Maestro Erdoğan’ın 9. Senfoni’si (sesli yazı)

Özgürlüğü gaspedilen arkadaşlarım Cemil Aksu, Ahmet Şık ve diğerleri için

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Ludwig van Beethoven’ın 9. Senfoni’sini çalıyordu…

İkinci bölüm yeni başlamıştı ki, Şef Recep Tayyip Erdoğan aniden durdu…

Ahengi bozulan enstrümanlardan çıkan kopuk sesler boğularak söndü. Şef devam etti:

“Ben Fagot Sayın Şef…”

“Olmaz olsun böyle Fagot! Bu nasıl ses yahu böyle!”

Şef’in bu müdahalesi üstüne dinleyicilerin büyük çoğunluğundan büyük bir alkış koptu. Şef biraz daha iştahlanan hiddetiyle talebini dile getirdi:

“Daha keskin bir ses istiyorum.”

“Ama Sayın Şef” diye açıklamaya çalıştı Fagot, “başka bir ses nasıl çıkarabilirim ki, bir Fagot’un sesi budur!”

Şef, bu itiraz karşısında daha da hiddetlenmekten kendini alamadı:

Fagot sakin kalmaya çalışarak itirazını örneklemek istedi: “O istediğiniz ses ancak sokak düğünü zurnasından çıkabilir Sayın Şef. Bir Fagot’a zurna muamelesi yapmak doğru değil ve yararsız.”

Şef’in, “Al fagotunu da git” diyen sesi, vurulduktan sonra tutulmadığı için her yanı kaplayan gong titreşimleri misali tüm salonu doldurdu. Şef’in bağırtısının o gonglamaları altında Fagot orkestrayı terketti.

Orkestranın önce de dört dörtlük olduğu söylenemezdi ve 9. Senfoni’yi de layıkıyla çalmıyordu. O eski dönemde, mesela marş havası farkedilmeyecek gibi değildi. Zaten şef de sivil kıyafetle askeri üniforma karışımı bir şey giyiyordu.

Şimdi, yeni şefin tavrı ve fagotu kovması üzerine salondan, dinleyicilerden protesto sesleri yükseliyor, bazı gruplara güvenlik güçleri saldırıyor, müzik sesine silah sesleri, bağırış çağırış karışıyordu. Dinleyiciler, son yaptıkları seçimle Recep Tayyip Erdoğan’ı omuzlar üstünde yeni şef olarak sahneye taşımıştı.

Başlangıçta, yeni şefe oy vermeyenlerden bazıları bile umutlanmıştı. 9. Senfoni’nin marş ayarlarında bazı yumuşamalar hissediliyor gibiydi sanki, ama yine de Beethoven’ın müziğinin ruhuna yaklaşılmış sayılmazdı. Olsun, umut ve heyecanlı sloganlar salona hakimdi. Adım adım o ruh yakalanacak ve cisimleşecekti.

Gelgelelim, umulduğu gibi gelişmedi işler. Şimdi eleştirmenlerin oturduğu localardan yükselen itiraz sesleri de bir dizi derin probleme işaret ediyordu. “Fagot doğru söylüyor” diyorlardı. “Zaten 9. Senfoni’de başka nasıl bir ses çıkabilir ki, notaları belli… Fagot’u çıkararak eseri zedeliyorsunuz. Bu yaklaşımla bir senfoni orkestrası idare edilemez…”

Şef bunun üzerine eleştirmenlerin oturduğu localara dönerek seslendi:

“Biz halkın içinden geliyoruz ve zurnamızla da iftihar etmeyi biliriz” diyerek arkasındaki salona doğru eliyle tuhaf bir ‘gel gel’ işareti yaptı ve sonra hemen müziği tekrar başlattı. Orkestra çarnaçar Fagotsuz çalmaya başladı. Bu arada, Şef’in işaretini almış olan ama salonun kenarından süzülürken dinleyicilerin fark etmediği biri elinde zurnasıyla sahnede göründü. Bu Zurna pervasız adımlarla ve şalvar üstüne giydiği ceketiyle Fagot’un boşalttığı yere kuruldu; ve notaları bir hayli esneterek orkestraya katıldı.

Dinleyicilerin, eleştirmenlerin, salonda hazır bulunan diğer müzisyen ve şeflerin bazıları kulaklarını tıkadı; 9. Senfoni’de zurnanın ne işi vardı! Bazıları da ıslık çalıp koltuklara vurarak bu durumu protesto etti. Dinleyici koltuklarının büyük çoğunluğundan ise Şef’in bu müdahalesini destekleyen büyük bir alkış tufanı koptu.

Şef orkestrayı arkasına alıp alkışçı dinleyicilere döndü ve önlerinde eğildi… Doğruldu ve batonuyla “kesin” işareti yaptı. Dinleyiciler bıçakla kesilmiş gibi alkışlamayı bırakınca bu sefer kollarını onlara açtı:

Bu arada orkestra çalmayı sürdürüyordu. Çok geçmeden Şef batonunu yatay şekilde setrçe defalarca sallayarak ve bağırarak orkestrayı tekrar susturdu.

Yüz kadar müzisyenin çaldığı yirmi kadar değişik enstrümanın ahenkleri hızla bozulmuştu. Pürüzsüz akan zaman sanki çekilip yayılmış ve yamultulmuştu. O yamuk zaman üstünde sesler ve notalar sanki dağdan yuvarlanan koca bir kayanın parçalanıp saçılması gibi dağılıp düzensiz bir şekilde susarak yokolmaktaydı. Orkestranın aniden ve bir anda susamaması Şef’i ayrıca öfkelendirmişti:

“Her kafadan ses çıkmasına öyle alışmışsınız ki, susmayı bile beceremiyorsunuz.”

Obua, “Asıl sizin bir şey öğrenmeniz gerekiyor bu susma tarzından Sayın Şef” diye karşıladı bu azarı. “Bir senfonik orkestrada ne kadar değişik enstrüman ve nasıl bir ses zenginliği olduğunu bu susamayış bile gösteriyor. Ve tabii, nasıl bir ahengi bozduğunuzu da gösteriyor. Bir senfoni, sizin deyiminizle, her kafadan birbirine benzemeyen birçok enstrümandan çıkan seslerle yaratılan anlamlı, ahenkli bir bütündür. O ahengi parçaladığınızda işte böyle anlamsız sesler haline gelir. Çoksesli müzik budur. Onun kurallarını içselleştiremezseniz uyumlu bir bütün yaratamaz, birarada yaşayamaz, böyle bir uyumu yönetemezsiniz.”

“Uyummuş!” diye söylendi Şef,

“İkisi de birarada olur, onikisi de” diye seslendi Flüt. Cümlesinin içeriği itiraz yüklü olsa da sesi öylesine yumuşak ve uysaldı ki, Şef ilk anda idrak edemeyip konuşmasını sürdürdü:

Flüt, “Asıl sizin müdahalelerinizle yarattığınız şey gürültü kirliliği” cümlesini öyle tatlı bir edayla söylemişti ki, Şef doğrudan cevap veremedi, ama daha önce dikkatini çeken bir şey hiddetini canlandırmasına yetti. Ellisine merdiven dayamış olan Flüt’ün dolgun memeleri, vücudunun minik hareketlerinde bile titreşiyor, birbirine çarparak mutluluk küreleri halinde oynaşıyordu. Şef’in bakışları, konser başlayalı beri gözlerini alamadığı bu iki memenin tatlı tatlı çarpıştığı yarıkta bir kez daha ezildi.

“Bir Şef’in karşısına böyle yumuşak memelerle çıkıp konuşabileceğini mi sanıyorsun, hiç utanmadan” sözleri ağzından çıktığı anda memelerin bu cümleye nasıl girdiğini kendisi de anlamamıştı. “Demek istediğim, o yumuşak dilinle beni deliğe sokamazsın, tuzağa düşüremezsin” diye açıkladı. Böyle açık saçık kıyafetlere karşı olduğunu bir kez daha söyledi. Sonra aniden sağına döndü ve batonuyla Çello’yu göstererek, “Ya buna ne demeli!” diye devam etti.

Müzisyenler ve dinleyiciler, şaşkın bakışlarını Şef’e diken Çellist kadına çevirdi gözlerini.

“Biz, cennet anaların ayakları altındadır, diyoruz, kadınların bacakları arasında değil!” …

Çellist, birçok seyircinin neyi alkışladığını anlamaya çalışırken Şef herkesin merakını giderdi.

“O koca şeyin bacaklarının arasında ne işi var? Erkekler arasında ve bu kadar seyircinin önünde bacaklarını sonuna kadar açıp…”

“Bu bir Çello ve böyle çalındığını siz de biliyorsunuz Sayın Şef” diye açıkladı Çellist.

“Pek tabii biliyorum, fakat bir hanım için uygun bir alet değil bu. Başka alet mi kalmadı elinize alacak! Bu işi erkeklere bırakın.”

Salondan hem Şef’e destek alkışları yükseliyordu hem de protesto sesleri. Şef bir orkestraya, bir salona dönerek konuşmasını sürdürdü…

Birinci Keman, arşesini kaldırıp “Sayın Şef” diye söz aldı, “bu yaptıklarınız bir senfonik orkestra için kabul edilemez. En azından pek yadırgatıcı bizim için. Yine de konuşup tartışarak ve deneyerek üstesinden gelebilirdik belki. Bunları provalarda yapsaydık da dinleyicinin karşısına aksamaz, duraksamaz bir halde çıksaydık daha iyi olmaz mıydı?”

Şef küplere bindi:

Ama hemen bir konserin ortasında olduğunu hatırladı ve “O devir kapandı” diye toparladı. “Milletimizden gizleyecek hiçbir şeyimiz yok bizim. Tek hakem millettir. Biz herşeyi milletin gözü önünde, milletin gözünün içine baka baka yapacağız, milletin gözünün içine baka baka çaldık ve yine öyle çalacağız. Gücümüzü milletten alıyoruz. İşte şurada, kimi koltuklarda, kimi ayakta bizi destekliyor aziz milletim. Yönetimi milletten kaçırmanıza izin veremeyiz.”

Müzisyenler birbirlerine bakıp duruyor, ne diyeceklerini bilemiyordu. Bu kısa sessizlik anını uzun arşesini sallayarak söze giren kadın Viyola değerlendirdi: “Sayın Şef, bir senfoni orkestrası zaten halka güzel müzik sunmak için vardır. Yani halktan bir şey çalmıyoruz, halk için çalıyoruz biz.”

Şef, daha orkestrayı neden susturduğunu bile söyleyemediğini fark etti. “Ne diyeceğimi bile bilmeden itiraza kalkışıyorlar. Ard niyetli bunlar. Üstelik makama da saygıları yok” diye geçiriyordu aklından. Ağzını açtı:

Müzisyenler afallamıştı. Şef’in azarlaması değil ama Şef’in azarlamasını dinleyicilerin alkışlaması karşısında çaresiz kalmışlardı. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaktan başka yapabilecekleri ve istedikleri bir şey yoktu, ama bunu varedebilecekleri ortam yokoluyordu. Klarinet “Dinlemeye hazırım, hepimiz hazır olmalıyız” diye araya girdi, “Sayın Şefimiz acaba hangi amaçla orkestrayı durdurduğunu bahşedebilir mi?”

