi alamadım.

“Beni öyle güldürdün ki sevgili MAD, hiç bu kadar su yutmamıştım, az kalsın boğulacaktım; üstelik bir hayli lağımlı sizin deniz, enfeksiyon kapmasam bari” diyerek başını çıkardı.

Benim endişem onu niçin bu kadar güldürüyordu ki? Şenşakrak bir kuyruk şaplatmasıyla bütün iskeleyi yağmur altında bırakarak beni bu düşünceden kopardı. Hızla Peronit’e doğru yüzdü, orada bir takla atıp aynı hızla geri geldi ve burgulu bir dönmeyle sıçrayarak konuştu:

“Çıkaracak.”

Gördüm ki, İspermeçet balinaları kahkaha atarken konuşabiliyordu. Fakat aniden susmuştu.

“Bu kadar mı yani, söyleyeceğin başka bir şey yok mu o iri akrabanın Müstebit’imize ne yaptığıyla ilgili?” diye sormuştum ki, birden arkamdan bir Zürafa kahkahası duydum; Zürafa gülüşünü tanımayacak ne var! Döndüm baktım, Afrika güneşini getiren 17 zürafadan dördü iskeleye gelmişti.

“Sizin Müstebit’in çok büyük bir sorunu vardı, Mavi balina tarafından yutulmasından önce” dedi içlerinden biri.

Bu söz beni daha da büyük bir şaşkınlığa sürükledi. Ben de kalkıp hızla iskelenin dibine koşup geri geldim ve tekrar babaya oturdum. Neydi acaba o büyük sorun? Birkaç yıl önceki 17-25 Recep’te ortalığa dökülen yolsuzluk kayıtları, görüntüleri, konuşmaları, paraları mıydı? Bunlar, herkes onu ve ekibini alaşağı edeceğini düşünürken, Müstebit’i bir erdem timsaline dönüştürmüştü. Olaya adı karışan bazı bakanlar koltuklarından olmuştu üstelik; demek duman, ateş olan yerden çıkıyordu. Ama Müstebit, “Duman çıkıyor olabilir ama bakın ben elektronik sigara içiyorum, demek ki ne yok, ateş yok” deyip seçmenini ikna etmekle kalmamış, oyunu arttırmıştı.

Demokrasi getiriyorum diye başvurduğu numaralarla bırakın camiyi, kabe duvarına işemiş, ama Müstebit, “Ne işemesi ey ümmet-i müslimin, ey sevgili Türk tek-milletim, biz oradan da zemzem suyu servis ediyoruz” demiş, böylece İslam’la demokrasiyi en ileri demokrasiden daha ileri bir noktada buluşturduğu kabul edilerek heykeli dikilecek bir demokrasi kahramanı ilan edilmişti. Hatta partisinin Uşak il teşkilatından bir görevli konuyu bir hayli ileri taşımıştı: “Müstebit’imiz zemzem işer; onun sidiği zemzem suyudur. Bundan böyle boşa akıtılmayıp şişelenmesini öneriyorum. Uşak, bu arada, ilimizin adının bundan böyle Sadıkuşak olarak değiştirilmesini de teklif ediyorum, evet, Sadıkuşak bu kutsal şişeleme tesisini kurmak için en uygun yerdir.”

“Bana oy verin ki çocuklarınızı daha çok şehit edeyim” demiş, gerçekten de henüz oy kullanmaya birkaç ay varken daha çok şehit verilmesini sağlamış ve gerçekten de daha çok oy almıştı.

Her önemli konuda birbirinin zıttı fikirleri ve tutumları savunup söylemiş, ama her seferinde de bir tutarlılık abidesi olarak görülmüş ve birbirinin zıttı fikirler için her seferinde aynı büyük kitleyi peşinden sürüklemeyi bilmişti. Kurşun geçirmez yelek, paslanmaz çelik, kir tutmaz kumaş, üstünden herşey kayan teflon, götte durmaz pantolon gibiydi.

Bütün bunlar ve nicesi, ölmek üzere olan bir toplumun gözlerinin önünden hayatı nasıl bir film şeridi gibi geçerse, işte öyle gözlerimin önünden geçiyordu. Zürafa’nın, gözlerimin önünden geçenleri seyretme yetisi varmış gibi, “Bırak bunları” diyen sesiyle görmekte olduğum korku filminin şeridi kopuverdi.

“Kürtler, özür dilerim, duyacak şimdi, bölücü terör mü o büyük sorun?” diye sordum. “Hoş onların da şehirlerini yerlebir etmişti ya…”

“Bu sorunları ancak senin gibiler dert ediyor. Bir müstebit için bu sorunlar yaşama ortamıdır, varoluş koşuludur. Sizinki onların âlâlarındandır, hödüklükte ikinci Bush’la falan yarışır. Ama Bush’un elinde daha büyük bir güç, ABD vardı ve tahrip kabiliyeti daha yüksekti. Sizinkinin elinde ABD’ninki kadar güç olsa var ya, Bush’u biz hayvanlar bile mumla arardık… Magmayı bile tomayla su sıkıp söndürmeye kalkardı sizin Müstebit.”

Zürafaların bu kadar siyasi bilinç sahibi olduklarını bilmezdim, bunu neye borçlu olduklarını sormak istiyordum, ama Müstebit’in büyük sorununun ne olduğu daha acil bir konuydu benim için, ölüm kalım meselesiydi. “Nedir peki?!!” diye sabırsız bir insan sesi çıkardım.

“Sizin Müstebit” dedi Zürafa, “ata binmek istiyor; en azından bir fotoğraf çekimlik.”

Bu cevap üzerine delirecek gibi oldum, fakat hayvanların böyle durumlardaki aşırı sakin tavırları, eşiğine kadar gelmiş olmama rağmen beni bundan alıkoyuyordu. Bir zürafanın sakinliğiyle kıyaslanamayacak zavallılıktaki bir soğukkanlılık edasıyla “Bunun nesi büyük sorun, anlamadım!” diye meydan okudum.

“Olmaz mı!” diye karşıladı benim çıkışımı. “Neden müstebit oldu sanıyorsun? Muhtemelen yine de olacaktı, biraz gecikmeli; ama hatırla, ülkenizi yönetmeye başladığı zamanlarda bir ata binmeye kalkmıştı. At onu üstünden atmakla kalmamış, bir de toplarıyla oynamıştı, tepikleyerek. İşte iktidarının bebeklik evresinde yaşadığı bu travma onda hem bir fobi oluşturdu hem de bir tutku. Atlardan ürküyor, ama aynı zamanda atları sözünden çıkmayacakları bir baskı altına almaya ahdetmiş durumda. Başka türlü ilişki zaten kuramıyor, biliyorsun, insanlarla ve toplumunuzla ilişkisini düşün. Siz insanlara uyguladığı baskı, atları hizaya sokacağı ortamı hazırlamak içindi sadece. Atlar herkesin mum gibi olduğunu görmeliydi öncelikle.”

Zürafa’nın söyledikleri pek de mantıklı gelmiyordu bana. Bu kadar kudretli bir adam böyle bir şeye neden takılsın?

“Fobilerin ve takıntıların senin sandığın gibi bir mantığı yoktur ki, başka zihinsel, psikolojik süreçler rol oynar” diye cevap verdi Zürafa. “Atlara söz geçirebileceğine bir türlü tam kanaat getiremiyordu. Her konuda aşırı kendine güvenli biri olmasına rağmen burada tam bir sünepeydi. Ve bu çok büyük bir sorun işte.”

