Bu yeni yıl önceki yeni yıllara hiç benzemeyecek!

(Bu yazı 10 yıl önce yazılmış, 31 Aralık 31 2008’de Habervesaire’de yayınlanmıştı. Bazı olaylar değişmiş gibi görünse de vaziyet aynı olduğu için tekrar yayınlıyorum. Ama tekrarın asıl sorumlusu iki arkadaşım, Meyda Yeğenoğlu ve Handan Türkeli. Onların uyarıları sayesinde cinsellikle ilgili paragrafı yanlışlardan arındırdım. Böylece daha düzgün bir yazı olarak yayınlamak şart oldu.)

Yeni yıla giriyoruz! Boşuna değil, bunca heyecanla, coşkuyla, telaşla karşılamamız yeni yıl 2009’u. Bu yeni yıl o kadar yeni olacak ki, daha önceki binlerce yeni yıldan daha yeni olacak. O yeni yılların hiçbiri yeni olmamıştı, 2009 öyle yeni olacak ki, önceki yeni yıllara hiç mi hiç benzemeyecek.

Mesela Obama, artık Bush’tan sonra gerçekten gerçek bir tanrının yolunda bir inzan gibi hareket edecek, Hz. İsa’nın sureti gibi dolaşıp davranacak. Batı ülkelerinin liderleri de onun havarileri gibi olacak. Bu yeni dünya, Hz. İsa’nın mucizelerini bile kıskandıracak. Yeni yılda İsa’nın hain havarisi Yuhanna’ya bile yer olmayacak. Sevgili Hz. İsa dünyaya dönme gereği bile duymayacak. Yukarıdan şöyle bir bakıp “Baba, kutsa onları, onlar ne yaptıklarını biliyorlar!” deyip göklerdeki yerine çekilecek.

Eh, Obama doğru yolda gideceğine göre, Irak’taki savaş da, bakın görün, yarın bitecek. Hem sadece Irak’taki savaş mı, bütün savaşlar bitecek. Ne Afganistan’daki kalacak, ne Afrikada’kiler. Afrika’da açlık da kalmayacak, AIDS de. Kemikleri sayılabilir olmayacak çocukları da Afrika’nın.

İşkence bitecek. Hafızalarımızdan silinecek. İnsan insana nasıl zulmeder, onu bile unutacağız. Deprem ve tayfun felaketleri var ya, yüzbinlerce kişiyi öldüren, onlar da silinecek zihnimizden. Yan yana yatırdığı ölü çocuklarını sarılıp okşayarak ağlayan babaların, denizdeki kocalarını, yataktaki bebelerini dalga alıp ölü balıkların koynuna koyduğu için feryat eden annelerin acıları da… Artık acılara son! Deprem, tsunami, kasırga olsa bile hemen insanlar uyarılacak, çünkü her yere ölçüm aletleri konmuş olacak. Hem, hükümetler de insanların mutluluğu için didinecek artık.
İslam alemi ve Müslümanlar da Asr-ı Saadet özleminden sıyrılacak; Hz. Muhammed, arşın 9. katında nurlu bir müjde gibi görünecek ve Burak’ın sırtında uçarak, gıptayla seyredecek manzarayı.

Herkes birer Konfüçyüs, herkes birer Buda kesilecek. Taocu sevişme sanatının ve Kamasutra’nın üstadı olacağız; evet, hepimiz. Hazdan delireceğiz.

İsrail de artık dünkü gibi olmayacak; Uri Avnery başbakan, Mordehay Vanunu savunma bakanı olacak. Filistin devleti de kurulacak. İsraillilerle Filistinliler gerçek birer amca çocuğu gibi birarada barış içinde yaşayacak.

Bütün ülkeler nükleer silahlarını imha edecek, hiçbir silah artık üretilmeyecek, su tabancası dışında hiçbir silah satılmayacak. Başta Amerikan askerleri olmak üzere bütün dünyanın askerleri sanki cennetin bekçileri kesilecek ve öyle davranacak.

Cennet deyince aklıma geldi, Şeytan cennete tükürmüştü, artık dünyada kimse yerlere de tükürmeyecek. Milyonlarca bitki ve hayvan türünün soyunu tüketen insan artık bitkilerle, börtü böcekle, yabani ve munis hayvanatla paylaştığı bu dünyayı kirletmeyecek.

Nehirlerden de zehir akmayacak, artık balıklar toplu ölümlere kurban gitmeyecek. O, neden intihar ettiklerini bilmediğimiz tatlı balinalar var ya, onlar da artık kendilerini kıyılara vurup öldürmeyecek.

O Kanadalılar var ya o Kanadalılar, hani dünyanın en mütekamil insanları, işte onlar da 15 günlük, bir aylık bebek fokları başlarına vura vura öldürmeyi bırakacak artık.

Zaten kutuplar da erimekten vazgeçecek. Küresel ısınma bitecek.

Dünya, Yaradılış’ın tazeliğini kuşanacak tekrar.

Haa, siz Usame bin Ladin’i, El Kaide’yi merak ediyorsunuz. Yok, o da uslanacak. Hoş gerek kalmayacak ama, her ihtimale karşı Hz. Ali’nin kılıcını kuşanacak, Hz. Ömer’in adaletini uygulayacak. Bunlar sizi korkutmasın; vaktini Yunus Emre gibi tekkeye odun taşımakla, en düzgün değneği aramakla geçirecek. Terör falan kalmayacak.

Çeçenler de insanlık tarihinin en munis tabiatlı insanları olacak.

Hem zaten korku olmayacak artık. Kimse kimseden korkmayacağı gibi, vahşi hayvanlardan da korkmayacak.

İşte bunu tahmin edemezdiniz; artık rüyalardan da kalktı korku. Kabus görmeyecek kimse.

Ama üzgünüm, bu yeni yılda ve yeni dünyada, Biri Bizi Gözetliyor türü televizyon programları da olmayacak. Bu zevklerinizden mahrum kalacaksınız. Çünkü gerçek hayatta da kimse kimseyi gözetlemeyecek. İstihbarat servisleri bile işlevsiz kalacak. “Semranım” mı ne diyorsunuz, onun gibi TV kahramanları da olamayacak maalesef. Zaten televizyonlar da aptal kutusu olmaktan, televizyonda çalışanlar da giderek aptallaşmaktan kurtulacak. Her saniyesi insanı zenginleştiren, bunun için yarışan kanallar yayında olacak. Öbürlerine hiç talep olmayacak. Bir kötü haberim daha var size: reklamlar da olmayacak artık; her tür yalan kalkacak ya…

Hem zaten insanlarda öyle bir eleştirel akıl gelişecek ki, Dağlarca ölmüştü ya hani eski yılda, en az onun kadar filozof olacak herkes. Kimse kimseye kül yutturamayacak.

Gazeteler var ya gazeteler, özellikle Türk gazeteleri, harbi gazetecilik yapacak. Eline su dökemeyecek Anglo-Saksonlar bile. Fikir kırıntısı taşımayan, ucuzun ucuzu yazılar yazan köşe yazarlarından da, işadamı mı gazeteci mi belli olmayan editörlerden de kurtulacağız. Gazeteciler, haberciler bir ilkeli olacaklar ki… Gazetelerde ve televizyonlarda çalışan hiçkimse borsada oynamayacak mesela. Borsa olacak tabii, olmazsa sadece yeni yıla değil, cennete girerdik, di mi? Cennete girmiyoruz şimdilik, o da bir dahaki yeni yıla; onun için borsa olacak, şimdilik.

Gazeteciler ve tabii televizyoncularla ilgili bir yenilik daha: Buralarda çalışan herkes, gayet iyi Türkçe bilecek, kurdukları cümleler o biçim oturaklı, sağlam olacak. Seyirci de en küçük Türkçe hatasını hemen farkedip yayıncıya haddini bildirecek.

Bu kadar önemli konunun arasında lafı olmaz, ama benim için çok önemli olduğundan yazayım: Tayyip’in konuşma tarzı tamamen değişecek; artık bağıra çağıra ve o tuhaf, sevimsiz tonlamayla konuşmayacak. Ve tabii zırt pırt her vesileyle de konuşmayacak. Yürüyüşü aynı kalsa da olur. Kendi bileceği şey.

Geliyoruz en önemli konuya: aşk meşk vaziyetleri. Bir kere şunu söyleyeyim; her erkek karısına, ve her kadın kocasına deli gibi aşık olacak ve bu aşk sittin (60 demektir –zaten herkes bunu da bilecek, boşuna açıkladım) sene sonra bile aynı tazeliğini koruyacak. Hiçbir kadın kocasını, hiçbir adam karısını hiçbir şekilde cendereye sokmayacak.

Bir müjde daha: Gönlünüzden, hangi cinsel kimlikten oldukları fark etmez, kimle ne yapmak geçerse can-ı gönülden yapacak ve —işte işin püf noktası burada— hiçbir ağırlık hissetmeyeceksiniz, ki yarın da başka biriyle başka bir şey yapmak isterseniz yine can-ı gönülden yapabilesiniz. İyi mi! (Şu aşk-cinsellik mevzuundan, itiraf edeyim ki, pek emin değilim doğrusu. Belki de birkaç yıl sonraki yeni yılda olacaktır bu dediklerim. Söylediklerim içinde en zoru bu, biliyorsunuz.)

Tabii, herşey yeni olacak, herşey… hepsini burada sayamam, gerek de yok. Hem hepsini söylersem heyecanı kalmaz. Siz de hayal gücünüzü geliştirin biraz –haa, bakın hepimizin hayal gücü de o biçim olacak. Yaşayarak göreceğiz zaten bütün yenilikleri. Yenilikleri takip etmekten yorgun düşeceğiz. Kendimiz de sürekli yenilik üreteceğiz, bir kere kendimizi yenileyeceğiz durmadan.

Ama son bir şey söyleyeyim: Evrende başka hayatlar da var, evet başka canlılar var. Merak etmeyin bizden güzel değiller. En güzel biziz, hep biz olacağız. Ama onlar da değişik. Ve yeni tabii. Çok cazip gelecekler bize, çook! Hani uzaya gönderilen Hubble Teleskopu var ya, o yakaladı görüntülerini ve gönderdi bile dünyaya. Ama görüntülerin buraya ulaşması biraz vakit alacak. Eeee, ehm, 2 Şubat’ta elimizde olacak görüntüler.