“Farkettim ki, nefesli çalgılarımızın istisnasız her biri ayrı telden çalıyor. Böyle olmaz. Kemanların taşıdığı melodinin dışında sesler çıkarıyorlar ve üstelik mesela kornoların herbiri bile ayrı nota basıyor. Bunu düzeltmeliyiz.”

“Fakat nasıl olur!” diye araya girdi Trompet, “Beethoven böyle yazmış. Hem senfoni, senfoni olmaktan çıkar o zaman. Senfonik müziğin yasası bu…”

“Beethoven yazdıysa Allah bozsun” diye veriştirdi Şef, “onun adına ben bozuyorum işte.”

Kontrbas itiraz etti: “Bunlar tamamen farklı iki şey Sayın Şef. Birileri ilahi söylesin, mevlit okusun… Ama Trompet haklı, çoksesli müziğin temeli budur, böylelikle, her aletten farklı seslerin çıkmasıyla birçok katman oluşur.”

“Tabii”, dedi bir kadın Keman, “hepsi aynı sesi çıkaracaksa 20 küsur farklı enstrümana ne gerek var ki?”

“Hayır, her kafadan bir ses çıkmasına müsaade edemeyiz” diye diretti Şef. “Birlik ve beraberliğimizi gösterecek güçlü bir ses çıkarmamız gerekir. Böyle ayrı ayrı sesler bizi zayıflatıyor. Tek ve güçlü bir ses; milletimizin bizden beklediği de bu.”

“Ama 9. Senfoni çalmayacak mıydık biz?” diye kibarca uyardı bir Trombon. “Böyle duyurmuştuk, insanlar biletlerini 9. Senfoni dinlemeyi umarak almıştı.”

Şef’in bu mazeretlere karnı toktu. “Tabii, 9. Senfoni çalıyoruz, ama bu, Beethoven’ı, yani Batı’yı taklit edeceğimiz anlamına gelmiyor. Ayrıca, millet ne derse odur.”

Büyük bir alkış tufanı koptu yine salondan. Alkışların arasından tek tük sesler duyuluyordu:

“En güzel, en doğru 9. Senfoni Şefimizin çaldırdığıdır, biz onu dinlemeye geldik.”

Sonra sloganlar başladı:

“Vur vur inlesin, Beethoven dinlesin.”

Şef, bir el hareketiyle dinleyicileri susturup sözüne devam etti: “Taklitçilik bizi 200 yıldır bir yere getirmedi. 9. Senfoni’yi fıtratımıza, kültürümüze uygun hale getireceğiz ve böylelikle eseri de daha ileri bir seviyeye götüreceğiz. Böylece medeniyetler ittifakını da gerçekleştirmiş olacağız. Dünyanın bizim derin kültürümüzden öğreneceği çok şey var. Zaten Mozart da Dede Efendi’den etkilenmişti. Biz de Türk tipi 9. Senfoni’yi icra edeceğiz.”

Dinleyicilerin içinden, “Etkilenmiş de ne olmuş aslanım” diyen bariton bir ses duyuldu. “Etkilenip işte böyle zengin bir müzik yaptı. Sen etkilenemedin bile. Dede Efendi’yi tekrar bile edemedin, onun gerisine düştün. Sen Dede Efendi’yi de minibüs goygoyu sanıyorsun. Şimdi de 9. Senfoni’yi berbat ediyorsun!”

Şef, bu baritonun derhal susturulması gerektiğini hemen farketmişti. “Sevgili milletim, işte böyle mandacılar var hala aramızda. Bunlar bu dediklerinin bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onları.”

Daha Şef sözlerini bitirmeden dinleyicilerin içinden bir grup baritonun üzerine atıldı, hemen ardından da polisler geldi ve alıp götürdü onu.

Korno sakin ama kararlı ve sözlerinin doğruluğu karşısında Şef’i, onu değilse bile ‘tek hakem millet’i ikna edeceğinden emin bir edayla konuşmaya başladı:

“Nefeslileri kemanlarla çakıştırırmak 9. Senfoni’yi zedelemez, derhal öldürür. Çünkü özellikle nefesliler bu eserin yaratıcısı Beethoven’ın senfonik orkestraya yaptığı en büyük katkılardan biridir.”

Şef, Korno’yu da cevapsız bırakmadı:

“Sayın Şef, anlayınız lütfen, ey ahali, asıl siz anlayınız” diye Korno’nun fikrini geliştirmeye çalıştı yaşlı bir kadın Keman. “Böylelikle orkestrayı bozarsınız, dejenere edersiniz. Senfonik orkestra Beethoven’ın katkılarıyla mükemmel haline geldi. Kuşkusuz ihtiyaca göre sonra da ilaveler, katkılar oldu, ama bunlar orkestranın ruhunu zedeleyen şeyler olmadı hiçbir zaman; o ruha uygun olarak daha da gelişti orkestra. Yeni sesler, yeni enstrümanlar katıldı.”

Şef gerçekten de kararlıydı ve hazırlıklıydı. “Bunlar, vahşi Batı’nın kültür emperyalizminin lafları… Bunlara neyimiz tok bizim? Karnımız tok. Artık Batı karşısında pısırık Türkiye yok. Biz ezelden beri dünyayı şekillendiren, adeta yoğuran bir medeniyetiz. Her konuda olduğu gibi müzik noktasında da katkılarımızı esirgemeyeceğiz. Zurna’nın yanına bir Ney yerleştirmekle başlayalım.”

Şef’in bir işaretiyle eski süsü verilmiş derviş kılığını andıran libaslı bir Neyzen, başı sola eğik vaziyette, ağır adımlarla sahneyi adımladı ve Klarinetler biraz sıkıştırılarak Zurna’nın yanına konulan sandalyeye oturdu.

“Çocuklarımızı da ihmal etmemeliyiz. Batı’nın zararlı etkilerinden korumalı ve milli-yerli kültürümüzü, kadim değerlerimizi o körpe beyinlerine nakşetmeliyiz. Gel oğlum, gel Türk medeniyyetinin evladı…”

Bir çocuk elinde melodikasıyla geldi ve Şef’in kürsüsünün dibine, yere oturup hiç komut beklemeden “İstanbul Sokakları” şarkısını çalmaya başladı.

Şef’in komutuyla orkestra kaldığı yerden çalmaya koyuldu. Fakat notasız çalan Ney ve Zurna’nın uyumsuz ve melodiyi zedeleyen sesleri ve melodikanın tamamen ayrı nağmesiyle zenginleşmiş olarak.

“Her alanda reform yapmaya mecburuz ve bunu yaparken de benliğimizden, kültürümüzden kopmamalıyız” diye devam etti orkestra reformlarına Şef. Bu sefer hedefinde vurmalılar vardı. “Nerede bizim kösümüz?”

Davul, “Sayın Şef, vurmalılar orkestraya zaten bizim kültürümüzün katkısıdır, dokunmasanız da olur” diye vaziyeti kurtarmaya çalıştıysa da Şef kararlı ve hassastı.

“Olabilir. Ama Batı’da dejenere edilip tekrar bize gelmiş. Bunlar kalabilir, ama bir kere sana ihtiyacımız yok artık. Derhal bizim köstepeni çağırın. Ayrıca nekkareleri, dümbelekleri, defleri, bilumum vurmalılarımızı da yerleştirin.”

Birçokları, Zurna’nın, Ney’in, Melodika’nın hemencecik nasıl bulunup sahnede yer bulduğuna hayret etmişti. Fakat birkaç dikkatli gözlemci, Şef’in tam teşekküllü bir mehter takımını ve halk müziği sanatçılarını konser öncesinde sahne arkasına yerleştirdiğini farketmişti. İşte şimdi bu katkı enstrümanları çağrıldıklarında kendi kıyafetleriyle anında beliriyordu. Böylece vurmalıların yanında bağlama, tanbur, kanun, cümbüş, kemençe vs de yerlerini aldı.

Orkestra enstrümanlar bakımından olduğu kadar müzisyenlerin kıyafetleri bakımından da büyük bir çeşitlilik sergiliyordu. Siyahlar içindeki günümüz giysilerini giyen klasik orkestra elemanlarıyla birlikte derviş, mehter kıyafetlerinin yanısıra, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden folklorik mintanlar rengarenk bir sahne oluşturuyordu. Tabii, bu arada orkestranın birçok elemanı ya dayanamayıp gitmiş ya da Şef tarafından gönderilmiş, yerlerine uyum sağlayabilecek, itaatkar müzisyenler getirilmişti. Böylece gayet uyumlu bir ekip oluşmuştu ve verdikleri ürün de bu uyumu ve Şef’in gösterdiği istikameti yansıtıyordu.

Nefesliler kemanlarla aynı notaları basıyor, vurmalılar gayet uyumlu bir şekilde tempo tutmanın dışına çıkmıyor, kösün tok sesi yeri göğü inletiyor, def, darbuka gibi sonradan ilave edilen vurmalılar o belirgin tempoya fingirdek bir hava katıyordu. Bir sorun, mehter takımının durarak iyi bir performans sergileyememesiydi; Şef bundan yakınıyordu. Asıl meselesi müzikal performans değildi; mehter takımının yürüyerek çalmasının bir görsel şaşaa, etkileyici bir atmosfer yaratacağını düşünüyordu. Bu sorunu aşmak için sahnenin etrafında mehteranın yürüyebileceği bir yol açıldı. Bu da orkestraya ve esere ayrı bir canlılık kattı. Şef de bazan kendini tutamıyor, batonuyla öne geçip bir tur atıyor, sonra yine yerine zıplayıp orkestrayı idare ediyordu.

Yeni enstrümanlar ve düzenlemelerle 9. Senfoni bir hayli dönüşüm geçirmişti. Dinleyicilerin büyük çoğunluğu bir coşkunluk içindeydi. Küçük bir kısmı ise delirmek üzereydi; çaresizce, acz içinde bağırıyor, ama sesleri duyulmuyor, bunun üzerine daha da hiddetleniyorlardı.

Sistemin gayet güzel işlediğini saptayan Şef son düzenleme için talimatını verdi: “Bundan böyle ‘Şef’ denmeyecek; ‘Mehterbaşı’ bize daha uygun bir tabir. Ayrıca bu kısacık ve incecik baton yerine, atalarımızın mirası olarak mehterbaşının asasını taşıyacağım. Bütün bunları kendim için istiyor değilim. Devletimizin büyüklüğünü, medeniyetimizin, kültürümüzün yüceliğini ancak böyle bir asa simgeler.”

Artık altyapı tamamdı, ekip uygundu; şimdi içeriği zenginleştirme, millileştirme, yerlileştirme işine girişilebilirdi. “Eski şeflerimizden biri ‘Müzik ruhun gıdasıdır’ demişti, hatırlayacaksınız” diye devam etti Şef. “Çok doğru söylemişti. Ama 200 yıldır yapılan yanlışı o da tekrarlamıştı; şimdi bu 200 yıllık yanlıştan dönüyoruz biz. Madem müzik ruhun gıdasıdır, o halde bu ruh Batı’nın müziğiyle doldurulmamalı. Çünkü, bildiğiniz gibi, her canlı bir gün ölümü tadacaktır, ceset toprağa karışacak ama ruh yaşayacaktır sonsuza kadar. Batı müziğiyle beslenmiş ruhların kıyamete kadar ortalıkta dolanmasına, o halde yaşamasına izin veremeyiz. Ruhlarımız tarihimizden, kültürümüzden, dinimizden, dilimizden, kadim geleneğimizden gelen seslerle beslenmelidir. Bize yüklenen bu kutsal görevden kaçamayız.”