Hayır, aklım almıyordu. “Sizin gibi zarif bir varlığa karşı asla kabalık etmek istemem sevgili Zürafa, ama bu dediğin çok saçma. Uydurulmuş bir sorun gibi görünüyor bana.”

Sürekli yukarı bakıp konuşmaktan boynum öyle yorulmuştu ki, babadan inip iskeleye sırtüstü yattım. Zürafaların asla somurtkan olamayacağını bana bir kere daha düşündüren güleç suratında afacan bir ifade vardı.

“Ey İnsan!” nidasıyla konuşmaya başladı. “Bizim hayvanlar aleminde herkesin kulağı deliktir. Sizin en gelişkin istihbarat teşkilatınızdan, en teknolojik cihazlarınızdan çok daha yetkin bir istihbarat ve iletişim yeteneğimiz ve ağımız var bizim. Tabii, sen anlayasın diye ‘istihbarat’ kelimesini kullanıyorum, yoksa bizim gizli işlerle ilgimiz yoktur. Doğada herşey açıktır. Doğamız gereği sahibiz bu yeteneklere. Hani, ‘yerin kulağı var’ diyorsunuz ya, o kulak biziz, sizin asla işitemeyeceğiniz sesleri işiten, asla göremeyeceğinizi gören göz biziz, asla duyamayacağınız kokuyu alan burun biziz, asla hissedemeyeceğiniz titreşimleri hisseden tüyler biziz, biz sizin asla farkedemeyeceğiniz korkuları ve tutkuları bilen içgüdüyüz. Sizden çok daha sessiz, çok daha hızlı, çok daha yavaşız…”

Bütün bu saydıklarını bilmiyor değildim; “İlkokul bilgileri bunlar” diye kesmeye yeltendim.

“Kesinlikle öyle ama unutmuş görünüyorsun” diyerek beni susturup devam etti: “Hatta daha önce, annenin sen 4-5 yaşlarındayken okuduğu masallardaki bilgileri bile unutmuş görünüyorsun.”

“Bremen mızıkacıları evi gözetlemek için üstüste çıkmış ve paldırküldür düşüp yakayı ele vermişti” diye zekice ve unutmadığımı kanıtlarcasına itiraz ettim.

“Görünür olana takılmışsın dostum” diye basit bir açıklamayla yetindi Zürafa, “mesele sadece yüksek bir pencereden basit gözlem olsaydı, beni çağırırlardı.”

Sonra kaldığı yerden devam etti: “Unutma, bir sivrisinek sadece sokmaz, o sırada birçok bilgi toplar. Bir karasinek sizi sinir etmek için vızıldayarak saçınıza konup, sonra hemen vızıldayarak kalkıp burnunuzun ucuna bazan deliğine, kulağınızın içine, kolunuza konmaz. En yalıtılmış odalarda bile bizden birileri vardır; tahtakurusu olarak, bağırsakta tenye, midede parazit … olarak.”

Bir an durdu. “Yordun beni İnsan” dedi.

Beşbuçuk metre yukarıdan dört zürfa bana bakıyordu. Otoriter bir tavırla ama aynı zamanda rica eder bir edayla “Bana insan demeyi kesin artık, kaç kere söyleyeceğim size, insan olmaktan vazgeçtiğimi” diye bağırdım gözlerinin içine bakarak.

Upuzun boyunlarının tepesindeki başlarını gülümseyerek sallamakla yetindiler ve ikinci Zürafa devam etti:

“Dolayısıyla, sizin Müstebit’in fobilerini, cinsel alışkanlıklarını, zevklerini, her tür korkusunu ve hırsını, herşeyini biliyorduk.”

“Peki, inandırdınız beni, ama neden ille de ata binmek istiyor bu herif yahu, söylesenize…”

“Basit bir cevabı var bunun, sen de bilirsin. Müstebit kendini büyük bir fatih, emperyalist ve vahşi Batı’ya meydan okuyan İslam’ın, daha doğrusu, Türk-İslam’ın kılıcı değilse bile kırbacı, önderi olarak görüyordu. Akılfikir vericileri de böyle konumlandırıyor onu ve halk da bu yarım akılfikirlilerin sunduklarını pamuk şekeri gibi höpürdeterek yutuyordu. Müstebit, tarih ile bugün arasındaki, Batı’nın ve Batıcıların kopardığı halkayı kendisinin yerine koyacağını, tamamlayıcı halkanın kendisi olduğunu düşünüyordu; ne düşündüğü önemli değil – ve felsefi olarak zaten buna düşünce denmez – bütün varlığıyla öyle hissediyordu. Şimdi kıt tarih bilginle bile idrak edebileceğin şu gerçeği gör: Tarihte bütün fatihler at üstündedir. At yoksa, fetih de yok. Bütün fatihleri at üstünde hayal ederiz biz, öyle resmedilmişler, beyinlerimize öyle nakşedilmişlerdir. At, bir fatih için adeta mezuniyet belgesidir. At üstündeki biri, düşün, ilk olarak o atı fethetmiş demektir, başka türlü üstüne çıkamazdı. Bir atı bile fethedemedeyen bir fatih olabilir mi? Olamaz. Sizin Müstebit’in meselesini şimdi bir kere daha tahayyül etmeye çalış, bir empati kurmayı dene. At üstündeki bir fatih, hakimiyetini gösterir; bütün fetihlerinin simgesel bir ifadesidir at üstündeki fatih.”

Hak verdim. “Evet, doğru. Hep at üstünde fatihler, komutanlar geliyor gözümün önüne.”

Yine de içime sinmeyen birşeyler vardı. “Uysal bir at bulamadılar mı hiç; veya bir atı biraz uyuşturarak sakinleştirip üstüne çıkaramadılar mı adamı?” sorusu uzun açıklamalara gerek bırakmayacak kadar makul görünüyordu. “Ne de olsa bütün devlet imkanları ellerinin altında…”

Hemen itiraz etti Zürafa: “Uyuşturulmuş at ayakta duramaz, dursa bile üstünde kimseyi taşıyamaz, taşısa bile sütçü beygirinden daha sünepe bir görüntü verir. Uysal at belki bulunabilirdi, ama sizin Müstebit’in toplarını tepiklemenin ne kadar zevkli olduğu atlar arasında öyle bir yayılmış ve öyle bir tutku haline gelmişti ki…”

Bu ne şaşılası işti böyle. Doğruldum, tekrar iskele babasına oturup kafamı kaldırdım. Bu söylediklerini hazmetmek için çabaladığımı gözlerimden anladılar ve kısa bir müddet beklediler. “Acaba mı…” diye içimden geçirirken, “Bu daha bir şey değil” diye devam etti üçüncü Zürafa. “Hayvanlar alemi enformasyonuyla konuşuyorum. Bu sorunu çözmek için Ankara Ulus’taki heybetli heykeli kullanmayı düşündüler. Biliyorsun, o heykelde Atatürk at üstündedir.”

“Onun heykelinin at üstünde olması normal” diye araya girdim, “adam askerdi ne de olsa.”

“İşte o Atatürk’ü indirip yerine canlı canlı Müstebit’i oturtacak, ışık numaralarıyla da atı sanki canlı gibi gösteren fotoğraflar çekeceklerdi.”