İşte böyle… Geçmişi unutun, önünüzde yepyeni bir yıl, yepyeni hayatlar var. Sıkıntılar, sorunlar arkada kaldı. Yeni yıla girdik ya, herşeye sıfırdan başlayacağız. Bu yıl gerçekten yeni olacak, hem de çoook yeni!

Reklamlar
Türkiye içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kekeç etmek

Şu Abdullah Gül’den kimse istediği, beklediği kokuyu alamıyor anlaşılan. Belki de bir kokusu yoktur Gül’ün; ya da korkusu kokusunu bastırıyordur.

Eski cumhurbaşkanı, AKP kurucusu Gül şimdi de meşum 696 sayılı KHK’yle gündemde. Sivillere “15 Temmuz ve devamı niteliğindeki terör eylemleri”ne şiddet kullanarak müdahale etmeleri durumunda sivillere hukuki dokunulmazlık getiren kararnameyi muğlak bulup eleştirmişti Gül de.

Gelgelelim, Gül konusunun sadece bir KHK’yle sınırlı olmadığını herkes biliyor. Herkesin epey bir zamandır bildiği bir şey daha var: Gül, kurucusu olduğu partinin, kader birliği ettiği arkadaşlarının bazı (galiba birçok) politikasına karşı.
Tayyip Erdoğan/AKP karşısındaki cephe Gül’ün en azından daha çok konuşmasını istiyor, çünkü iktidara karşı eleştirel bir pozisyonda olduğunu düşünüyor. Erdoğan/AKP ve medyası ise Gül’ün hiç konuşmamasını, renk ve koku vermemesini istiyor, çünkü onlar da eski Cumhurbaşkanı’nın iktidara karşı eleştirel bir pozisyonda olduğunu düşünüyor.

Erdoğan içki meselesiyle ilgili bir keresinde “Gidip evinizde zıkkımlanın” kabilinden bir laf etmişti. İçkinin toptan yasaklanamayacağını bildiği için önemli olan, “ayyaş”ları yeşilaycı yapmak değil, uluorta içmelerinin önüne geçmek. Aynı şekilde, mesela oruç da tutmayabilirsin, ama oruç tutmadığını uluorta sergilememelisin. Başka bir örnek: Erdoğan kendisine hergün bol bol küfürle anıldığını, sokakta, kahvede, evde hakarete uğradığını bal gibi biliyor; buna rağmen durmadan hakaret davası açıyor ve bu davaların küfrü önlemediğini de biliyor. Mesele küfretmek değil, uluorta küfretmek. Bu nizama aykırı şeyler yapabilirsin, ama gizli. Muhalif olabilirsin, ama muhalefet edemezsin. Çünkü uluortalık, kurmak istediği nizamı sarsar, güçlü lider imajını sarsar, dindar toplum hedefine halel getirir. Bütün bunları yapanlar, ikinci sınıf vatandaş olarak, sinerek, sesini çıkarmayarak (G)ül gibi bir tür yeni-Osmanlı barışı ve hoşgörüsü içinde yaşayabilirler.

Gül de hiç ağzını açmasaydı mesele yoktu. Üstelik, galiba zımni bir anlaşma da vardı aralarında, ama iktidar birçok konuda kantarın topuzunu öylesine kaçırdı ki, Gül gibi mülayim biri bile bu zımni anlaşmaya uyamayacak konumda hissetti kendini bazan.
Son kararnameyle ilgili gayet yumuşak bir eleştiri dile getirmiş olmasına rağmen, galiba ilk kez hükümetten bu kadar çok ve Erdoğan’dan laf geldi Gül’e. Erdoğan’ın kalemcileri de bol bol yazı sıktı Gül’e. Çünkü bardağı taşıracak damlaları artıyor Gül’ün, suyu ısınıyor. İşte bu yüzden çeteleler ortaya çıktı, o damlalar üstüste yığılmaya başladı. Yaptıkları/söyledikleri ve yapmadıkları/söylemediklerini sıralayan çeteleler.

Star’da Ahmet Kekeç’in yazısı hem çok iyi hem ibret verici bir örnek. Kekeç de bir çetele çıkarmış. Bunların tartışmasına girmeyeceğim. Yazısındaki çok daha önemli bir soruna işaret edeceğim.

Kekeç’in yazısının başlığı şu: “Abdullah Gül ve vefa.” Türk Dil Kurumu sözlüğü vefanın karşılığında şunları veriyor: “Sevgiyi sürdürme, sevgi, dostluk bağlılığı.” Kekeç, işte bu vefaya dayanarak Abdullah Gül’ün renk ve koku vermemesi gerektiğini söylüyor.

Doksandokuzluk tesbih gibi dizilmiş sorunlar var bu zihniyette. Eleştiri sevginin karşıtı mıdır? Bu kültürde öyle galiba; birini eleştirdiniz mi düşmanlık ettiğiniz, ona savaş açtığınız sanılıyor. Kaldı ki, düşmanınız eleştirse bile o eleştiriden yararlanırsınız. Eleştiri geliştirici bir şeydir. Yani, biri sizi düşmanca eleştirse bile size iyilik etmiş olur.

Peki, sizi sevdiğini bildiğiniz, sizin de sevdiğiniz biri eleştirirse? Siz de sevdiğiniz biri(leri)ni mutlaka eleştirmişsinizdir; bunu artık onu sevmekten vazgeçtiğiniz için mi yaptınız, ya da eleştirdikten sonra sevmekten vaz mı geçtiniz? Eleştirdiğiniz o sevgili kişi sizi düşman yerine koysa evla mıdır, hak verir misiniz ona?

Dostluğu sürdürmenin yolu gözünün üstünde kaşın var bile dememek midir, sıfır eleştirili bir ilişkiye dostluk denir mi? Eleştirilecek şeyi eleştirmiyorsanız, yanlış bulduğunuz şeyi söylemiyorsanız dostluk etmiş mi olursunuz. Dostunuz işlediği suça ses çıkarmıyorsanız? “Kol kırılır yen içinde” midir dostluk? Böyle bir ilişkiden maraz, kötülük, suç üremez mi?

Daha da önemlisi şu: Vefa gerçek arayışının önüne geçer mi, doğru mu bu? Gerçek, bu toplumda safra muamelesi görür. Kekeç’in yazısı da buna iyi bir örnek. Kutsal olan hakikattir, vefa değil. Vefa veya başka bir gerekçe gerçeği aramanın, gerçeğin, adaletin önüne geçiyorsa, onu örtüyorsa o gerekçelerin hepsi sakattır ve sakatlar.

Üstelik, Gül’ün durumunda söz konusu olan, Gül ile arkadaşları arasındaki ilişkiden ibaret değil; bütün toplumu, hatta başka ülkeleri de ilgilendiren meseleler söz konusu. Kekeç, Gül’ün ne düşündüğünü boşvermesini ve arkadaşlarına ve AKP seçmenine vefasına, bağlılığına sarılmasını istiyor.

(Gül tam da bu yüzden daha mert konuşmalı bence de; iktidarın pisliklerinden mesafeli durmasını sağlamaya yetecek kadarıyla yetinmemeli. Bu kendisini aklayamaz, gerçeği ve adaleti hakim kılamaz, vatan-millet-sakaryayı da kurtaramaz. Konuşsa da bunların kurtulacağının garantisi yok şüphesiz, ama kendini pısırık bir gölge olmaktan kurtarabilir. Korkmasını da anlayabiliriz tabii; Erdoğan ve medyası itibar linçine girişir biraz daha ileri giderse ve bunun işaretleri var işte. Ama bu linç mekanizması da Gül gibilerin ses çıkarmamasıyla kuruldu.)

Şüphesiz gerçek kimsenin tekelinde değil, Gül’ün de; ama Erdoğan’ın ve Kekeç’in de. Zaten Erdoğan’ın ve Kekeç’in gerçekle ilgileri, gerçeği aramayla ilgili bir kaygıları da yok. Gerçek sinsin, sussun, gizlensin, ininde yaşasın istiyorlar; uluorta dolaşmasın.

Eleştiri, gerçek kimsenin tekelinde olmadığı için önemlidir zaten; gerçeği peşinde koşmanın, çözümler aramanın, adalete yürümenin yolu olduğu için. Gül de başkaları gibi kendi doğru bulduklarını ve yanlış bulduklarını söylüyor yarımağız.

Kekeç’in yazısı bir başka vahim marazi yaklaşım daha içeriyor. İnsansız. Abdullah Gül diye birinin varlığını yoksuyor derinden; tabii genel olarak insan tekini. Onu AKP seçmenine bağlılıkla varediyor sadece. Hem AKP’li olup hem kendi olmak mümkün değil gibi. Eri, diyor bu bağlılık ve kitle içinde.

Kekeç’in yazısı tüm AKP medyasının ve büyük AKP seçmeninin genel tavrını deşifre ediyor aslında. Bunca adaletsizliğe, hukuksuzluğa, baskıya nasıl gözlerini kapayabildiklerini, bunları nasıl sineye çekebildiklerini düşünüp duruyoruz biz. İşte bu yolla. Vefa, bağlılık (AKP’ye, iktidara, Reis’e, AKP kitlesine…) gerçeğin, adaletin, hukukun, merhametin, insafın önüne geçiyor, bunları örtüyor.

Reşat Ekrem Koçu, Tarihimizde Garip Vakalar kitabında, “Eski müverrihlerimiz [tarihçilerimiz], linç karşılığı ‘keşkeş etme’ tabirini kullanmışlardır” diyor. Biz de gerçeği katletmenin, linç etmenin karşılığı olarak “kekeç etmek” diyebiliriz.