Artık itiraz edenlere kulak asılmıyor, sesleri biraz çok çıkanların ağızları bantlanıyor ya da salondan atılıyordu. Geri kalanlar zaten Şef’i sualsiz destekliyor ve onun gözünün, ağzının içine bakıyordu. Onun gülmesiyle gülüyor, gürlemesiyle gürlüyor, ağlamasıyla ağlıyorlardı. Şef, bu durumun ne kadar yaratıcı ve zenginleştirici olduğunu keşfetti ve yüzü yepyeni bir nurla bir kez daha aydınlandı. 9. Senfoni’ye yapacağı nihai katkı artık tamamen şekillenmişti kafasında. Fakat bunun sırası henüz gelmemişti. Önce şu üçüncü bölümü halletmeliydi.

Şöyle açıkladı: “9. Senfoni’nin üçüncü bölümü kısacık bir melodi dışında pek sönük. Bizim bozlaklardan koysak daha iyi, ama daha yaratıcı birşeyler yapmalıyız, bizden beklenen bu.”

Asasını sehpaya bıraktı ve cep telefonunu çıkardı. “Şimdi size bir şey dinleteceğim sevgili halkım ve sevgili orkestram. Buna milletçe ihtiyacımız var, kendim için istemiyorum, benden sonraki mehterbaşıları da kullanacak. Milletimizin, devletimizin ortak sesi bu olmalı. Dinleteceğim şeyleri salondaki büyük ekrana verelim lütfen…”

Ekran hazırdı. Beş on saniye sonra büyük ekranda Şef, yani Mehterbaşı göründü. Bu bir televizyon programıydı. Bir saz heyeti bir şarkı çalıyor, bestekarı şarkıyı söylüyor, nakarat kısmında eski Şef, şimdiki Mehterbaşı mikrofonu ağzına götürüyor ve icra ediyordu.

Salon alkıştan yıkılmaktaydı. Mehterbaşı, “Beethoven’ın şu sıkıcı üçüncü bölümüne böyle bir katkı yapmayı oylayalım. Millet ne derse odur; işte size çok ses. Demokrasi de, senfoni de bunu gerektirir zaten” diye bir öneri getirdi. Kabul eden dinleyiciler ellerini kaldırdı; salonun yarısından fazlası. Geri kalanların çoğu sessizliğini koruyordu. Küçük bir azınlık protestoya girişmişti ki, derhal derdest edildiler. Bir kısmının eli kolu ve ağzı bağlandı, bir kısmı da salondan yakapaça atıldı.

Mehterbaşı, bu yaratıcı katkının senfonik esere aranje edilmesi işini uzmanlarına havale etmişti ki, danışmanlarından biri elinde keman olan küçük bir kız çocuğuyla sahneye çıktı. “Muhterem Mehterbaşı” dedi, “bu küçük yavrumuzu bir dinlemenizi rica ediyorum. Eşsiz bir katkı yapabilir Bet Havva’nın eserine.”

Mehterbaşı gayet sevecen bir tebessümle “Hay hay” dedi, “Çal bakalım kızım”.

Çocuk, “Mehterbaşım bu parça sizin anneniz için” deyip kemanını boynuna dayadığında önce Mehterbaşı’nın sesi duyuldu:

Salon yine alkışa boğuldu. “İşte bu!” dedi Mehterbaşı, “İşte bu!” Dinleyiciler, büyük çoğunluğu, “İşte bu, işte bu” diye tempo tutmaya başladı.

“Sevgili milletim” diye susturdu Mehterbaşı onları, “Bir senfonik esere katkı yapabilecek maneviyatta ve yetenekte çocuklarımızla iftihar etmeliyiz, onları böyle eserlerin içine katarak taçlandırmalıyız ki, öbür çocuklarımızı da teşvik etmiş olalım.”

Sonra da Birinci Keman’a dönüp bu yavrumuzun bu güzel yorumunu senfoniye nasıl dahil edeceklerini derhal müzakere etmelerini ve yanlarında bu küçük kemancıya yer açmalarını buyurdu.

Milli ve manevi değerleri gelişkin biri olarak öncekinin yerini almış olan Birinci Keman, “Hiç merak buyurmayınız efendim, bu parçanın yeri hazır desem yeri var, bu sıkıcı bölümün başına girebilir pekala” dedi. “Beethoven’ın o kısacık güzel melodisini bir tür nakarat haline getiririz ve araları milli ve yerli kültürümüzün unutulmaz ezgileriyle doldururuz.”

Öyle de yaptılar. Salonda bulunan senfoni orkestrası şefleri, müzik eleştirmenleri, diğer müzisyenler, orkestradan atılanlar feryat ediyor, isyan ediyor, olmaz diyor, yandık bittik diyor … ama bunların hiçbiri hiçbir işe yaramıyordu. Sadece kendi aralarında konuşuyor gibiydiler ve dinleyicilerin giderek daha büyük bir bölümü Mehterbaşı’nı destekliyordu. Fakat bu huzursuz küçük kitleyi daha da aciz kılan şey, Mehterbaşı’na karşı olan birçok kişinin, aslında onun yaptıklarının bir kısmını destekliyor olmasıydı.

Huzursuzlar, huzursuzluklarının kaynağını ortadan kaldırma konusundaki ümitlerini tamamen yitirmişti, ellerinden bir şey gelmiyordu, protesto ediyor, bağırıp çağırıyorlardı. Bu durumda ağızları bantlanıyor, elleri de kulaklarını kapatamasınlar ve huzursuzluklarının kaynağı olan o sesleri duymayı sürdürsünler diye bağlanıyordu.

Eserin dördüncü ve son bölümü en meşhur bölümüydü. En cahiller bile o kısmı bir şekilde duymuştu. Bu son bölümde Koro dahil oluyordu. Mehterbaşı’nın bu son bölüm için de çılgın bir projesi vardı. Üçüncü bölüm biter bitmez bu fikrini ortaya koydu. Koro’nun söylediği o yabancı sözlerden kimse bir şey anlamıyordu, değiştirilmeliydi. Koro’daki Bariton “Sayın Şef” diye seslenince herkes bu sese ister istemez hürmeten susup kulak kesildi. Bariton devam etti: “Beethoven bu sözleri büyük şair Friedrich Schiller’in şiirinden almıştır ve kendi de bazı eklemeler yapmıştır. Bu sözler de senfoninin kendisi kadar evrenseldir artık, dokunmamak gerekir.”

Mehterbaşı, Bariton’un söylediklerinden önce o yok sayılamaz, etkisi inkar edilemez sesine haddini bildirmek gerektiğini hemen anlamıştı ve cevabına oradan başladı:

Ve şöyle devam etti: “Bir kere, ‘Şef’ demekte ısrar ederek ardniyetli olduğunu ortaya koydun. Bazılarının dediği gibi diktatör olsaydım bana ‘Şef’ diyemezdin. Bunu bir kenara koyalım. Şimdi gelelim söylediğine… İçinde bizim olmadığımız, bizim katkımız olmayan, mührümüzü basmadığımız hiçbir şey evrensel değildir, olamaz. Bunu böyle bilesiniz. Beethoven nasıl Fredirik Çiller’e katkı yaptıysa, bizim de Beethoven’a katkı yapma hakkımız var. Bu katkıyla 9. Senfoni daha bir evrensel hale gelecektir. Bundan hiiç şüpheniz olmasın.”

Bariton, “Türkçesi de var bu sözlerin, bari onları kullanalım. Bilirsiniz, ‘Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır’ diyor” diye bir orta yol bulmaya çalıştı.

Bu kadar kalın bir sesin orta yol bulmaya çalışması Mehterbaşı’nı gülümsetti, muharebeyi kazandığına hükmetti ve muzaffer bir komutanın bazı haklar bahşetmesi edasıyla, dinleyicilere dönerek konuştu: “Türkçesini de kullanırız, Almancasını da, Arapçasını da. Biz hoşgörü kültürünün evlatlarıyız. Kucağımızda hepsine yer var. Kucaklayacağız. Amaa kendi mührümüzü basıp bu eseri evrenselleştirerek yapacağız bunu.”

Mehterbaşı’nın dostları da düşmanları da merak içinde kıpraşıyordu, acaba ne gelecekti?

“Biz milletle gönül bağımızı hiç koparmayız. Biz milletin diliyle konuşuruz, biz milletin kendisiyiz. Milletin söylemek istediği bir şey varsa bunu görür, duyarız ve gereğini yaparız. Milletten başka hakem olmadığı gibi, milletten büyük ve milletten güzel koro da yoktur.”

Mehterbaşı bu girizgahtan sonra tekrar cep telefonunu çıkardı, kendisi bu sefer bir meydandaydı. Meydan kalabalıktı. Mehterbaşı’nın sesi duyuluyor, kendi görünmüyordu. “İşte size çok ses. Milletimizin korosu yanında senfoni orkestralarının koroları sönük kalır” dedi. “Buyrun, bir dinleyin bakalım.”

“Bir kere daha milletimize danışmak istiyorum. İşte bu koro, bu esere girmeyi hakediyor. Etmiyor mu?” diye sordu. Salon alkışlarla birlikte “Ediyoooor” diye yankılandı.

“İşte!” dedi Şef.

Dinleyiciler gözyaşları içinde bu şarkıyı söylemeye başladı. Orkestra da enstrümanları bırakmış, ayağa kalkmış dinleyicilerin korosuna eşlik ediyordu. Berbat sesli, makamı tutturamayan biri ezan okuyor, bir grup ilahi söylüyor, birkaç kişi Angaralı Turgut’tan bir nağmeyle salınıyordu.

Senfoni’nin bu finaline en yaratıcı katkılardan biri de Mehterbaşı’nın korumalarından geldi.

Bütün bu hengame arasında eğitim görmüş bir koronun kesik kesik ve cılız sesi inceden seçiliyordu.

Mehterbaşı asasını kaldırdı; sert bir hareketle dimdik bir şekilde indirip tekrar havaya dikti ve tüm salon bir anda sustu. Mehterbaşı’nın sesi salonu doldurdu:

9. Senfoni’den zorlukla farkedilebilecek birkaç tını kalmış, Recep Tayyip Erdoğan sloganı etrafına örülmüş ezan nağmeleri, ilahi inlemeleri, beraber yürüdük teraneleriyle bulamaç haline gelmiş bir ses hakimiyetini kurmuştu. Ve tek ses, “Türkiye’nin sesi”, 9. Senfoni kılıfıyla, bir bayrak gibi göndere çekildi. Beethoven’ın 9. Senfoni’si gerçek manada evrenselleştirilmiş, evrensel yerileştirilmiş, millileştirilmişti.

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erdoğan’ın kimseye bırakmadığı şeyler

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü marksistelere, faşistlere, hatta Atatürkçülere bile bırakmayacaklarını söyledi. Herkesin istediği veya istemediği yerinden tuttuğu Atatürk’ü tartışacak değilim şimdi burada, ama Erdoğan’ın ve zihniyetinin kimseye bırakmayıp elinde tuttuklarına ne yaptığına hızlıca bir göz gezdirmek iyi olur.