“Yok artık!” diye nara attım. Bu kadarı fazlaydı; beynim ısınmıştı. İspermeçet balinası üzerime bir kuyruk su daha boca etti. Tokat yemiş gibi kendime geldim ve “Benim de içimde bir heykel var” diye kendimi kaybetmiş bir şekilde anlatmaya başladım. Konudan ne kadar uzaklaştığımı farkedemeyecek kadar dengemi bozmuştu Zürafa’nın anlattığı hikaye.

“Ama içimdeki heykeli ben kendim yaptım” diye devam ettim. Heykelden bahsettiğim için konuyla ilgili bir şey söylediğimi sandılar ve boyunlarını bana doğru eğebildikleri kadar eğip o güzelim kulaklarını da diktiler, İspermeçet de kafasını çıkarıp bana doğru uzattı. “Bir Salyangoz heykeli var içimde.”

“Neden içinde?” diye sordu İspermeçet, “Müstebit’ten mi saklıyorsun, ona da binmeye kalkar diye?”

“Hayır” dedim, “o benim salyangozum. Yani, o salyangoz benim. Daha doğrusu, ben o salyangozum.”

“O zaman sana bir sürprizimiz var, ama daha sonra” dedi Zürafa ve anlatmayı sürdürdü:

“Tabii, bunu, yani Atatürk’ün atının üstüne Müstebit’i bindirme işini güpegündüz yapamazlardı, herkes görürdü.”

Zürafa, kaşımı orantısız bir güçle kaldırdığımı hemen farketmişti.

“Yok hayır, Atatürk hayranlarının heykelin attan indirilmesi karşısında önü alınamayacak hezeyanlara kapılmasından endişe etmediler. O kitleye neleri yutturmuşlardı, bunu da yuttururlardı. ‘En fazla biraz yaygara ederler’ diye düşünüyorlardı.”

“Hmm!” demekle yetindim, yeni bir tartışma konusu açmaya gerek yoktu.

“Gece yapmak zorundaydılar, çünkü suni ışığa, ışıklandırma numaralarına muhtaçtılar. Ve numara yaptıklarını herkesin görmesini istemiyorlardı, dediğim gibi. Hazırlıklar tamamlandı ve bir gece o bölgeyi trafiğe kapayıp işe giriştiler. Atatürk birkaç saatliğine attan inip tam Dumlupınar’daki gibi değilse de kaldırımın kenarına uzandı. Müstebit atın sırtına çıkmakta zorlandıysa da muzaffer bir edaya bürünmek onun için çocuk oyuncağıydı. Fotoğraf aşamasına geçilmesi için bütün ışıklar yakılınca nereden peydahlandıkları anlaşılamayan bir sürü beyaz güvercin at üstündeki Müstebit’in üstüne, başından botuna kadar beyazlatacak yoğunlukta, sıçmasın mı!”

Çok gerilmiş olmalıydım, hafiften kıkırdadım.

“Bu tek deneme değildi” diye devam etti Zürafa, “bir at heykelini de Marmara kıyısına götürmüşlerdi. Hani resimleri de vardır, İstanbul’un fethi sırasında Fatih Mehmed bir ara donanmanın becereksizliğine hiddetlenip atını denize doğru sürer ya, işte o sahneyi canlandırıyorlardı. Bu sefer de martılar başına üşüşüp aynı işi gördü. Malazgirt ovasındaki denemede ise kartallar…”

Olacak şey değildi. “Siz benle dalga mı geçiyorsunuz? Hayal dünyanızın Sahra çölü kadar geniş olduğunu görüyorum…” diye söylenirken bir hışım kalktım. Sağa sola kararsız ve anlamsız birkaç adım attıktan sonra öbür köşedeki babaya oturdum. İspermeçet balinası kuyruğunu daldırıp bir tanker su daha boşalttı üstüme. Zürafalar başıma toplandı; dünyanın en uzun ve en güzel onaltı zarif bacağı arasından dünya pek sevimli bir yermiş gibi görünüyordu. Başımı kaldırdım, dört zürafa kafakafaya vermiş, sekiz göz dinlemeye devam etmeye hazır olup olmadığımı sorgulayan bakışlarını bana dikmişti.

“Hiçkimse yazmadı mı, hiçbir yerde haber olmadı mı yani bunlar?” diye sordum, sakin olmakla alakası olmayan bir hayretten donakalmışlıkla karışık inanmazlıkla.

“Komik olma” cevabını aldım, “hangi dünyada yaşıyorsun sen, Afrika’da mı? Bilmiyor musun sizin medyanın halini? Birileri bilse de yazmaz, birileri de birileri sızdırmazsa yazacak bir şey bulma zahmetine katlanmaz.”

“Peki” diye sordum, “siz niye ilgilendiniz bu konuyla taa Afrikalardan?”

“Hiç niyetimiz yoktu” diye cevapladı dördüncü Zürafa, “Müstebit bizle ilgilenince mecbur kaldık.”

“Niye, şemsiyeyle mi dürttü yoksa sizi de” dedimse de dehşetli bir hayrete düştüğümde hep yaptığım gibi iki ayağımı kaldırıp yere vurdum ve ikinci kez kaldırınca dengemi kaybedip attan düşen Müstebit pozisyonuyla yarışacak şekilde, allahtan, denize düştüm. Pat, İspermeçet geldi. Tanrım, nasıl da eğleniyordu. Dinlemekten sıkılmıştı. Kuyruğunu bir mancınık gibi kullanarak beni ileri doğru fırlatıyor, tam düşecekken başını kaldırıp gövdesiyle bir kaydırak oluşturarak kuyruğuna kadar kaydırıyor, sonra tekrar fırlatıyordu. Çok eğlenceliydi benim için de, ama “Hikayenin sonunu çok merak ediyorum, n’olursun birazcık ara verelim” diye yalvardım. Sekizinci fırlatmadan sonra zarif ve mahir bir kuyruk hareketiyle beni iskele babasına oturttu.

“Ey balinayla balina, köpekle köpek, salyangozla salyangoz olan mahluk” diye kaldığı yerden anlatmaya koyuldu Zürafa: “Sizinkiler atlarla, hatta at heykelleriyle bu işi yapamayacaklarını idrak edince, tapirlere ve zebralara yöneldiler…”

“Fakat şimdi tamamen saçmaladınız, ben de sizi ciddiye alıp dinliyordum” diye kararlı bir ses ve keskin bir mantıkla itiraz ettim. “Tamam Fatih’i, Alpaslan’ı, Atatürk’ü ve atlarını anladım ama zebraya binmiş bir fatih sizce de tuhaf değil mi? Kim ciddiye alır böyle bir fatihi? Ayrıca hiç inandırıcı olmaz, kendi seçmenine karşı bile maskara olur.”

Dört zürafanın aynı anda katıla katıla gülmesi normal bir zamanda bana da çok hoş gelir ve ben de katılırdım, ama şimdi… Üçü gülmeyi sürdürürken biri “İşte senin gibilerin derin sorunlarından biri de bu” dedi.