Medya üzerine yazılar, Türkiye içinde yayınlandı | , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

İblisler ve melekler: güçlü liderler ve sosyal şiddet

Ian Hughes 15 Mart 2017
https://www.opendemocracy.net/transformation/ian-hughes/demons-and-angels-strongman-leaders-and-social-violence

Despot

Psikolog Steven Pinker, The Better Angels of Our Nature kitabında, insanlık tarihinin belki de en barışçıl çağını yaşamakta olduğumuzu ileri sürüyor. Bu dikkat çekici sava kanıt olarak Pinker, 20. yüzyılda, dünya nüfusunun yüzde üçü civarındaki şiddet yüzünden ölümlerin modern öncesi toplumlardaki tahminen yüzde 15’lik oranın sadece küçük bir parçası olmasını gösteriyor. Yirminci yüzyılın feci savaşları ve soykırımlarına rağmen toplama bakıldığında şiddet beş kat azalmış durumda, fakat bu sonuç belli grupları ve toplulukları, ve belli şiddet biçimlerinin yükselişini yoksayıyor – kadınlara, Müslümanlara, ve ABD’de siyahi erkeklere mesela.

Galiba daha az tartışmalı olan, Pinker’in bu manzarayı insan tabiatındaki değişmelerden ziyade şartların değişmesinin sağladığını iddia etmesi. İnsan tabiatı, diye açıklıyor, her zaman içsel iblislerin ve daha iyi meleklerin bir karışımıdır. Bizi yırtıcılık, tahakküm ve intikam gibi şiddete yönelten güdüler şefkat, adalet, özdenetim ve akıl gibi barışa yönelten güdülerle beraber varolur. Bir toplumda şiddetin yaygınlığındaki değişimler, bu çeşitli güdüler arasındaki dengeyi etkileyen sosyal, kültürel ve maddi şartların dönüşümünden kaynaklanır. Şartlar eğer daha meleklere uygunsa şiddet düşük kalır. Eğer iblisleri ödüllendirirlerse şiddet artar.

Gelgelelim her toplumda tehlikeli kişilik bozukluklarına sahip, patolojik davranışlara eğilimli bir altküme vardır. Bu kişiler liderlik ve iktidar mevkilerini ele geçirdiklerinde şiddet eğilimi ciddi oranda artar çünkü gitgide daha fazla insan birbirini tetikleyen “yaradılış ve çevre” döngüsü içine çekilir. Donald Trump’ın seçilmesi ve dünyanın dört bir yanındaki öbür başına buyruk güçlü liderlerin yükselişi, içsel iblislerimizi bir kere daha hükümran hale getiren şartlarla ilgili bir uyarıdır.

İnsan davranışlarının barış ve hoşgörüden savaş ve soykırıma dramatik geçişini belgeleyen biri Andrew Lobaczewski. Lobaczewski, önce Hitler’in Nazileri, sonra Stalin’in Bolşevikleri şedit ideolojilerini anavatanına dayattığında, Polonya toplumunun acımasızlaşmasını ilk elden gözlemleyen Polonyalı bir psikiyartirstti. Lobaczewski’nin gözlemlediği akılalmaz kötülüğün rasyonel bir izahına yönelik araştırması onu insan tabiatıyla ilgili radikal biçimde yeni bir teoriye, ve kötülüğün kökeni ve yayılmasının sahip olmadığımız netlikte bir tasvirine götürdü.

Lobaczewski’ye göre, “dünya üzerindeki her toplum normal kabul edemeyeceğimiz, belli oranda bireyler, görece küçük ama aktif bir azınlık içerir…. istatistiki olarak az sayıda, ama farklılıklarının niteliği yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insanı negatif yönde etkileyebilecek bireyler.”

Lobaczewski modern psikiyatri biliminin gelişmelerinden önce yazıyordu, ama sözünü ettiği “azınlık” bizim şimdi paranoid kişilik bozukluğu, narsistik kişilik bozukluğu ve psikopatlık olarak tanımladıklarımızla malüldü. Bu bozukluklara sahip insanlar, Lobaczewski fark etmişti ki, toplumun barbarlığa düşmesinde katalitik bir rol oynuyordu. Yirminci yüzyılın Stalin, Mao, Hitler ve Pol Pot’u da içeren en tahripkar tiranlarının hepsi bu özellikleri sergiledi. Takipçileri ve destekçileriyle birlikte bu tehlikeli bireyler, başkaları için sonuçlarına aldırış etmeyip debdebeli hülyalarının peşinden giderek, insanlık tarihinin en kötü hunharlıklarında merkezi bir rol oynadı.

Psikopatlık, narsistik kişilik bozukluğu ve paranoid kişilik bozukluğuna sahip insanlar zihinlerindeki temel bilişsel ve duygusal yapıların bozunumundan muzdariptir. Bu bozukluklar, başkaları için zor, tehditkar ve zararlı olan, şiddet ve hırsla ilgili güçlü bir arzuyu da içeren katı davranış kalıpları olarak açığa çıkar.

Psikopatlar, beynin duygusal sistemiyle ilgili fonksiyon bozukluğundan muzdariptir ki, bu onları empati, sevgi, suçluluk veya utanç duymaktan yoksun hale getirir. Narsistik kişilik bozukluğuna sahip insanlar görkemli bir kendini önemseme duyusu, sarsılmaz hayranlık için teşhirci bir ihtiyaç ve istismarcı ilişkiler sergiler.

Paranoid kişilik bozukluğu, şüphe ve gerçek ve hayali düşmanlara karşı savunmaya takıntıyla tanımlanır. En hastalıklı halinde, bundan muzdarip olanları düşman farzettiklerini imha arayışına götürür.

Güncel tahminlere göre her toplumda nüfusun yaklaşık yüzde altısı bu bozuklukların birinden veya fazlasından muzdarip. Şu anda etkili bir tedavisi veya çaresi yok. Nedenleriyle ilgili olarak kesinlikle söylenebilecek tek şey, hem yaradılışın hem çevrenin katkısı olduğu.

Herkes şartlara bağlı olarak duyarsız, narsistik ve paranoid özellikler sergileyebilirse de tehlikeli kişilik bozukluklarına sahip insanları farklılaştıran şey, düşüncelerin ve duyguların katılığı. İnsanların çoğu meleklerinin ve iblislerinin birine veya her ikisine uyarak hareket edebilir, ama psikopatlar sadece şiddet, tahakküm ve hırs temelinde davranmaya meyillidirler. Bu bozukluklara sahip insanlar “çark etmez”. Bilişsel ve duygusal eksiklikleri hakiki empati, dayanışma ve kaygı göstermeye psikolojik olarak yeterli olmadıkları anlamına gelir.

Lobaczewski’nin katkısı hastalıklı bir azınlığın varoluşsal bir tehdit yaratabileceğini fark etmek basitliğinde bir şey değildi. Bu azınlığın tüm bir topluma nasıl hakim olabildiğini de tarif etti. Tehlikeli liderler, Lobaczewski izah etti ki, çok daha geniş bir rahatsızlığın en görünür tezahürleridir. Siyaset bilimci Betty Glad daha sonra tehlikeli liderler, kapılıp gitmeye elverişli takipçiler ve yükselmelerine müsait bir ortamın bileşimi yoluyla böyle azınlıkların iktidara gelme sürecini ifade “zehirli üçgen” deyimini türetti.

Glad’ın açıkladığı gibi, iktidara yükselen her birey bunu çekirdek bir destekçiler grubu ve genel nüfus içindeki daha geniş bir destek tabanının yardımıyla yapmalıydı. Hitler’in, Stalin’in veya herhangi başka bir hastalıklı (patolojik) liderin yükselişini anlamanın anahtarı, kendileri de tehlikeli kişilik bozukluklarından muzdarip bireylerin liderin çekirdek takipçi grubu içinde kilit bir iktidar üssü oluşturduğunu idrak etmektir. Siyasette, medyada, akademide ve yerel siyasi örgütlerde mevki sahibi olan habis narsistler marazi liderin iktidara yükselişiyle sunulan fırsatları kendi ihtirasları için kullanırlar.

Bu görece küçük ama etkili grup liderin şedit, paranoid ve gerçek-ötesi (post-truth) özelliklerinin yeni bir norm olarak yerleşmesine yardım eder. Bu grubun büyüyen etkisi ve uyumsuz propagandasıyla karşılaşan genel toplum büyüyen bir kolektif kafa karışıklığı ve sağduyu yitimi ve daha önce kabul edilmiş akıl ve ahlak standartlarına tutunmakta artan bir acizlik yaşar.

Bu, yine de, psikolojik olarak normal insanların zehirli liderlerin iktidara yükselmesinde oynadıkları esaslı rolu gözden kaçırmamıza imkan vermez. Aslında, tarihin ve çağdaş olayların gösterdiği gibi, şartlar uygun olduğunda, zehirli bireyler neredeyse kaçınılmaz olarak kitlesel bir destek bulur. Bunun neden böyle olduğunu anlamak için zehirli üçgenin üçüncü kenarını hesaba katmalıyız – tehlikeli liderlerin geniş çapta popülarite kazandığı elverişli ortamı.

Bugünün siyasi şartları eşitsizlik, güvensizlik, ekonomik zorluk, terörist tehditler ve demokratik zayıflıkla donanmış neredeyse mükemmel bir fırtına oluşturuyor. Ne yazık ki, bu şartlar altında birçok insan iddialı liderleri kabullenmeye daha istekli ve düşman diye algıladıklarını canavarlaştırmaya daha hazır hale geliyor. Meleklerinden hareket edenlerin çoğu, öfkeli veya korku içinde olduğunda şartlar cesaret verdiğince, içsel iblislerini salıverebiliyor. Başınabuyruk güçlü liderlerin, tehlikeli yabancı düşmanlara karşı koruyuculuk taslarken yaygın korkuyu canlandırarak dünyanın dört bir yanında destek bulmasını sağlayan, kesinlikle, işte bu insan tabiatının işlenebilirliğidir.

Dünyanın dört bir yanında özgürlük için mücadele edenler biliyor ki, özgür seçimler, hukukun üstünlüğü, insan hakları, basın özgürlüğü ve ırk, din veya cinsel yönelim ne olursa olsun eşitlik bakılmaksızın eşitlik, bize boyun eğdirecek ve kişisel çıkarları için birbirimize düşürecek bir azınlıktan bizi koruyacak demokratik sistemin temel dayanaklarıdır. Demokrasi önemlidir çünkü bizi aramızdaki Hitlerler, Stalinler, Maolar ve Pol Potlardan koruyan tek şey odur.