İslam’ı, müslümanlığı kimseye bırakmadın. On beş yıldır elinde tuttuğunuz iktidarla sergilediklerinize bakılırsa, İslam en adisinden bir ticaret/para/düzenbazlık olarak görünüyor. En azgın neoliberal politikaların yatağı haline gelmiş durumda. Adil olmakla övünen İslam, sizin elinizde adaletsizliklerin hazmı işlevi gördü, görüyor. Tecavüzcü dini vakıfları devletin, eğitim bakanlığının ortağı kıldınız. Yarattığınız “dindar nesil yetiştirme” ortamı şort giyen kadınlara, oruç tutmayan “zındık”lara saldırıyı görev bilen din ve ahlak koruyucularına bırakınız dövsünler, bırakınız öldürsünler imkanı verdi.

Demokrasiyi de marksistlere, solculara, liberallere bırakamazdınız ve zaten defolu Türkiye demokrasisini tam bir ucubeye, karşıtına çevirdiniz.

Sandık kutsaldı, kimseye bırakılamazdı, en son referandum gösterdi ki, onu da çalıntı kutusuna çevirdiniz. Seçilmiş belediye başkanlarını yıldırma taktiğiyle görevden uzaklaştırıp milli iradeyi de, kutsal sandığı da kubura çevirdiniz.

Millet, milletin iradesi kimseye bırakılamazdı, dolayısıyla millet sadece sana ram olana indirgendi; milletin ne hissettiğini, ne düşündüğünü bildiğinize hükmettiniz; dahası, millet sende cisimleşti. “Sen harekete geçtiğinde halk harekete geçiyor. Sen yargıladığında halk yargılıyor.” Senin için de böyle şeyler söyleniyor, böyle konumlanıyorsun. Ama bu lafı Rudolf Hess, Hitler için söylemişti 1934’te Nürnberg’deki o meşum mitingde.

Adaletin/yargının da kimseye bırakalamayacağı kesindi ve adaletsizliklerle örülü bir ülke yarattınız. Hukuk kimseye bırakılamazdı ve hukuk, en sonunda, kanun hükmünde kararname kılığında sen oldun.

Tarih ve kültür de herhalde kimselere bırakılamazdı, bırakılmamalıydı ve “inşaat ye resul Allah” deyip tarihi giderdiniz. Yerine, tarih diye çeşitli ucubeler diktiğiniz de oldu. Yani muhafazakarlığı da kimseye bırakmadınız ve tarihinizi muhafaza edebilecek, taşıyabilecek kültürden, donanımdan yoksun olduğunuz ve bunun da farkında olmadığınız için Osmanlı’yı da aynalarla, sıvalarla, nikelajlarla, yıkımlarla düzelttiniz, yani kendinize benzettiniz, antikiteyi de ya dozerlerle dümdüz ettiniz ya düğün salonuna çevirdiniz.

Doğa tabii kimseye bırakılmamalıydı, onu da tekelinize aldınız. Anadolu tarihinin bin yıllar boyunca yaşadığı toplam yıkımdan, yokoluştan daha büyük bir yıkım yaptınız, yapmaktasınız. HES’ler, yayla yolları, turistik tesisler, gereksiz havaalanları, taş ocaklarıyla…

Eğitimi başka kimselere bırakmak katiyyen olmazdı ve iyice sefil hale düşürdünüz, akademiyi bitirdiniz, özgür düşünceli herkesin başına çorap örüp kalitesiz ama sadık süprüntüleri akademiye, bilime baştacı ettiniz.

Anti-emperyalizm marksistlere falan bırakılamazdı, Amerika’ya, İsrail’e benzeyen taktikler ve zihniyetle, komşu ülkelere babalanmayla, imparatorluk hevesleriyle ne güzel de anti-emperyalist oldunuz.

Kürtler de HDP’ye falan bırakılamazdı şüphesiz, “benim Kürt kardeşlerim” dışındakilerin anasından emdiğini burnundan getirdiniz; seçtikleri milletvekillerini, belediye başkanlarını hapsettiniz.

Türkiye kesinlikle başkalarına bırakılamazdı, “milli ve yerli” sizdiniz, sizin hakkınızdı ve işte Türkiye’yi işte bu hale getirdiniz, dünyada parmakla gösterilen anti-demokratik bir ülkeye döndürdünüz.

Bütün bunları yapan bir ekip, bir iktidar tabii iktidarı da kimselere bırakamaz, çünkü bütün bunların hesabının sorulacağını bal gibi bilir; işte bu yüzden iktidarı kaybetmemek için her tür fetbazlığı yapmaya mecbursunuz.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuburdaki kutsal sandık

Erdoğan’ın bazı AKP’li belediye başkanlarının istifasını istemesi ve etmemeleri ihtimaline karşı tehdit savurması, AKP içi bir düzenleme olarak kesinlikle görülemez. Bu hamle, temsili demokrasiden kalan en küçük parçanın da çöpe atılması anlamına geliyor.

Bir belediye başkanlığı seçiminde diyelim AKP adayına hangi partiden insanların oy verdiği bilinemez. Teorik olarak da, pratik olarak da bir partinin adayı başka partilerin seçmenlerinden de oy almıştır mutlaka, alır. Dolayısıyla, bir kentin sakinlerinin seçimine zırnık kadar değer vermemek oluyor Erdoğan’ın tutumu ve buna hakkı yok şüphesiz. Ama tabii, hakkı olmayan o kadar fazla şey yaptı ve yapıyor ki bu adam…

Erdoğan, bu hamlesiyle, yıllardır kutsadığı seçim sandığını da bir çöp tenekesi derekesine indirmiş oluyor. Bu çelişkili tutumu da ilk kez sergilemiyor tabii…

“İstifa etmezlerse ne olur?” sorusuna şu cevabı vermiş Erdoğan: “Ben arkadaşlarımızın, öyle bir yola tevessül etmelerini düşünemem, düşünmek de istemem. Çünkü onun neticesi ağır olur.”

Nedir bu ağır netice ve neden ağır olacak neticesi? Eğer bu başkanlar suç işlediyse, yapılacak şey ve bunun yolu bellidir: yargıya gidersin ve zaten gitmeliydin, gitmelisin. “Metal yorgunluğu” bir gerekçe olamaz, çünkü bu insanlar o şehirlerin halkı tarafından seçildi, sen aday göstermiş olsan bile. Bir dahaki seçimde aday göstermezsin olur biter, eğer gerekçe “metal yorgunluğu”ysa.

Zaten Erdoğan da, başka partilerin belediye başkanlarından bahsederken şöyle diyor: “Sorun varsa, ilgili partilerin yönetim kadroları gereğini yapmıyorsa, İçişleri Bakanlığı inceleme başlatmak durumunda kalabilir. Örneğin, kayyum atamaları niye yapıldı? Oralara kayyum atanmamış olsaydı, onlar devletten aldığı paraları yine Kandil’e göndermeye devam edeceklerdi.”

HDP’li belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanması tamamen başka gerekçelerle yürütülmüş bir operasyondu tabii. Yükselen ve itibar kazanan HDP hareketini safdışı bırakma hamlesiydi.

Yani eğer istifası istenen belediye başkanları istifa etmedikleri takdirde İçişleri Bakanlığı soruşturması başlatılacaksa, zaten başlatılması gerektiğini anlıyoruz. Madem ki soruşturmayı gerektiren uygulamalar var, istifa etseler de etmeseler de bu başkanlarla ilgili soruşturma başlatılmalıdır. Erdoğan bu laflarıyla bu belediyelerde suç işlendiğini itiraf etmiş oluyor ve/ya aynı zamanda bu belediyeleri usulsüzlüklerle suçlamış oluyor. Suçlar mafyavari şantajlarla, tehditlerle örtülemez, üzerlerine sünger çekilemez. Örtüldüğüne dair sayısız örnek olduğunu da biliyoruz tabii…

Ama bir soruşturma veya yargılama pislikleri ister istemez ortaya çıkaracağı için iktidar tarafından asla tercih edilen bir yol değil bu durumda. Görüntüde de olsa demokratik işleyişe tahammülleri yok artık, görünüşte demokrasiye bile ihtiyaçları da yok.

Kutsal sandığın alaturka hela kuburuna çevrildiğini, temsili demokrasinin ise o kubura layık bir hale getirildiğini altını çizerek gösteren de hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın sözleri:

“Biz halkın talimatıyla siyaset yapan bir partiyiz. Burada halkın ne istediğini görerek hareket ediyoruz. Halktan helallik isteyip hakkını da helal edip mevcut pozisyonlarına göre adım atmaları beklenir. Halka kulak tıkarlarsa zarar görürler.”

Halk ne istediğini seçim sandıklarında göstermiyor muydu? Halkın tercihi sandıkta tecelli etmiyor muydu? Anti-demokratik uygulamalarınızı tüm yurtta sokaklara dökülüp protesto eden halkın yarısına seçim sandığından çıkan skoru göstermiyor muydunuz?

Halk, Erdoğan’ın halkı, onun kafasındaki bir bütündür; sokaklarda, fabrikalarda, tarlalarda yaşayan, çalışan, davranan insanlar değil. Halkın kim ve ne olduğunu o bilir. Dolayısıyla, halkın ne istediğini de o bilir ve tayin eder. Normal.

Bu faşizan zihniyetin siyaset anlayışı da Bozdağ’ın ağzından dökülen iki cümleyle özetlenebilir: “Bu bir nevi maçta aksayan yerde teknik direktörün değişiklik yapması gibidir. Böyle bir değişikliği yapma ihtiyacı duyuyorsa teknik direktör, yapacak.”

Halk da, belediye başkanları da, milletvekilleri de teknik direktörün (Erdoğan’ın) kafasındaki oyunun figüranlarıdır. Meclis, yerel yönetimler, demokrasi, yargı … da onun kafasındaki oyunun araçlarıdır. Onun kafasındaki oyuna “içinden anlama” yöntemiyle uyum sağlayamayan kimseye rol yoktur.

Bir avukat arkadaşımın dediği gibi, atanmışların seçilmişler üzerindeki sultasını alaşağı etme şiarıyla iktidara gelen Erdoğan ve AKP 2016 referandumuyla, daimi Ohal’le, tek-adam sultasıyla tam bir atanmışlar, üstelik tek-adam tarafından atanmışlar rejimine dönmüş durumda.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemez mi?

 

Gürsel Göncü’nün “Nuray Mert ve Akif Beki hadiseleri üzerine bir hatırlatma…” hatırlatma yazısındaki Türkiye’de gazeteciliğin durumuyla ilgili saptamalarına katılıyorum. Gelgelelim, yazının bir yerinde dile getirdiği savı yanlış ve tehlikeli buluyorum.

Gürsel’in savı şu:

“Ayrıca gazetecilik-yöneticilik yapan herkes bilir ki, ne dünyada ne Türkiye’de medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemezler. (…) yayın yönetmeni (…) son karar vericidir.”

Bu ifadeyle sadece özellikle Türkiye’de mevcut manzarayı anlatıyor olsaydı mesele yoktu, fakat Gürsel, bu cümlenin geçtiği paragraftan da anlaşılacağı üzere, bu savın olması gereken şey olduğunu da söylüyor. (Gazetecilik yaptığımız bunca yıl içinde bu görüşü kendisinden defalarca duymuşluğum var.)