Bu konuşma sanatını da nereden öğrenmişti bu zürafalar? Tuhaf bir zamanlamayla konuşmaya küçük bir ara veriyor, sonra tekrar başlıyorlardı ve bu aralar hiçbir zaman aynı uzunlukta olmuyordu. Tıpkı bir annenin yeni yemek yemeye başlayan bebeğini beslemesi gibi davranıyorlardı. Bir lokma veriyor, çiğnemesini bekliyor, çocuk tam yutma hareketini yaptığında öbür lokmayı ağzına uzatıyorlardı. Bebeğin çiğneme, annenin de bekleme süresi lokmanın büyüklüğüne, bebeğinin o lokmaya konsantre olma derecesine, çeşitli sesler çıkarmaya çalışmasına, etrafla ilgilenmesine … göre değişiyordu. Anne bunları çok iyi gözlemeli, tam zamanında yeni lokmayı uzatmalıydı, yoksa bebeğin temposu bozulur, iştahı değilse bile yeme hevesi kaçabilirdi…

Yine bu taktiği uyguladı. Derin sorunumun ne olduğunu düşünmem için bana bir süre tanıdılar, bu süre, sorunumun ne olduğunu keşedebileceğim veya sorunum olmadığına hükmedebileceğim kadar uzun değildi, bir sorunum olduğu konusunda beynimde bir ışığın yanmasına yetecek ama tekrar sönmesine yetmeyecek kadardı. Ve yine tam zamanında konuşmasına devam etti:

“Yaratıcılıktan ne kadar yoksunsunuz, gör. Hödük, cahil, dangıl dungul diye küçümsediğiniz o Müstebit ve ekibi, ki öyleler, sizden daha yaratıcı ve bu hünerleriyle geniş kitleleri de etkilemeyi iyi biliyorlardı. Basit, hatta adi anekdotlar, fıkralar, hikayelerle doğrudan iletişim kuruyordu o küçümsediğiniz Müstebit büyük kitlelerle. Sizin o basitlikle algılanan şeyi düzeltmeniz, o basitteki yanlışı göstermeniz için bir araba dolusu sofistike laf etmeniz gerekiyordu ve bu lafları da sizden başka kimse anlamıyor, dinlemiyordu. Öbür taraf dediğiniz yerden anlayanlar da acizliğinize gülüyor da gülüyordu.”

Şu zarif zürafalardan hakaret duymak da bana nasip olmuştu işte. Ama merakım, kızmama fırsat vermiyordu. Zürafa’nın Mençune şelalesi gibi yükseklerden dökülen sözleri, Mençune’nin buz gibi suları gibi ayıltıcı, dirilticiydi.

Yaratıcılık yoksunluğumuzu ve acizliğimizi tam da kabul etmek zorunda kalıyorken, adi bir insani gurur refleksiyle tekrar reddetme tuzağına düşmemi engelleyecek bir zamanlamayla kaldığı yerden anlatmaya koyuldu yine Zürafa:

“Zebra üstünde bir fatihin tuhaf kaçabileceğini Müstebit’in ekibi de düşünmüştü pek tabii. Bu tuhaflığın üstesinden gelmek için bir plan geliştirdiler. Hatırla, Afrika açılımı başlatmışlardı. Düşün, ey ne olduğuna karar verememiş mahluk, bir zebra bir Afrika fatihi için çok şık bir binek tahtı değil midir? O güzelim, hipnotize edici çizgileriyle zebra. Fetih tarihine, edebiyatına, sanatına, ikonografisine bir katkı olacaktı aynı zamanda zebra üstündeki Müstebit. Tuhaf karşılanması bir yana, bir açılım, yeni bir zirve, bir çığır kabul edilecekti; böyle duyurulacaktı en azından ve en azından sizin yurdunuzda bunu yutturacakları kesindi.”

“Vay canına!” kelimeleri ağzımdan döküldü.

“Buna da şükür, yaratıcılığı takdir etme melekeni hala yitirmemişsin” dedi Zürafa. “Ama bunun mümkün olmadığını, Zebra’nın yabaniliğiyle başedilemeyeceğini derhal gördüler.”

Müstebit’in büyük derdinin Afrika’ya nasıl sıçradığı açıklığa kavuşmuştu böylece. Zürafalar da zebralar dolayısıyla hikayeye bulaşmıştı zahir.

“Hayır” dedi Zürafa. “Müstebit’in bir Afrika seferinde dahil olduk biz. Sizinkilerde dünya üzerinde binlerce yıl içinde süzülmüş bilgilere itibar etmek, güvenmek gibi bir tutum olmadığı için, kendi toplarının keyfine bilgi uydurup, kafalarına gelen şeyi gerçek sandıkları için Müstebit de bu alanda bir hayli cüretkardı. Aklına gelen fikri ekibine söyledi: “Evet ya, bu zebralar falan vahşi. Beni en iyisi Afrika fatihi olarak bir zürafaya bindirin. Hem daha yüksek hem daha renkli hem de – en önemlisi – daha uysal görünüyorlar.”

Ekip bu fikre bayıldı ve hemen zenginleştirdiler: “Mübarek zat-ı alinizi sırtına severek ve suhuletle kabul buyuracaktır. Böylece bir ilki de gerçekleştirmiş olacaksınız; zürafaya binmiş bir fatih tarihte görülmüş bir şey değil. Kuran’da zürafa hangi surede geçiyor, ‘Bakara makara’, arkadaşlar bir baksın; siz bineceğinize göre mutlaka geçiyordur; cenab-ı allah böyle bir şeyi kesin atlamaz.”

Bir başkası genel kültürünün Ay’ın fethine kadar uzandığını sergileyerek yorumladı bu kutlu düşünceyi: “Zürafa için minik, sizin ve insanlık için dev bir adım. Sizin her adımınız zaten insanlık için büyük bir adımdır.”

Yavaşça kalktım. Bir salyangoz hızıyla bütün giysilerimi çıkardım. İspermeçet ve zürafalara “Ne bakıyorsunuz, siz de çırılçıplaksınız!” diye çıkıştım.

“İnsan vücudu pek çirkin, pek tuhafmış” dediler, “giyinmen herkes için en hayırlısıdır belki, bir düşün istersen.”

“Hayır” diye isyanımı sürdürdüm, “zamanla alışırsınız. Biz her tür çirkinliğe alıştığımız için biliyorum; sizden tecrübeliyim bu konuda…”

“Ama çirkinliğe alışmak bizim doğamıza aykırı ve biz çirkin olamayız, güzel olmak zorundayız. Çirkinliğe alışırsak ölürüz. Güzel olmazsak da ölürüz, çirkinleşemeyiz. Varlığımızı güzelliğimize borçluyuz biz. Çirkin bir Zürafa veya çirkin bir balina veya çirkin bir akrep yoktur. Biz sizin gibi değiliz, her zaman en güzel halimizle bulunuruz.”

“Ben de zaten bir salyangozum” diye mat ettim onları. “Siz içimdeki o salyangoz heykelinin kolay yapıldığını mı sanıyorsunuz? Değişik bir ‘şey’den yapılmıştır o. Bir maddeden başka bir maddeye geçebilen, hareket edebilen bir heykel. Gözyaşının ve gülüşün damıtılmasıyla elde edilen, sevişerek yoğurulan ve yoğunlaşan bir maddeden.”

Babaya çıktım. “Ama artık heykel olarak taşımaktan bıktım ve yoruldum. Ona can vermem lazım, ona bir can lazım” deyip kendimi denize attım.

İspermeçet balinası hafif bir uzaklaşma numarası yapıp baktı, daldığım derinlikten çıkmaktaydım. Burnuyla hafifçe itti. “Ne saçma tüyleriniz varmış sizin böyle” deyip tatlı tatlı sürtündü bana. Ben de sakallarımı sürttüm onun koca kafasına.