Otoriter liderlerin yükselişini engellemek ve onlara imkan veren önyargı ve nefretin yayılmasını durdurmak, demokrasinin kurallarını ve ilkelerini korumayı, genişletmeyi ve geliştirmeyi gerektiriyor. Bu kuralları ve ilkeleri derinleştirme ve yeniden kurmada başarısızlık, ilişkileri adalet ve saygı yerine şiddetin ve imtiyazın yönlendirdiği bir insanlık durumuna geri götürür.

Bu süreçte, tehlikeli kişilik bozukluğuna sahip bir azınlık, sarkacın salınımını uzlaşmadan çatışmaya, kaynaşmadan fesada ve insanlıktan vahşete radikal şekilde değiştirir. Demokrasiyi canlandırarak bu tehlikeli azınlığı zaptetmek, eğer insan gelişimi devam edecekse, acil bir ihtiyaç.

Çeviri: MAD

Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Maestro Erdoğan’ın 9. Senfoni’si (sesli yazı)

Özgürlüğü gaspedilen arkadaşlarım Cemil Aksu, Ahmet Şık ve diğerleri için

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası, Ludwig van Beethoven’ın 9. Senfoni’sini çalıyordu…

İkinci bölüm yeni başlamıştı ki, Şef Recep Tayyip Erdoğan aniden durdu…

Ahengi bozulan enstrümanlardan çıkan kopuk sesler boğularak söndü. Şef devam etti:

“Ben Fagot Sayın Şef…”

“Olmaz olsun böyle Fagot! Bu nasıl ses yahu böyle!”

Şef’in bu müdahalesi üstüne dinleyicilerin büyük çoğunluğundan büyük bir alkış koptu. Şef biraz daha iştahlanan hiddetiyle talebini dile getirdi:

“Daha keskin bir ses istiyorum.”

“Ama Sayın Şef” diye açıklamaya çalıştı Fagot, “başka bir ses nasıl çıkarabilirim ki, bir Fagot’un sesi budur!”

Şef, bu itiraz karşısında daha da hiddetlenmekten kendini alamadı:

Fagot sakin kalmaya çalışarak itirazını örneklemek istedi: “O istediğiniz ses ancak sokak düğünü zurnasından çıkabilir Sayın Şef. Bir Fagot’a zurna muamelesi yapmak doğru değil ve yararsız.”

Şef’in, “Al fagotunu da git” diyen sesi, vurulduktan sonra tutulmadığı için her yanı kaplayan gong titreşimleri misali tüm salonu doldurdu. Şef’in bağırtısının o gonglamaları altında Fagot orkestrayı terketti.

Orkestranın önce de dört dörtlük olduğu söylenemezdi ve 9. Senfoni’yi de layıkıyla çalmıyordu. O eski dönemde, mesela marş havası farkedilmeyecek gibi değildi. Zaten şef de sivil kıyafetle askeri üniforma karışımı bir şey giyiyordu.

Şimdi, yeni şefin tavrı ve fagotu kovması üzerine salondan, dinleyicilerden protesto sesleri yükseliyor, bazı gruplara güvenlik güçleri saldırıyor, müzik sesine silah sesleri, bağırış çağırış karışıyordu. Dinleyiciler, son yaptıkları seçimle Recep Tayyip Erdoğan’ı omuzlar üstünde yeni şef olarak sahneye taşımıştı.

Başlangıçta, yeni şefe oy vermeyenlerden bazıları bile umutlanmıştı. 9. Senfoni’nin marş ayarlarında bazı yumuşamalar hissediliyor gibiydi sanki, ama yine de Beethoven’ın müziğinin ruhuna yaklaşılmış sayılmazdı. Olsun, umut ve heyecanlı sloganlar salona hakimdi. Adım adım o ruh yakalanacak ve cisimleşecekti.

Gelgelelim, umulduğu gibi gelişmedi işler. Şimdi eleştirmenlerin oturduğu localardan yükselen itiraz sesleri de bir dizi derin probleme işaret ediyordu. “Fagot doğru söylüyor” diyorlardı. “Zaten 9. Senfoni’de başka nasıl bir ses çıkabilir ki, notaları belli… Fagot’u çıkararak eseri zedeliyorsunuz. Bu yaklaşımla bir senfoni orkestrası idare edilemez…”

Şef bunun üzerine eleştirmenlerin oturduğu localara dönerek seslendi:

“Biz halkın içinden geliyoruz ve zurnamızla da iftihar etmeyi biliriz” diyerek arkasındaki salona doğru eliyle tuhaf bir ‘gel gel’ işareti yaptı ve sonra hemen müziği tekrar başlattı. Orkestra çarnaçar Fagotsuz çalmaya başladı. Bu arada, Şef’in işaretini almış olan ama salonun kenarından süzülürken dinleyicilerin fark etmediği biri elinde zurnasıyla sahnede göründü. Bu Zurna pervasız adımlarla ve şalvar üstüne giydiği ceketiyle Fagot’un boşalttığı yere kuruldu; ve notaları bir hayli esneterek orkestraya katıldı.

Dinleyicilerin, eleştirmenlerin, salonda hazır bulunan diğer müzisyen ve şeflerin bazıları kulaklarını tıkadı; 9. Senfoni’de zurnanın ne işi vardı! Bazıları da ıslık çalıp koltuklara vurarak bu durumu protesto etti. Dinleyici koltuklarının büyük çoğunluğundan ise Şef’in bu müdahalesini destekleyen büyük bir alkış tufanı koptu.

Şef orkestrayı arkasına alıp alkışçı dinleyicilere döndü ve önlerinde eğildi… Doğruldu ve batonuyla “kesin” işareti yaptı. Dinleyiciler bıçakla kesilmiş gibi alkışlamayı bırakınca bu sefer kollarını onlara açtı:

Bu arada orkestra çalmayı sürdürüyordu. Çok geçmeden Şef batonunu yatay şekilde setrçe defalarca sallayarak ve bağırarak orkestrayı tekrar susturdu.

Yüz kadar müzisyenin çaldığı yirmi kadar değişik enstrümanın ahenkleri hızla bozulmuştu. Pürüzsüz akan zaman sanki çekilip yayılmış ve yamultulmuştu. O yamuk zaman üstünde sesler ve notalar sanki dağdan yuvarlanan koca bir kayanın parçalanıp saçılması gibi dağılıp düzensiz bir şekilde susarak yokolmaktaydı. Orkestranın aniden ve bir anda susamaması Şef’i ayrıca öfkelendirmişti:

“Her kafadan ses çıkmasına öyle alışmışsınız ki, susmayı bile beceremiyorsunuz.”

Obua, “Asıl sizin bir şey öğrenmeniz gerekiyor bu susma tarzından Sayın Şef” diye karşıladı bu azarı. “Bir senfonik orkestrada ne kadar değişik enstrüman ve nasıl bir ses zenginliği olduğunu bu susamayış bile gösteriyor. Ve tabii, nasıl bir ahengi bozduğunuzu da gösteriyor. Bir senfoni, sizin deyiminizle, her kafadan birbirine benzemeyen birçok enstrümandan çıkan seslerle yaratılan anlamlı, ahenkli bir bütündür. O ahengi parçaladığınızda işte böyle anlamsız sesler haline gelir. Çoksesli müzik budur. Onun kurallarını içselleştiremezseniz uyumlu bir bütün yaratamaz, birarada yaşayamaz, böyle bir uyumu yönetemezsiniz.”

“Uyummuş!” diye söylendi Şef,

“İkisi de birarada olur, onikisi de” diye seslendi Flüt. Cümlesinin içeriği itiraz yüklü olsa da sesi öylesine yumuşak ve uysaldı ki, Şef ilk anda idrak edemeyip konuşmasını sürdürdü:

Flüt, “Asıl sizin müdahalelerinizle yarattığınız şey gürültü kirliliği” cümlesini öyle tatlı bir edayla söylemişti ki, Şef doğrudan cevap veremedi, ama daha önce dikkatini çeken bir şey hiddetini canlandırmasına yetti. Ellisine merdiven dayamış olan Flüt’ün dolgun memeleri, vücudunun minik hareketlerinde bile titreşiyor, birbirine çarparak mutluluk küreleri halinde oynaşıyordu. Şef’in bakışları, konser başlayalı beri gözlerini alamadığı bu iki memenin tatlı tatlı çarpıştığı yarıkta bir kez daha ezildi.

“Bir Şef’in karşısına böyle yumuşak memelerle çıkıp konuşabileceğini mi sanıyorsun, hiç utanmadan” sözleri ağzından çıktığı anda memelerin bu cümleye nasıl girdiğini kendisi de anlamamıştı. “Demek istediğim, o yumuşak dilinle beni deliğe sokamazsın, tuzağa düşüremezsin” diye açıkladı. Böyle açık saçık kıyafetlere karşı olduğunu bir kez daha söyledi. Sonra aniden sağına döndü ve batonuyla Çello’yu göstererek, “Ya buna ne demeli!” diye devam etti.

Müzisyenler ve dinleyiciler, şaşkın bakışlarını Şef’e diken Çellist kadına çevirdi gözlerini.

“Biz, cennet anaların ayakları altındadır, diyoruz, kadınların bacakları arasında değil!” …

Çellist, birçok seyircinin neyi alkışladığını anlamaya çalışırken Şef herkesin merakını giderdi.

“O koca şeyin bacaklarının arasında ne işi var? Erkekler arasında ve bu kadar seyircinin önünde bacaklarını sonuna kadar açıp…”

“Bu bir Çello ve böyle çalındığını siz de biliyorsunuz Sayın Şef” diye açıkladı Çellist.

“Pek tabii biliyorum, fakat bir hanım için uygun bir alet değil bu. Başka alet mi kalmadı elinize alacak! Bu işi erkeklere bırakın.”

Salondan hem Şef’e destek alkışları yükseliyordu hem de protesto sesleri. Şef bir orkestraya, bir salona dönerek konuşmasını sürdürdü…

Birinci Keman, arşesini kaldırıp “Sayın Şef” diye söz aldı, “bu yaptıklarınız bir senfonik orkestra için kabul edilemez. En azından pek yadırgatıcı bizim için. Yine de konuşup tartışarak ve deneyerek üstesinden gelebilirdik belki. Bunları provalarda yapsaydık da dinleyicinin karşısına aksamaz, duraksamaz bir halde çıksaydık daha iyi olmaz mıydı?”