Son karar vericinin yayın yönetmeni olması, iyi işleyen, kaliteli bir gazeteyi demokrasiyle idare ediliyor olmaktan çıkarmaz. Gürsel, “son karar verici yayın yönetmeni” konumunu son derece dar bir çerçevede ele alıyor.

Temel bir doğruyla başlayalım: Gazete tam anlamıyla kolektif bir üründür. Düzeltmeninden mihabirine, fotoğrafçısından karikatürcüsüne, grafikerine, editörüne, yayın yönetmenine hergün her çalışanın katkı yaptığı kolektif bir bütün. Başka türlü gazete çıkamaz.

“Son karar sahibi yayın yönetmeni” bu kolektif çabayı gözeterek, bu bütünün uyumlu çalışmasını ve iyi iş çıkarmasını sağlamakla yükümlüdür.

Bir gazetede hergün sabah toplantısı yapılır mesela; o gün nelerin nasıl ele alınacağını, hangi haberlerin kovalanacağını ve nasıl sunulacağını belirlemek üzere. Bu toplantıya katılanlar (bölüm editörleri, haber müdürü, vs.) sadece kendi kocalayacakları haberleri sunmakla yetinmez, başka haberler ve meselelerle ilgili görüşlerini aktarır, tartışmayı ve sonuç olarak gazeteyi zenginleştirirler. “Son karar sahibi yayın yönetmeni” işte bunların ışığında belirler son kararını. Dolayısıyla, yayın yönetmenin son kararı, aslında, tüm gazetedeki görüşlerin bir bileşkesidir. Olmalıdır.

Aksi takdirde böyle toplantılara gerek duyulmaz, her bölüm o gün neleri ele alacağını yazılı olarak yayın yönetmenine iletir, o da son kararını verirdi; son derece kıymetli bir vakit toplantı için harcanmazdı.

Birçok durumda “son karar” gerektiren bir kritik durum da olmayabilir zaten, ama olduğunda da kaliteli ve iyi işleyen bir gazetede o kritik durumla ilgili son karar da ancak böyle verilebilir. Yoksa, yayın yönetmeni yaptım-oldu mantığıyla/tek-adamlığıyla, diktatoryasıyla iş görmez, göremez.

Son kararı biri verecek olsa da, bu kararın sahibi çalışanlar nezdinde meşruiyetini korumak, bu meşruiyeti hergün kazanmak zorundadır. Gazete kolektif bir iş olduğuna göre, gazetenin işleyişi de buna uygun olmalı, yayın yönetmeni de bunu gözetmelidir.

Yayın yönetmeninin herhangi bir önemi ve değeri olmadığını, herkesin bu işi layıkıyla yapabileceğini söylemiyorum şüphesiz. Gazeteyle ve ne yapmak istediğiyle ilgili etraflıca bir fikre sahip olmalı ve irili ufaklı başka fikirlerle o büyük fikri gerçekleştirebilecek donanıma ve vizyona sahip olmalıdır elbette.

Emir-komuta zinciriyle oluşturulmuş yapılarla (Türkiye’de örneği mebzul miktarda var) ve hükümetin dümen suyunda ve direktiflerinde hareket eden yapılarla (Türkiye’de mebzul miktarda var) iyi bir gazete yapılamaz, hatta gazetecilik yapılamaz. Yani, Gürsel’in savı, Türkiye’deki medya ortamını anlatmak bakımından doğru sadece.

Fakat farklı görüşlere sahip olduğumuz bütün bu sorunlar, ne yazık ki, “ölen bir kültür üzerine incelemeler” bahsine aitmiş gibi görünüyor şu anda Türkiye’de. Gazeteciler kendi sorunlarını tartışmaktan kaçıyor.

Hadi iktidar meydancısı medyayı geçtik, “muhalif” medya Gürsel’in dile getirdiği sorunları, eleştirilerini ciddiye alsa, üzerinde düşünse ve tartışsa keşke. Tartışmazsak ne olacağını Gürsel yazısının sonunda gayet net söylüyor:

“O zaman ‘bu noktaya gelmemizde onların da sorumluluğu, günahı var’ diyerek kendimizi idare etmeye devam edelim ve çocuklarımız da bu rezillikleri görerek bizim yolumuzdan yürüsün.”

Yürüsün mü?

Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

580 devletli dünyaya ne dersiniz?

(Üç bölümlük yazının birinci ve ikinci parçası için.)

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Eylül sonunda New York’ta Birleşmiş Milletler’in yıllık toplantılarında konuşurken Kürdistan bağımsızlık referandumuna nasıl kesinlikle karşı olduklarını ve Myanmar’da Arakan müslümanlarına yapılan zulme uluslararası toplumun sessiz kalmaması gerektiğini söyledi.

Aynı toplantılarda Vanuatu ve Solomon Adaları liderleri, “kolonyalizmin boyunduruğundan” kurtulması için, Endonezya’ya bağlı Batı Papua’ya kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını istedi.

Batı Papua neden bağımsızlık istiyor peki? Endonezya, 1962’de istila ettiği Batı Papua’da 500 bin yerliyi öldürdü. Binlerce kişi tecavüze uğradı, işkenceye maruz kaldı, hapsedildi, yokedildi. Şu anda da insanlar her an girişilecek askeri “temizlik operasyonları” tehdidiyle yaşıyor. Bu elli yılda Endonezya’nın muhtelif bölgelerinden insanlar göç ettirildi. Öyle ki, şu anda nüfusun yarısı Papua kökenli. En temel insan hakları, mesela ifade özgürlüğü yok. (Batı Papua’nın ibret ve dehşet verici yakın tarihini şuradan İngilizce okuyabilirsiniz. Şu da Katalunya’nın neden ayrılmak istediğini gayet güzel ve sade anlatıyor.)

Batı Papua sadece bir örnek; bağlı oldukları devletlerden kopmak veya kuvvetli özerklik kazanmak isteyen o kadar çok topluluk var ki, bunlara bağımsızlık verildiğinde dünya siyasi haritası bakın şu hali alıyor:

Kaynak: https://nine999jellyfish.deviantart.com/art/World-map-of-separatist-movements-3-376192751

Bütün ayrılıkçı hareketler bağımsızlık kazandığında Avrupa’nın halini daha yakından görmek için de şu haritaya bakınız:

Kaynak: http://www.slate.com/blogs/business_insider/2014/09/18/map_what_europe_would_look_like_if_all_the_separatist_movements_got_their.html

583 devletli bir dünya! Saçma mı geldi? O zaman gelin tersinden bakmayı bir deneyelim. Bugünkü 193 devletli dünya çok daha saçma değil mi? Sadece Batı Papua’da 500 bin insanın öldürüldüğü büyük devletler dünyası? Ayrılma talebi başlı başına bir katliam, çatışma, savaş kaynağı. Peki, neden bunların sorumlusu ayrılmak isteyenler oluyor ille de? Bağımsızlık isteyene bağımsızlık, otonomi isteyene otonomi verilse dünya üzerindeki çatışmaların pek çoğu kendiliğinden sönecek.

Ayrılma, bağımsızlık talepleri kimlik etrafında dönüyor veya öyle gösteriliyor. Bu doğru olsa bile, kimliğin sorun, çatışma nedeni haline gelmesi, aslında ayrılmak isteyenlerin kimliğine sarılmasıyla değil de ayrılmak isteyenleri zaptürapt altına almaya çalışanların kimliklerine sarılmasıyla, dahası, kendi hakim kimliklerini başka kimliklere de dayatmasıyla ilgili daha ziyade.

Bütün ulus-devletler bunu yapar çünkü; hakim unsurun (Türkiye’de Türkün) kimliğini bütün çeşitliliğiyle tüm topluma şamil kılmak ister; bunu yaparken de öbür kimlikleri baskılar. Azınlık kimlikleri baskılamak, o kimliğe/azınlığa dünyayı/hayatı daretmektir; sadece bir kimlik baskısıyla kalmaz iş: ekonomik kısıtlamalar ve siyasi yasaklar uygulanır, cinayetler işlenir, insanlara tecavüz edilir, işkence edilir, bok yedirilir, köyler yakılır, yurtlarını terke zorlanır… Ve tabii, pek çoğu silahlı, nurtopu gibi mücadeleler doğar böylece.

Evet, milliyetçilik berbat bir şey, kimlik hapsedici bir şey ve ayrılıkçı taleplerin pek çoğunda milliyetçilik hakim; kimi sosyalizmle bulamaç olmuş halde. Fakat görmek gerek ki, ayrılıkçıların milliyetçiliğini azdıran, onları kimliklerine hapseden, hükümran etnik unsurun – her zaman ırkçılığa evrilebilecek – milliyetçiliği ve kimliğine esir düşmüş olmasıdır. Milliyetçilik, başka milliyetçilikleri tetikler.

Halbuki, anlaşmaya bağlı gönüllü ayrılıklar kimlikler üzerine abanmayan başka türlü, daha yakın, barışçıl ilişkiler kurmaya elverir.

Erdoğan’ın şimdi Kürdistan referandumu vesilesiyle tekrarladığı, ulus-devlet liderlerinin dilinden düşmeyen “Birliğimizi kimse bozamaz” nutuklarını bir düşünün. Türkiye gerçekten de bir “birlik” manzarası arzediyor mu sizce? Endonezya arzediyor mu, Myanmar arzediyor mu…?

Zorla, baskıyla biraraya getirilmiş büyük birlikler “birlik” değildir. Bu büyük birlikler ancak baskıyla bir arada tutulabilir; ve kan çıkar. Saçma bulmadığınız 193 devletli dünya işte budur.

Şüphesiz bütün dünya halklarının atomize olmasını ve ırk temelinde ayrılmasını önermiyorum. Ekonomik, siyasi ve kültürel bütünlüğe ve yeterliğe sahip asgari “birlik”ler. En iyi ve en sağlıklı birlik, Kohr’un dediği gibi, parçalanma yoluyla sağlanabilir.

Mesut Barzani’nin KDP’sinin önayak olduğu bağımsızlık referandumunun sorunu da burada; yoksa Kürtlerin bağımsızlığına karşı çıkmak en azından ahlaksızca. Referandum sürecindeki biçimsizlikleri, Barzani’nin siyasi taktiklerini tartışacak değilim; Türkçede iyi bir durum toparlamasını şuradan okuyabilirsiniz. Ben Büyük Kürdistan’a da başından beri anlattığım nedenlerle karşıyım. Yezidilerin, Süryanilerin, bazı karışık etnisiteli bölgelerin kuvvetli özerkliğe sahip olması gerekir. Tabii, Türkiye’dekiler için de. (Kohr’un örnek verdiği zaten büyük olmayan İsviçre’nin kantonlardan oluşması gibi.) Zaten onlar da otonomi istiyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi, Kürt olmayan topluluklara karşı başka devletlerin Kürtlere yaptığı muameleyi yapıyor: şuradan, şuradan, şuradan ve şuradan okuyabilirsiniz. Kuzey Irak’ın zengin etnik/dini çeşitliliğini gösteren şu harita, KDP yaklaşımıyla (köhne ulus-devlet yapısı) nasıl yaşanamayacağını sergiliyor:

Şüphesiz, küçük birimler sihirli değnek değildir ve pıt diye bütün sorunları çözmez, fakat birçok sorunun çözümünü kolaylaştırır.