“Hadi beni son bir kez çıkar da şu akılalmaz hikayenin sonunu dinleyeyim” dedim.

İskeleye yine sırtüstü uzandım. “Eee…?”

“Müstebitin ağzı sulanmış, bir zürafanın sırtına oturacağı için kıçı karıncalanmıştı… Kendini uzun sandığı için (işte bunlar hep saçmasapan insan ölçüleri), en uzun zürafayı bulmalarını istedi. Biz bu iş için en uygun arkadaşımızı ayarladık ve buldurduk onlara. Bir merdiven mekanizması kurdular Müstebit bizimkinin sırtına tırmanabilsin diye. Uzaktan seyrediyorduk. Bizimki, gayet sakin ve uysaldı. Müstebit’i oturttular. Arkadaşımız son derece yumuşak on, onbeş adım attı. ‘Tamam bu iş’ diyorlardı. Zürafamız güvenlerini kazanmıştı. Boynuna da bir ip geçirmişlerdi her ihtimale karşı. Kameralar ve fotoğraf makineleri çalışmaya başlar başlamaz arkadaşımız, önceden anlaştığımız gibi, ani bir koşuya kalktı. İp koptu. Neye uğradığını şaşıran Müstebit can havliyle bizimkinin uzun boynuna sarıldı. Bir zürafayı en sinirlendirecek şey, sevgilisi olmayan birinin boynuna sarılmasıdır. Bizim yanımıza vardığında Müstebit avare kasnağa dönmüştü zaten. Hep beraber birkaç kilometre ötedeki Malavi gölüne doğru koşmaya başladık. Arkamızda müthiş bir panik vardı, hala arabalarına binmeye çalışıyorlardı. Göl kenarında bizimki zarif bir hareketle Müstebit’i sırtından attı. Bir hipopotam gelip ağzını açtı ve Müstebit’in kafasını koca ağzına alıp geğirdi. Bir fil gelip burnuna osurdu. Bir ağaçkakan kafasına konup tam üç kere kaktı. Sizin memleketinizde iki yıl kalmış bir papağan kulağının dibine konup bildiği bütün küfürleri saydı, bir Hopa engereği taa oralara kadar gelip ‘İi-ii-iii’ diye bir iğrenme sesi çıkarıp hızla uzaklaştı… Hepsini saymayayım, hayvanlar alemi çok kalabalık, biliyorsun.”

“Malavi gölünde Mavi balinaların fink attığını da söylemeyeceksiniz herhalde. Nasıl yuttu bizim Müstebit’i Mavi?” diye mantıklı bir soru sordum.

“Aferin” dedi bir Zürafa, “arasıra doğru sorular sormayı da biliyorsun. Müstebit’i gölün beslediği ırmaklardan birine bıraktık.”

Sözü İspermeçet aldı: “Sizin Müstebit, Madagaskar’ın karşısı gibi yerde Hint okyanusuna kavuştuğunda bizim Mavi de oralarda dolanıyormuş. ‘Şununla biraz eğleneyim’ demiş. Atıyor tutuyor, batırıyor çıkarıyor, ağzına alıp çalkalıyormuş falan. Doğrusunu isterseniz fırlama ve yaramaz bir Mavi’dir biraz o. Sizin Müstebit de gerçek bir kımıl zararlısı bir Mavi balina için. Ağzında çalkalayıp dururken hop diye midesine kaçıvermiş işte.”

“Eee, o da mı Yunus peygamber gibi dua edip karaya kusulmasını sağlamış” diye endişeyle lafa girdim. “Eğer öyleyse, zaten kimileri tarafından peygamber sayılan bu herifin peygamberliği tescillenmiş olur bir nevi. ‘Vahiy bana da balinanın karnındayken geldi’ diye çıkar ortaya. Hadi söylesene, Mavi çıkardı mı Müstebit’i?”

İspermeçet hınzırca gülümsedi. “Çıkardı, ama kusarak değil. Biliyor olmalısın Alpciğim, aynı balinayla iki kez kusulunmaz! (Felsefe işte böyle ilginç kelimeler ve deyişler icat ettiriyor.)”

“Sakın onu söyleme!” diye kestim.

Devam etti: “Hazmedebileceğini hazmedip kalanı da posa olarak çıkardı. Fakat görüldü ki, bir balina için hazmedilebilir neredeyse hiçbir tarafı yoktu.”

Bir sessizlik oldu. Herkes ayrı bir yere bakıyordu. Sonra herkesin bakışı birbiri üzerinde toplandı ve hepberaber büyük bir gürültüyle gülmeye başladık. Zürafalar dört ayak, ben iki ayak üstünde tepiniyorduk, İspermeçet de denizi birbirine katmıştı.

Neden sonra durulduk.

Dört zürafa, bir İspermeçet balinasıyla zaman nasıl da geçmişti. Güneş ufka doğru süzülüyordu. Parmaklarımı birleştirip sağ elimi içi bana gelecek şekilde uzattım ve güneş ile ufuk arasındaki mesafeyi ölçtüm: altı parmak. İnsan ölçüsüyle birbuçuk saat vardı güneşin denize dalmasına.

“Denizi de bok ettiler İspermeçet balinası” diye seslendim.

“Evet, görüyorum” diye cevap verdi. “Deniz denizdir yine de. Gel koynuma açıklara gidelim. Başka denizlere de yüzebiliriz.”

Tam “Hay ve hay” demiştim ki, sarıp sarmalayıcı bir ses geldi arkadan: “Dur!”

Turuncuya çalan kahverengi kabuğuyla bembeyaz Salyangoz, “Sizin hemen peşinizden Arhavi’den çıkmıştım yola, ancak gelebildim” dedi.

“İşte sürprizimiz buydu” dedi Zürafa. “Sana bir Afrika salyangozu da getirdik.”

“Yani içimdeki heykeli biliyordunuz!?”

“Tabii.”

“Nereden biliyordunuz peki?”

“Çünkü bir keresinde bir salyangozla seviştiğini biliyorduk.”

“Nasıl bilebilirsiniz bunu?!”

“Sen bizi dinlemiyor muydun?” diye yalancıktan azarladı beni ikinci Zürafa, “Anlattık ya hayvanlar aleminde nasıl gelişmiş bir haberleşme ağı olduğunu.”

“Dahasını da biliyoruz” diye lafa girdi İspermeçet, “Hayvanlar aleminde bir tek salyangozların seviştiğini, öbürlerinin çiftleştiğini düşündüğünü de biliyoruz.”

Biraz utandığımı itiraf etmeliyim. Fakat bu bilgiler karşısında dehşete düşmüştüm. Yine de şu soruyu sormaktan kendimi alamadım: “Öyle değil mi?”

Güldüler. Dördüncü Zürafa durumu açıkladı: “Haksız sayılmazsın ama tam da öyle sayılmaz. Öyle hissediyorsan öyledir. Biz hayvanlar arasındaki kural şudur: Herkesin gerçekliği farklıdır, saygı duyulmalıdır.”

Salyangoz, “Zürafalardan ayrılıp eski bir arkadaşıma uğramıştım” dedi. “Çok şey kaçırdım mı?”

“Tam tersine” dedim, “tam zamanında geldin; bir posadan yeni kurtulmuştuk.”