Şef küplere bindi:

Ama hemen bir konserin ortasında olduğunu hatırladı ve “O devir kapandı” diye toparladı. “Milletimizden gizleyecek hiçbir şeyimiz yok bizim. Tek hakem millettir. Biz herşeyi milletin gözü önünde, milletin gözünün içine baka baka yapacağız, milletin gözünün içine baka baka çaldık ve yine öyle çalacağız. Gücümüzü milletten alıyoruz. İşte şurada, kimi koltuklarda, kimi ayakta bizi destekliyor aziz milletim. Yönetimi milletten kaçırmanıza izin veremeyiz.”

Müzisyenler birbirlerine bakıp duruyor, ne diyeceklerini bilemiyordu. Bu kısa sessizlik anını uzun arşesini sallayarak söze giren kadın Viyola değerlendirdi: “Sayın Şef, bir senfoni orkestrası zaten halka güzel müzik sunmak için vardır. Yani halktan bir şey çalmıyoruz, halk için çalıyoruz biz.”

Şef, daha orkestrayı neden susturduğunu bile söyleyemediğini fark etti. “Ne diyeceğimi bile bilmeden itiraza kalkışıyorlar. Ard niyetli bunlar. Üstelik makama da saygıları yok” diye geçiriyordu aklından. Ağzını açtı:

Müzisyenler afallamıştı. Şef’in azarlaması değil ama Şef’in azarlamasını dinleyicilerin alkışlaması karşısında çaresiz kalmışlardı. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaktan başka yapabilecekleri ve istedikleri bir şey yoktu, ama bunu varedebilecekleri ortam yokoluyordu. Klarinet “Dinlemeye hazırım, hepimiz hazır olmalıyız” diye araya girdi, “Sayın Şefimiz acaba hangi amaçla orkestrayı durdurduğunu bahşedebilir mi?”

“Farkettim ki, nefesli çalgılarımızın istisnasız her biri ayrı telden çalıyor. Böyle olmaz. Kemanların taşıdığı melodinin dışında sesler çıkarıyorlar ve üstelik mesela kornoların herbiri bile ayrı nota basıyor. Bunu düzeltmeliyiz.”

“Fakat nasıl olur!” diye araya girdi Trompet, “Beethoven böyle yazmış. Hem senfoni, senfoni olmaktan çıkar o zaman. Senfonik müziğin yasası bu…”

“Beethoven yazdıysa Allah bozsun” diye veriştirdi Şef, “onun adına ben bozuyorum işte.”

Kontrbas itiraz etti: “Bunlar tamamen farklı iki şey Sayın Şef. Birileri ilahi söylesin, mevlit okusun… Ama Trompet haklı, çoksesli müziğin temeli budur, böylelikle, her aletten farklı seslerin çıkmasıyla birçok katman oluşur.”

“Tabii”, dedi bir kadın Keman, “hepsi aynı sesi çıkaracaksa 20 küsur farklı enstrümana ne gerek var ki?”

“Hayır, her kafadan bir ses çıkmasına müsaade edemeyiz” diye diretti Şef. “Birlik ve beraberliğimizi gösterecek güçlü bir ses çıkarmamız gerekir. Böyle ayrı ayrı sesler bizi zayıflatıyor. Tek ve güçlü bir ses; milletimizin bizden beklediği de bu.”

“Ama 9. Senfoni çalmayacak mıydık biz?” diye kibarca uyardı bir Trombon. “Böyle duyurmuştuk, insanlar biletlerini 9. Senfoni dinlemeyi umarak almıştı.”

Şef’in bu mazeretlere karnı toktu. “Tabii, 9. Senfoni çalıyoruz, ama bu, Beethoven’ı, yani Batı’yı taklit edeceğimiz anlamına gelmiyor. Ayrıca, millet ne derse odur.”

Büyük bir alkış tufanı koptu yine salondan. Alkışların arasından tek tük sesler duyuluyordu:

“En güzel, en doğru 9. Senfoni Şefimizin çaldırdığıdır, biz onu dinlemeye geldik.”

Sonra sloganlar başladı:

“Vur vur inlesin, Beethoven dinlesin.”

Şef, bir el hareketiyle dinleyicileri susturup sözüne devam etti: “Taklitçilik bizi 200 yıldır bir yere getirmedi. 9. Senfoni’yi fıtratımıza, kültürümüze uygun hale getireceğiz ve böylelikle eseri de daha ileri bir seviyeye götüreceğiz. Böylece medeniyetler ittifakını da gerçekleştirmiş olacağız. Dünyanın bizim derin kültürümüzden öğreneceği çok şey var. Zaten Mozart da Dede Efendi’den etkilenmişti. Biz de Türk tipi 9. Senfoni’yi icra edeceğiz.”

Dinleyicilerin içinden, “Etkilenmiş de ne olmuş aslanım” diyen bariton bir ses duyuldu. “Etkilenip işte böyle zengin bir müzik yaptı. Sen etkilenemedin bile. Dede Efendi’yi tekrar bile edemedin, onun gerisine düştün. Sen Dede Efendi’yi de minibüs goygoyu sanıyorsun. Şimdi de 9. Senfoni’yi berbat ediyorsun!”

Şef, bu baritonun derhal susturulması gerektiğini hemen farketmişti. “Sevgili milletim, işte böyle mandacılar var hala aramızda. Bunlar bu dediklerinin bedelini ağır ödeyecek. Öyle bırakmam onları.”

Daha Şef sözlerini bitirmeden dinleyicilerin içinden bir grup baritonun üzerine atıldı, hemen ardından da polisler geldi ve alıp götürdü onu.

Korno sakin ama kararlı ve sözlerinin doğruluğu karşısında Şef’i, onu değilse bile ‘tek hakem millet’i ikna edeceğinden emin bir edayla konuşmaya başladı:

“Nefeslileri kemanlarla çakıştırırmak 9. Senfoni’yi zedelemez, derhal öldürür. Çünkü özellikle nefesliler bu eserin yaratıcısı Beethoven’ın senfonik orkestraya yaptığı en büyük katkılardan biridir.”

Şef, Korno’yu da cevapsız bırakmadı:

“Sayın Şef, anlayınız lütfen, ey ahali, asıl siz anlayınız” diye Korno’nun fikrini geliştirmeye çalıştı yaşlı bir kadın Keman. “Böylelikle orkestrayı bozarsınız, dejenere edersiniz. Senfonik orkestra Beethoven’ın katkılarıyla mükemmel haline geldi. Kuşkusuz ihtiyaca göre sonra da ilaveler, katkılar oldu, ama bunlar orkestranın ruhunu zedeleyen şeyler olmadı hiçbir zaman; o ruha uygun olarak daha da gelişti orkestra. Yeni sesler, yeni enstrümanlar katıldı.”

Şef gerçekten de kararlıydı ve hazırlıklıydı. “Bunlar, vahşi Batı’nın kültür emperyalizminin lafları… Bunlara neyimiz tok bizim? Karnımız tok. Artık Batı karşısında pısırık Türkiye yok. Biz ezelden beri dünyayı şekillendiren, adeta yoğuran bir medeniyetiz. Her konuda olduğu gibi müzik noktasında da katkılarımızı esirgemeyeceğiz. Zurna’nın yanına bir Ney yerleştirmekle başlayalım.”

Şef’in bir işaretiyle eski süsü verilmiş derviş kılığını andıran libaslı bir Neyzen, başı sola eğik vaziyette, ağır adımlarla sahneyi adımladı ve Klarinetler biraz sıkıştırılarak Zurna’nın yanına konulan sandalyeye oturdu.

“Çocuklarımızı da ihmal etmemeliyiz. Batı’nın zararlı etkilerinden korumalı ve milli-yerli kültürümüzü, kadim değerlerimizi o körpe beyinlerine nakşetmeliyiz. Gel oğlum, gel Türk medeniyyetinin evladı…”

Bir çocuk elinde melodikasıyla geldi ve Şef’in kürsüsünün dibine, yere oturup hiç komut beklemeden “İstanbul Sokakları” şarkısını çalmaya başladı.

Şef’in komutuyla orkestra kaldığı yerden çalmaya koyuldu. Fakat notasız çalan Ney ve Zurna’nın uyumsuz ve melodiyi zedeleyen sesleri ve melodikanın tamamen ayrı nağmesiyle zenginleşmiş olarak.

“Her alanda reform yapmaya mecburuz ve bunu yaparken de benliğimizden, kültürümüzden kopmamalıyız” diye devam etti orkestra reformlarına Şef. Bu sefer hedefinde vurmalılar vardı. “Nerede bizim kösümüz?”

Davul, “Sayın Şef, vurmalılar orkestraya zaten bizim kültürümüzün katkısıdır, dokunmasanız da olur” diye vaziyeti kurtarmaya çalıştıysa da Şef kararlı ve hassastı.

“Olabilir. Ama Batı’da dejenere edilip tekrar bize gelmiş. Bunlar kalabilir, ama bir kere sana ihtiyacımız yok artık. Derhal bizim köstepeni çağırın. Ayrıca nekkareleri, dümbelekleri, defleri, bilumum vurmalılarımızı da yerleştirin.”

Birçokları, Zurna’nın, Ney’in, Melodika’nın hemencecik nasıl bulunup sahnede yer bulduğuna hayret etmişti. Fakat birkaç dikkatli gözlemci, Şef’in tam teşekküllü bir mehter takımını ve halk müziği sanatçılarını konser öncesinde sahne arkasına yerleştirdiğini farketmişti. İşte şimdi bu katkı enstrümanları çağrıldıklarında kendi kıyafetleriyle anında beliriyordu. Böylece vurmalıların yanında bağlama, tanbur, kanun, cümbüş, kemençe vs de yerlerini aldı.