Söylemek gerekir ki, bütün etnik gruplar bağımsız devlet kurmak istemiyor zaten; güçlü özerklik talep edenler de var. Ayrıca, sadece Batı Papua gibi yoksul ve şiddetli baskıya maruz kalan azınlıklar/bölgeler ayrılık talep etmiyor, Katalunya gibi, İtalya’da Padania (Lega Nord / Kuzey Ligi) gibi, ABD’de Texas gibi müreffeh bölgeler de ayrılma talep edebiliyor.

Böyle bağımsız ve otonom küçüklerden oluşan bir dünyada ülke içinde merkezi iktidarla ilişkiler de, ülke dışında komşularla ilişkiler de kategorik olarak değişecektir, daha eşitlerarası bir hal alacaktır, işbirliği kıymet bulacaktır…

Türkçü bir Façebook arkadaşım, Katalunya’daki bağımsızlık referandumuyla ilgili paylaştığı görüşüyle beni biraz şaşırttı. Ayrılıkçılğa olumsuz bakacağını düşünüyordum. Şunu yazmıştı: “Ben Katalan Halkını destekliyorum. Hem Bask bağımsızlığına da yol açar. Avrupa’nın parçalanması bizim için iyi olur.”

Mantıklı. İri bir ülkenin parçalanması, başka ülkeler için onu tehdit olmaktan çıkarır. Bütün Avrupa’nın parçalanması da. (Kohr’un anlattığı da buydu.) Ama arkadaşımın temennisinde mantık burada bitiyor; o Türkiye’nin iri kalmasından yana; yani İspanya veya başka herhangi bir ülke tehdit yaratmasın, ama Türkiye tehdit imkanına sahip olmaya devam etsin. Hayır; nasıl büyük İspanya tehditse, Türkiye de öyle bir tehdittir, İran da, Almanya da, Çin ve Rusya da…

Tabii, Kohr’un gerekçelerini güncelleştirerek küçük birimler, bölgeselcilikler, şehir devletleri önerenler, bunun zamanının geldiğini savunan epey bir akademisyen, yazar da var. “Şehir devletlerinin dönüşü”nü müjdeleyen Jamie Bartlett, sınırlarıyla, merkezi hükümetleriyle, halkıyla ve hakim otoritesiyle dünyaya giderek ayak uyduramadığını söylüyor. “Ve Marx’ın tesbit ettiği gibi, eğer bir toplumun dayandığı hakim üretim tarzını değiştirirseniz, sosyal ve politik yapı da değişecektir.”

Bartlett tam da bunun artık gerçekleştiğini söylüyor ve bu savını kabaca şunlara dayandırıyor: internet sınırsız, özgür ve kemliksiz bir geleceği haber veriyor, ve şu anda 3 milyar kişi internete bağlı, 2020’de 4 milyarı geçecek; dijital teknoloji ulus-devleti sevmiyor ve sansürden muaf, merkeziyetçi değil; halihazırda milyonlarca insan, merkez bankalarının ve hükümetlerin para arzını kontrol etmesiyle mücadele etmesi için özel olarak tasarlanmış “bitcoin” ve “blockchain” teknolojileri kullanıyor ve sayıları giderek artıyor; üretim teknolojileri giderek daha fazla sayıda insan kendini dünya vatandaşı olarak görüyor; Avrupa 2015’te 1,2 milyon sığınmacı aldı ve bunun yarattığı sorunlarla boğuşuyor, ama iklim değişikliği nedeniyle 200 milyon kişi mülteci konumuna düşecek, devletlerin başetmesi mümkün değil; iklim değişikliği zaten ulus-devleti aşan bir sorun; suçlar da öyle; işler de… Ulus-devlet kontrol üzerine dayanır; ama ne bilgiyi, ne suçları, ne işleri, ne insanların hareketini, ne para arzını kontrol edebiliyor.

“Nihayetinde, ulus-devletler üzerinde mutabakata varılmış mitlerden başka bir şey değildir: bazı özgürlükleri garantilemek için bazılarından vazgeçeriz. Ama bu alışveriş daha fazla iş görmezse ve o mitle ilgili mutabakatımızı bitirirsek, bizim üzerimizdeki gücü kesilir.”

Bartlett, birçok başka yazar gibi, ulus-devletin yerine en iyi adayın şehir devletleri olduğunu söylüyor; Monaco ve Singapur gibi hakim otoriteye sahip şehir devletleri. Üstelik, hiç denenmemiş bir şey değil bu; tarih boyunca varolmuş, bazan güçlenmiş, bazan güçten düşmüş siyasi varlıklar… Yunan şehir devletleri Babil’in, Ur’un yanında dünkü çocuk sayılır.

Dünya, tabiat, insanlar/halklar bu büyük devletleri taşıyamıyor, daha doğrusu, Büyük, büyük bir yük, büyük sorun. Küçük güzeldir gerçekten de ve yararlıdır, yapıcıdır, yaratıcıdır, daha insancadır.

Şüphesiz, ulus-devlet bugünden yarına çökecek değil. Büyük devletler ve Türkiye gibi yarı büyüklüktekiler, tam da büyüklüklerinin verdiği kötücül potansiyelle her tür oyunu oynuyor, oynayacak. Ama işte bir yandan da küçükler ağıyla oluşacak bir dünyaya doğru gidiyoruz. Dolayısıyla, Erdoğan 2071 hayalleri kuradursun, “Tek devlet, tek millet, tek vatan, — dördüncüsü neydi, hah – tek bayrak” nutukları bağıradursun, Türkiye de bu tekçi yapıda kalmayacak.

Dünyanın bütün devletleri, parçalanın!

Dünya ve Türkiye içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Küçük neden güzeldir?

(Üç bölümlük yazının ilk parçası için.)

Ulus-devletin çökmekte olduğu konusu özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla 1990’ların başında işlenmişti. Fakat ulus-devlet bu erken öten horozların dediğini boşa çıkarmayı becerdi. Şimdi son yıllarda konu tekrar ve daha geniş bir yazar/düşünür kitlesi tarafından kurcalanmaya başlandı. Leopold Kohr da kimileri tarafından “yaklaşmakta olan merkezkaç hareketin habercisi” olarak niteleniyor.

Bu merkezkaç (decentralization) hareket küresel kapitalizmin, liberal demokrasilerin, temsili demokrasinin kiriziyle ilgili şüphesiz, ama Kohr’un izinden gidersek, bunları da aşan, daha doğrusu bunların bir kısmını oluşturan “büyük ölçek”le doğrudan bağı var.

Büyük ölçek, büyük ülke, güçlü iktidar – Cerattepe örneğinde göstermeye çalıştığım gibi – siyasi karar alma mekanizmalarını ulaşamayacağımız bir yüksekliğe taşıyor.

2013’teki Gezi Direnişi bunun ifadesiydi bir bakıma. Gezi Direnişi’ne katılanların kompozisyonu ne olursa olsun, harekete geçirici temel motif, karar alma mekanizmalarının demokratikleştirilmesi, hayatımızın ve bu hayatı sürdüğümüz ortamın her alanını belirleyen siyasetin tabana, Gezi Parkı’nın şahsında hayat ağacının kök saldığı yere indirilmesi talebiydi. Sesimizi duyuramayacağımız ve sesimizi duymaya tenezzül dahi etmeyen, bunu da açık açık ifade eden (“İstediğiniz kadar yırtının…”) iktidara karşı.

İsyan, ana ekseniyle, bunun isyanıydı ve başka yerlerde de görülen İşgal hareketlerinin halkalarından biriydi. Occupy Wall Street, batık bankaların halkın paraları peşkeş çekilerek kurtarılmasına karşı bir hareket olarak ortaya çıkmasına rağmen, yozlaşan, merkezileşen, ticarileşen siyasetin Wall Street gökdelenlerinin tepesinden Zuccotti Park’a indirilmesini talep ediyordu. Seçimlere katılım oranının gayet düşük olduğu, seçmen (halk) ile partiler arasındaki mesafenin alabildiğine açıldığı, bu mesafeyi halkla ilişkiler şirketlerinin doldurduğu ve aday belirlemenin neredeyse tamamen bir halkla ilişkiler faaliyeti haline geldiği, siyaset ile ulusaşırı şirketlerin kucak kucağa varolduğu Amerikan siyasal sistemine karşı bir başkaldırıydı Occupy Wall Street. İhtiyaç duyulan köklü değişimi gerçekleştirmekten uzak siyaset alanına isyandı.

İşte bu yüzden, refah bakımından, demokratik kültür ve kurumlar bakımından çok daha geri, tarihsel ve toplumsal olarak çok farklı bir dünyadaki Tahrir kalkışmasıyla buluşuyordu. Mısır’daki siyasi merkeziyetçilik ‘demokratik’ kurumlarla ‘yeteri’ kamufle edilmiş de değildi; düpedüz diktatoryal bir rejimdi. Ve oradaki isyan da siyasetin piramit tepesinden Tahrir Meydanı’na, halkın ayağına indirilmesini talep ediyordu. Arap aleminde şahit olduğumuz –şimdilik başarısız- öbür intifadaların talebi de son tahlilde aynıydı.

Bu kalkışmaların hepsinde gençler başı çekiyordu. İsyanın gövdesini örgütlü ‘eleman’lardan ziyade siyasete soğuk durmalarıyla ‘ünlü’ gençler oluşturuyordu. Kalkıştıkları o mücadelenin içinde başka türlü bir siyasallaşma süreci yaşıyorlardı. Bir siyasi programları yok; özlemleri, öfkeleri vardı. Anarşizan eğilimler gösteriyorlardı. Lideri olmayan bir hareketi sürdürme ve sosyal medyanın bütün imkanlarının yanında, en eski iletişim biçimlerini kullanıyor, eşitlerarası ilişkiler kuruyor, farklılıklarını korumakla birlikte bir çatışma vesilesine de çevirmemeyi beceriyorlardı.

Küresel bir sarsılmaya yol açma potansiyeli taşıyan bu hareketlerin dinamiklerini nasıl bir tarihsel çerçeveye oturtabiliriz? Rus tarihçi-gazeteci Daniil Kotsyubinsky, 2012’de yayınlanan zihin açıcı makalesinde ilgi çekici bir yol haritası çiziyor. “Yakın tarih”, diyor, Kotsybinski, “1918’deki Birinci Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana, 21-23 yıllık döngülerle ilerliyor. İkinci Dünya Savaşı 1939’da, 21 yıl sonra çıktı; ve 1945’teki bitiminden 21-23 yıl sonra, 1968’de zirvesine ulaşan ve halkın zihniyet dünyasını bir kere daha radikal biçimde değiştiren bir gençlik devrimi başladı. Ardından, benzer bir süre sonra, 1989-1991’de perestroika zirvesine ulaştı, Berlin Duvarı çöktü, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yıkıldı ve iki kutuplu dünya sona erdi. Eğer gerçekten böyle bir kronolojik yasa varsa, sonraki devrimin zamanı 2012’de geldi ve zirvesi de 2014.”