Salyangoz’u avucuma aldım, davet ettiği derin hazzı hatırladım tekrar. “Heykelime can vermeliyim” dedim.

Zürafalar “Ne kadar yeşil ülke burası, konuşmaktan ağzımız kurudu, gidip biraz şenlendirelim” dedi.

İspermeçet balinası, “Kabuğuna çekil” dedi, “ben seni bekleyeceğim deniz için”.

“Hopa’da günbatımı eşsizdir” diye seslendim İspermeçet’e, “Ne de olsa ufkun sahibi yoktur; dolayısıyla, çirkinleştireni de.”

“Evet, kimsenin sahip olamayacağı yerdir ufuk” diye onayladı İspermeçet balinası.

Salyangoz ağzıma kendi özünden verdi. İki Salyangoz olarak bütün gözeneklerimizle birbirimize yapıştık. Yavaş, nazik, zarif.

Türkiye içinde yayınlandı | 1 Yorum

Bir gazeteci için daha büyük utanç olamaz

 

Dün gece gördüğüm bir tweet ve sonrasındaki diyaloglar, nasıl bir kabus içinde yaşadığımızı, nasıl bir ilkesizlik cehenneminde debelendiğimizi, nasıl bir ümitsiz bataklıktan çıkmaya çalıştığımızı bir kere daha gösterdi bana. Ben de size göstermek istiyorum.

Cumhuriyet gazetesinin çiçeği burnunda köşeyazarı Aslı Aydıntaşbaş, 2012’de çiçeği burnunda Suriye içsavaşıyla ilgili bir tv programında şunları söylemiş:

“Suriye’deki devrim hakkında sadece Türkiye solunda böyle bir algı var. Gerçekte burada bir devrim oluyor. Devrim illa üretim araçlarının el değiştirmesi değildir, orada 35 kişiyi öldüren zalim bir rejime karşı insanlar ayaklanmıştır. Suriye devrimcilerini tanımanızı isterim.” (Aradan geçen üçbuçuk yıl Aslı’nın utanmasına yardımcı olmuş mudur, bilmiyorum.)

Meriç Şenyüz de 20.12.2012’de Yurt gazetesinde Aslı’yı eleştiren bir yazı yazmış http://www.telgrafhane.org/washingtonin-yeni-milliyet-temsilcisi-cihatcilari-devrimci-ilan-etti/. Peki Aslı ne yapmış? Meriç’i mahkemeye vermiş. Bu sabah da Meriç’in duruşması vardı. Bu yazıyla ilgili Aslı’ya 5.000 lira tazminat ödemeye zaten daha önce mahkum olmuştu. (Güle güle harca Aslıcığım!) Onun temyiz süreci Yargıtay’da işliyor. Bugün de Aslı’nın şikayetiyle savcılık tarafından açılan kamu davası görüldü ve adli para cezası ile Aslı’nın avukatının ücretini ödemeye mahkum oldu.

ve tazminat ödemeye mahkum oldu. Aslı’nın aslı Recep Tayyip Erdoğan’mış meğer.

Peki biz, herhalde Aslı da, RTE’nin yazarı çizeri, söz söyleyeni dava etmesini neden kınıyoruz? TC Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan niçin dünyanın maskarası olmuştu?

Aslı dün geceki twitter trafiğine birkaç tweetle katıldı. Girizgahı şu tweet’le yaptı:

“Bu arkadaş, kendi gazetesinde ‘El Kaide ve CIA’ci’ diye 1. sayfadan başlık attı. Olmadık tehditler aldım.”

Dün akşam ortaya çıktı ki, 1. sayfadan o başlığı atan kişi ‘bu arkadaş’ değilmiş. Meriç, kendisi olmadığını yazınca, Aslı’nı attığı şu tweet de bunu kanıtladı zaten:

“Size ait olmadığını arkadaşlarınız da arayıp söyledi. O zaman kime ait olduğunu neden söylemiyorsunuz?”

Bu tweet’in ilk cümlesi Aslı’nın dürüst olmadığının kanıtı. Çünkü o başlığı atanın Meriç olmadığını bilmesine rağmen ilk tweet’inde onun attığını söylüyor. Fakat sonraki tweeterinden birinde bu sefer şunu diyor:

“Ben size değil gazeteye dava açtım. Hedef gösterildim, onlarca tehdit aldım.”

Aslı’nın bu sözü de gerçeği yansıtmıyor; doğru dürüst konuşursak, Aslı yalan söylüyor. Çünkü o başlık yüzünden Yurt’un yazıişleri müdürü ceza yemiş zaten. Yazarın birinci sayfadaki başlıkla bir ilgisi yok. Aslı gazeteci olarak bunu bilir zaten. Meriç de bunu söylüyor. Zaten onun yazısının başlığı şu: “Washington’ın yeni Milliyet temsilcisi Cihatçıları Devrimci İlan Etti.”

Bu tweet’in ikinci cümlesi ise birden çok sorun barındırıyor. Birincisi, Meriç’in arkadaşını ispiyonlamasını istiyor. Meriç’in (ve bütün gerçek gazetecilerin) karşı olduğu (olması gerektiği) bir konuda (gazetecinin işi yüzünden yargılanması) muhbirlik yapmasını istiyor. İkincisi, Meriç bir isim vermeyince de, Aslı asıl ‘suçlu’nun o olmadığını bildiği halde Meriç’in ceza çekmesine razı olma gaddarlığına teşne olduğunu gösteriyor.

Dün gece twitter’daki bu trafiğe birçok kişi katıldı; hepsini tanımıyordum, tanıdıklarım gazetecilerdi. Aslı’ya destek çıkan bir gazeteci hatırlamıyorum. Geç saat başımı yastığa koyduğumda, sevgilimi düşüneceğime Aslı’yı düşündüm: ‘Yarın 11’de duruşma var. Bir imkan zar mı bilmiyorum ama acaba Aslı davadan vazgeçebilir mi, bu kadar konuşmadan sonra en azından?’

Aslı’yı gazeteciliğe başladığı Yeni Yüzyıl’dan (1994) tanırım, Meriç’i tanımam. İlk kez bu sabah konuştum. Duruşmadan önce bir tweet mesajıyla telefonunu istemiştim. Çıkınca konuştuk. Benim merak ettiğim şeyi hakim de Aslı’nın avukatına sormuş: “Şikayetçi olmayı sürdürüyor musunuz?”

Demek ki vazgeçme imkanı varmış. Çünkü şikayete bağlı bir davaymış bu. Aslı’nın avukatı ‘Etmiyoruz’ dese dava düşecek, zaten işsiz olan, Yurt’tan alacaklarını tahsil edememiş Meiç de tazminat ödemekten kurtulacak, Aslı Aydıntaşbaş da bırakın bir utançtan geç de olsa kurtulmayı, bu memlekete layık ve alışılagelmiş biçimde erdem timsali bir kahraman bile ilan edilecekti.

Fakat heyhat, Aslı’nın vekili “Ediyoruz” demiş.

Bir yazar olan Aslı bir yazarı mahkamaya vermesini şu gerekçelere dayandırıyor tweet’lerinde:

“… kocamam resmimle, hedef göstermek için, ‘El Kaide ve CIA’in Gülü’. Var mı böyle bir tahkir!!??