Orkestra enstrümanlar bakımından olduğu kadar müzisyenlerin kıyafetleri bakımından da büyük bir çeşitlilik sergiliyordu. Siyahlar içindeki günümüz giysilerini giyen klasik orkestra elemanlarıyla birlikte derviş, mehter kıyafetlerinin yanısıra, Anadolu’nun çeşitli yerlerinden folklorik mintanlar rengarenk bir sahne oluşturuyordu. Tabii, bu arada orkestranın birçok elemanı ya dayanamayıp gitmiş ya da Şef tarafından gönderilmiş, yerlerine uyum sağlayabilecek, itaatkar müzisyenler getirilmişti. Böylece gayet uyumlu bir ekip oluşmuştu ve verdikleri ürün de bu uyumu ve Şef’in gösterdiği istikameti yansıtıyordu.

Nefesliler kemanlarla aynı notaları basıyor, vurmalılar gayet uyumlu bir şekilde tempo tutmanın dışına çıkmıyor, kösün tok sesi yeri göğü inletiyor, def, darbuka gibi sonradan ilave edilen vurmalılar o belirgin tempoya fingirdek bir hava katıyordu. Bir sorun, mehter takımının durarak iyi bir performans sergileyememesiydi; Şef bundan yakınıyordu. Asıl meselesi müzikal performans değildi; mehter takımının yürüyerek çalmasının bir görsel şaşaa, etkileyici bir atmosfer yaratacağını düşünüyordu. Bu sorunu aşmak için sahnenin etrafında mehteranın yürüyebileceği bir yol açıldı. Bu da orkestraya ve esere ayrı bir canlılık kattı. Şef de bazan kendini tutamıyor, batonuyla öne geçip bir tur atıyor, sonra yine yerine zıplayıp orkestrayı idare ediyordu.

Yeni enstrümanlar ve düzenlemelerle 9. Senfoni bir hayli dönüşüm geçirmişti. Dinleyicilerin büyük çoğunluğu bir coşkunluk içindeydi. Küçük bir kısmı ise delirmek üzereydi; çaresizce, acz içinde bağırıyor, ama sesleri duyulmuyor, bunun üzerine daha da hiddetleniyorlardı.

Sistemin gayet güzel işlediğini saptayan Şef son düzenleme için talimatını verdi: “Bundan böyle ‘Şef’ denmeyecek; ‘Mehterbaşı’ bize daha uygun bir tabir. Ayrıca bu kısacık ve incecik baton yerine, atalarımızın mirası olarak mehterbaşının asasını taşıyacağım. Bütün bunları kendim için istiyor değilim. Devletimizin büyüklüğünü, medeniyetimizin, kültürümüzün yüceliğini ancak böyle bir asa simgeler.”

Artık altyapı tamamdı, ekip uygundu; şimdi içeriği zenginleştirme, millileştirme, yerlileştirme işine girişilebilirdi. “Eski şeflerimizden biri ‘Müzik ruhun gıdasıdır’ demişti, hatırlayacaksınız” diye devam etti Şef. “Çok doğru söylemişti. Ama 200 yıldır yapılan yanlışı o da tekrarlamıştı; şimdi bu 200 yıllık yanlıştan dönüyoruz biz. Madem müzik ruhun gıdasıdır, o halde bu ruh Batı’nın müziğiyle doldurulmamalı. Çünkü, bildiğiniz gibi, her canlı bir gün ölümü tadacaktır, ceset toprağa karışacak ama ruh yaşayacaktır sonsuza kadar. Batı müziğiyle beslenmiş ruhların kıyamete kadar ortalıkta dolanmasına, o halde yaşamasına izin veremeyiz. Ruhlarımız tarihimizden, kültürümüzden, dinimizden, dilimizden, kadim geleneğimizden gelen seslerle beslenmelidir. Bize yüklenen bu kutsal görevden kaçamayız.”

Artık itiraz edenlere kulak asılmıyor, sesleri biraz çok çıkanların ağızları bantlanıyor ya da salondan atılıyordu. Geri kalanlar zaten Şef’i sualsiz destekliyor ve onun gözünün, ağzının içine bakıyordu. Onun gülmesiyle gülüyor, gürlemesiyle gürlüyor, ağlamasıyla ağlıyorlardı. Şef, bu durumun ne kadar yaratıcı ve zenginleştirici olduğunu keşfetti ve yüzü yepyeni bir nurla bir kez daha aydınlandı. 9. Senfoni’ye yapacağı nihai katkı artık tamamen şekillenmişti kafasında. Fakat bunun sırası henüz gelmemişti. Önce şu üçüncü bölümü halletmeliydi.

Şöyle açıkladı: “9. Senfoni’nin üçüncü bölümü kısacık bir melodi dışında pek sönük. Bizim bozlaklardan koysak daha iyi, ama daha yaratıcı birşeyler yapmalıyız, bizden beklenen bu.”

Asasını sehpaya bıraktı ve cep telefonunu çıkardı. “Şimdi size bir şey dinleteceğim sevgili halkım ve sevgili orkestram. Buna milletçe ihtiyacımız var, kendim için istemiyorum, benden sonraki mehterbaşıları da kullanacak. Milletimizin, devletimizin ortak sesi bu olmalı. Dinleteceğim şeyleri salondaki büyük ekrana verelim lütfen…”

Ekran hazırdı. Beş on saniye sonra büyük ekranda Şef, yani Mehterbaşı göründü. Bu bir televizyon programıydı. Bir saz heyeti bir şarkı çalıyor, bestekarı şarkıyı söylüyor, nakarat kısmında eski Şef, şimdiki Mehterbaşı mikrofonu ağzına götürüyor ve icra ediyordu.

Salon alkıştan yıkılmaktaydı. Mehterbaşı, “Beethoven’ın şu sıkıcı üçüncü bölümüne böyle bir katkı yapmayı oylayalım. Millet ne derse odur; işte size çok ses. Demokrasi de, senfoni de bunu gerektirir zaten” diye bir öneri getirdi. Kabul eden dinleyiciler ellerini kaldırdı; salonun yarısından fazlası. Geri kalanların çoğu sessizliğini koruyordu. Küçük bir azınlık protestoya girişmişti ki, derhal derdest edildiler. Bir kısmının eli kolu ve ağzı bağlandı, bir kısmı da salondan yakapaça atıldı.

Mehterbaşı, bu yaratıcı katkının senfonik esere aranje edilmesi işini uzmanlarına havale etmişti ki, danışmanlarından biri elinde keman olan küçük bir kız çocuğuyla sahneye çıktı. “Muhterem Mehterbaşı” dedi, “bu küçük yavrumuzu bir dinlemenizi rica ediyorum. Eşsiz bir katkı yapabilir Bet Havva’nın eserine.”

Mehterbaşı gayet sevecen bir tebessümle “Hay hay” dedi, “Çal bakalım kızım”.

Çocuk, “Mehterbaşım bu parça sizin anneniz için” deyip kemanını boynuna dayadığında önce Mehterbaşı’nın sesi duyuldu:

Salon yine alkışa boğuldu. “İşte bu!” dedi Mehterbaşı, “İşte bu!” Dinleyiciler, büyük çoğunluğu, “İşte bu, işte bu” diye tempo tutmaya başladı.

“Sevgili milletim” diye susturdu Mehterbaşı onları, “Bir senfonik esere katkı yapabilecek maneviyatta ve yetenekte çocuklarımızla iftihar etmeliyiz, onları böyle eserlerin içine katarak taçlandırmalıyız ki, öbür çocuklarımızı da teşvik etmiş olalım.”

Sonra da Birinci Keman’a dönüp bu yavrumuzun bu güzel yorumunu senfoniye nasıl dahil edeceklerini derhal müzakere etmelerini ve yanlarında bu küçük kemancıya yer açmalarını buyurdu.

Milli ve manevi değerleri gelişkin biri olarak öncekinin yerini almış olan Birinci Keman, “Hiç merak buyurmayınız efendim, bu parçanın yeri hazır desem yeri var, bu sıkıcı bölümün başına girebilir pekala” dedi. “Beethoven’ın o kısacık güzel melodisini bir tür nakarat haline getiririz ve araları milli ve yerli kültürümüzün unutulmaz ezgileriyle doldururuz.”

Öyle de yaptılar. Salonda bulunan senfoni orkestrası şefleri, müzik eleştirmenleri, diğer müzisyenler, orkestradan atılanlar feryat ediyor, isyan ediyor, olmaz diyor, yandık bittik diyor … ama bunların hiçbiri hiçbir işe yaramıyordu. Sadece kendi aralarında konuşuyor gibiydiler ve dinleyicilerin giderek daha büyük bir bölümü Mehterbaşı’nı destekliyordu. Fakat bu huzursuz küçük kitleyi daha da aciz kılan şey, Mehterbaşı’na karşı olan birçok kişinin, aslında onun yaptıklarının bir kısmını destekliyor olmasıydı.

Huzursuzlar, huzursuzluklarının kaynağını ortadan kaldırma konusundaki ümitlerini tamamen yitirmişti, ellerinden bir şey gelmiyordu, protesto ediyor, bağırıp çağırıyorlardı. Bu durumda ağızları bantlanıyor, elleri de kulaklarını kapatamasınlar ve huzursuzluklarının kaynağı olan o sesleri duymayı sürdürsünler diye bağlanıyordu.

Eserin dördüncü ve son bölümü en meşhur bölümüydü. En cahiller bile o kısmı bir şekilde duymuştu. Bu son bölümde Koro dahil oluyordu. Mehterbaşı’nın bu son bölüm için de çılgın bir projesi vardı. Üçüncü bölüm biter bitmez bu fikrini ortaya koydu. Koro’nun söylediği o yabancı sözlerden kimse bir şey anlamıyordu, değiştirilmeliydi. Koro’daki Bariton “Sayın Şef” diye seslenince herkes bu sese ister istemez hürmeten susup kulak kesildi. Bariton devam etti: “Beethoven bu sözleri büyük şair Friedrich Schiller’in şiirinden almıştır ve kendi de bazı eklemeler yapmıştır. Bu sözler de senfoninin kendisi kadar evrenseldir artık, dokunmamak gerekir.”