Kriz ve durgunluk dönemlerinin de aynı zemini paylaştığını söyleyen Kotsyubinsky, her durumda, ilerleme fikrinin köklü bir dönüşüm ihtimaline ve adil bir dünya düzeni kurulacağına inançtan kaynaklandığına işaret ediyor. Başkaldıranlar, “Sistem’i bireyin çıkarlarını yok saymakla, totaliter baskıyla ve sosyal yabancılaştırmayla suçladılar” diyor. Bu dönemlerde total yalanlar ve total baskıyla (dolaysız ve – para sayesinde – dolaylı olarak) insanların manevi özgürlüğünün gasp edildiğine, sadece maddiyatla tanımlanan anlamsız küsurat haline getirildiğine işaret ediyor. İşte bu homurdanma, sızlanma dönemlerini, “kısa bir devrimci ‘mania’ patlaması izliyor. Ne eksik ne fazla, 21-23 yılda bir”. Peki, neden?

“Cevap net”, diyor Kotsyubinsky: “Her 21-23 yıl sonunda, istikrarsız bir dönemde büyüyen –ekonomik esaretin, manevi boşluğun, siyasi riyakarlığın, bilgi kirliliğinin vb.’nin o malum psikolojik travmalarına maruz kalan– bir başka küresel nesil ortaya çıkıyor. Bu durgunluk dönemlerinin çocukları radikal değişimlerden korkmuyor, tersine, böyle değişimler için can atıyorlar ve gerçekliğe ilişkin hayal kırıklıkları ve huzursuzlukları sahte bir faydacılık ve zoraki bir iyimserlik maskesine bürünen anne babalarınca da bu yolda cesaretlendiriyorlar –ne de olsa, bu anne babalar kendi gençliklerindeki devrimlerin adil bir dünya yaratmadığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmışlardır. Durgunluğun çocukları büyüdüklerinde celallenip bir anda toplumsal bir yangına yol açıyorlar. Bu çok hızlı gerçekleşebiliyor, çünkü cicim aylarından sonraki durgunluğun yarattığı depresyon dönemlerinde biriken öfke çok kolay alev alır.”

Kotsyubinsky’ye göre, 2011’le başlayan son dönüşüm döneminin meyvası ayrılıkçılık/bölgeselcilik olacak. Yani bir bakıma bildiğimiz anlamda ulus-devletin sonu, ölçeğin küçülmesi. Bölgeselciliğin en çok Avrupa Birliği içinde gelişmiş olduğunu, ama Rusya’dan başlayacak bir çözülmenin çığır açıcı olduğunu söylüyor.

Kostyubinsky, İşgal hareketinin, kelimenin en geniş, doktriner olmayan anlamıyla en iyi anarişzm olarak tanımlanabileceğini söylüyor… “Ve ulusal yönetimlerin krizde, yerel siyasi protestoların yükselişte olduğu bu küreselleşme çağında henüz okunmamış anarşist teori sayfası her zamankinden daha uygun bir hale gelebilir. Has anarşistler, devleti eleştirirken aslında yönetsel iktidara değildi, sadece otoritaryanizme meydan okuyordu. Hedefleri bu otoriteyi yıkmak değil, halka mümkün olan en yakın yönetim modelini yaratmaktı.”

Kostyubinsky’nin meseleyi bu noktaya getirmesinin bir sebebi var tabii: Kropotkin. Anarşizmin teorisyeni Pyotr Kropotkin, siyasi organizsoyunun en iyi formu olarak komünü öneriyor ve buna en yakın tarihsel örnek olarak Avrupa’nın özgür şehirlerini görüyordu. Kostyubinsky, bu yaklaşımı bugün anarşizmden ziyade bölgeselcilik olarak tanımlamanın daha uygun olacağını söylüyor.

Kostyubinski’nin anlatımını takip edersek, Kropotkin tüm insanlık tarihini bir döngüler serisi olarak görüyordu ve burada şehirler ve komünler gibi küçük yerel birimler yaratıcı ve geliştirici bir rol oynarken, geniş devletler ve imparatorlukların yıkıcı ve parazitimsi olduğunu düşünüyordu.

Roma İmparatorluğu’nu, kelimenin en keskin anlamıyla, örnek bir devlet olarak görüyordu. “Roma herşeyin merkeziydi.” Roma yıkıldıktan sonra, bölgesel siyasi formların özgür yaratıcı gelişimine dayalı yeni bir tarihsel döngü başlamıştı; 12. yüzyıl boydan boya bütün Avrupa’da kentli komunitelerin ayaklanmasına sahne olmuştu. 16. yüzyılda ise ortaya çıkan mutlakiyetçi devletler Orta Çağların bölgeselci medeniyetlerini ve özgür şehirler federasyonunu yerlebir etmişti.

Kropotkin’e göre iki seçenek vardı: “Ya devlet kişisel hakları, yerel hayatı ezer ve iktidarını insan aktivitesinin her vechesine genişletir, ki bu, bir tiranlığı bir başkasıyla değiştirmekten başka işe yaramayan iktidar mücadelelerini tetikler, ya da devlet ortadan kaldırılmalıdır. Eğer bu olursa, enerjik bireysel ve grup inisiyatifleri ve gönüllü mutabakatlar binlerce yerleşim merkezinde yeni bir hayatın başlangıçları için zemin sağlar. Seçim sizin!”

Yedi yıl kadar önce bir kitap projesi için ziyaret ettiğimiz Prof. Ahmet Yaşar Ocak, Anadolu’da Beylikler döneminin tarihçiler, araştırmacılar tarafından ihmal edildiğini, yeterince üzerinde durulmadığını, halbuki bu dönem Anadolusunun muazzam bir kültürel zenginlik barındırdığını söylemişti.

Selçukluların iç meseleleri ve nihai olarak da 13. yüzylıl ortasında Moğol saldırıları sonucu Anadolu Selçukluları darmadağın olmuş, büyük merkezi iktidarın fiilen ortadan kalkmasıyla Anadolu irili ufaklı yerel siyasi yapılarla (beyliklerle) bezenmişti. Ahmet Yaşar Hocanın sözünü ettiği zenginlik işte bu şartların ürünüydü. Ocak’ın saptaması bana hemen yukarıda sözünü ettiğim Kohr’un, küçük siyasi birimlerin yarattığı ve yaratabileceği zenginliği vurgulayan kitabını çağrıştırmıştı.

Bir de Henry S. Lucas’ın A Short History of Civilization kitabı aklıma gelmişti. Lucas antik Yunan medeniyetinin en temel özelliğinin çeşitlilik olduğunu söylüyordu. Bu özelliğin ortaya çıkmasında da coğrafyanın önemli bir rol oynadığını hatırlatıyordu. (Kuşkusuz, coğrafya her topluluğun hayatında önemli rol oynadı.) Yunan medeniyetinin coğrafyası, ormanlarla ve alçak dağlarla kaplı Ege’nin iki yakasında ve adalarında, genellikle birbirlerinden büyük ölçüde kopuk sayısız küçük bölgeden oluşuyordu. Herbiri belirgin bir kişiliğe sahipti. Dahası, deniz öylesine içlere kadara sokuluyordu ki, aşırı uzun bir kıyı şeridi ve sayısız liman vardı. Bu sayede, en uzak bölümlerin bile denize erişimi vardı ve bu her parçanın dış dünyayla ilişkisine imkan veriyordu. Coğrafyanın bu parçalı/bölünmüş yapısı izole şehir devletlerinin gelişmesini sağladı.

Son on gün içindeki iki bağımsızlık referandumu (Irak Kürdistanı ve Katalunya) işte bu anlattıklarımı bir kere daha düşündürdü bana. Ama dahası var.

Dünya ve Türkiye, Kürt meselesi içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | 1 Yorum

Büyük, sorun

(Üç bölümlük yazının ikinci ve üçüncü parçaları için.) 

Bir yerde bir yanlışlık varsa orada bir şey fazlasıyla büyük demektir.

Leopold Kohr

 

Irak Kürdistanı’ndaki ve Katalunya’daki bağımsızlık referandumları, ayrı bir varlık (devlet, federasyon, kanton, özerklik, vs) kurma meselesini başka bir perspektifle tartışmaya vesile olmalı.

Ulus-devlet mantığı içinde düşünmeye, hissetmeye o kadar kapılmışız ki, bunun doğurduğu cehennemî sonuçları göremiyoruz; dahası, ya sanki dünya kurulduğundan beri ulus-devletler, milli kimlikler, ulusal sınırlar içinde yaşadığımızı sanıyoruz ya da tarihin en mükemmel aşaması olarak ulus-devlette ilelebet demir atacağımızı düşünüyoruz. Hepsi yanlış.

Ülkelerin parçalanması, küçülmesi iyi bir şey. Her isteyenin ayrılma veya federatif yapılar kurma hakkı vardır, olmalıdır; ayrılmak isteyene engel olma hakkı kimsede yoktur, olmaladır. Daha küçük siyasi-sosyal birimler kurmalı, ölçeği küçültmeliyiz. Çünkü Büyük, beladır, başlı başına tehlikeli ve kötülük üretici bir şeydir; “küçük güzeldir”.

Büyük bir ülkenin devleti de, ordusu da, ekonomisi de, sorunları da büyüktür; bu büyüklükler geometrik olarak artar; ve sonuç olarak iktidar denen şeyi büyütür ve insandan uzaklaştırır. Bununla ters orantılı olarak toplum büzülür, etkisizleşir; insan ezilir, çaresizleşir. Kendi sorunlarımıza yabancılaşırız, elimizden kaçar bu sorunlar, çözümler de. Büyük iktidarın tekelindedir bunlar.

Artvin Cerattepe’deki madencilik çok iyi bir örnek derdimi anlatmak için, oradan gidelim. Cerattepe’de maden çıkaracak şirket, Erdoğan’a yakınlığı gayet iyi bilinen Mehmet Cengiz’e ait. Ama Artvinlilerin madenciliğe karşı ayaklanmasının AKP düşmanlığıyla, Erdoğan nefretiyle alakası yok; 25 yıldır mücadele veriyorlar.

Şimdi şunu soruyorum: Diyelim ki, madenin bulunduğu Cerattepe Türkiye gibi iri bir ülkenin değil de çok daha küçük bir ülkenin içinde olsaydı. Mesela Artvin Cumhuriyeti. Bu durumda bu maden işletilebilir miydi, izin çıkar mıydı buna?

Kesinlikle hayır. Nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorum peki? Şundan: Şu anda Türkiye’de olduğu gibi Artvin’de de (bütün ilçeleri ve köylerini de dahil ederek konuşuyorum) Erdoğan’ın her dediğini gözü kapalı destekleyenler olmasına rağmen bir referandum yapılsa, sonuç hayır çıkar Artvin’de madenle ilgili. Üstelik şunu da hesaba katın: Artvin Cumhuriyeti varolsaydı eğer, onların başında Erdoğan gibi bir ‘bela’ olmayacaktı, o “bela” sadece kendi sınırlı ülkesinde esip gürleyebilecekti. (Bu bela meselesine biraz sonra geleceğim.)

Bu durumda sorun şimdiki kahredici hale de gelmeyecekti zaten. Artvinliler yaşadıkları yere sahip çıkacak, kendi aralarında tartışacak ve ‘Bu işi yapmayalım’ kararı verecekti. Artvin Millet Meclisi’nin de halkının sesine kulak asmaması imkansıza yakın zor olacaktı.

Halbuki ne oldu? Yirmi beş yıllık mücadele yoksayıldı, Artvinliler yoksayıldı, bilirkişi raporu ve mahkeme kararı yoksayıldı; sonra da satılık bilirkişiler ayarlandı, mahkeme heyeti uygun hakimlerden oluşturuldu ve Erdoğan iktidarının istediği yargı kararı çıkartıldı. (Meselenin bu yönüne girmeyeceğim; isteyen şuradan durumu öğrenebilir.)

Bu dediklerime gelebilecek itirazları gözden geçirelim:

  1. Kabahat Erdoğan/AKP’nin. Yargı kararlarına saygı duysaydı, yargı bağımsızlığını yoketmeseydi, yargı bağımsızlığı çalışsaydı böyle olmazdı.
    Evet ama Artvinlilerin itirazı yeni değildi; yani AKP’den önceki iktidarlar da Artvinlileri uğraştırıp durmuştu. Başka bir örnek, Bergama Ovacık’taki altın madeni bu bakımdan çok daha iyi bir örnek; AKP’ye gelene kadar bütün iktidarlar mahkeme kararlarını yok sayıp o siyanürlü madeni işletti. ‘Erdoğan belası’ meselesini bir kere daha ileri atıyorum.
    Ayrıca, yargı bağımsızlığının çok daha sağlam olduğu büyük demokrasilerde de benzer sorunlar var.
  2. Madenin çıkarılacağı yer biraz zarar görebilir, ama ülke ekonomisine büyük katkısı olacak.
    Bu savda birkaç temel ve kritik sorun var ve hepsini de ya Büyük yaratıyor ya da sınır tanımayan büyüme/kalkınma zihniyeti, ki bu da büyüklükle ilgili. İlk olarak şunu söyleyelim: Tabiatı bir maliyet kalemi olarak hiç hesaba katmayıp ihmal edilebilir, hatta sonsuz bir kaynakmışcasına fütursuzca harcanabilir görmek başlıbaşına büyük bir sorun (Bakınız: Schumacher’ın meşhur Küçük Güzeldir kitabı). Büyük’ün mantığı budur. Ayrıca, aynı mantık, orada yaşayan insanları (bir yerin insanlarını ve insanların yerini) de ihmal ediyor; ülke ekonomisine katkısı olacak diye. Artvinliler, katkı ne olursa olsun yaşadıkları yerin heba edilmesine karşı; mutluluklarını burada görüyorlar. Ülke, insanlarının mutluluğunu gözetmiyorsa büyük bir sorun var demektir. Büyük, budur işte. O Büyük genelin çıkarı için birilerinin evini başına yıkıyorsunuz. Sınırlarımız Artvin Cumhuriyeti olsaydı, hem buna hakkınız olmayacaktı hem gücünüz yetmeyecekti. Artvinliler o bakırı ve altını orada bırakıp kendi yağlarıyla kavrulmayı tercih edecekti. Başka durumlarda da sizin eviniz başınıza yıkılmayacaktı, kendi küçük cumhuriyetinizde.
    İkincisi, ekonomist Schumacher’ın Küçük Güzeldir’de söylediği gibi, “General Motors için iyi olanın ABD için de iyi olacağını garantileyen ‘gizli el’e Adam Smith’in bile bu denli imanı yoktu”. Yani, Mehmet Cengiz’in çıkaracağı madenin Türkiye için iyi olacağını nereden çıkardınız?
  3. Toplumun tamamı heryerdeki sorunla ilgilenemez.
    Doğru. Ama sözünü ettiğim sorun da bu işte. Zaten büyük Türkiye toplumunun çok büyük kısmının umurunda değil Cerattepe ve Artvinliler; orada yaşamıyorlar zaten, hiç görmeyecekler, vs. Ama umurunda olmayan, ilgisi ve bilgisi olmayan bu büyük kitle, hiç görmediği, yaşamadığı, yaşamayacağı bir yerin mahvedilmesine, o coğrafyayla hayati ilgisi olan insanların mağdur edilmesine karar verebiliyor. ‘Kararı onlar vermiyor, hükümet veriyor’, dediğinizi duyar gibiyim. Ama işte o büyük kitle büyük bir iktidar yaratılmasının en büyük sebeplerinden biri. Denetlenemeyecek kadar büyük. Kendisini yaratan insanlardan kopacak, onları yoksayacak kadar uzak, ulaşılmaz.
    Bu büyük ülkenin büyük ve vurdumduymaz iktidarına baskı oluşturabilmek için Artvinliler büyük Türkiye toplumunda bir ilgi yaratmaya çalışıyor çaresizce. Nafile. Ülkeleri Artvin Cumhuriyeti olsaydı, işleri çok daha kolay olacaktı.
  4. Erdoğan gibi bir ‘bela’ Artvin Cumhuriyeti’nde de iktidara gelebilirdi.
    Artvin’de zor biraz tabii ama olabilirdi. Gelgelelim, bu durumda sadece Artvin’e bela olabilirdi. Cerattepe’yi mahvedebilirdi sadece; Alakır, Munzur, kuzey ormanları … kurtulabilirdi. Halbuki şimdi 780 bin kilometrekarenin ve hatta sınıraşan yerlerin, dünyanın başına bela ve bu belalardan dünyada çok var. Büyük, büyük bela demektir ve defetmesi de zordur.
    Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin özünü oluşturan kitabı Common Sense’e (Türkçede “Ortak Akıl” ve “Sağduyu” olarak iki yayınevi tarafından basılmış) Thomas Paine (1737-1809) hükümet/yönetme meselesiyle giriyor.
    Paine, bir hükümete/yönetim aygıtına ihtiyaç duymayacak kadar küçük bir topluluğun uygun bir ağaç altında toplanıp ortak konuları tartışabileceğini, ilk yasalarının sadece “Düzenlemeler” başlığı altında toplanabileceğini, topluluk nezdinde itibarsızlaşmaktan başka bir cezanın olmayacağını söylüyor.
    “Böyle bir mecliste herkes, doğal bir hak olarak, bir sandalyeye sahiptir. Gelgelelim, topluluk büyüdüğünde aynı şekilde sorunlar da artacaktır ve bireyleri birbirinden koparacak uzaklık, sayılarının küçük, yaşam alanlarının yakın ortak sorunlarının az ve önemsiz olduğu zamandaki gibi hepsinin her durumda toplanmasına müsait olmayan bir hale gelecektir.”
    İşte bu noktada “doğrudan demokrasi” dediğimiz şeyden kopuyoruz. Paine’i takip edersek, yine de çok uzaklaşmış sayılmayız. Evet, topluluk genişlediği için yasama işini yürütmek üzere belli sayıda insan görevlendirilir, ama bunlar yine de kendilerini oraya atayanlarla aynı kaygıları paylaşır, tüm topluluk oradaymışcasına davranır.
    Eğer topluluk büyümeye devam ederse, temsilcilerin sayısını arttırmak gerekir ve topluluğun her bir parçasının yararını gözetebilmek için nüfus uygun parçalara bölünür, her parça belli sayıda temsilci gönderir. Ve seçilenler kendilerine seçenlerinkinden ayrı bir çıkar asla edinemesin diye sağduyu seçimlerin sık yapılmasını emreder. Böylece seçilenler birkaç ay içinde geri dönüp yine seçenlerin bünyesine katılır, topluma sadakatleri garantiye alınır.
    “Ve bu sık değişim topluluğun her parçasıyla ortak bir çıkar oluşturacağından, doğal olarak birbirlerini karşılıklı destekleyecekler, işte yönetimin gücü ve yönetilenlerin mutluluğu buna dayanır.”

Peki, ya topluluk çok büyürse, mesela 80 milyonluk bir Türkiye olursa? Bu 80 milyonu 550 kişi temsil eder(!) ve Paine’in yukarıda anlattığı temsil modelinin tamamen dışına çıkarız; temsilin temsili gibi bir oyun haline gelir iş. Doğrudan demokrasiye ne kadar yakın olursak o kadar iyi.

İşte ‘Erdoğan belası’ meselesine geldik şimdi. Bela gerçekten de Erdoğan mı? Evet, Erdoğan bir bela şüphesiz; benim gibi birçokları için. Birçokları içinse velinimet. Erdoğan’ı değil de, bela olarak Atatürk’ü, Stalin’i, Aung San Suu Kyi’yi, George Bush’u, Hitler’i, vs görenler için de aynı şey geçerli.

Bu büyüklük meselesini Breakdown of Nations kitabında enine boyuna inceleyen siyaset bilimci Leopold Kohr (1909-1994), iktidarın temerküz etmesinin yarattığı tehlikeyi, “saldırganlığın güç/iktidar teorisi” başlığı altında kabaca şöyle açıklıyor:

Su 100 santigrad derecede kaynar, zeytinyağı 298 derecede, civa da 356,7 derecede kaynar; velhasıl herşeyin bir kaynama noktası vardır ve mutlaka kaynar. Atomu zenginleştirirsiniz, kritik eşiğe (critical mass) gelene kadar bir şey yoktur, ama o eşiği aşınca kimyasal tepkimeye girer ve nükleer patlamaya yol açar… İktidar da böyledir işte; güçlenir güçlenir ve kritik eşiği aşınca, kaynama noktasına gelince tahripkar hale gelir. Hiçkimse ve hiçbir yapı bundan muaf değildir. Kaynama noktaları, kritik eşikleri, yani yozlaşma ve tahripkar olma eşikleri değişebilir ama herkes bir noktada buraya gelir.

Üstelik, bunun kültürel veya ekonomik gelişmişlikle, siyasi ideolojilerle de ilgisi olmadığını söylüyor Kohr ve kültürel düzey, entelektüel zenginlik, ekonomik refah bakımından zamanının en önde ülkelerinde iktidarların yaptığı vahşetlerden çıldırtıcı örneklerle bu tezini kanıtlıyor.

Peki, nedir bu tahripkar, toplumun başına bela olma birimi? Böyle bir birim, bir eşik var mı? Var. Misilleme yapılamayacak nokta. Yani iktidar o kadar güçlenecek ki, karşısında misillemede bulunabilecek bir güç kalmayacak. Bugünkü Türkiye’nin durumu, Erdoğan iktidarının geldiği nokta çok iyi bir örnek.

Büyük/geniş ülkenin her şartta böyle bir güç/iktidar temerküzüne yol açtığını gösteren Kohr’un klasikleşmiş kitabı bundan ibaret değil kuşkusuz. Büyüklüğün, büyük ülke olmanın sosyal, siyasal, ekonomik veçhelerde nasıl kötücül sonuçlar yarattığını ve neden küçük ölçekli ülkelerden oluşan bir dünya kurmanın gerekli olduğunu billur gibi sergiliyor.

İspanya İç Savaşı’nda muhabir olarak bulunmuş, yine gazeteci olarak oraya giden George Orwell’le yakın arkadaşlık kurmuş Kohr bu kitabını ilk 1957’de, ikinci kez de bir sonsöz ekleyerek 1978’de yayınladı.

Bu yıl kitabın yeni baskısı yapıldı. Şaşırtıcı değil, zira ayrılıkçılık, bölgeselcilik, şehir devletleri, kısaca küçük ülke meselesi üzerinde geniş bir literatür oluşmuş durumda son yıllarda.

Dünya ve Türkiye, Uncategorized içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | 2 Yorum