“… Hedef gösterildim, onlarca tehdit aldım. Nasıl 1 kadın gazetecinin resmini

…basıp ‘İşte El Kaide’nin, CIA’in Gülü’ başlığını atıp sonra bu çok normal bri şey gibi davranabiliyorsunuz?”

“Kusura bakma ama, insanlara bu kadar iftira atmak bu kadar kolay değil. Hem de birinci sayfadan, resmimle.”

“Ondan sonra sayısız tehdit aldım.”

Hedef gösterildiği yok, tehdit aldığı nanay. Zaten Aslı’nın dava dosyasına koyduğu ‘tehdit’ler iki okur yorumundan başka bir şey değil. Buyrun kendiniz karar verin:

“Bunlar gazeteci oldukları için değil, iyi yalaka oldukları için o göreve getiriliyorlar.”

“Kiralıktır ve tek kullanımlıktır.”

Çirkin, ama tehdit değil bunlar. Başka tehditler vardı da ‘tehdit’ vs diye açtığı davanın dosyasına koymayı unuttuysa, başka. Ama size şu bilgiyi de vereyim: Aslı bu davayı açsın diye gittiği ilk avukattan “Bunlar için dava açılmaz” cevabını almıştı. Ama Aslı yılmadı. Bu mantıkla birçok haber ve yazı başlığı mahkum edilebilir. Sadece Türkiye çöplüğünde tabii ve Aslı gibi RTE gibi horozların gücü ve gayretkeşliğiyle. Aslı bunu kanıtlamış, yolunu açmış oldu.

İkincisi, bu memlekette yazı yazmış da tehdit edilmemiş az insan kaldı galiba. Ben bile tehdit edildim. Gazete seni doğrudan tehdit etmiyorsa dava açamazsın. Bu durumda etmiyor. Alay etmeye, peki, aşağılamaya çalışan kötü bir başlık. Ve tabii, Meriç, ‘seviyesiz’ bulduğu bu ifadedeki CIA, El Kaide, gül kelimelerinin, bırakın kendi başlığını, yazısında da geçmediğini söylüyor ve haklı.

Üçüncüsü, ‘tahkir’, ‘iftira’ deyip mahkemeye davranman, müstebit Recep Erdoğan’ın hizaya getirip sansür için yarayışlı kıldığı yargıyı tetikçi olarak kullanman dünyayı kendine güldüren TC Cumhurbaşkanı’nın ifade özgürlüğünü katletmek için yaptıklarından zırnık kadar farkı yok. Onun yarattığı silahı kullanma şerefini sırtlamış oldun. Araya kadın olduğunu (herkes zaten biliyor) ve resmini (bayağı meşhur birisin, seni tanımayan mı var ve resmini bulmak iş değil) katıştırman, arzu ettiğin etkiyi mahkemede yaratmış olabilir, ama ucuz bir numara olduğunun kanıta ihtiyacı yok.

İşin ironik tarafı şu: Cumhuriyet, şu anda basın özgürlüğünün kalesi sayılıyor ve o kalede yeni yazmaya başlayan Aslı basın özgürlüğünün canını çıkaran bir dava açmış biri! Yayın yönetmeni ve Ankara temsilcisi ile iki yazarı (Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan) haberleri ve yazıları için daha yeni ceza yemişken, aynı gazetenin yazarı bir başka yazarı, üstelik ilgisiz birini, makum ettiriyor.

Gece attığım tweet’i tekrarlayayım: Bir yazarın beğenmediği bir yazı karşısında yapacağı şey yazı yazmaktır, mahkemeye vermek değil.

Aslı en kötüsünü yapmış ve fırsatı varken de kendisini aşağılayan bu kötülükten vazgeçmedi. Ne diyelim,

Bir gazeteci için bir devlet mahlukuyla, hele RTE ile aynı kefeye, aynı hizaya, ‘paralel’e düşmekten daha büyük bir utanç olamaz.

Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Babası ölmüş bir yavruyu vatan kurtaramaz

Memleketin ve dünyanın cehennemi sorunlarından bahsederken kimi okurlar “Peki nasıl çıkacağız bu kısır döngüden, çözüm nerede?” diye soruyor. Ben de kendi kendime soruyorum aynı soruyu. Sihirli değnek yok diyorum ama basit bir çözüm var aslında. Geçenlerde kaybettiğimiz Johan Cruyff’ün futbol için dediği gibi: “Futbol basit bir oyundur. Zor olan, onu basit oynamaktır.”

Önümüzdeki sorunlar için de çözüm basit, eşitlikçi toplum (dünya); zor olan, eşitlikçi toplumu yaratmak! Çünkü o ‘sihrli değnek’i yaratmak sihirli değnekle olmuyor, mücadele etmek gerekiyor.

Bilinmedik bir şey söylemiyorum elbet; muazzam bir literatür var bu konuda. Ama yine de son bir araştırma, eşitlikçi toplumların nasıl ‘sihirli değnek’ olduğunu ‘sahada’ gösteriyor ve ilerisi için de ilham veriyor.

Geleneksel kültürlerde insanların adak olarak sunulduğunu, kurban edildiğini biliyoruz. Nature dergisinde yayınlanan araştırma şunu ortaya koyuyor: Toplum ne kadar eşitlikçiyse insan kurban etme o kadar az.

Eski Germen, Arap, Türki kültürlerden İnuitlere, Afrika’ya, Japonya’ya kadar yaygın bir uygulama bu. Avustralya ve Yeni Zelanda’dan bilimciler, Austronesia dedikleri coğrafyadaki 93 geleneksel kültürde bu uygulamayı araştırmış. Bu bölge Tayvan’dan Madagaskar’a, Yeni Zelanda’dan Hawai ve Paskalya Adaları’na uzanıyor. Bu bölgenin seçilmesinin sebebi şu: Değişik dini inanca sahip bu kültürler iyi çalışılmış ve kökenleri ortak; ayrıca, küçük atollerden kıtalara kadar değişik ortamlarda varlıklarını sergiliyor ve küçük, eşitlikçi topluluklardan enikonu kompleks siyasi yapılara kadar yaygınlık gösteriyorlar.

Araştırmaya göre, 20 eşitlikçi topluluğun sadece beşinde insan kurban edilmesine rastlanıyor. Ilımlı bir tabakalaşmaya sahip 46 kültürün 17’sinde, yüksek ve katı tabakalaşmaya sahip 27 kültürün ise 18’inde bu uygulama görülüyor. Kısacası, sosyal tabakalaşmanın olduğu sınıflı toplumlar kurban üretiyor. Dahası, insan kurban edilmesi, sosyal tabakalaşmayı teşvik ediyor ve bir kere oluştuktan sonra tabakalaşmayı perçinliyor; sınıflı topluma geçiş için bir tramplen.

Tahmin edilebileceği üzre, kurbanlar, köleler ve esirler gibi toplumun alt tabakalarından geliyor. Uygulayıcılar da elitler; birçok durumda dini otorite ile siyasi otorite örtüşüyor.

Peki, neden insanları kurban ediyorlar? Bu kurban etme eylemi mutlaka bir ayin şeklinde icra ediliyor ve mutlaka bir kutsallık taşıyor. Doğaüstü, ilahi bir gücü memnun etme veya gazabını yatıştırma ‘amacı’nı taşıyor. İnsan kurban etmeyi ölümden ayıran şey de zaten dini bir motivasyonu olması.