Mehterbaşı, Bariton’un söylediklerinden önce o yok sayılamaz, etkisi inkar edilemez sesine haddini bildirmek gerektiğini hemen anlamıştı ve cevabına oradan başladı:

Ve şöyle devam etti: “Bir kere, ‘Şef’ demekte ısrar ederek ardniyetli olduğunu ortaya koydun. Bazılarının dediği gibi diktatör olsaydım bana ‘Şef’ diyemezdin. Bunu bir kenara koyalım. Şimdi gelelim söylediğine… İçinde bizim olmadığımız, bizim katkımız olmayan, mührümüzü basmadığımız hiçbir şey evrensel değildir, olamaz. Bunu böyle bilesiniz. Beethoven nasıl Fredirik Çiller’e katkı yaptıysa, bizim de Beethoven’a katkı yapma hakkımız var. Bu katkıyla 9. Senfoni daha bir evrensel hale gelecektir. Bundan hiiç şüpheniz olmasın.”

Bariton, “Türkçesi de var bu sözlerin, bari onları kullanalım. Bilirsiniz, ‘Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır’ diyor” diye bir orta yol bulmaya çalıştı.

Bu kadar kalın bir sesin orta yol bulmaya çalışması Mehterbaşı’nı gülümsetti, muharebeyi kazandığına hükmetti ve muzaffer bir komutanın bazı haklar bahşetmesi edasıyla, dinleyicilere dönerek konuştu: “Türkçesini de kullanırız, Almancasını da, Arapçasını da. Biz hoşgörü kültürünün evlatlarıyız. Kucağımızda hepsine yer var. Kucaklayacağız. Amaa kendi mührümüzü basıp bu eseri evrenselleştirerek yapacağız bunu.”

Mehterbaşı’nın dostları da düşmanları da merak içinde kıpraşıyordu, acaba ne gelecekti?

“Biz milletle gönül bağımızı hiç koparmayız. Biz milletin diliyle konuşuruz, biz milletin kendisiyiz. Milletin söylemek istediği bir şey varsa bunu görür, duyarız ve gereğini yaparız. Milletten başka hakem olmadığı gibi, milletten büyük ve milletten güzel koro da yoktur.”

Mehterbaşı bu girizgahtan sonra tekrar cep telefonunu çıkardı, kendisi bu sefer bir meydandaydı. Meydan kalabalıktı. Mehterbaşı’nın sesi duyuluyor, kendi görünmüyordu. “İşte size çok ses. Milletimizin korosu yanında senfoni orkestralarının koroları sönük kalır” dedi. “Buyrun, bir dinleyin bakalım.”

“Bir kere daha milletimize danışmak istiyorum. İşte bu koro, bu esere girmeyi hakediyor. Etmiyor mu?” diye sordu. Salon alkışlarla birlikte “Ediyoooor” diye yankılandı.

“İşte!” dedi Şef.

Dinleyiciler gözyaşları içinde bu şarkıyı söylemeye başladı. Orkestra da enstrümanları bırakmış, ayağa kalkmış dinleyicilerin korosuna eşlik ediyordu. Berbat sesli, makamı tutturamayan biri ezan okuyor, bir grup ilahi söylüyor, birkaç kişi Angaralı Turgut’tan bir nağmeyle salınıyordu.

Senfoni’nin bu finaline en yaratıcı katkılardan biri de Mehterbaşı’nın korumalarından geldi.

Bütün bu hengame arasında eğitim görmüş bir koronun kesik kesik ve cılız sesi inceden seçiliyordu.

Mehterbaşı asasını kaldırdı; sert bir hareketle dimdik bir şekilde indirip tekrar havaya dikti ve tüm salon bir anda sustu. Mehterbaşı’nın sesi salonu doldurdu:

9. Senfoni’den zorlukla farkedilebilecek birkaç tını kalmış, Recep Tayyip Erdoğan sloganı etrafına örülmüş ezan nağmeleri, ilahi inlemeleri, beraber yürüdük teraneleriyle bulamaç haline gelmiş bir ses hakimiyetini kurmuştu. Ve tek ses, “Türkiye’nin sesi”, 9. Senfoni kılıfıyla, bir bayrak gibi göndere çekildi. Beethoven’ın 9. Senfoni’si gerçek manada evrenselleştirilmiş, evrensel yerileştirilmiş, millileştirilmişti.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Erdoğan’ın kimseye bırakmadığı şeyler

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü marksistelere, faşistlere, hatta Atatürkçülere bile bırakmayacaklarını söyledi. Herkesin istediği veya istemediği yerinden tuttuğu Atatürk’ü tartışacak değilim şimdi burada, ama Erdoğan’ın ve zihniyetinin kimseye bırakmayıp elinde tuttuklarına ne yaptığına hızlıca bir göz gezdirmek iyi olur.

İslam’ı, müslümanlığı kimseye bırakmadın. On beş yıldır elinde tuttuğunuz iktidarla sergilediklerinize bakılırsa, İslam en adisinden bir ticaret/para/düzenbazlık olarak görünüyor. En azgın neoliberal politikaların yatağı haline gelmiş durumda. Adil olmakla övünen İslam, sizin elinizde adaletsizliklerin hazmı işlevi gördü, görüyor. Tecavüzcü dini vakıfları devletin, eğitim bakanlığının ortağı kıldınız. Yarattığınız “dindar nesil yetiştirme” ortamı şort giyen kadınlara, oruç tutmayan “zındık”lara saldırıyı görev bilen din ve ahlak koruyucularına bırakınız dövsünler, bırakınız öldürsünler imkanı verdi.

Demokrasiyi de marksistlere, solculara, liberallere bırakamazdınız ve zaten defolu Türkiye demokrasisini tam bir ucubeye, karşıtına çevirdiniz.

Sandık kutsaldı, kimseye bırakılamazdı, en son referandum gösterdi ki, onu da çalıntı kutusuna çevirdiniz. Seçilmiş belediye başkanlarını yıldırma taktiğiyle görevden uzaklaştırıp milli iradeyi de, kutsal sandığı da kubura çevirdiniz.

Millet, milletin iradesi kimseye bırakılamazdı, dolayısıyla millet sadece sana ram olana indirgendi; milletin ne hissettiğini, ne düşündüğünü bildiğinize hükmettiniz; dahası, millet sende cisimleşti. “Sen harekete geçtiğinde halk harekete geçiyor. Sen yargıladığında halk yargılıyor.” Senin için de böyle şeyler söyleniyor, böyle konumlanıyorsun. Ama bu lafı Rudolf Hess, Hitler için söylemişti 1934’te Nürnberg’deki o meşum mitingde.

Adaletin/yargının da kimseye bırakalamayacağı kesindi ve adaletsizliklerle örülü bir ülke yarattınız. Hukuk kimseye bırakılamazdı ve hukuk, en sonunda, kanun hükmünde kararname kılığında sen oldun.

Tarih ve kültür de herhalde kimselere bırakılamazdı, bırakılmamalıydı ve “inşaat ye resul Allah” deyip tarihi giderdiniz. Yerine, tarih diye çeşitli ucubeler diktiğiniz de oldu. Yani muhafazakarlığı da kimseye bırakmadınız ve tarihinizi muhafaza edebilecek, taşıyabilecek kültürden, donanımdan yoksun olduğunuz ve bunun da farkında olmadığınız için Osmanlı’yı da aynalarla, sıvalarla, nikelajlarla, yıkımlarla düzelttiniz, yani kendinize benzettiniz, antikiteyi de ya dozerlerle dümdüz ettiniz ya düğün salonuna çevirdiniz.

Doğa tabii kimseye bırakılmamalıydı, onu da tekelinize aldınız. Anadolu tarihinin bin yıllar boyunca yaşadığı toplam yıkımdan, yokoluştan daha büyük bir yıkım yaptınız, yapmaktasınız. HES’ler, yayla yolları, turistik tesisler, gereksiz havaalanları, taş ocaklarıyla…

Eğitimi başka kimselere bırakmak katiyyen olmazdı ve iyice sefil hale düşürdünüz, akademiyi bitirdiniz, özgür düşünceli herkesin başına çorap örüp kalitesiz ama sadık süprüntüleri akademiye, bilime baştacı ettiniz.

Anti-emperyalizm marksistlere falan bırakılamazdı, Amerika’ya, İsrail’e benzeyen taktikler ve zihniyetle, komşu ülkelere babalanmayla, imparatorluk hevesleriyle ne güzel de anti-emperyalist oldunuz.

Kürtler de HDP’ye falan bırakılamazdı şüphesiz, “benim Kürt kardeşlerim” dışındakilerin anasından emdiğini burnundan getirdiniz; seçtikleri milletvekillerini, belediye başkanlarını hapsettiniz.

Türkiye kesinlikle başkalarına bırakılamazdı, “milli ve yerli” sizdiniz, sizin hakkınızdı ve işte Türkiye’yi işte bu hale getirdiniz, dünyada parmakla gösterilen anti-demokratik bir ülkeye döndürdünüz.

Bütün bunları yapan bir ekip, bir iktidar tabii iktidarı da kimselere bırakamaz, çünkü bütün bunların hesabının sorulacağını bal gibi bilir; işte bu yüzden iktidarı kaybetmemek için her tür fetbazlığı yapmaya mecbursunuz.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Kuburdaki kutsal sandık

Erdoğan’ın bazı AKP’li belediye başkanlarının istifasını istemesi ve etmemeleri ihtimaline karşı tehdit savurması, AKP içi bir düzenleme olarak kesinlikle görülemez. Bu hamle, temsili demokrasiden kalan en küçük parçanın da çöpe atılması anlamına geliyor.

Bir belediye başkanlığı seçiminde diyelim AKP adayına hangi partiden insanların oy verdiği bilinemez. Teorik olarak da, pratik olarak da bir partinin adayı başka partilerin seçmenlerinden de oy almıştır mutlaka, alır. Dolayısıyla, bir kentin sakinlerinin seçimine zırnık kadar değer vermemek oluyor Erdoğan’ın tutumu ve buna hakkı yok şüphesiz. Ama tabii, hakkı olmayan o kadar fazla şey yaptı ve yapıyor ki bu adam…

Erdoğan, bu hamlesiyle, yıllardır kutsadığı seçim sandığını da bir çöp tenekesi derekesine indirmiş oluyor. Bu çelişkili tutumu da ilk kez sergilemiyor tabii…

“İstifa etmezlerse ne olur?” sorusuna şu cevabı vermiş Erdoğan: “Ben arkadaşlarımızın, öyle bir yola tevessül etmelerini düşünemem, düşünmek de istemem. Çünkü onun neticesi ağır olur.”

Nedir bu ağır netice ve neden ağır olacak neticesi? Eğer bu başkanlar suç işlediyse, yapılacak şey ve bunun yolu bellidir: yargıya gidersin ve zaten gitmeliydin, gitmelisin. “Metal yorgunluğu” bir gerekçe olamaz, çünkü bu insanlar o şehirlerin halkı tarafından seçildi, sen aday göstermiş olsan bile. Bir dahaki seçimde aday göstermezsin olur biter, eğer gerekçe “metal yorgunluğu”ysa.

Zaten Erdoğan da, başka partilerin belediye başkanlarından bahsederken şöyle diyor: “Sorun varsa, ilgili partilerin yönetim kadroları gereğini yapmıyorsa, İçişleri Bakanlığı inceleme başlatmak durumunda kalabilir. Örneğin, kayyum atamaları niye yapıldı? Oralara kayyum atanmamış olsaydı, onlar devletten aldığı paraları yine Kandil’e göndermeye devam edeceklerdi.”

HDP’li belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanması tamamen başka gerekçelerle yürütülmüş bir operasyondu tabii. Yükselen ve itibar kazanan HDP hareketini safdışı bırakma hamlesiydi.

Yani eğer istifası istenen belediye başkanları istifa etmedikleri takdirde İçişleri Bakanlığı soruşturması başlatılacaksa, zaten başlatılması gerektiğini anlıyoruz. Madem ki soruşturmayı gerektiren uygulamalar var, istifa etseler de etmeseler de bu başkanlarla ilgili soruşturma başlatılmalıdır. Erdoğan bu laflarıyla bu belediyelerde suç işlendiğini itiraf etmiş oluyor ve/ya aynı zamanda bu belediyeleri usulsüzlüklerle suçlamış oluyor. Suçlar mafyavari şantajlarla, tehditlerle örtülemez, üzerlerine sünger çekilemez. Örtüldüğüne dair sayısız örnek olduğunu da biliyoruz tabii…

Ama bir soruşturma veya yargılama pislikleri ister istemez ortaya çıkaracağı için iktidar tarafından asla tercih edilen bir yol değil bu durumda. Görüntüde de olsa demokratik işleyişe tahammülleri yok artık, görünüşte demokrasiye bile ihtiyaçları da yok.

Kutsal sandığın alaturka hela kuburuna çevrildiğini, temsili demokrasinin ise o kubura layık bir hale getirildiğini altını çizerek gösteren de hükümet sözcüsü Bekir Bozdağ’ın sözleri:

“Biz halkın talimatıyla siyaset yapan bir partiyiz. Burada halkın ne istediğini görerek hareket ediyoruz. Halktan helallik isteyip hakkını da helal edip mevcut pozisyonlarına göre adım atmaları beklenir. Halka kulak tıkarlarsa zarar görürler.”

Halk ne istediğini seçim sandıklarında göstermiyor muydu? Halkın tercihi sandıkta tecelli etmiyor muydu? Anti-demokratik uygulamalarınızı tüm yurtta sokaklara dökülüp protesto eden halkın yarısına seçim sandığından çıkan skoru göstermiyor muydunuz?

Halk, Erdoğan’ın halkı, onun kafasındaki bir bütündür; sokaklarda, fabrikalarda, tarlalarda yaşayan, çalışan, davranan insanlar değil. Halkın kim ve ne olduğunu o bilir. Dolayısıyla, halkın ne istediğini de o bilir ve tayin eder. Normal.

Bu faşizan zihniyetin siyaset anlayışı da Bozdağ’ın ağzından dökülen iki cümleyle özetlenebilir: “Bu bir nevi maçta aksayan yerde teknik direktörün değişiklik yapması gibidir. Böyle bir değişikliği yapma ihtiyacı duyuyorsa teknik direktör, yapacak.”

Halk da, belediye başkanları da, milletvekilleri de teknik direktörün (Erdoğan’ın) kafasındaki oyunun figüranlarıdır. Meclis, yerel yönetimler, demokrasi, yargı … da onun kafasındaki oyunun araçlarıdır. Onun kafasındaki oyuna “içinden anlama” yöntemiyle uyum sağlayamayan kimseye rol yoktur.

Bir avukat arkadaşımın dediği gibi, atanmışların seçilmişler üzerindeki sultasını alaşağı etme şiarıyla iktidara gelen Erdoğan ve AKP 2016 referandumuyla, daimi Ohal’le, tek-adam sultasıyla tam bir atanmışlar, üstelik tek-adam tarafından atanmışlar rejimine dönmüş durumda.

Türkiye içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

Medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemez mi?

 

Gürsel Göncü’nün “Nuray Mert ve Akif Beki hadiseleri üzerine bir hatırlatma…” hatırlatma yazısındaki Türkiye’de gazeteciliğin durumuyla ilgili saptamalarına katılıyorum. Gelgelelim, yazının bir yerinde dile getirdiği savı yanlış ve tehlikeli buluyorum.

Gürsel’in savı şu:

“Ayrıca gazetecilik-yöneticilik yapan herkes bilir ki, ne dünyada ne Türkiye’de medya kuruluşları demokrasiyle idare edilemezler. (…) yayın yönetmeni (…) son karar vericidir.”

Bu ifadeyle sadece özellikle Türkiye’de mevcut manzarayı anlatıyor olsaydı mesele yoktu, fakat Gürsel, bu cümlenin geçtiği paragraftan da anlaşılacağı üzere, bu savın olması gereken şey olduğunu da söylüyor. (Gazetecilik yaptığımız bunca yıl içinde bu görüşü kendisinden defalarca duymuşluğum var.)

Son karar vericinin yayın yönetmeni olması, iyi işleyen, kaliteli bir gazeteyi demokrasiyle idare ediliyor olmaktan çıkarmaz. Gürsel, “son karar verici yayın yönetmeni” konumunu son derece dar bir çerçevede ele alıyor.

Temel bir doğruyla başlayalım: Gazete tam anlamıyla kolektif bir üründür. Düzeltmeninden mihabirine, fotoğrafçısından karikatürcüsüne, grafikerine, editörüne, yayın yönetmenine hergün her çalışanın katkı yaptığı kolektif bir bütün. Başka türlü gazete çıkamaz.

“Son karar sahibi yayın yönetmeni” bu kolektif çabayı gözeterek, bu bütünün uyumlu çalışmasını ve iyi iş çıkarmasını sağlamakla yükümlüdür.

Bir gazetede hergün sabah toplantısı yapılır mesela; o gün nelerin nasıl ele alınacağını, hangi haberlerin kovalanacağını ve nasıl sunulacağını belirlemek üzere. Bu toplantıya katılanlar (bölüm editörleri, haber müdürü, vs.) sadece kendi kocalayacakları haberleri sunmakla yetinmez, başka haberler ve meselelerle ilgili görüşlerini aktarır, tartışmayı ve sonuç olarak gazeteyi zenginleştirirler. “Son karar sahibi yayın yönetmeni” işte bunların ışığında belirler son kararını. Dolayısıyla, yayın yönetmenin son kararı, aslında, tüm gazetedeki görüşlerin bir bileşkesidir. Olmalıdır.

Aksi takdirde böyle toplantılara gerek duyulmaz, her bölüm o gün neleri ele alacağını yazılı olarak yayın yönetmenine iletir, o da son kararını verirdi; son derece kıymetli bir vakit toplantı için harcanmazdı.

Birçok durumda “son karar” gerektiren bir kritik durum da olmayabilir zaten, ama olduğunda da kaliteli ve iyi işleyen bir gazetede o kritik durumla ilgili son karar da ancak böyle verilebilir. Yoksa, yayın yönetmeni yaptım-oldu mantığıyla/tek-adamlığıyla, diktatoryasıyla iş görmez, göremez.

Son kararı biri verecek olsa da, bu kararın sahibi çalışanlar nezdinde meşruiyetini korumak, bu meşruiyeti hergün kazanmak zorundadır. Gazete kolektif bir iş olduğuna göre, gazetenin işleyişi de buna uygun olmalı, yayın yönetmeni de bunu gözetmelidir.

Yayın yönetmeninin herhangi bir önemi ve değeri olmadığını, herkesin bu işi layıkıyla yapabileceğini söylemiyorum şüphesiz. Gazeteyle ve ne yapmak istediğiyle ilgili etraflıca bir fikre sahip olmalı ve irili ufaklı başka fikirlerle o büyük fikri gerçekleştirebilecek donanıma ve vizyona sahip olmalıdır elbette.

Emir-komuta zinciriyle oluşturulmuş yapılarla (Türkiye’de örneği mebzul miktarda var) ve hükümetin dümen suyunda ve direktiflerinde hareket eden yapılarla (Türkiye’de mebzul miktarda var) iyi bir gazete yapılamaz, hatta gazetecilik yapılamaz. Yani, Gürsel’in savı, Türkiye’deki medya ortamını anlatmak bakımından doğru sadece.

Fakat farklı görüşlere sahip olduğumuz bütün bu sorunlar, ne yazık ki, “ölen bir kültür üzerine incelemeler” bahsine aitmiş gibi görünüyor şu anda Türkiye’de. Gazeteciler kendi sorunlarını tartışmaktan kaçıyor.

Hadi iktidar meydancısı medyayı geçtik, “muhalif” medya Gürsel’in dile getirdiği sorunları, eleştirilerini ciddiye alsa, üzerinde düşünse ve tartışsa keşke. Tartışmazsak ne olacağını Gürsel yazısının sonunda gayet net söylüyor:

“O zaman ‘bu noktaya gelmemizde onların da sorumluluğu, günahı var’ diyerek kendimizi idare etmeye devam edelim ve çocuklarımız da bu rezillikleri görerek bizim yolumuzdan yürüsün.”

Yürüsün mü?

Medya üzerine yazılar içinde yayınlandı | , , ile etiketlendi | Yorum bırakın