Yaygın vesileler şunlar: Tabu veya töre ihlali, önemli bir topluluk şefinin cenazesi, yeni yapılmış bir yapının veya kayığın takdis edilmesi… İnsan kurban edilmesi, bu törensel gerekçelerin sakladığı başka işlere yarıyor tabii: dini-siyasi otoritesi ve ayrıcalıkları ile sınıf temelli iktidarı meşrulaştırma; can almayı bir ayine dönüştürüp sergileyerek siyasi otoriteyi ilahi güçle donatıp kutsallaştırarak şiddet kullanma ve baskı yapma tekelini meşrulaştırma; siyasi-sosyal çatışmaları bulanıklaştırma, sosyal entegrasyon sağlama; cezalandırma, korku salma; ve böylelikle sosyal kontrol.

Araştırma ekibinden Joseph Watts (Auckland Üniversitesi), İngiliz Guardian gazetesine, ilginç bir problem olmasına rağmen, modern toplumlarda insan kurban etmenin izini sürmediklerini söylemiş.  Ama yine de şunu diyor Watts: “İnsan kurban edilmesi modern toplumlarda kontrol için kullanılmıyor olsa da din daha genel anlamda bu işlevi hala görebiliyor. Çalışmamız, dinin sosyal elitlerin sömürüsüne nasıl açık olduğunu ve sosyal kontrol kurmak ve sürdürmek için bir alet haline gelebildiğini vurguluyor –bir sosyal kontrol aracı olarak insan kurban etme uygulaması, bunun nerelere kadar uzanabileceğinin tüyler ürpertici bir örneği.”

Araştırma sonuç olarak şunu da öne sürüyor: “Törensel öldürmeler küçük eşitlikçi gruplardan bugün yaşadığımız geniş tabakalaşmış toplumlara geçişe yardım etti.”

Şehitler, modern kültürlerin insan-kurbanları

Türkçede yayınlanmadığını sandığım için yaptığım bu genişçe özetten bugüne gelebiliriz şimdi. Bildiğimiz gibi seküler ‘dinler’ ve seküler kutsallar ortaya çıktı ulus-devletle birlikte. Mesela vatan o seküler kutsallardan, en güçlülerinden biridir. Ama aynı zamanda dini kutsallıkla da yaldızlanmıştır.

Bizim durumumuzda İslamcıların da (AKP), Kemalistlerin de (CHP), milliyetçilerin de (MHP), kimi solcuların da kutsadığı bir şey vatan. Bu yüzden, dini içerikli ‘şehit’ kolayca seküler alanın ‘vatan’ına sıçrayabilir ve sıçrarken bir miktar dini içerik de sıçratır.

Şehitler, bir anlamda, modern kültürlerin insan-kurbanlarıdır. O eski kültürlerde insan kurban etmenin ayırdedici özelliği dini motif taşımasıydı, şimdi vatani bir motif taşıması. O zaman da kurbanlar toplumun alt kesimlerinden seçiliyordu, şimdi de şehitler (kurbanlar) toplumun alt kesimlerinden seçiliyor. Şimdi de insan kurban etme (şehitlik) siyasi-sosyal çatışmaları gizlemek, bulanıklaştırmak, yamultmak için kullanılıyor. Şimdi de ayrıcalıklıların iktidarını meşrulaştırmak için kullanılıyor. Şimdi de, şehitlik adı altında, razı olanların canını alarak itiraz edenlerin de canını alma ‘yetkisini’ ve şiddet kullanma tekelini meşrulaştırıyor…

O geleneksel kültürlerde nasıl ayinlerle icra ediliyorsa insan kurban etmek, şehitlik de asıl o ayin için var; şehitler de ayinlerin bir parçası haline getiriliyor. Şehitlik de insan kurban etmek gibi bir sosyal kontrol mekanizması işlevi görüyor; insanları çarpıtılmış, yamultulmuş bir sosyal gerçekliğe entegre ediyor, ‘kaynaşmış bir kitle’ye döndürmeye çalışıyor. Şehitlik de eşitsiz, adaletsiz bir dünyayı, toplumu besliyor, yeniden üretiyor … insanları da buna ve iktidara razı ediyor.

İşte bu yüzden ‘şehit’ cenazelerinde insanların isyan etmesi,‘Neden hep bizim çocuklarımız ölüyor? Onların çocukları neden şehit olmuyor?’ diye seslerini yükseltmesine elitlerin tahammülü yok, iktidarın tahammülü yok, devletin yok. Ayrıcalıkların, eşitsizliklerin foyasını meydana çıkarıyor çünkü.

İnsan öldürmeyi vazeden, yücelten, estetize eden her tutum, emin olun, öyle ya da böyle bir kölelik düzeni vaadediyor demektir.

Her an eşitsizlik yaratan ve eşitsizlikler üzerine kurulu bir sistemde yaşıyor dünya. Bu sistemin adaletsizlik, şiddet üretmemesi mucize olurdu. İktidarlar, şehitlik gibi köhne ama hala işleyen numaralarla insanları rıza abideleri haline getirebilir, ama doğayı kandıramaz kapitalizm. İnsan isyan etmeyecekse de doğa edecek ve doğanın isyanını Ahmet Davutoğlu’nun “Milletin iradesini yansıtıyorlar” dediği polislerin, Recep Erdoğan’ın ‘hukuk devleti ilkesine uygun olarak en nazik şekilde görev yapan’ polislerinin o cennetten çıkma copları da, Amerikan ordusunun süper silahları da, Avrupa’nın mülteci duvarları da, bütün ülkelerin gizli servisleri de bastıramayacak.

Şehitliği bir alet olarak en mahirane kullananların başında Hz. Cumhurbaşkanı geliyor tabii. Kendisinden önce de tepe tepe kullanılmıştı. Bugünün merkez medyası, yerin dibine batırdığı eski merkez medya gibi, hatta onu aratırcasına şeytani bir işlev görüyor bu konuda da. Çocukların babasız, ana-babaların oğulsuz kalmasının bir kıymeti yok medyanın gözünde de iktidarların gözünde de. Recep Erdoğan’ın bu konudaki acımasızlığı yeni bir şey değil; epey kanlı laf döktü bu konuda: “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” gibi… (Son veciz sözlerinin ne kadar gaddarca olduğunun bir anlatımı için Kürşat Bumin’in şu yazısına bakınız.)

Dünyayı cehenneme çeviren eşitsizliklerin bir besleyicisi, bir aracı olarak şehitliği övmek, pekala başka türlü de kurulabilecek vatan denen şeyi kutsallaştırmak babaları gencecik ölmüş çocukların acısına ne yapabilir?

İki gün önce Türkiye gazetesinin birinci sayfasında küçük bir haber vardı. Kürt illerinde ‘şehit’ olan bir polisin kayınvalidesi, ölen babanın dört yaşındaki kızını gösterip “Betül’e ne diyeceğim?” diyerek ağlıyormuş.

Anneanne tam da sorulması gereken soruyu sormuş. Böyle bir durumda şimdiye kadar söylenmiş ve şimdi de söylenecek olanların henüz zehirlenmemiş duru çocukların kabul edemeyeceği kadar vahşi ve saçma olduğunu bildiği için. Anneanne torununa söyleyemez, ama Cumhurbaşkanı şu yerin dibine batasıca kutsal cevabı veriyor yavrulara: “Bir ülkenin vatan olması için şehit kanına ihtiyaç vardır.”

Türkiye içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın